KOLOMBİYA (SANTOS’LA) ÖLMEDİ, (CANO’NUN FARC’IYLA) YAŞIYOR!


“Dün nasılsa bugün de öyle,
Öldürülür taşıyanlar ışığı,
Başkaları alır onların yerini,
Işığa dokunamaz ama hiç kimse.”[1]
Dikkatinizden kaçmış olabilir. Bir gazete sayfasının aşağılarına sıkıştırılıp, iliştirilmiş bir haber, “Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, 18 Kasım 2011’de Abdullah Gül ile bir araya geldi. Kolombiya ile vizeler karşılıklı kalktı. Askeri ve savunma işbirliği anlaşması da en kısa sürede tamamlanacak,”[2]diyordu…
Coğrafyamızdan, maktûl Cano’nun Santos isimli katili geçti…
Bu haberden onbir gün önce de bir gazete haberinde, “5 milyon dolarlık CANO’yu öldürdüler”[3]deniyordu…
Sakın Cano’nun “5 milyon doları” olduğunu zannetmeyin, “5 milyon dolar” kelle avcısı Santos ve şürekasının Ona biçtiği “ödül”dü…
Elbette “değeri”nin bunlarla ölçülmesi mümkün olmayan Cano, FARC’ın 20 yıllık ideolojik önderiydi; Kolombiya polisi ve ordusu dışında Interpol de 179 ülkede Onun izini sürüyordu!
Cano yoldaş(ım)ın “suçu”, aşkı ve hayatı savunmaktır…
Kelle avcıları bunun için peşindeydi Onun…
1964’den beri Kolombiya’da silahlı mücadele veren FARC’ın lideri Alfonso Cano geçtiğimiz günlerde, ordunun harekâtıyla katledildi.
Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, Cano’nun ölümünü “Gerilla grubunun tarihindeki en büyük darbe” olarak niteleyip, “Silahlarınızı bırakmazsanız sonunuz ya hapishanede ya da mezarda gelecek” tehdidini savurarak, örgütü teslim olmaya çağırdı.
Eski Kolombiya Devlet Başkanı Andres Pastrana da, yaşananları “Tarihi bir an” olarak değerlendirip, geride kalan lider kadrosunun “Bütün Kolombiyalıların yararı için bu savaşı bitirecek barış müzakerelerine oturmayı çok ciddi bir şekilde düşünmeye başlamaları gerektiği”nin altını çizdi.
ABD işbirlikçisi Bogota’nın “zafer sarhoşluğu”yla, FARC lideri Cano’nun katledilmesini kutlaması, “zafer” naraları…
“Bir kez daha FARC’ın sonunun geldiğinin ilan edilmesi.
Uluslararası haber ajansları ve onların yerli uzantıları adeta düğmelerine basılmışçasına ‘sonları geldi’, ‘bir daha toparlanamazlar’, ‘belini kırdılar’, ‘büyük darbe’ gibi manşetler savurdu.
Oysa bu kaçıncı ilan! Üç yıl önce de efsanevi lider Manuel Marulanda öldüğünde de, 2010 yılında bir diğer efsane Raúl Reyes beraberindeki onlarca gerilla ile birlikte katledildiğinde de benzer zafer naralarıyla birlikte FARC’ın sonunu getirdiklerini ilan etmişlerdi. Her bitti dediklerinde, bu sefer kökünü kazıdık dediklerinde FARC küllerinden bir kez daha doğarak mutluluklarını yarıda bıraktı…
Kuşkusuz Cano’nun ölümü örgütü sarssa da katliamı zafer olarak sunan Devlet Başkanı Juan Manuel Santos’un sevinci yarıda kaldı.
Santos’un Cano’nun öldürülmesini ‘ülke tarihinde örgüte vurulmuş en büyük darbe’ olarak tanımlayıp, FARC gerillalarını silah bırakmaya davet etse de sevinci yarıda kaldı. Marksist gerilla örgütü anında yayınladığı bir bildiri ile mücadeleye devam edeceğini açıkladı.”[4]
Kolombiya’nın yaklaşık 1/5’inde paralel yönetim oluşturan FARC’ın, Marulanda sonrasında liderliğe gelen, hukuk ve antropoloji eğitimli entelektüel, sempatik Cano yoldaş(ım)ın katli, her devrimci için kuşkusuz bir “keder” ve öfke kaynağıdır.
Ancak D. H. Lawrence’ın, “Ortaya dökülen bir kederden daha kötü ne olabilir; daha çirkin, daha yapmacık? Eğer kederimizi gizli tutup kendimize saklayamayacaksak başka neyimizi gizli tutabiliriz ki?”[5]uyarısını göz ardı etmeden; Cemal Süreya’nın, ‘Ün ve Efsane’ başlıklı makalesinde işaret ettiklerini unutmayıp/ unutturmayacağız:
“Ün, türlü koşullar içinde koşuyu kazanan bir attır. Efsane, koşuyu kaybetse de, ‘kaybettikten sonra da’, koşuyu sürdüren bir at. Zapata’nın atı gibi. ‘Vurulduktan sonra da’ bir süre uçan bir kuş. Halk onu, alır, can kafesinin içine sokar, orda besleyip durur can yongasıyla. Budur efsane. Ünümüz bizden çıkar, ama başkalarının elindedir. Efsanemiz ise başkalarının yazgısında…”
Evet, FARC’la yaşayacak olan Cano efsanesi “Zapata’nın atı gibi”, “Che gibi”, “Pir Sultan gibi” hep yaşayacak… Yaşatılacak…
EFSANELER KATLEDİLEMEZ!
Kolombiya Silahlı Devrimci Güçleri’nin (FARC) lideri Alfonso Cano’nun 4 Kasım 2011 akşamı, ordunun Suarez ile Lopez de Mikay bölgelerine düzenlediği harekâtta katledildiği açıklandı.
Yaklaşık 1000 askerin katıldığı harekâtta Cano’nun yanında kadın yoldaşı da vardı.
Gerçek ismi Guillermo Leon Saenz Vargas olan Cano, Mart 2008’de kalp krizi sonucu ölen örgütün kurucusu Manuel Marulanda’nın yerine geçmişti.
Cano (63), FARC’ın fikir babası olarak görülüyordu. Ancak Kolombiya hükümetinin propagandası ne olursa olsun, kimi uzmanlar, 9 bin üyeli örgütün lideri Cano’nun ölümünün FARC’ın bittiği anlamına gelmeyeceğine dikkat çekiyordu.
Haksız da değillerdi…
Evet, Mehmet Süha Aslan’ın ifadesiyle, “Kolombiya egemenleri ve ordu çevrelerinde büyük bir coşku ile kutlanan saldırı sonrası Alfonso Cano’nun cansız bedeni ile beraber televizyonda programa çıkan Kolombiya devlet Başkanı Juan Manuel Santos Cano’yu göstererek ‘Bu FARC’ın tarihinde aldığı en büyük darbedir’ dedi.
Santos ayrıca televizyonda FARC gerillalarına ‘ya cezaevi, ya mezar’ diyerek barışı sağlayacağını iddia etti ve teslim olmalarını istedi.
‘Ya cezaevi, ya mezar’: Kolombiya’da slogan şimdi bu… Arkadan gelen ikinci slogan ise, ‘Barış’! Cezaevi, mezar, barış…
Bu üç kelime, yan yana geldiğinde sonuç, üç kelime daha üretiyor: Kan, işkence ve sömürü…”
Bunu gör(e)meyen, bil(e)meyen, kavra(ya)mayan “ekşi sözlük” sıradan “kalemşörleri” Cano yoldaş(ım)a ilişkin şunları kusabiliyorlardı!
i) “Hakkında şimdiye kadar devrimci ergenlerin methiyeler düzmediğini görünce şaşırdığım adam. İsmini buraya yazınca en azından birkaç sayfa entry ve sayfanın sonlarında ‘büyük devrimci öldü’ minvalli yorumlar bekliyordum. şaşırdım doğrusu.” (bynewyorker, 05.11.2011 21:43)
ii) “Gebertilmiş. Tüm terör örgütü liderlerinin sonu böyle olsun.” (0 5 ucu olan adam, 06.11.2011 12:38 ~ 12:51)
iii) “İdeolojik olarak ‘solcu’ görününce ‘bölücü’ olduğu unutulan, kendini Marksist-Leninist devrimci gerilla örgütü olarak tanımlayan Kolombiya terör ve uyuşturucu şebekesi FARC’ın 2 gün önce öldürülen lideridir. Ve aynı zamanda -bazen haklılık payı olmakla birlikte- her taşın altında ABD’yi arayarak terörizme meşruiyet kazandırma ceht ve gayreti içerisinde olan bazı soysuz cibilliyetsizlerin bir ağıt yakmadıkları kaldığı eroin, kokain kaçakçısı bir bölücü teröristbaşı’dır.” (ekinoksday80, 07.11.2011 01:31)
Bu alçak satırları, bu alçaklıklar kayıt altına alınıp, unutulmasın diye aktarıyorum buraya midem bulansa da!
