KEMALİSTLER, LİBERALLER, MÜSLÜMAN “SOL” VE SOSYALİSTLER[1]



“Non Ridere Non Lugere,
Neque Detestari,
Sed Intelligere.”[2]
“Kemalistler, liberaller, Müslüman ‘sol’ ve sosyalistler”den söz etmem istenen bu konuşmamın, kapsadığı geniş alan göz önüne alındığında, kolay olmadığını siz de takdir edersiniz…
Ancak, eksiklikleri göze alarak, bir yerden başlamak gerekirse, öncelikle resmi ideoloji Kemalizm’den başlamak en doğru olandır.
I) KEMALİZM VE KEMALİSTLER
Öncelikle şunu vurgulamak gerek: Bir resmi ideoloji olarak Kemalizm, bize “öğretilen”in aksine, “dinsel” özellikler taşıyan bir abartı; yalan; çarpıtma; kutsama; tahrifattır…
Mesela; “Türkiye, Atatürk’ü Allah’a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk’e…” diyen Daniel Dumoulin’in sözündeki üzere…
Mesela; “…elsiz ayaksız bir yeşil yılan/ yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal/ hani bir vakitler kubilayı kestiler/ çünkü buyurdun kesenleri astılar/ sen uyudun asılanlar dirildi/ mustafam mustafa kemalim/
ankaranın taşına bak/ tut ki baktım uzar gider efkarım/ çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım/ gözlerimin yaşına bak/ ankara kalesinde rasat tepede/ bir akça sağan gezer dolanır/ yaşın yaşın mezarını aranır/ şu dünyanın işine bak/ mustafam mustafa kemalim,” dizelerindeki Attilâ İlhan’ın ifratındaki gibi…
Evet, her resmi ideoloji tahrifattır; çünkü resmi tarih yalanı başka türlü olamaz.
Çünkü resmi tarihin görevi, tarihi/ geçmişi itinayla temizleyip, egemen yalanlara uydurmaktır. Bu operasyon birkaç aşamadan oluşur. Öncelikle, geçmişin bugün artık bilinmesi/ hatırlanması istenmeyen bazı noktaları tarih sayfalarından tamamen düşürülür. Toplum hafızasında yer bulmasına izin verilmek istenmez. Hiç araştırılmayan, hiç yazılmayan ve hiç konuşulmayan temaların bu suretle tarihsel geçmiş olmaktan çıka(rıl)masına gayret edilir. Bir anlamda üzerinde konuşulmayanın, yaşanmamış olacağına yönelik bir ön kabulden söz etmek mümkün. Eğer kimse sözünü etmiyor ve kimse hatırlamıyorsa, olanın olmamış gibi kabul edile(bi)leceği sanılır. Bu bakımdan geçmişin yeniden düzenlenmesinde ilk çaba, olmuşu hiç olmamış gibi göstermekten geçmektedir.
Yani tarihçilerin “devletin hizmetinde ve gözetiminde” resmi tarih sürecinin “hizmetkârlar”ı olması talep edilip/ dayatılır…
Süreç Kemalist yalan için de böyledir; böyle işle(til)miştir!
Oysa “Tarihçinin görevi” der Prof. Dr. Cemil Koçak ve ekler: “Geçmişimizi itinayla temizlemeye ve bunu yaparken yalanlarla tarih örmeye kalkanlara karşı tarihimizin anlaşılmasına katkıda bulunmaktır.”
Evet, evet Kemalizm, tarihi bir yalanın egemenliğidir; irrasyonel bir kutsamadır!
Mesela, bir Prof. Dr., Mustafa Aysan, “İnanıyorum ki, Atatürk’ün 1923-1938 döneminde uyguladığı ve devletimizle birlikte ekonomimizi de yeniden kurarak inanılmaz sonuçlar elde ettiği ekonomik politikaları bugünlere taşıyabilmiş olsaydık, yoğun çalışmalar yapmış bulunan G20 toplantısının sonuç bildirgesi, bunalımdan çıkış yolları konusunda bizim son 80 yıldaki ekonomik uygulamalarımızı, dünya ülkelerine bir kurtarıcı kalkınma modeli olarak örnek göstermiş olacaktı,” diyebilirken; Kemalizm kapitalizmden bağışık bir şeymiş gibi, geçmişin yalanı ile olmayan “geleceğe” fal açar…
Bunun yanında Mustafa Kemal, Zaloğlu Rüstem gibi sunulur; kusursuz, lekesiz bir kâmillikle, tıpkı “tanrı/ peygamber” gibi…
Mesela Can Dündar’ın belgesel formundaki ‘Mustafa’sından başlayarak iki sinema filmi daha çıktı. Zülfü Livaneli ‘Veda’sı ve Hamdi Alkan’ın ‘Dersimiz Atatürk’ü…
Belgesel diye uhrevi bir hayat yalanını tezgâhlıyorlar!
Anımsanacağı üzere, Show TV’deki ‘Deli Saraylı’ dizisi konusunda ‘Şu Çılgın Türkler’in yazarı Turgut Özakman “ulusalcı hassasiyet”in defansif ruh hâliyle itirazda bulunmuştu.
Örneğin, bu konuda ulusal hassasiyetleri yoğun bir TV yorumcusu, dizi kahramanlarından hemşire Perizat’ın Mustafa Kemal’in yaverini tanımadığı sahnedeki esprili bir cümleye takılabiliyor.