Sözü Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu’nun (FARC-EP), komutan Cano’nun kaybının ardından yaptığı açıklamaya (“FARC-EP Merkez Komutanlığı/ Kolombiya dağları – 5 Kasım 2011”) bırakıyorum:
“Kolombiya oligarşisi ve onun komutanlarının, yoldaşımız komutan Alfonso Cano’nun ölümüne dair yaptığı açıklamanın haberini aldık. Bununla birlikte, ölümün coşkusuyla attıkları neşeli kahkahaları çınlıyor. Egemen çevrelerin bütün sesleri, bunun Kolombiya’da gerilla mücadelesinin sonu olduğu konusunda hemfikir.
Alfonso Cano yoldaşın kavgada can vermesinin temsil ettiği tek gerçeklik, dizlerinin üstünde yalvarmaktansa ölmeyi tercih edecek olan Kolombiya halkının ölümsüz gücüdür. Bu ülkenin mücadeleler tarihi, eşitlik ve adalet arayışında bileği asla bükülmeyen kadın ve erkek şehitlerle doludur.
Bu, Kolombiya’da ezilenlerin ve sömürülenlerin en büyük önderlerinden birinin yasını tuttuğu ilk sefer değil. Onların yerini, cesaret ve zafere olan mutlak inanç ile doldurması da ilk değil. Kolombiya’da barış, bir gerilla teslim oluşuyla gerçekleşmeyecek, ancak ayaklanmayı doğuran nedenlerin ortaya kaldırılmasıyla gerçekleşecek. Bu, devam edecek olan politik bir hattır.”
“Ekşi sözlük’ün kalemşörleri” bu açıklamadan ne anlarlar bilmiyorum; ancak anlamamakta “ısrar” etseler de, Kolombiya’da da neyin ne ve nasıl olduğunu yaşayarak göreceklerdir!
İnsan olmak ve kalmakta ısrarını yitirmeyen kimsenin bundan şüphesi yok!
Örneğin Cano’nun katline ilişkin olarak Avustralya Komünist Partisi (CPA) açıklamasında “Avustralya Komünist Partisi, FARC lideri Alfonso Cano’nun ve diğer gerillaların, ülkenin güneyindeki bir kampa yönelik bombalı saldırı sırasında katlinden dolayı büyük üzüntü ve öfkesini ifade eder” dedi…
İspanya Komünist Halk Partisi (PCPE) ise Cano’nun, “Plan Kolombiya” ile Yurtsever Birlik üyelerinin öldürülmesiyle eş biçimde, CIA’in “paha biçilemez” yardımları ile katledildiği vurgulayıp, “FARC-EP’nin ayaklanması, devlet terörünü ABD Güney Komutanlığı ve MOSSAD’ın askeri teknoloji ile temin eden emperyalizmin kukla hükümetinden kurtuluş umudunu diri tutmaktadır. Komutan Cano, Kolombiya halkının adalet ve sosyalizm hakkı için savaşırken ölmüştür. Komünistler, yenilmez olan halkların ve ulusların kurtuluş tarihinin şimdiden bir parçası olan Alfonso Cano’nun ölümünün matemini tutuyor. Bir devrimciye, zaferin mutlaklığı ile şükranlarımızı sunuyoruz” denildi.
Meksika Komünist Partisi de, “Burjuvazinin ihtirasını ilke edinen halk düşmanları, oligarklar; halkın mücadelesine giren fevkâlâde insanların gücüne dair gerçekliği ve halkın, tarihteki cesur ve inançlı özgürleştirici devrimci rolünü üstlenmesi hâlinde yenilemeyeceği gerçekliğini reddediyor görünüyor,” diyerek, Cano’nun “örnek bir devrimci” olduğunun vurgulandığı açıklamada, “Yıllarını, ordu destekli paramiliter katillere ve dünyanın en büyük teröristine, ABD ordusuna karşı eşsiz bir cesaret ve gözüpeklik ile savaşmaya harcayan bir kahraman olan Cano, FARC’ı yaratmadı, savaşı yaratmadı, devrimci mücadeleyi yaratmadı, ona katıldı ve örgüt içinde biçimlendi… Devrimci mücadele ölümsüzdür; burjuvazi her şeyi yapmış, ancak onu öldürememiştir.”
Brezilya Komünist Partisi’nin açıklamasında da “CIA desteği ve Güney Amerika hükümetlerinin sessiz suç ortaklığındaki Santos grubunca temsil edilen Kolombiya narko-terörist devletinin Alfonso Cano’yu katletmesi, sosyal ve ekonomik adaletin eşlik ettiği bir demokratik barış sürecine öncülük edebilecek müzakere süreci olasılığını öldürecektir” denildi.
Kolombiya’nın ikinci büyük gerilla hareketi olan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN), Cano’nun katli ardından yayımladığı dayanışma mesajında, “Kardeş örgütümüz FARC’a ve Cano’nun ailesine, Cano’nun 4 Kasım 2011 günü eşitsiz bir kavgada düşmesi nedeniyle derin dayanışma duygularımızı ifade ederiz” denildi. Mücadelede düşmenin veya fiziksel varlığın sona ermesinin “görülmemiş bir şey” olmadığının belirtildiği açıklamada, “Hiçbir şey bizim barış, halkımızın refah ve mutluluğu ve ülkemizin bağımsızlığı idealleriyle mücadelemizi durdurmayacaktır” ifadeleri kullanıldı. Ulusal Kurtuluş Ordusu Merkez Komutanlığı imzası ile yayımlanan açıklama şu şekilde devam etti:
“Halkın devrimci mücadelesinin akıntısı, protestolar, mücadele ve isyancıların politik-askeri kavgası her gün büyüyor. Sonucu göremeyen tüm diğer savaşçılar için görevimiz, devrimci davanın zaferi için mücadeleye devam etmektir. Komutan Alfonso Cano; örneğini ileri taşıyacağız.”
Hayatında defalarca kanıtladığı üzere, efsaneler katledilemez; yok edilemez; Cano gibi!
FARC’IN ÖZELLİĞİ
FARC, bu tür darbeleri birçok kez yedi; “Jojoy” kod adlı Jorge Briceno, vd’leri gibi… Ancak direniş, mücadele hep sürdürüldü!
Bunda FARC’ın özelliği hep belirleyici oldu; Volkan Yaraşır’ın işaret ettiği üzere:
“Kolombiya’da Marulanda önderliğindeki… FARC, varlığını ve gücünü korudu. FARC özgün özelliklere sahip bir hareket olageldi. Hareketin yaygın ve etkili bir kırsal temele sahip oluşu önderliğin bütün diğer hareketlerden farklı olarak köylü mücadelesi içinden çıkması ve bu özelliklerini koruması hareketin itinayla bağımsız çizgisine sadık kalması, barış görüşmelerinde iradi gücünü kaybetmemesi, önderlikle kitle bağının güçlülüğü, kariyerizm ve konformizm yerine dağlarda olmayı seçmeleri, Marulanda’nın ölümüne kadar 50 yıldan fazla dağlarda kalmayı tercih etmesi ve benzeri faktörler FARC’ın ayakta kalmasını ve hâlen de güçlü bir gerilla hareketi olarak varlığını sürdürmesini sağladı.”
FARC’a hangi “karalar” çalınmak istenmedi ki?
Mesela “FARC ile Kaide’nin uyuşturucu kaçakçılığı konusunda güçlerini birleştirdiği iddia edildi. ABD’nin Uyuşturucuyla Mücadele Müdürlüğü’nün And bölgesi yöneticisi Jay Bergman, solcu gerillaların Kaide yardımıyla Afrika üzerinden Avrupa uyuşturucu pazarına girdiğini öne sürdü”!
Bu noktada sözü Metin Yeğin’e bırakıyorum:
“Yeni Kolombiya başkanı açıklama yaptı. ‘Barış yanlısı bir başkan’. Nobel ödüllü başkan Obama bile onun kadar barışçı değildir herhâlde! Bir önceki hükümette savunma bakanıyken bunu pratikte göstermişti. Daha önce yazmıştım. Onun zamanında yirmi bin kişi, yanlışlıkla gerilla sanılıp öldürüldü. İki milyon kişi köylerinden göç ettirildi. Vietnam savaşından beri kullanılan askeri terimle bölge temizlendi, süpürüldüler. İki binden fazla gazeteci, insan hakları aktivisti, örgütlenmeye çalışan sendikacı, işçi önderi ve parlamenterler öldürüldü.
Kolombiya’nın yeni başkanı Santos, ‘barışçı bir kişi’. Tam anlamıyla sükûneti savunuyor. Sükûnete gömülmek denilebilir buna. Şimdi bir ‘barış’ çağırısıyla başta Peru, Şili ve Meksika başkanları olmak üzere birçok dünya liderini hoşnut kıldı. ‘Öncelikle silahların bırakılmasını; FARC-ELN’nin elinde bulunan bütün tutukluların derhâl bırakılmasını ve uyuşturucu kaçakçılığından vazgeçilmesini’ istedi. Tam bir tribün şov…
Önce yanlış bilinenden başlayayım. FARC-ELN’nin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığına dair bugüne kadar hiçbir bağımsız kuruluşun tespiti yok. Bu kanaat gerillanın egemen olduğu bölgelerde koka ekiminin yapılmasından geliyor.
Güney Amerika da Evo Moreles’in de BM de söylediği bir söz vardır. ‘Kokadan iki kötü şey yapılır; Coca Cola ve kokain. İkisini de biz yapmıyoruz. ABD yapıyor.’ Düşünsenize bir gün sabah akşam içtiğini çaydan uyuşturucu yapıldığını ve bu yüzden de vazgeçmenizi emrediyorlar.
‘Plan Kolombiya’ diye yazdığım bir yazı vardı. ‘Gündem’ gazetesinde yazmıştım ve tarihine bakınca şaşırdım. 2005’de yazmışım. O günden bugüne sözde uyuşturucu ile mücadele eden ABD milyar dolarlar harcamasına rağmen uyuşturucu kaçakçılığı kat kat arttı!”
Devam ediyorum: “İnsan kaçırır” denen FARC, henüz 19 yaşında bir onbaşıyken dağlık kesimde bulunan bir karakola 21 Aralık 1997’de yapılan baskında ele geçirilen ve 12 yılı aşan süredir ormanda rehin tutulan Pablo Emilio Moncayo adlı kişiyi serbest bıraktı.
Baba Gustavo Moncayo (58), oğlunun durumuna dikkat çekmek için boynu ve kolları zincirlenmiş şekilde önce tüm Kolombiya’yı, ardından kimi Latin Amerika ve Avrupa ülkelerini yürüyerek dolaşmıştı.
Moncayo, daha sonra kendisi için yürüttüğü kampanyadan ötürü “Barış Yürüyüşçüsü” olarak bilinen babasının yıllardır taşımakta olduğu zincirleri çözdü. FARC gerillaları, yaklaşık bir yıldır rehin tutulan Josue Daniel Calvo adlı askeri de, bölgeye gelen Kızılhaç heyetine teslim etmişti.
Bu gelişmeler, cezaevlerindeki gerillaların, FARC’ın elindeki rehinelerle takas edilmesini içerecek daha geniş bir anlaşmayı da gündeme getirse de, devlet buna mesafe koydu.
FARC, devrimci bir örgüttür; devrimciliğin ve halkın davasının gereklerini yerine getirir; buna Kolombiya’daki isyan tarihi tanık ve taraftır!
DİRENİŞ VE İSYAN: MÜCADELE(NİN) TARİHİ
Kolombiya önemli bir coğrafyadır…
Latin Amerika’nın bağımsızlık savaşlarının birçok önemli olayı da, Simón Bolívar’ın İspanyol sömürgecilere karşı kazandığı zaferler de Kolombiya topraklarında geçmişti…
Ancak hiçbir olumsuzluk Yanki’lerin Kolombiya’ya olan ilgisini azaltmamıştı…
ABD Başkanlarından Roosevelt’in, ofisindeki bir toplantıda haritayı göstererek Kolombiya’yı “Güney Amerika kemerinin kilit taşı” olarak tanımlamış olması tesadüfî veya boşuna değildi.
Ayrıca John Perkins de, ‘Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları’[6]başlıklı yapıtında ABD’nin Kolombiya’da Roosevelt’den bu yana iştahını kabartan zenginlikleri ve bu zenginlikleri nasıl Washington’a kanalize ettiklerini anlatırken; “Ülkeyi yüklü miktarda borç altına sokacak projeler üretip sonra da bu projelerden elde edilen geliri ve kendi doğal kaynaklarını kullanarak bu borcu ödeme kapasitesi olduğunu göstermek kolaydı. Dolayısı ile enerji dağıtım ağları, otoyollar ve iletişim sistemlerine yapılacak büyük yatırımlar Kolombiya’nın engin gaz ve petrol kaynaklarını barındıran ama gelişmemiş Amazon bölgelerini açmasını sağlayacak; bu projelerde borcun ve faizinn geri ödenmesi için gerekli geliri yaratacaktı. Teori buydu. Ama dünya çapındaki gerçek emellerimizle tutarlı olan gerçek ise Küresel imparatorluğun çıkarları için Bogota’yı boyunduruk altına almaktı,” diyordu…
ABD İmparatorluğu için kilit öneme sahip bu coğrafyanın mücadele tarihine gelince, bunu -yazı kaleme alınırken Sincan zindanında olan- Soner Torlak şöyle özetler:
“1819’da Simón Bolívar ile bağımsızlığına kavuşan Kolombiya, bu tarihten sonra iki büyük partinin siyasi rekabeti çerçevesinde gerilimli bir siyasi hayat sürdü. Muhafazakâr Parti ve Liberal Parti arasındaki rekabet sadece iktidarı alarak belirli bir süre ülkeyi yönetmek üzerine değildi, iki büyük cephe devletin niteliğinden yönetim tarzına, toprak dağılımından ekonomik açılımlara kadar birçok temel başlık üzerinde ciddi bir çatışma içindeydi. 1850’lere gelindiğinde iki parti, kamu yönetiminin güçlü bir merkeze dayanan merkezi yönetime mi yoksa görece özerk eyaletlere dayanan federal yönetime mi dayanacağı konusunda uzlaşamadı ve çatışmalar başladı, yüzyılın sonuna kadar düşük yoğunluklu olarak geçen çatışmalar 1899’a gelindiğinde topyekûn bir iç savaş hâlini aldı.
1903’e kadar süren ve ‘Bin Gün Savaşı’ diye adlandırılan şiddet döneminde 300 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Liberal kanadı ezerek iktidarı alan Muhafazakâr Parti, ülkeyi 1948’e kadar ağır bir baskı rejimiyle yönetti. Özellikle 1920’li yıllarda muz plantasyonlarının işletim hakkını elinde toplayan ABD’li tarım tekeli United Fruit Company, Márquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanında anlattığı gibi, görüşme delegasyonunu bekleyen muz işçilerinin grevinde yüzlerce işçiyi katletti. Bu dönem dahilinde (1930 yılında) Kolombiya Komünist Partisi kurulduysa da, bütün toplumsal muhalefet muhafazakârlara karşı iktidarı alma gücüne sahip olabilecek tek alternatif olan Liberal Parti içinde birikti. Bu birikim Liberal Parti yönetiminde de yansımasını buluyordu. Partinin geleneksel çizgisine göre daha halkçı bir politikayı izleyen ve 1948 seçimlerinde kazanacağına kesin gözüyle bakılan Liberal Parti adayı Jorge Eliecer Gaitan suikast sonucu öldürüldü. Bu cinayet bardağı taşıran son damla oldu ve 14 yıl sürecek ve daha sonra ‘Violencia’ adıyla anılacak yeni bir iç savaş dalgası başladı.
Geleneksel iktidar mekanizmalarının zafiyete uğradığı ve güvenlik güçlerinin müdahale edemediği kurtarılmış bölgelerin oluşmaya başladığı 1948 sonrasında, 1930’da kurulan Komünist Parti’nin de etkinlik göstermeye başlaması, iki geleneksel partinin 1957’de anlaşarak seçim sonuçları nasıl olursa olsun sırayla hükümeti kuracakları bir ‘tahterevalli siyaseti’ kuruldu. ‘Ulusal cephe’ adıyla kodlanan bu örtülü antlaşma sonrasında, iki geleneksel parti, iç savaş sürecinde bağımsız silahlı cumhuriyetçikler kuran köylüleri silahsızlandırarak tasfiye etmek ve ulusal sınırlar içinde tek bir pazarın yeniden tesisini sağlayabilmek amacıyla harekete geçti. 1960’a gelindiğinde, bir yıl önce Küba’da diktatörlüğü köylü gerillalar yardımıyla deviren sosyalist yönetim, Kolombiya’da da büyük bir sempati uyandırmayı başarmıştı. 1961’de Ulusal Cephe’ye karşı devrimci papaz Camillo Torez önderliğinde ‘Halkın Birliği Cephesi’ kuruldu. Yüz binlerce köylünün tabanını oluşturduğu bu yasal örgütü, silahlı ve bağımsız köylü cumhuriyetleri destekliyordu.
Bu bağımsız köylü cumhuriyetlerinden en güçlüsü ve en iyi örgütlenmişi olan Marquetalia Köylü Cumhuriyeti, 1964’de ordu tarafından dağıtıldı. Öte yandan Kolombiya ekonomisi iç savaşın yarattığı tahribattan ve tarım ürünlerinin bağımsız cumhuriyetlerin elinde bulunmasından kaynaklı olarak ağır bir krize girdi. Hükümetin silahlı müdahaleleri ve uyguladığı baskı rejimi ile ekonomik kriz sonucunda, rejime karşı hoşnutsuzluk, halkın büyük kısmının ve özellikle köylülerin, o sıralarda Marquetalia Köylü Cumhuriyeti’ne yönelik terör ve katliama yanıt vermek amacıyla kurulan Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP) ve Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN)’na sempatiyle yaklaşmasını sağlıyordu.