Yazısından kısaltarak aktarıyorum: “Adamı tanımayan bizim deli hemşire de ‘Şuna bak nasıl da emir veriyor? Kendini Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal sanıyor sanki’ diye dalgasını geçiyor. O sırada trendeki askerlerden biri, hemşireyi uyarıyor: ‘Ne yaptın sen? O Mustafa Kemal’in sağ kolu Miralay Hüsrev Bey’dir’… ‘Bunu şimdi mi söylüyorsun? Kurşuna dizilirken söyleseydin bari!’ … Mustafa Kemal Atatürk, yaverini tanımadığı için bir hemşireyi kurşuna dizdirecek insan değildir. Hele ki o, hayatını Mehmetçikler’in sağlığına adamış, vatansever bir kadınsa… Yani hemşirenin ‘endişesi’ tamamen yersiz ve yakışıksızdır!” Tuhaf bir “duyarlık” hatta neredeyse alınganlık değil mi? Yazara göre, bir diğer “yakışıksız” sahne Mustafa Kemal’in kaçırılma yöntemidir.
Yine, kısaltarak aktarıyorum: “Trenin yolu İngiliz askerleri tarafından kesilir. Amaçları, Mustafa Kemal’i, daha direnişi örgütlemeden derdest etmektir. Askerler … trendeki herkesi kontrol ederken, bizim hemşirenin aklına ‘dahiyane’ (!) bir fikir gelir. Ünlü komutanı, ‘hemşire yardımcısı’ kılığına sokup gizleyecektir. Öyle de yaparlar… ve sonunda bu yüreklice girişiminden dolayı bizim Deli Saraylı hemşireyi kutlar.”
Doğru ya da yanlış, üstelik ‘Şu Çılgın Türkler’ esprisine oldukça uygun ve anlatıya sos olsun diye konduğu ortada olan bu kurgu, neden rahatsızlık yaratır? Yazarımız cevap veriyor: “Peki gerçek Mustafa Kemal ne yapardı? Bir hemşirenin etekleri arasına sığınmak yerine, emrindeki askerleriyle birlikte o bir avuç İngiliz’e pabuç bırakmaz, gerekirse vuruşarak ölürdü”!
Alın size altını çizdiğimiz kutsama saçmalığına anlamlı bir örnek!
Bu kadar da değil; bir de Mustafa Kemal’in sesi saçmalığı var!
“Tarık Akan, Atatürk tarafından okunduğunu zannettiği ‘Selanik türküsü’nü bir TV programında dinletti. Atatürk’e ait yeni bir keşif yapılmış gibi bir heyecan dalgası esti…
Hâlbuki o ses Atatürk’ün değil, Can Dündar’ın ‘Mustafa’ filmindeki kameramanın sesiymiş.
Atatürk’ün sesi uzun süre kalın, hükmedici bir ses olarak düşünüldü. Eski TRT yayınlarında Atatürk’ün konuşmalarını en ‘Davudi ses’li spikerler okurdu.
Atatürk deyince zihinlerde oluşan ‘heybet’ hissiyle, ince sesi zihinlerimizde bağdaştıramamıştık galiba…”[3]
Ne saçmalık değil mi?!
Devam edersek: Resmi tarih asılsız efsanelerden, rivayetlerden ya da yalandan yarar ummaktan başka bir şey değildir…
Örneğin, “devrimci” Kemalizm’in başına gelenler konusunda şöyle bir hurafeyi dillendirir, ciddi ciddi Özdemir İnce: “Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet Devrimi’nin Karşı Devrim karşısında verdiği ilk kurbandır. AKP’yi iktidara getiren süreç Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’ndan istifa etmesiyle başlamıştır”!
Yani Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’ndan istifa etmeseydi; mesele olmayacaktı!?
Bir örnek daha: “Türk kadınını, ikinci sınıf insan olmaktan çıkaran ve onların, devletin her kademesinde etkili olmalarını sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’tür,” diyor Rahmi Turan… Ancak ne yaşanan tarih ne de veriler bunu doğrulamıyor!
Bunu bilmeyen var mı?
Yalan ve çarpıtmalara verilecek bir diğer anlamlı örnek de Kemalizm’in “Güneş Dil Teorisi” ırkçılığıdır.
Siz bakmayın konuya ilişkin olarak İ. Gürşen Kafkas’ın, “Atatürk gerçek bir uygarlık öncüsüydü. Ulusunun dilini, tarihini ve insanını yüceltmekti amacı. Bir safsata olarak düşünülen ‘Güneş Dil Teorisi’nin ırkçılık, faşistlikle bir ilgisi yoktu. Bu düşünce Anadolu uygarlığında eski/yeni benzeşme temlerinin ortaya çıkarılması ve ulusal gelişmeyi amaçlıyordu. O, ‘Güneş Dil Teorisini’ benimseyerek Türk diline dikkat çekmeye ve özen gösterilmesine çalışıyordu”; veya Soner Yalçın’ın, “Gerçekten ‘Güneş Dil Teorisi’ hurafe miydi? Düşünsel kaynakları nelerdi? Atatürk’ü hangi yabancı bilim adamları etkiledi?.. ‘Güneş Dil Teorisi’ bu toprakların tarihsel gerçeğini arama çabasının adıdır. Asırlar boyu güdük bırakılan, hayatla bağı kesilen, ezik ve ölmek üzere olan bir dili tekrar hayata döndürme çabasının adıdır,” türünden asılsız mazeretlerine!
“Güneş Dil Teorisi” ırkçılıktır!
Güneş Dil Teorisi’nin temelleri 1932’de kabul edilen “Türk Tarih Tezi” ile atılmıştı. Bilindiği gibi bu teze göre tüm medeniyetlerin yaratıldığı yer Orta Asya’ydı ve Türkler bu bağlamda dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin kurucusuydular. Ancak bölgede yaşanan kuraklık yüzünden Türk toplulukları batıya doğru göçe etmek zorunda kalmışlardı. Bu göç yolları üzerinde önemli bir köprü görevi gören Anadolu da Türklerin yeni yurdu olmuştu. Türklerle birlikte medeniyet Anadolu’ya gelmişti. Buradan da Batı’ya geçmişti. Medeniyeti dilden ayrı düşünmek imkânsızdı.