Manuel Marulanda tarafından kurulan FARC-EP, iktidar perspektifine sahip, silahlı mücadelenin yanında halka dönük propagandaya da önem veren Marksist-Leninist bir örgütken, Fabio Vasquez Castano ve devrimci papaz Camillo Torez’in kurduğu ELN ise daha çok ‘foko’ kuramı çerçevesinde çekirdek bir silahlı grupla öncü savaşını savunmaktaydı. Bu dönemden sonra da çoğu Maocu doktrini savunan yirmiden fazla gerilla örgütünün kurulduğu sanılıyor. Ancak bugün hâlen varlığını sürdüren gerilla örgütleri FARC-EP ve sınırlı olarak da ELN’dir.
1980’lerin ortasında FARC-EP’ın çok sayıda lideri seçim sürecine katılarak, bir siyasi parti (Yurtsever Birlik) kurdu. Başarılı bir biçimde seçilen çok sayıda yerel ve ulusal yönetici ve liderleri, kongre üyeleri ve üç başkan adayları da dâhil 5.000 üyeleri katledildi. FARC-EP kırsala ve gerilla mücadelesine geri döndü. On yıl sonra FARC-EP zamanın başkanı Pastrana ile askerden arındırılmış bir bölgede müzakere etmekte uzlaştı. FARC-EP açık forumlar topladı, devleti demokratikleştirecek toplumsal ve siyasi reformlar için politika alternatiflerini ele aldı ve özel mülkiyete karşı stratejik ekonomik sektörlerin ‘sivil toplum’daki muhtelif sektörlerle birlikte kamusal mülkiyete alınmasını tartıştı. Başkan Pastrana, ABD Başkanı Clinton ve daha sonra Bush’un baskısı altında, aniden müzakereleri sona erdirdi ve silahlı kuvvetleri FARC-EP’ın üst düzey müzakere takımını ele geçirmeleri için yolladı.
ABD tarafından fonlanan ve akıl verilen Kolombiya ordusu FARC-EP liderlerini ele geçirmeyi başaramadı ancak paramiliter Başkan Uribe tarafından izlenen ‘kavruk toprak’ (yani: isyancılarla çatışmada, bulundukları bölge ve çevresindeki tüm yaşam ve geçim araçlarını yok etmeye yönelik kirli savaş politikası, balığı yakalamak için denizi kurutma) politikalarını sahneye koydu. FARC-EP 2007-2008’de siyasi mahkûmların Kolombiya’da askerden arındırılmış bir bölgede karşılıklı serbest bırakılmasını görüşmeyi önerdi. Uribe reddetti. Başkan Chávez müzakerelere bir arabulucu olarak dâhil oldu.
Fransız hükümeti ve diğerleri Chávez’i FARC-EP rehinelerinin hayatta olduklarına ‘kanıt’ istemeye davet etti. FARC-EP Chávez’in isteğine riayet etti. FARC-EP, üç elçi yolladı ki, bunlar Kolombiya ordusu tarafından yakalandı ve canavarca koşullar altında hapiste tutuldu. FARC-EP Chávez’in teklifine uymayı sürdürdü ve Kızıl Haç ve Venezüellalı yetkililere teslim edilmek üzere ilk mahkûm grubunu yeniden yerleştirme girişiminde bulundu; ancak Uribe’nin silahlı kuvvetleri tarafından hava saldırısına uğradılar ve böylece tahliyeyi iptal ettiler. Daha sonra, yükselen risk altında, ilk parti rehineyi serbest bırakabildiler. Fransız Dışişleri Bakanı Kouchner ve Chávez, Fransız Kolombiyalı eski başkan adayı Ingrid Betancourt’un serbest bırakılması için yeni teklifler getirdiler. Bu da, Uribe üst düzey bir ABD teknik asistanıyla birlikte ülkenin her yerinde kapsamlı bir denetimi, Reyes, Chávez, Kouchner, Larrea ve Kızıl Haç arasındaki iletişimi izlemeyi de içeren büyük bir askerî saldırı başlattığı zaman sabote edildi. Nihayet, FARC-EP’in ön ayak olduğu bütün müzakere girişimleri, dönemin Kolombiya hükümetleri tarafından açıkça suiistimal edilirken, Kolombiya hükümeti FARC-EP’e yardım ve yataklık yaptıkları bahanesiyle yüz binlerce köylüyü daha yerlerinden etti ve toplumsal muhalefetin meşruiyetinin altını oymaya çalıştı.
Her şeyden önce FARC-EP’in verdiği silahlı mücadelenin meşruiyeti, Kolombiya’daki rejimin askerleri, polisleri ve kontrgerillalarıyla daha güzel bir dünya için mücadele veren insanları sokak ortasında ya da evlerini basarak çocuklarının gözlerinin önünde katletmesiyle her gün yeniden tazelenmektedir.”[7]
KATLİAM(CILAR)IN İKTİDARI
Juan Cendales’in deyişiyle, “Álvaro Uribe İsrail’in Latin Amerika’daki en sıkı askerî ve politik müttefikidir. İsrail Kolombiya’daki paramiliter güçlerin oluşumu ile yakından ilişkilidir. Uribe hükümeti ve pek çok yandaşı hakkında insanlık suçu işledikleri iddiasıyla Kolombiya’da sürdürülmekte olan soruşturma ve davalar vardı.”[8]
Özellikle de Kolombiya ordusunun FARC’a karşı yürüttüğü kirli savaşta tarihi itiraf, bir albayın sivil halkı öldürüp bu kişilere gerilla üniforması giydirdiklerini dillendirmesiyle ortaya çıktı. Uribe’nin 2002-2010 yılları arasındaki iktidarı döneminde işlenen sivil katliamlarını aydınlatan Luis Fernando Borja adındaki albayın, 57 sivili öldürdüklerini sonrada bu kişilere gerilla üniforması giydirdiklerini itirafı bir bomba etkisi yarattı.
Kolombiya insan hakları örgütleri ve Birleşmiş Milletler yetkilisi Philip Alston, “Gerilla süsü verilerek sivillerin öldürülmesi olayı (falsos positivos) orduda sistematik bir uygulamadır” derken; “Kolombiya’da dünya ve Kolombiya medya tekelleri tarafından neredeyse yokmuş gibi gösterilen, Amerika modern tarihinin en büyük ve korkunç toplu mezarlarından biri ortaya çıkarıldı. Meta eyaletine bağlı La Macarena bölgesinde ortaya çıkarılan bu toplu mezarda en az 2 bin kişinin cesedi bulunuyor. 2005 yılından bu yana bölgede operasyonlarını yoğunlaştıran Kolombiya ordusu binlerce kişiyi isimsiz bir şekilde gömdü.”[9]
Özetle İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Kolombiya’da insan hakları örgütleri ve vatandaşlara yönelik devlet destekli paramiliter güçlerin saldırılarının sürdüğünü belirterek, binlerce insanın zorla yerlerinden edildiği, tecavüz, zorla kaçırma ve öldürme gibi baskı ve katliamların devam ettiğinin altını çizip, ABD’nin, ülkede paramiliter güçlere verdiği desteği çekmesini istedi.
HRW, 122 sayfalık raporunda, binlerce insanın zorla yerlerinden edilmesi, tecavüz, kaçırma, öldürme gibi yöntemlerle, devlete karşı mücadele eden ve aralarında kadın örgütlerinin de bulunduğu birçok sivil toplum örgütünün lider ve üyelerine, sendika yöneticisi ve üyelerine insanlık dışı muameleler uygulandığı belirtilerek, Kolombiya’da en fazla baskının uygulandığı kesimin ise sendikacılar olduğu vurgulandı.
Raporda, tüm bu katliam ve binlerce insanı ülke içi göçe zorlayan sınırsız baskıdan sorumlu görülen Kolombiya devletinin insan hakları savunucularını korumak için bir an önce harekete geçmesi gerektiği belirtildi. HRW’nin Kolombiya raporunda, baskıya uğrayanların çoğunlukla doktor, öğretmen, mühendis gibi eğitimli kesimden olduğu vurgulanırken, bunlar raporda ayrıntılı bir şekilde yer aldı.
Kolombiya Savunma Güçleri (AUC) adı altında kurulan ve bir süre önce Álvaro Uribe tarafından tasfiye edildiği iddia edilen paramiliter güçlerin yerine geçen grubun, AUC ile aynı yöntemleri kullandığı ve düzenli olarak kitlesel katliamlar, siyasi cinayetler, muhalif kesimleri zorla göç ettirmeler ve tecavüzlerle toplumu tehdit eden bir atmosfer yaratarak, kontrolü kolaylaştırma gibi sınırsız baskıların hayata geçirdiği belirtilen raporda, “Adalet arayan ve onların kurallarına uymayan herkes bu terörün hedefidir,” denildi.
Video ve fotoğraflarla desteklenen raporun açıklaması sırasında konuşan HRW Amerika direktörü Jose Miguel Vivanco; “Bu grupları hangi isimle anarsanız anın, tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, korkunç bir zalimliğin yürütücüleridir ve durdurulması gerekir,” derken rapordaki verilere göre; 2008’de 39, 2009 yılında ise Aralık ayına kadar 36 sendikacı, (Kolombiya’da sendikacıların Ocak ayının sonuna kadarki süreyi kapsayan rakamlarına göre ise 40 sendikacı) ve 195 öğretmen katledildi. Böylece 1986’dan buyana katledilen sendikacı sayısı 2 bin 721’e çıkarken, katliamların tamamına yakını cezasız kaldı.
4 binden fazla üyesi olan paramiliter gruplar, 32 devlet departmanının 24’ünde aktif olarak bulunuyor. Yine bu gruplar hâlen aktif bir şekilde yeni üye yapıyor ve operasyonlarının uzandığı alanları her geçen gün daha da genişletiyor. Bu nedenle de Kolombiya insan hakları savunucuları için büyüyen bir tehlike olduğu belirtilen grupların en bilineni ise ‘Black Eagle/ Kara Kartal’… Bu örgütün muhalif aktivistlerin evlerine zorla girip, kadınlara tecavüz ettiği ve çalışmalarını durdurmaları için kadınları uyardıkları ve süren tehditler sonucunda kadınların kenti terk etmek zorunda kaldıkları, kimilerinin ise öldürüldüğü biliniyor.
Chávez, Kolombiya’yı, FARC gerillalarıyla savaş adı altında ülkesine saldırmaya hazırlanmakla suçlayarak, Güney Amerika’nın İsrail’i olarak tanımlamıştı. Bu arada ABD; Álvaro Uribe yönetimindeki ülkeye ‘Kolombiya Planı’ çerçevesinde ödediği miktardan 55.5 milyon dolarlık kesintiye gitmiş, Uribe ise, yapılan tüm yardımın yüzde 10’una denk gelen bu kesintinin, ABD’nin Kolombiya’yı terk edeceği manasına gelmediğini bir basın açıklamasıyla duyurmak zorunda kalmıştı. ABD Kolombiya yönetimine yardımda bulunurken, Kolombiya’ya 7 üs daha kuruldu.
SANTOS “SEÇİMİ”?!
ABD İmparatorluğu için Álvaro Uribe’nin ardından Santos “seçimi” devreye sokuldu.
Kolombiya’da 20 Haziran 2010’daki devlet başkanlığı seçiminin ikinci turunu, oyların yüzde 69’unu alan eski Savunma Bakanı Juan-Manuel Santos kazandı. Yeşil Parti’nin adayı ve eski Bogota Belediye Başkanı Antanas Mockus ise oyların yüzde 27.5’ini toplayabildi. (Ancak, söz konusu seçimin şaibeli olduğunun altını da çizmeden geçmeyelim!)
“Saygın bir entelektüel” olarak anılan Yeşiller’in adayı Mockus, belediye başkanıyken Bogota’yı şiddetin pençelerinden kurtarması ve dürüstlüğüyle nam salıp, sakalları nedeniyle, ‘Abraham Lincoln’ diye anılırken, seçim kampanyalarında sık sık Kant ve Kierkegaard’dan alıntılar yapıp, faili meçhulleri, yolsuzlukları bitirmeyi vaat etmişti. Uribe’nin izinden giden Santos da, seçim sonrası icraatı için FARC’ı bitirme sözü vermişti!
Nihayet Erkan Çınar’ın, “Kolombiya’nın katliamcısı koltuğa oturdu”;[10]James Petras’ın da, “Kolombiya seçimlerini ölüm timlerinin lideri kazandı,” diye nitelediği durum şöyle betimleniyordu:
“Kolombiya’da 2010’un Haziran’ında gerçekleştirilen başkanlık seçimlerini görev süresi biten Álvaro Uribe’nin rejiminin kötü şöhretli ve açıkça insanlığa karşı büyük suçlar işlediği kanıtlanmış olan Savunma Bakanı Juan Manuel Santos ‘kazandı’…
Görev süresinin sonuna gelen devlet başkanı Uribe’nin ve Savunma Bakanı Santos’un yönetiminin geçen sekiz yılı süresince, çoğu köylü yoksullar olan 2 milyon kişi köklerinden zorla koparıldı, evlerinden ve topraklarından sürüldü ve komşu ülkelerin sınır bölgelerine ya da kentteki gecekondulara sığınmalarına sebep olundu.
Uribe-Santos rejimi, milyonlarca kentli ve köylü yoksulu etkileyecek biçimde, silahlı isyana ‘sempati duydukları’ düşünülen bütün yaşam merkezlerinde katliamlar yapmak ve buraları terörize etmek üzere, hem orduya hem de 30 bin üyesi olan kontrgerilla ölüm timlerine dayandı. Büyük bir Kolombiyalı insan hakları örgütüne göre 20 binden fazla insan gerilla sanılarak ‘yanlışlıkla’ katledildi…
Ele geçirilen en önemli ölüm timi liderlerinin birçoğu Uribe-Santos’u destekleyen kongrenin yüzde 60’nın kendilerinden maaş aldığını ve denetimleri altındaki bölgelerin oylarını ‘emniyete aldıklarını’ itiraf ediyorlardı…
Uribe-Santos’u eleştiren ikibinden fazla sendikacı, insan hakları aktivisti, gazeteci ve milletvekili ejime hizmet eden ölüm timi tetikçilerince katledildi. Dünyanın en büyük sendikal konfederasyonları heyetler yolladılar ve Kolombiya’yı işçi temsilcileri için en tehlikeli ülke olması nedeniyle kınayan raporlar yayınladılar…
Medyanın Kolombiya’nın seçimi ve siyasi liderleri hakkındaki yalanları ve sahtekârlıkları arkasında yatan kimi temel düşünceler şunlardır:
1) Uribe-Santos, kendi ölüm tarlaları nedeniyle ABD Kongresi’nde bekletilen serbest ticaret anlaşmasının peşine düşmüş ateşli birer serbest piyasa savunucusudur.
2) Uribe-Santos, Pentagon’un Venezüella, Ekvador ve Obama rejiminin ABD egemenliğine düşman olarak gördüğü herhangi başka bir ülkeyi tehdit etmek üzere ABD’den 6 milyar dolar para alan ve 7 askerî üssü ABD yargı yetkisi altına veren kayıtsız şartsız müşterileridir.
3) Uribe-Santos, 2009 ortasında ABD destekli bir askerî darbenin ürünü olan Honduras rejimini, Latin Amerika’nın geri kalanının aksine resmen tanımıştır.”[11]
Özetle binlerce insanın katledilmesinden sorumlu Kolombiya Devlet Başkanı Álvaro Uribe, görevini en az kendisi kadar kirli bir isme bıraktı. Álvaro’nun koltuğuna FARC gerillalarına karşı mücadele adı altında binlerce sivilin katledilmesinden sorumlu, dönemin Savunma Bakanı Juan Manuel Santos oturdu.
Yoksulların, sendikacıların, insan hakları savunucularının, gazetecilerin, milletvekillerinin katliamından sorumlu olan Álvaro Uribe’nin aday olamaması nedeniyle aday yapıp desteklediği Juan Manuel Santos, Kolombiya’nın 59. Devlet Başkanı olarak yemin ederek görevine başlarken; 14 Latin Amerika ülkesinin devlet başkanlarının katıldığı törende yaptığı konuşmada, Venezüella ve Ekvador’la ilişkilerin düzeltilmesinin, öncelikleri arasında yer alacağını söyledi.
Törene katılmayan Chávez de Santos’un verdiği mesajın ardından, Kolombiya’nın yeni devlet başkanı ile yüz yüze görüşmeye hazır olduğunu söyledi. Santos, Chávez’in, selefi Álvaro Uribe’nin Venezüella’ya saldırma hazırlığı olduğu yönündeki suçlamasına yanıt olarak da komşularıyla ilişkilerde “savaş” kelimesinin lûgatında yer almadığını ifade etti.
Törene Dışişleri Bakanını yollayan Chávez, “Kolombiya ile ilişkilerde yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu” söyledi.
SAVAŞA DEVAM!
CIA destekli paramiliter kontra örgütlerin av sahasına dönüştürülen Kolombiya’da beraberindeki gerillalar ile birlikte katledilen Cano’nun kaybı, elbette ki FARC ile devrim mücadelesi açısından büyük kayıptır.
Bunu inkâr etmek mümkün değildir…
Pentagon’dan alınan istihbarat ile bin kişilik özel kuvvetler tarafından ülkenin güneybatı eyaletlerinden Cauca’da düzenlenen harekâtla katledilen Cano, düşmanlarını dahi kıskandıracak bir eğitim ve bilgi birikimine sahipti.
Antopoloji ve hukuk eğitimi alan Cano’nun, yetkin bir teorisyen ve eylem anında dahi kitap okuyan bir kitap kurdu olduğu anlatılır.
Bogota’da üniversitedeyken FARC ile tanışan O, bir ömrün özgürlük davasına nasıl adanacağının da en somut kanıtıdır.
Washington’un her türlü lojistik desteğini arkasına alan Bogota’daki yeni sağcı Santos yönetiminin FARC’a yönelik Tamil benzeri bir imha politikasına başvuracağının sinyalleri bu katliamla bir kez daha verilmişken; görünen o ki, hem “büyük birader” ABD’nin “arka bahçe”si ilan ettiği Latin Amerika’da daha uzun süre sular durulmayacaktır.