Dolayısıyla bu üstün medeniyetin dili olan Türkçe de bütün dillerin yaratıcısıydı. Yani “anadil”di. III. Türk Dil Kurultayı Türk Tarih Tezi ile Güneş Dil Teorisi’nin ilişkisinin resmîleştirildiği yer oldu.
Bu da Türk ulusunun ötekine rağmen ırkçı (assimilasyonist ve inkârcı) inşasından başka bir şey değildi; çünkü nihai kertede Kemalizm, İttihat ve Terakki milliyetçiliğinin döl yatağında biçimlenmiştir…
I.1) KÖKLER: TARİHİ BİRİKİM
Evet, Kemalizm gökten zembille inmedi; o İttihat ve Terakki ile dolaysız ilintilidir…
Bilmiyor olamazsınız: 1910’un ilk yarısında İttihat ve Terakki iktidarının Batı Anadolu’da Bulgar mübadelesi ve Rum sürgünü ile başlayan Anadolu’yu Türkleştirme politikası, Ermeni kırımıyla devam etti. Bunun ekonomi politiği de mülkiyetin Türkleştirilmesi olarak yaşandı…
1920’lerin birinci yarısında Erzurum Kongresi’yle başlayan, Ekim 1919’da Amasya Protokolü ve 27 Haziran 1921’de BMM Reisi Mustafa Kemal imzalı 5 maddelik ‘Kürdistan hakkında BMM Vekiller Heyeti’nin Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na talimatı’yla süren ve Lozan’da gündeme gelen Kürt sorununu çözmeye yönelik tavır, 1920’lerin ikinci yarısında kırılmayla Kürtler’in sürgünü ve operasyonlarla yaşanan sürece dönüştü; ve devam etti.
1930’larda Yahudilere yönelik operasyonlar ile Dersim Kırımı ve Sürgünü, 1940’larda ve 1950’lerde gayri Müslimlere karşı Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül imhası, 1960 cuntası ve Rum sürgünü ve 12 bin köy adının değiştirilmesi, 12 Mart devamında gayri Müslim vakıf mallarının gaspı ve binlerce gencin sivil faşistler tarafından öldürülmesi ve Maraş Alevi kırımı, 12 Eylül sosyal kırımı, 1990’larda 3 milyon Kürt’ün sürgünü, Sivas Yangını, çeyrek asırdır süren ‘düşük yoğunluklu savaş’ ve faili meçhullerle yaşanagelindi 2010’a…
Topraklarımızın, demokrasiye, kardeşliğe hasret bırakılmasının ardında hep milliyetçilik(ler) vardır; yaşananlara Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Ege’nin, Balkanlar’ın taşı, toprağı şahittir!
Örneğin, temelini İttihatçıların attığı ve cumhuriyette devam eden Türk milliyetçiliğin ekonomi politiğinin biçimleniş süreci incelendiğinde ne demek istediğimiz, neye işaret ettiğimiz kavranır. Yani Türk(iye) burjuvazisinin sermaye birikiminde, “öteki”lerin ekonomik kaynağının önemli bir yekûn oluşturduğu anlaşılır. Özetle el konulan, gasp edilen “öteki”nin malı, işgal edilir, dağıtılır ve satılır…
Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke Olayı, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi’ (Belge Yay., 2010.) başlıklı kitabında, 1915’te ve sonrasında Anadolu’da neler yaşandığının ekonomik politiğini analiz ederken Kemalizm’in köklerini de ortaya koymaktadır.
Özetle Kemalistler tarafından ulus (“Türklük”) böyle, bu kökler üzerinde inşa edildi! 
I.2) EVET, ULUS (“TÜRKLÜK”) BÖYLE İNŞA EDİLDİ!
Gerçekten de Selim Deringil’in işaret ettiği gibi, “Türkler geldiklerinde Anadolu’da Rum, Ermeni, Kürt ve Süryaniler vardı. TC’nin nüfusu içinde Orta Asya’dan gelenlerin genlerini taşıyanların oranı yüzde üçtü.”
Sonra… Sonrası da “Türklük”ün, “Müslümanlık”a dayalı inşasıyla malum homojenlik!
Bu noktada “… ‘Anadolu’nun Kıyameti’ sayabileceğimiz 1908-1922 döneminde, İmparatorluğun terketmek zorunda kaldığı Balkanlardan, Filistin’den, Kafkaslardan Anadolu’ya göç eden ve kendini İstanbul’daki merkezi yönetimin kültürüne yakın hissedenler ‘Türk’ ilan edilmişlerdir ve daha sonra Türkiye’nin yeni iş toplumunu oluşturmuşlardır. Homojen bir ‘Türk toplumu’ kurmak, tek tek politikacıların bir seçimi olmanın ötesinde, sistemin dayattığı bir zorunluluktu,” diyen Selçuk Salih Caydı’nın mazeretini ciddiye almak mümkün ve muhtemel olamaz!
Ya da Malazgirt’ten İzmir’in yakılmasına uzanan kesiti Sakallı Nurettin’lerin “manyaklığı”yla açıklayamayız!
Ulus devletin kendisi, bizatihi Sakallı Nurettin’dir; bu motifleri içermezse; ulus devletin homojenliği asla gerçekleştirilemezdi…
Kaldı ki bunun hikâyesini de, İlhan Selçuk bile şöyle anlatır: “1908 Meşrutiyet inkılabına ‘Osmanlıcılık’ bilinciyle girildi; daha önce Mehmet Emin Yurdakul şiirini yazmıştı: ‘Ben bir Türküm dinim cinsim uludur/ Sinem özüm ateş ile doludur’.