Direnen ve teslim olmayan her şeyin imhasına dayanan ABD planı karşısında FARC, her şeye karşın Cano’nun kararlılığıyla “Savaşa Devam” demektedir.
1964’den beri sosyalizm mücadelesi veren FARC’ın yeni lideri, gerçek ismi Rodrigo Londoňo Echeverri olan, askeri eğitimini Orta Avrupa ülkelerinde tamamlamış “Timochenko” kod adlı Jiménez olurken;Cano’nun katli ardından Kolombiya’da hükümetin eylemsizlik çağrısını reddeden FARC da, konuya ilişkin açıklamasında, “Kolombiya’da barış gerillanın eylemsizliğiyle değil, ayaklanmanın nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla gelir. Siyaset çizildi ve sürecek. Yaşasın Alfonso Cano’nun hatırası,” diye haykırmaktadır!
SONUÇ: CANO DERSLERİ!
Bizden biri, hepimiz olan Komutan Cano, sonuçta hepimize şu ders(ler)i vermektedir:
i) Nâzım Hikmet’in, “İnsanın yüreği ve kafası var…/ İnsanın elleri…/ İnsan?/ Ne zaman ki,/ nerde ki,/ hangi sınıftan?/ Onların insanları/ bizim insanlarımız,” dizelerinde sorduğu sorunun yanıtı, yani bizim insan(lık)ımızdır, Komutan Cano!
Akıtılan da bizim kanımızdır!
ii) Platon’un, ‘Devlet’te (359a-c) işaret ettiği üzere, eski Yunan’da Thrasymakhos, adaletin gücü elinde bulunduranların bir icadı olduğunu; iktidardakilerin yasaları kendi çıkarlarına göre koyduklarını, sonra da bizden adalet adına bu yasalara boyun eğmemizi beklediklerini dile getirirdi.[12]
Bu doğrudur; devletin adalet(sizliğ)i, kendi çıkarları için terör uygulamaktır.
Komutan Cano da buna “Hayır” dediği için, devlet terörüne kurban edildi…
iii) Hiç kimse, ama hiç kimse, Komutan Cano’dan söz ederken; Paul Eluard’ın şu dizelerini anımsamadan fikir beyan etmesin:
“Bir insan öldü başka silah bilmeden/ hayata açılmış kollarından gayrı/ bir insan öldü başka yol bilmeden/ mavzerlerin kıpraştığı yollardan gayrı/ bir insan öldü vazgeçmez hâlâ dövüşten/ ölüme karşı/ o karanlığa karşı…”
iv) Dövüşerek düşenler ölmez; yok olmaz!
‘Şeyh Bedreddin Destanı’nda Nâzım Hikmet, bir ağızdan aktarır: “İsa Peygamber’in ölüsü; etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş… Bu yalandır… Bedreddin’in ölüsü; etsiz, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek… Bunu bilirim işte… Biz Bedreddin’in kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz…”
Cano yine gelecek; sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir…
v) Liberaller karşı çıka dursun; ölümsüzlük vardır!
Tıpkı Nâzım Hikmet’in, “Asıl yaşayanlar, bir amaç uğruna ölebilen bahtiyarlardır. Yaşamak yalnız budur. İnsanla ot arasındaki fark buradadır. Ve asıl manasızlık bunu bilememektir,” sözünde özetlendiği üzere…
vi) Evet Cano, bizlere, militan/ mücadeleci bir hayal gücünün, soyut malumatfuruşluğun “bilgi(sizliğin)”den çok daha önemli olduğunu öğretir.
Ölürken yanımızda götüreceğimiz tek şeyin, ardımızda bırakacağımız mücadele olduğunu… “Ölmek”in, yok olmak olmadığını… Ölümün, doğumun işareti de olduğunu… Ölümü istemeden, ölümden asla korkmamanın ne anlam taşıdığını… Ölümden korkmamanın, ebedî var oluşun ilk adımı olduğunu hatırlatır…
Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyen insan(lık)ın, yeni okyanusları keşfedemeyeceğini; her insanın, yapmadığı tüm iyiliklerden ötürü suçlu olduğunu; çözümde görev almayanların sorunun bir parçası olduklarını; hepimize ülkülere, idealistçe bağlanmış özgüvenin ne ve nasıl olduğunu anlatır/ öğretir…
Unutulmasın: “İdealistlerini unutan, gömmek isteyen, anımsamaya yanaşmayan insan topluluklarının yaşadığı diyarlara sis çöker… ‘İdealist’ sıfatını ancak alay etmek için kullanan, her tür idealizmi ‘enayi’likle eş tutan, demode bulan toplulukların üstüne karanlık kapaklanır.
Türkiye’de (ve dünyada-b.n) ‘ülkü’ kavramı birden fazla düzlemde bozuşturmaya uğratıldı, son yarım yüzyıl içinde. Türev tanımları asıl tanımından öylesine uzaklaştırdı ki onu, ‘ülkü sahibi kişi’ diyecek olsak birinden söz ederken, ne anlama geldiğini çıkaramayacak karşımızdaki. Köhne bir değer kategorisi sanki, dilimizin ucundaki: Onu geçmişe terk etmek, ‘ülkü’ye yer kalmadığını kesin bir ifadeyle dile getirmek, sanırsınız yeni ve ışıltılı bir çağın ülküsel tavrıdır…”[13]
vii) Komutan Cano bir yapma edimi; özgürlük eylemidir!
Tıpkı Karl Marx’ın, ‘Feuerbach Üzerine 2. Tezi’ndeki ifadeyle, “Nesnel hakikâtin insan düşüncesine atfedilip atfedilemeyeceği sorunu bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikâti, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur,” diye haykıran…
Bilinir her hareket, sonuç getir(e)mez; ama her sonucun arkasında bir hareket vardır.
Yeter ki hareketlerin, söylediklerinle uyumlu olsun.
Düşünce ve davranışların birbirini tekzip etmesin.
Nihayetinde tarihi yapan, amaçları uğruna dövüşen insanlardır.
viii) Amaçları uğruna dövüşen insan(lık)ın, mücadele biçimlerinden birisi olan silahlı mücadele, elbette egemen şiddete karşı bir yol ve yöntemdir. Bu yol ve yöntemin, ilkesel reddi, liberallerin, pasifistlerin hezeyanlarından başka bir anlam taşımaz.
Tıpkı “Silahlı mücadelenin, şiddet yöntemlerinin devrime giden yolda ve devrim sonrasındaki yeri” konusunda kestiği ahkâmla, “Silahlı mücadele ve siyasal şiddet yöntemleri meşru mudur?” Veya “Var olan topluma içkin olan şiddet, buna karşı mücadele ederken de şiddete başvurmayı gerekli ve meşru kılar mı?” sorularını dillendirip, “Silahlı mücadelenin, geri gelmesi mümkün olmayan bir altın çağ beklentisi”[14]olarak mahkûm etmeye kalkışan ‘Birikim’ şürekası gibi…
AKP’li Erdoğan’ın “demokrat dinamiği” üzerine “teori kotaranlar”ın bu tutumunda şaşırtıcı bir şey yok!
“Ama ne yazık ki, tüm bekleyişlerinde olduğu gibi ‘altın çağ’ geri gelmeyecektir. Çünkü ‘devir’ tamamlanmış”[15]diyen Ömer Laçiner gibi!
İyi de bu “kehanetinizin kerameti” ne?
Aynı ekipten Emin Alper’in, “Silahlı mücadelelerin ortaya çıkışı, yükselişi ve bitişi üzerine” yazıp/ çizdiklerinde “Silahlı mücadelede nihai başarı mümkün mü?”[16]ucuz sorusunu dillendirmesi…
Veya Kıvanç Koçak’ın, RAF’a dair “Yanlış yol, doğru rota”[17]demogojisi mi?
Yeri geldi söyleyeyim: Türk Dil Kurumu’nun “Büyük Türkçe Sözlük”ünde[18]“Yol” sözcüğü, “1. Karada, havada, suda bir yerden bir yere gitmek için aşılan uzaklık, tarik. 2. Karada insanların ve hayvanların geçmesi için açılan veya kendi kendine oluşmuş, yürümeye uygun yer. 3. Genellikle yerleşim alanlarını birbirine bağlamak için düzeltilerek açılmış ulaşım şeridi. 4. İçinden veya üstünden bir sıvının geçtiği, aktığı yer. 5. Yolculuk. 6. Gidiş çabukluğu, hız. 7. Davranış, tutum, gidiş veya davranış biçimi. 8. Uyulan ilke, sistem, usul, tarz, tarik. 9. Kumaşta bulunan çizgi. 10. Kez, defa. 11.mec. Gaye, uğur, maksat.12.mec. Bir amaca ulaşmak için başvurulması gereken çare, yöntem,” olarak tanımlanır
İtalyanca “rotta”dan gelen “yol, güzergâh” anlamındaki “Rota” ise, 1. Bir gemi veya uçağın gidiş yönü, izleyeceği yol. 2. mec. Görüş veya tutuma göre gidilen, izlenen yol”dur!
Burada durup soralım? “Yol yanlış”, “rota doğru” demogojileriyle sarıldığınız saçmalık nedir?
Yine, bir kez daha “silahlı mücadele”yi, “silah/ la mücadele”ye indirgeyip, rafa kaldırmak muradındaki liberal belkemiksizliğin vaazlarıyla yüz yüzeyiz.
Bakın bunlardan biri, hayatı internet üzerinden “biçimlendiren(lerden)” Yaprak Zihnioğlu ne “buyuruyor”:
Şiddet içermeyen muhalefet, şiddetsiz eylem, şiddetsiz toplantı, şiddetsiz örgütlenme süreçlerini ve yöntemlerini düşünmeye, tartışmaya ihtiyacımız var. Şiddetsizlik bir yaşam tarzı/felsefesini uygulama çabası. Şiddetsiz düşünüşü/edimi yaygınlaştırmamızın ilk adımı bu anlayışı/düşünce biçimini bir yaşam tarzı olarak benimsemek…
Toplumsal değişimde şiddet içermeyen yöntemleri kullanabiliriz. Bu alanda belki hiçbir zaman mükemmel olamayız ama şiddetsizliği yaşama geçirmeyi bıkmadan, yılmadan denemeyi sürdürebiliriz. Yaşam içinde/eylemlilik pratiğimizde tökezlediğimiz yerlerde, hatalarımızı farkederek, özeleştiri yaparak, özür dileyerek yanlışlarımızı düzeltebiliriz…
Şiddetsizlik pasifliği savunmak değil. Tam tersine şiddetsiz eylem etkinlik demektir. Bu hareket elbette pasifistleri de içerebilir ve birlikte eylem de mümkündür, ama şiddet içermeyen toplumsal muhalefet, katılımcıların tam mutabakatıyla eylem yapmak ve geniş kitlesel katılımla daha çok eyleme demektir.”[19]
Zihnioğlu istediğinden “özür” dileyebilir; ancak devrimciler, sınıflar mücadelesindeki, cellatlarından, işkencecilerinden, zalimlerden, bir baskı/şiddet ve terör aygıtı olan kapitalist devletin zulmünden asla özür dilemeyeceklerdir!
Hem de “Solun şiddetle ‘helalleşmesi’ artık şart” deyip, “Karl Marx’ın, dünyadaki değişimi yorumlarken söylediği şu sözler, sol içi tartışmalarda en çok kullanılan cümleler arasındadır: ‘Zor, yeni topluma gebe her eski toplumun ebesidir’…
Deniz Gezmiş’ler, Mahir Çayan’lar ve İbrahim Kaypakkaya’ların -1970’li yıllarda silaha sarılması, Türkiye’deki sol hareketin önemli bir bölümünün bu çizgiyi sürdürme çabasına zemin oluşturdu. Onlarca genç, başarı şansı olmayan eylemlerde yaşamını yitirdi…
Şiddetin geleneksel toplum içindeki yaygınlığını da göz önünde bulundurursak şiddeti kaçınılmaz bir araç sayan yaklaşımın ‘geriliğe teslim olan’ bir yaklaşım olduğunu görebiliriz. Daha ileri, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü, daha çok renkli, daha keyifli bir dünyayı, ancak şiddeti her alanda dışlayan bir kültür ile var edebiliriz,” vurgusuyla ekleyen liberal Oral Çalışlar gibi…
Liberallere öncelikle kapitalist devletin ne olduğunu, gerçeğini Marx gibi olmasa da, en azından sosyolog Max Weber kadar anlamalarını önerip, bu karşılığı olmayan vaazlara en iyi yanıtlardan birisinin, FARC-EP’nin ‘Operación Odiseo’nun ardından yayınladığı 6 Kasım 2011 tarihli bildiride “Yoldaşın kavgada can vermesinin temsil ettiği tek gerçeklik, dizlerinin üstünde yalvarmaktansa ölmeyi tercih edecek olan Kolombiya halkının ölümsüz gücüdür,”[20]diye betimlenen Cano yoldaş(ımız) olduğunu vurgulayayım!
Çünkü “Latin Amerika’daki devrimci mücadeleyi anlamak, belki de ‘conquista’ya kadar geri giden beş yüzyıllık bir mücadele tarihini ve kültürünü anlamayı gerektirir. Güney Amerika’nın İspanyol sömürgeciliği tarafından XV. yüzyıldan itibaren kolonileştirilmesi ile başlayan ve kapitalizmin tarihinde bir dönüm noktası olarak, uygar Batı’da bilimden sanata, siyasetten felsefeye, hatta gündelik yaşam kültürüne kadar toplumsal yaşamın birçok alanına kapsamlı ve geri dönülmez olarak etki etmiş olan kölecilik ve buna karşı gelişen, siyasi düzlemde Simón Bolívar’dan Che Guevara’ya ve bugün FARC-EP’ye uzanan isyan ve devrim hareketleri, Latin Amerika’nın bugününe damgasını vuran mücadelelere karakter kazandıran temel unsurlardır.
Bugün özellikle Kolombiya’da tüm şiddeti ile sürmekte olan, Tupamaros’tan ELN’ye, Zapatistalar’dan FARC-EP’ye uzanan özgürlük hareketlerinin emperyalizme ve faşizme karşı sarsılmaz bir kararlılıkla sürdürdükleri savaş, Güney Amerika’da sömürgeciliğin başlangıç çağında 100 yıl içerisinde 70 milyon yerlinin öldürüldüğü, gümüş madenlerinin çevrelerinin köle cesetleri ile sarmalandığı topraklarda geçmesi bakımından, özelleşmiş bir tarihsel bakış açısı ile ele alınmak ve değerlendirilmek durumundadır. Başka bir deyişle, Latin Amerika’da köleciliğin ve sömürgeciliğin kanlı tarihi anlaşılmadan, kölelikten proleterliğe geçmiş halkların bugünkü anti-emperyalist mücadelesini anlamak mümkün olmayacaktır.”[21]
ix) Devam ediyorum: Semih Gümüş gibi, “Tarihin bilgisini, yani ne olup bittiğini nesnel -ideolojik olmayan- biçimde geçmişin içinden çekip almak gerekir,” diyenlerden değilim.
F. Engels’in ifadesiyle, “Tarih öyle bir yolda ilerler ki, son sonuç, her zaman, bireysel birçok istenç arasındaki çatışmalardan doğar”…
“Tarihçinin söylemi, tarihin sözcüklerini, hakikâtleriyle ilişkilendiren bir ölçme söylemidir,”[22]diyen Jacques Rancière gibi düşünürüm…
Çünkü “Tarih biliminin amacı ve işini oluşturan ‘geçmişin anlaşılması’, bugünün ve geleceğin de daha iyi anlaşılmasını sağlar. Tarihsel süreç süreklidir; bugünün geleceğe nasıl yansıyabileceğini bilmezsek, geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü hiç anlamayız,” der E. H. Carr…
“De facto” bir şey olmayan tarihin, toplumsal mücadeleler ekseninde ve bireyin tarihte rolünü oynama cüretiyle yaratıldığının altını çizip, hiç kuşkusuzca ekliyorum: Komutan Cano tarih yaratanlardandır…
x) Tarihe sadece “tanık” değil, aktif taraf olmanın cesurca ve cüretkâr bir eylem olduğu yerkürede, gerçeklerin ve gerekliliklerinin uzağında ahkâm kesmek kolay ve yaygın bir ucuzluktur…
Ancak “ucuz” olan hiçbir şey umut etmeyi hak etmediği gibi, umudu da yaratamaz!
Umut, başkaldıranların rüyalarını tetikleyen; umutsuzluk karşısında bile umudu besleyen; bütün umudun kendinde, mücadeleciliğinde olduğunu hatırlatan insanî, insana özgü bir cürettir…
Hayata tutkuyla bağlanma biçimi olan umut; sürdürülemez kapitalist cinnetin orta yerinde insan olmak ve kalmak Komutan Cano’nun ısrarıdır!
Böylelikledir ki O, insan(lık) onurunu hatırlatır herkese…
“Bazılarının zannettiği gibi, ‘onur’ gibi kavramlar tarihsel gelişimin kolaylıkla mahkûm edip çöpe atabileceği kavramlar, ‘değerler’ değildir…
‘Onur’ gibi kavramların modern dünyada yeri olmasa idi, modern tarih Huxley’in, ‘Cesur Yeni Dünya’ adlı ünlü fütürist romanında çizdiği, sorun ettiği tablo ile nihayetlenirdi.”[23]
Ama öyle olmadı, olmayacak da; Cano’nun kanıtladığı gibi…
Evet, Cano hepimize insan olmanın erdem ve sorumluluklarını anımsatır.
“Gerçek erdem nedir, bilir misiniz?” sorusuyla Plautus’un, Kendini beğenmemek, yaptıklarını yeter bulmamaktır,” diye tanımladığı insanî erdem, postmodern vazgeçiş dünyasında akıntıya karşı yüzmek gibidir, ilerleyemezsek, gerileriz…
Özellikle F. Dostoyevski’nin, “Bu dünyadaki en zor şey, kendi kendine sadık kalmaktır”; W. Goethe’nin, “Her şeyi kaybetmek mümkün… Yeter ki insan ne ise o kalmış olsun,”[24]gerekliliğinin altını çizdiği yabancılaşmanın orta yerinde insan olma erdemine ilave edilecek yegâne şey, Cano’vari devrimci bir tevazudur.
xi) Devrim ve sosyalizm idealleri için yeryüzünün dört bir yanına tohum gibi saçılmış ölülerimiz, en sevdiğimiz memleket yeryüzünün kurtuluşu için düşmüşlerdir…
Onları yitirmek kolay olmadığı gibi, müthiş hüzünlüdür.