Balkan Savaşı’ndaki yenilgi, milliyetçilik duygularını körükledi; Türkçülük, Turancılık, Pantürkizm’e giden yollar hızla açılıp döşeniyordu; ilk ‘Türk Ocağı’ 1912’de kuruldu; milliyetçilikle ırkçılık birbirine karıştı; coşku, akıl ve mantığı silmiş, Orta Asya düşlemleri gerçekliğe ters düşse de benimsenmişti; Turancılık, İttihat ve Terakki’nin gücüyle resmî devlet politikasına dönüştü.”
Bu resmi politikadan Kemalizm’in de nasibini alması kaçınılmazdı; mukadderdi; öyle de oldu!
İşte Süleyman Seyfi Öğün’ün, “Türklüğün derin anlamı üzerinde düşünmek” dediği böyle bir şeydi!
Bu koordinatlarda siz bakmayın, “Bizim Anadolu Türk kimliğimizin kültür zenginliği, bir yandan katılımlarla, bir yandan da coğrafyamızın derinliklerinden gelen kültür kalıntılarıyla beslenmiştir… İşte bunlardan sonra ortaya, bizim güzel dünya Türklüğümüz, yani milliyetimiz çıkmıştır. Okyanuslar gibi büyük ve görkemli milliyetimiz,” diyen Namık Kemal Zeybek’in, “TÜRK kimseyi zorla, baskıyla TÜRK yapmamıştır, yapmamalıdır… TÜRK olmak isteyenlere de kimse engel olmamalıdır, olamaz… TÜRKLÜK elbette bir tercih meselesidir ve kendisini TÜRK hisseden ve TÜRK KÜLTÜRÜ içinde yaşayan herkes TÜRKTÜR,” Diye eklemesine!
Bunlar külliyen yalandır, asılsızdır!
Nasıl mı? Bursa İnegöl’deki milliyetçi-faşist saldırganlık örneğinde -öncesinde de- olduğu üzere… (İnegöl’de sekiz saat süren olaylarda Kürtleri suçlayan kalabalık, polis, zabıta ve savcı araçlarını yaktı, kamu binaları ve işyerleri taşladı!)
I.2.1) KEMALİZM Mİ? DEVAM EDELİM!
Sözünü ettiğim kökler üzerinde yükselen Kemalizm, daima olduğundan farklı sunularak “estetize” edilmeye kalkışılan bir politik çirkinliktir.
Mesela Prof. Dr. Feroz Ahmad’in, “1923’teki milliyetçilik aslında vatanseverlik demekti,” deyişi gerçeği asla yansıtmazken; Prof. Maurice Duverger’ye göre, Kemalizm, bir “Vatan Tehlikede!” kuramı; pratiğidir…
Söz konusu pratik, nihayetinde burjuvazinin pazara el koyma eylemidir!
29 Ekim 1923, Feroz Ahmad’ın “Modern Türkiye’nin İnşası” çalışmasında vurguladığı gibi, sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan bir “Anka kuşu” olarak yükselmesi olarak düşünülmemelidir.
Bu müthiş bir yanılgı olur!
29 Ekim 1923 bir “ulus-devlet kurma ve ulus inşa etme projesi” olarak, Osmanlı İmparatorluğuyla “süreklilik” içeren, bu anlamda geçmişle tam bir “kırılma içermeyen/ içermesi de mümkün olmayan” bir projeydi.
Özetle Cumhuriyet projesi, geçmişle süreklilik içinde pragmatik bir burjuva “dönüşüm projesi”ydi…
Söz konusu “projeyi”, “Bence Kemalist devrim müthiş bir olay” diye niteleyen Jean Ziegler, ardından da -ister istemez- “ama”lı, “fakat”lı şu kayıtları düşmeden edemez: “Tabii sonra bazı şeyler değişti. Örneğin Kürtlerin dışlanması doğru değildi…”
Kolay mı? Kemalizm hilafetten İslâma pragmatik bir reel-politiker inkârcılığıydı…
Mesela T.C. kurulmadan önce, yani 1923 öncesinde “Kürt Meselesi”nde Mustafa Kemal şunlardan söz ediyordu…
1923 ÖNCESİNDE “KÜRT MESELESİ”NDE MUSTAFA KEMAL’İN DEDİKLERİ
17 Haziran 1919
“Bu hudutlar dahilinde tasavvur edilmesin ki Anasır-ı İslâmiyeden yalnız bir cins millet vardır. Türk vardır, Çerkez vardır, Kürt vardır. Ben Kürtleri ve hatta öz bir kardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana müdafaa-Hukuk Milliye Cemiyeti vasıtasıyla göstermek karar ve azmindeyim.
19 Eylül 1919 (Sivas)
“Türk ve Kürdün yek diğerinden ayrılmaz iki kardeş olarak yaşamakta devam eyleyeceği ve sarsılmaz bir vücut hâlinde dahil ve hariç kalacağı şüphesizdir. [4]
15 Eylül 1919
“Türk ve Kürt: iki öz kardeş! Sizler gibi, din ve namus sahibi büyükler oldukça, Türk ve Kürt’ün birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamakla devam eyleyeceği ve hilafet makamı tarafında sarsılmaz bir vücut hâlinde dahili ve harici düşmanlarımıza karşı demirden bir kale hâlinde kalacağı şüphesizdir.”[5]
28 Aralık 1919
“Devlet için milli yeni bir hudut kabul ettik… Bu hudut ordumuz tarafından silahlı müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarıyla meskun kısımları vatanımızı sınırlar.”[6]
Şu çok açık Kemalist Cumhuriyet, Türk milliyetçilerine süreklilik içinde “yeni” bir devlet, “yeni” bir ulus, “yeni” bir toplum yarattı. Ancak Kürtlere, Alevilere ve ötekilere bu Cumhuriyet’te, asimile olmanın dışında herhangi bir yol bırakmadı; imkân sunmadı…
Bu özellikleriyle Kemalizm’in “estetize” edilmesinde “sol”un “ulusalcı” versiyonunun da katkıları sonsuz-sınırsızdır!