Ancak “felaket” olarak nitelenebilecek acılar karşısında dayanıklı olmak, diz çökmemek, boyun eğmemek “olmazsa olmaz”dır.
Çünkü, hiçbir şey, liberal beklentilerin umduğu kadar basit değildir.
Hayır! Tek yanlı “Barış” haykırışları insan(lık)a bir şey getirmeyecektir!
John Lennon’un, “Hiç kimse barışa tam olarak bir şans vermedi. Gandhi denedi, Martin Luther King denedi ama ikisi de vuruldu,” diye haykırdığı bir yerkürede; “Barıştan söz etmek, ancak savaş kazanmış bir devrimci hareketin hakkıydı. Neden derseniz, kamuoyu ve onların barış istekleri seferber edilebilir. Bunun olanak kazanması için, ilk önce istibdat ve sömürünün bozguna uğratılması gereklidir. Ama savaşın yenilgiye yüz tuttuğu anda barıştan söz etmek, barış adına bozguna boyun eğmek demektir,”[25]diye haykırır Fidel Castro…
xii) Cano’nun katliyle hiçbir şey nihayete ermedi, erdirilemez de!
Yarınlar yerli yerinde duruyor; hatta Cano’nun mücadelesiyle daha da yakınlaştı!
“Yarın” dedim; evet, evet; “Şu ‘yarın’ sözü ne tuhaf şeydir, her zaman ‘ertesi günü’ ifade etmez, bazen ‘yarın’ sekiz yıl da uzayabilir. On yıl da, ama ne de olsa yarın yarındır,” diyen Nâzım Hikmet’in uyarısının altını çizerek…
xiii) Toparlarsak…
Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Gezegenimiz evrenin tımarhanesidir”; Aldous Huxley’in, “Bu dünya başka bir gezegenin cehennemi olabilir,” cümleleriyle betimlenmesi mümkün olan yerkürenin bugününde; örneğin “Bazıları mideleri için yiyecek, diğerleri de yiyecekleri için mide ararlar,” Bernard Shaw’ın altını çizdiği gibi…
Ya da T. S. Eliot gibi, “Televizyonla ilgili çarpıcı olan şey, bir kaç milyon insanın aynı anda, aynı espriye gülüp, kendilerini yalnız hissetmeleridir,” saptamasını dillendirirler…
Veya William Somerset’ın, “Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer,’ demiş. Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum,” sözlerindeki gibi tashih gerekliliklerinin altını çizerler…
Böylesi bir düzlemde hayat ancak geriye doğru baktığında anlaşılabilir, ancak hep ileriye doğru yaşanırken; hayatın, ne kadar uzun olduğu değil, ne kadar iyi yaşandığı önemlidir.
Hayata ilişkin sorumluluklarımız açısından en büyük kötülük de direnme yoksunluğundan, biat ve itaatten gelirken; gerçek başarı, insanî itirazlarımıza dair başarısız ve yalnız olduğumuz korkusunu yenebilmek; “Yapacağım” demek yerine “Yaptım” diyebilmektir…
O hâlde ne kadar yürürsek yürüyelim; arkamızda bıraktığımız yol kadar güçlü ve henüz yürümediğimiz yol kadar zayıf olduğumuzu unutmadan; Geoffrey Gaberino gibi, “Pêşbazîya rastîn, di navbera tiştên we kiribe û tiştên ku hûn karibin bikin de ye/ Gerçek yarışma, yaptıklarınızla yapabilecekleriniz arasındadır,” demek gerekiyor…
Çünkü eşitliğin, adaletin olmadığı yerde başkaldırı her daim var olacaktır; kaçınılmazdır…
İnsan, eğer insan kalacaksa, eşitsizlik/ adaletsizlik karşısında taraf tutmak zorundadır.
Bu mücadelede de devrimci hayalgücü, sürdürülemez kapitalist vahşete karşı verilen savaştaki biricik silahtır.
Nihayetinde bu silahı kullanırken; Dostoyevski’nin, “Başkaları için kendinizi unutun, o zaman sizi de hatırlayacaklardır”; Ovidius’un, “Her şeyin değeri zorluğundadır”; Malcolm X’in, “Gelecek, bugünden ona hazırlananlara aittir,” sözleri Cano’nun hayatı pahasına doğruladığı gibi hep hatırlanmalıdır…
xiv) Dosta da, düşmana da hatırlatıyorum(z):
Oscar Wilde’ın, “İnsanların yüzde doksanı yaşamazlar, sadece vardırlar”!
Gabriel García Márquez’in, “Bir şey bitti diye üzülme, yaşandı diye sevin”!
Frank Zappa’nın, “Sizinle dünya arasındaki savaşta, dünyanın tarafını tutun”!
Joan Baez’ın, “Nerede nasıl öleceğine karar veremezsin; sadece nasıl yaşayacağına karar verebilirsin!”
John Lothrop Motley’in, “Taşlar değil, yapılan işler anıtları oluşturur”! sözleri ile; sanki hepimize hatırlatır Cano…
xv) Sonra da -sanki- Onun haykırışını hatırlatır Arif Damar’ın dizeleri:
 “Karşı koymazsak eğer/ tehlikededir günlük ekmeğimiz/ bacamızın tütmesi tehlikededir/ evimiz, aşkımız, çocuğumuz/ pencerede saksı/ kitap sevgisi, insan sevgisi/ tehlikededir”…
“Öyle seveceksin ki,/ koskocaman dünyada/ tek başına kalınca/ sevdiklerin seni yalnız bırakmasın”…
21 Kasım 2011 17:19:25, Ankara.
N O T L A R
[*]25 Kasım 2011 tarihinde Ankara Özgür Üniversite verilen derste yapılan konuşma…Kaldıraç, No:127, Aralık 2011…
[1]Louis Aragon.
[2]“Kolombiya ile Vizeler Karşılıklı Kalktı”, Radikal, 19 Kasım 2011, s.27.
[3]“FARC’a Büyük Darbe: 5 Milyon Dolarlık CANO’yu Öldürdüler”, Hürriyet, 6 Kasım 2011, s.19.
[4]İbrahim Varlı, “Cano; Devrime Adanan Bir Ömür”, Birgün, 8 Kasım 2011, s.11.
[5]D. H. Lawrence, Âşık Kadınlar, Çev: Nihal Yeğinobalı, Can Yay., 2011, s.223.
[6]John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, çev: Murat Kayı, April Yay., 13’üncü basım, 2011.
[7]Soner Torlak, “Barışmayan Gerilla: Kolombiya Devrimci Ordu Güçleri-Halk Ordusu”, Birgün, 17 Ekim 2010, s.9.
[8]Juan Cendales, “Sakıncalı Araştırmacı Uribe…”, Rebelion, 4 Ağustos 2010.
[9]Azalea Robles, “Kolombiya’da Amerika Modern Tarihinin En Büyük Toplu Mezarı Bulundu”, Günlük, 1 Mart 2010, s.13.
[10]Erkan Çınar, “Kolombiya’nın Katliamcısı Koltuğa Oturdu”, Sosyalist Demokrasi, No:96, 27 Ağustos 2010, s.18.
[11]James Petras, “Bir ‘Özel Ordu’ Örneği: Kolombiya”, Sendika.org, 17 Temmuz 2010.
[12]A. Baki Güçlü-Erkan Uzun-Serkan Uzun-Ü. Hüsrev Yoksal, Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yay.
[13]Enis Batur, “Ülküler Öldü(yse), Yaşasın Çıkarlar(mı?)!”, Cumhuriyet Kitap, No:1135, 17 Kasım 2011, s.3.
[14]“Silah/ la Mücadele”, Birikim, No:271, Kasım 2011, s.9.
[15]Ömer Laçiner, “Modern/Reel Sosyalizmin Élan Vital’i”, Birikim, No:271, Kasım 2011, s.17.
[16]Emin Alper, “Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine”, Birikim, No:271, Kasım 2011, s.27-38.
[17]Kıvanç Koçak, “RAF: Yanlış Yol, Doğru Rota”, Birikim, No:271, Kasım 2011, s.39-47.
[19]Yaprak Zihnioğlu, “Şiddet İçermeyen Toplumsal Muhalefet…”, Sesonline.net, 2 Kasım 2011.
[21]Ekrem Ekinci, “Yoldaş Cano’nun Ardından”, Birgün, 20 Kasım 2011, s.3.
[22]Jacques Rancière, Tarihin Adları, Çev: Cemal Yardımcı, Metis Yay., 2011
[23]Nuray Mert, “İlericiliğin Onursuzluğu”, Milliyet, 15 Kasım 2011, s.6.
[24]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.392.
[25]Fidel Castro, Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denemez, Yar Yay., s.246.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s