Örneğin, “Türkiye solcularının önemli bir bölümü, Mustafa Kemal’i… sevmişler; takdir etmişlerdir. Milli Mücadele’yi Kongreler (‘Şuralar’) örgütleyerek, Meclis’i oluşturarak yönettiği; emperyalizmin Osmanlı devleti üzerindeki vesayetinin son bulmasında; Ortaçağ kurumlarının, hukuk düzeninin tasfiyesinde öncülük yaptığı için; büyük buhranı bir fırsat olarak kullanıp bağımsız bir sanayileşmenin sağlıklı tohumlarının atılmasını mümkün kıldığı için; kısacası devrimci özellikleri nedeniyle onu benimsemişlerdir.
Aynı solcular, yeni Cumhuriyet’in ekonomik güç odaklarınca ve tutucu çevrelerce teslim alınmasına katkı yaptığı; onları önleyemediği, kısacası devrimcilikten uzaklaştığı durumlarda Atatürk’ü ve çevresini sonuna kadar eleştirmekten de sakınmamışlardır,” diyen Korkut Boratav gibi…
Dikkat edin Korkut Boratav, Kürtlerden, Ermenilerden, Pontuslardan yani sermayenin Türkleştirilmesine mündemiç Kemalizm’den olumlu ya da olumsuz söz etmiyor; bunu “es” geçiyor!
Tıpkı Çerkes Ethem ya da Karadeniz’de katledilen Mustafa Suphi ve komünist 15’ler gibi…
Bunun yanında “emperyalizmin vesayetinin son bulması”, “Ortaçağ kurumlarının, hukuk düzeninin tasfiyesi”, “bağımsız sanayileşme” retoriğiyse resmi tarihin yalanlarından başka bir şey değildir!
Nihayetinde görülmelidir ki, politik bir çirkinlik olarak Kemalizm, ancak yasakçı kutsamalar ve korumalarla ayakta tutulan zırh içindeki ölüdür!
Komik, ancak bir o kadar da anlamlı ironik bir örnek verirsek; mesela Atatürk’ün 1900-1905 arasındaki Harbiye Yılları’nı aktaran bir çizgi roman ‘Genç Mustafa’[7] kitabı için “Atatürk’ün hatırasına hakaret edildiği” iddiasıyla suç duyurusunda bulunuldu…
CHP Manisa milletvekili Şahin Mengü, ‘Genç Mustafa’ adlı çizgi romanda, “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret edildiği ve sövüldüğü” iddiasıyla, eseri kaleme alan Yalın Alpay ve çizimleri yapan Barış Keşoğlu hakkında, suç duyurusunda bulunduğu dilekçesinde; çizgi romanda, 1905 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde sarayda çavuşluk yapan bir görevlinin kendi ağzından anlatımına yer verilerek, saraya tutuklu olarak getirilen subay Mustafa Kemal’in sorguya alınması ve sonrasında ellerinin bağlanarak bir paşa tarafından yumruklanarak dövülmesi, ağzından kanlar fışkırmasının resmedildiği aktarıldı!
Söylenecek söz kaldı mı? Var mı? Olabilir mi?
Evet, evet tam da böylesine absürd bir Kemalizm anlayışı vardır; mevcuttur!
I.2.1) “YUMUŞAK KEMALİZM”
Kemalizm resmi ideolojidir; bukalemunu ya da iki yüzlü Janus’u andıran ulusal bir sıva, çimentodur…
Resmi ideolojik tarz-ı siyasetin pratiği, üslubu olarak Kemalizm: “Milli mücadele”de “Jakoben”… İzmir İktisat Kongresi’nde “liberal”… 1929 krizi ertesinde ise “devletçi”… 1960’ta darbeci, 1971’de cuntacı, ve 1980’de -24 Ocak’cı- neo-liberaldir…
Sayısız örnekler kanıtlıyor ki her resmi ideoloji gibi pragmatik özellikleriyle Kemalizm; i) kiminin gölgesine sığındığı; ii) kiminin gölgesinden korktuğu; iii) kiminin gölgesiyle kavgalı olduğu; iv) “ulusal solcular”ın kalpaklı fotoğrafını yakalarına takıp darbe peşinde koştuğu; v) iktidarların Mareşal üniformalı görüntüsüyle sola karşı savaş açtığı sermayenin -toplum mühendisliği bağlamlı- tahakkümünün aracıdır.
Bu kapsamda Deniz Kavukçuoğlu’nun, “Atatürk’ün ne diktatörlüğü ne faşistliği ne de ırkçılığı kaldı. Cumhuriyet de, Cumhuriyet Devrimleri de lime lime edildi… Atatürk’e, Cumhuriyet devrimlerine saldırıyorlar, saldırıyorlar…” diye haykırdığı koordinatlardaki ölmüş atı kırbaçlayan “ulusalcı sol”un Kemalizm tulûatı kendini revize etmektedir.
Örneğin Mümtaz Soysal bile, “Kemalizm’in devrimciliğine yönelik bir özlem ve onu gerçekleştirme gereksinimi ortada. Bu, Kemalizm’i kendi döneminin bütün unsurlarıyla tekrarlamak gibi yapay ve tam gerçekleştirilemeyecek bir özlem olmamalı elbet,” demek zorunda kalırken; bir tashih de “Marx’ın ünlü sözünü şöyle değiştirelim: YALNIZ İŞÇİLER DEĞİL, TÜM YURTSEVERLER BİRLEŞİNİZ!” vurgusuyla Türkkaya Ataöv’den gelmektedir…
Ancak değişen hayat, değiştirirken Kemalizm de değişecektir ki, “Yumuşak Kemalizm” formülü de bunun içindir!
Nasıl mı? ‘Washington Institute for Near East Policy’ Türkiye Araştırmaları Programı Direktörü Soner Çağaptay “Bu Ülkede Herkese Yer Var” yaklaşımını içeren bu yeni Kemalizm vizyonunun Kılıçdaroğlu’na tarihi bir görev verdiğini vurgularken; “Bu vizyon Atatürk’ün partisini Türkiye’de tekrar iktidara getirebilecek kadar önemli bir yenilik olabilir. Bu süreçte, CHP’nin odaklanması gereken Yeni Kemalizm, geleneksel Kemalizm’in Türkiye’nin Batılılaşma sürecine olan bağlılığını sahiplenmeli ve bu yolda Avrupa Birliği üyeliğini ve bu üyeliğin olmazsa olmazı olan liberal değerlerin korunmasını birinci siyasi önceliği yapmalıdır. XX. yüzyılın başlarında, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’nin Batılılaşmasını ve Avrupalılaşmasını istedi; bu hâlâ Kemalizm’in temel amacıdır,”[8] diye ekliyor!
II) “YUMUŞAK KEMALİST” CHP’NİN HİKÂYESİ
Evet, Kemalizmin bugün öne çık(artıl)an yumuşak versiyonu Kılıçdaroğlu’nun “yeni(lenemeyen)” CHP’sidir…
‘The Economist’in, “Yeni bir Kemal” saptaması boşuna değildir…
Çünkü egemen taktiklerin bir parçası olarak “yeni(lenemeyen)” CHP hikâyesine kafa yormak, geleceğin biçimlendirilmesi olanaklarının kavranması açısından büyük önem taşırken, radikal sosyalistlerin de “yanılgıları”nı tekrarlamamaları açısından gereklidir.
II.1) BAŞKALAŞIMIN BAŞLANGICI: BİR KAMERA ŞAKASI
CHP’de “değişim” denilen başkalaşımın, Baykal’a yönelik bir operasyonla başlatıldığı bir vakıadır ki, bu da bir “kamera şakası”dır.
Nasıl olursa olsun, nihayetinde bir tezgâha denk düşen “operasyon”la birlikte CHP’de yeni bir sürecin başladığı “sır” değil.
Yani Kılıçdaroğlu (veya onun seçilmesini projelendirenler) bir gerçeği gördü; Baykal döneminde ideolojik yapısı belirlenen bir parti olarak CHP daha fazla bir yere gidemeyecekti; “yeni” denilen tam da burada devreye sokuldu…
Dikkatle incelenirse görülür ki, “Kılıçdaroğlu, AKP’nin bir ürünüdür… Kılıçdaroğlu, 1994’ün Erdoğan’ıdır… CHP’nin solculuğu AKP’nin solculuğuna benzeyecektir. Bizzat CHP’nin tabanı solculaştırılmak istemez.”[9]
Özetle Kılıçdaroğlu’nun önündeki soru(n): “CHP, AK Parti olacak mı, olmayacak mı?”[10] biçiminde formüle edilebilir.
Çünkü nihayetinde “Tayyip Erdoğan ve Kemal Kılıçdaroğlu benzer toplumsal katmanlara hitap ediyorlar.”[11]
II.2) DEĞİŞME (YOK!)?
“CHP’de ne oluyor”? “CHP değişir mi”? sorularına Günay Kubilay’ın yanıtı şu: “CHP’deki değişim köklü ya da ‘devrimci değişim’ olur mu? Hayır, olmaz. Olursa, Baskın Oran’ın dediği gibi, o zaman CHP, CHP olmaz.”
Siz bakmayın CHP’nin Kurultay’ında Deniz Gezmiş ve yıldızlı Che Guevara beresi takmış Kılıçdaroğlu resimleri bulunan bir pankartlar açılmasına; nihayetinde sık sık çalınan 10. Yıl Marşı’nı büyük bir koro hâlinde söylenirken; partililer de “Başbakan Kemal”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları atıyorlardı.
Gerçekten de Erdal Atabek’in, “Atatürk Cumhuriyetini temsil etmeyen bir CHP, bizim oyumuzu artık isteyemez,” diye haykırdığı iklimde köklü bir değişiklikten bahsetmek mümkün değildir…
Kaldı ki Kılıçdaroğlu, Cengiz Çandar’a, “Kemalizm güncellenebilir mi? ‘Yeni CHP’, bir başka deyimle ‘Kemalizm’in güncellenmesi’ mümkün mü, değil mi, önümüzdeki dönemde göreceğiz,” sorusunu telaffuz ettirirken; Alpaslan Işıklı da, “CHP’deki Atatürkçü diriliş” gereksiniminin altını çizmektedir.
Kolay mı? Kılıçdaroğlu kişiliğinde karşınızda “yumuşak” olarak nitelense de, nihayetinde “Gandici Kemalizm!”[12] varken; Ertuğrul Kürkçü’nün ifadesiyle, “CHP içerisinde zihniyet parti içindeki değişimi başarmak için değil değişmemek için kurgulanmış durumdadır.” Çünkü “CHP’de vitrin değişir ama zihniyet zor değişir.”[13]
II.3) BU BİR İLLÜZYON!
Kimilerine “ters” gelse de gerçek olan Kılıçdaroğlu operasyonunun bir illüzyondan başka bir şey olmadığıdır!
Gerçekten de Fikret Başkaya’nın, “CHP, ‘Sosyal Demokrasi’ ve Yanılsama…” başlıklı yazısında işaret ettiği gibi, “Şimdilik yeni illüzyonun adı CHP gibi görünüyor. Oysa insanların illüzyondan kurtulmaya ihtiyaçları var… CHP ister tek başına isterse bir koalisyon hükümeti kursun, unutmayın asıl iktidar her zamanki gibi yağma ve talan cephesi, velhasıl sermaye olmaya devam edecek… Başka türlü olabilir mi? Bir koşulda başka türlü olması mümkün: Paradigmayı değiştirmek…”
Gerçekten de AKP (ile kapitalizm) karşısında “kurtuluşu” CHP (ile kapitalizm) de arayan distopyadan kurtulmadan veya bu paradigmayı değiştirmeden yol almak mümkün ve muhtemel değil…
Kaldı ki “Solu öne çıkarmak”tan, “Siyaseti tekrar sınıfsal bağlamıyla yapmak”tan, “Yeni CHP ile, sol yönünü öne çıkarmak ve emekçi sınıflarla birlikte politika üretmek”ten söz eden İbrahim Kaya ve benzerlerinin unuttuğu bir şey var:
Çünkü “CHP’nin bir sosyal demokrat partiye dönüşmesini isteyenlerin, ilk düşünmesi gereken konu ‘sosyal demokrasi’ kavramının içeriğiyle ilgili olmak zorundadır. Sosyal demokrasi tarih boyunca değişik içeriklere sahip olan bir kavram… İlk önce liberal demokrasiye alternatif olarak, komünist anlamını da içermek üzere şekillendi. Sonra sosyal demokrasi, sosyalizme reformlar yoluyla, barışçı bir geçişi savunan bir programa sahip oldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal demokrasi sosyalizm hedefini terk etti, komünizme karşı kapitalizmi düzenlemeyi, çelişkilerini yumuşatmayı amaçlayan bir program geliştirdi. Kapitalizmin 1970’lerde başlayan yapısal krizi boyunca, sosyal demokrasi bu programı da terk etti, 1980’lerde neo-liberal yeni sağ restorasyonun hegemonyası altına girerek, ‘III Yol’ adı altında serbest piyasacı, küreselleşmeci, işçi sınıfından da giderek uzaklaşan bir akıma dönüştü.”[14]
II.4) KILIÇDAROĞLU!?
CHP’den “emek” ve “özgürlük” hesabına yeni bir şey çıkmaz, çıkamaz; Kılıçdaroğlu’yla da…
Evet Fatih Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden Engin Şahin, “Elitist CHP’yi halkçı ve popülist parti yapmayı amaçlayan Kılıçdaroğlu” söylemine sarılsa da, Baskın Oran’ın deyişiyle, “Kılıçdaroğlu adam olmaz diye bir şey yok; CHP adam olmaz; olursa, CHP olmaz.”
Mesela “Kılıçdaroğlu’nun, genel başkan seçildiği kurultayda yaptığı konuşmanın belki en ilginç ve gelecekte en çok hatırlanacak özelliği, ‘Kürt sorunu’ ifadesinin, hatta ‘Kürt’ kelimesinin kullanılmamış olmasıdır”[15] ki bu bile Kılıçdaroğlu’nu ne ve nereye kadar olduğunun en net anlatımıdır!
“Etnik kimlik ve inançlar üzerinden politika yapmanın doğru olmadığını vurgulayan Dersimli Alevi Kılıçdaroğlu, CHP’yi sola götürebilir, bir değişim yaşamasını sağlayabilir mi?”[16] veya “Taze kan olarak pompalanan Kemal Kılıçdaroğlu ile değişen ne olabilir?”[17] soruları ortayken; “Bizim kadar siz de biliyorsunuz” diyen Dersim-Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak’ın ifadesiyle “Kılıçdaroğlu bırakınız Türkiye’yi kurtarmayı, kendi memleketi Dersim’de gerçekleştirilen 1937-38 katliamı karşısında dahi konuşmuyor
Ana muhalefet lideri olarak devleti yöneten AKP’ye karşı siyaset yapan CHP’nin kurmaylarının, bizatihi bu devletin darağaçlarında canlarını veren 68 Kuşağı’nı diline dolamasını, hangi haklı gerekçe meşrulaştırır? Hükümetten daha çok kralcı kesilerek devleti yücelten bu siyasetçilere şunu hatırlatmamız lazım: 68 kuşağının yaptığı muhalefet, devleti yücelterek hükümeti sıkıştırmak değil, bizzat devleti eleştirerek onu değiştirmekti. Acaba kendileri bunu yapacak olgunluğa ve cesarete sahipler mi? CHP’nin onlarca yıllık günahlarını aklamak için parti siyasetinin faşizan çölünde kuzu misali konuşturulan Kılıçdaroğlu ve sosyalistlikten devşirme aydınlarına sözümüz, bizlere onurlu bir gelecek bırakan devrimci değerlerimizin üzerinden ellerini bir an önce çekmeleri. Çünkü 68 Kuşağı’nın hiçbir genci, CHP’li ‘sosyalist misafirler’ meclisin ceylan derisi koltuklarında otursun diye 20’li yaşlarında ölmedi.”
Siz bakmayın ‘10 Aralık Hareketi’ Başkanı Prof. Dr. Burhan Şenatalar’ın, “Kılıçdaroğlu ile CHP’nin değişim konusunda topluma güven verme şansı var,” ya da Alev Coşkun’un, “CHP gerçek bir sosyal demokrat parti olma yönünde çok önemli bir ivme kazanmıştır… CHP tüm Anadolu’yu etkileyen bir rüzgâr yakalamıştır… CHP sadece kendisi için değil, tıkanmış gibi görünen Türk siyasal yaşamının da yeniden önünü açmıştır… CHP halkın kendinden saydığı, kendinden olan bir genel başkana sahip olmuştur,” türünden pazarlama yaygaralarına…
CHP, bal gibi kapitalist piyasa ekonomisinin bir enstürümanıdır ve buradan da “emek” ve “özgürlük” hesabına yeni bir şey çıkmaz, çıkamaz!
Bakın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ne diyor?
“Sosyal piyasa ekonomisi uygulayacağız. Devletin hantal yapısına ekonominin tümünü teslim edemezsiniz. Ederseniz geçmişte yaşanan pek çok sorunu bugüne taşırsınız…
İngiltere’deki, Almanya’daki sosyal demokrat partiler gibi. XXI. yüzyılda artık özel sektörü reddeden bir anlayışın olmadığını çok iyi biliyoruz. Sosyal piyasa ekonomisi diyoruz…”
Bunlardan sonra, fazla söze ne hacet?!
II.5) EMPERYALİSTLER NE DİYOR?
“Halkçı Kemal seçeneği”, AB ve ABD için hiç de itici veya kabul edilemez değil…
Örneğin bu konuda Cem Sey, “Avrupa’yla diyalog içinde geliştirmeye başlarsa, CHP bir gün AKP’ye gerçek bir alternatif olabilir,” derken; CHP AB Temsilcisi Kader Sevinç ekliyor: “Kılıçdaroğlu’nun Brüksel Avrupa Politikalar Merkezi’ndeki konuşması, İsmet İnönü’nün Türkiye’ye AB üyeliği perspektifini veren 1963 Ankara Antlaşması’nı imzalarken söylediklerini hatırlatarak başladı: Avrupa bütünleşmesi projesi beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eserdir…”
Evet, AB’ye göz kırpan; ABD’ye itirazı olmayan bir Kılıçdaroğlu var karşınız da; bunun nesi, neresi “halkçı” olabilir; bu mümkün müdür?
II.6) LİBERAL(LERİN) YORUM(U)
Böyle bir Kılıçdaroğlu, liberal(lerin) yorum(un)a göre “kabul edilebilir” özellikler taşımaktadır; burası da çok önemlidir
Mesela Hasan Cemal, “Kürt sorunu, başörtüsü, yeni anayasa, AB ile ilişkiler gibi bu ülkede demokrasi ve hukuk devleti yolunu yıllardır köstekleyen konularda Kılıçdaroğlu sürekli olarak Baykal’dan daha farklı eğilimler sergiliyor. Yalpalıyor olsa da, demokrat bir çizgiyi belirginleştirmiş durumda. Barış ve demokrasi açısından Türkiye için bu bir şanstır, bir fırsat kapısıdır,” diyor…
Mesela “Kılıçdaroğlu’nu neden önemsemeli” vurgusuyla ekliyor Oral Çalışlar da: “CHP’nin demokratik yönde değişmesini istemek hakkımız…” “Kılıçdaroğlu’nun yenilikçi söylemlerini görmezlikten gelmek de adaletli değil…” “Kemal Kılıçdaroğlu şu ana kadar izlediği siyasetle önemli bir başarı yakalamış durumda…”
Mesela Cengiz Çandar, “Kılıçdaroğlu, tüm yetersizliklerine, kararsız görüntüsüne ve ürkekliğine rağmen, Türkiye’deki demokrasi güçlerinden belirli bir avans elde etti,” diyor…
Mesela “Sadece AKP üzerine, sadece merkez sağ üzerine odaklanarak, dönüşümün demokratikleşmesini beklemek, saygı duyulacak siyasal bir tercih ama demokratlık üzerine bir tercih değil,” vurgusuyla ekliyor E. Fuat Keyman: “Kılıçdaroğlu lider olabileceğini gösterdi. Bu başarılı siyasi manevra, karşılığını CHP’de buldu…”
Mesela Ahmet İnsel, “Yeminli AKP düşmanlarının eleştiri sistemiyle ‘Bu CHP değişemez’ diyenlerinki bire bir benziyor. Kılıçdaroğlu ve onu destekleyenlerin CHP politikasını değiştirme çabalarını küçümseyen, ‘CHP değişmez!’ diyerek kesin hüküm verenlerin rahatsızlıklarını anlamakta zorluk çekiyordum,” diyor…
II.7) YANILGI(LAR)
CHP ve Kılıçdaroğlu’na dair muhtelif mihrakların, mutlaka tashih edilmesi “olmazsa olmaz” ciddi yanılgıları söz konusudur…
Bunlardan bir kaçını sıralamakla yetinelim:
i) “Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın karşıtıdır, çözümüdür. Bu diyalektiği görmemek, toplumsal değişim ve dönüşüm ilişkilerinden bihaber olmaktır,” diyor Ali Haydar Fırat…
Hangi (ve nasıl bir) diyalektik bu? Serbest piyasacı kapitalizmin Erdoğan’ının karşıtı, çözümü, “sosyal” denilen serbest piyasacı kapitalizmin Kılıçdaroğlu’su olabilir mi? Bu ne menem bir diyalektiktir?!
ii) “Nihayet sol kıpırdamaya başlamış gözüküyor… Evvela, CHP’de ‘sosyal demokrat’ söylem daha belirgin hâle geliyor,” diyor Taha Akyol ve ayrıca da “Sosyal demokrat parti iyi bir şeydir. Her ülkeye lazımdır,” diye ekliyor ‘Taraf’çı Roni Margulies de…
Sosyal-demokrasinin serbest piyasacı, küreselleşmeci ve işçi sınıfından da giderek uzaklaşan bir akım olduğunun altını bir kez daha çizmeliyim!
iii) “CHP içerde de yepyeni politikalar uygulamaya başladı,” diyor Tufan Türenç…
Ne denilebilir bu inanılması zor yalana!
iv) “CHP’nin uzun süredir baskılanan sol kanadının partide yeniden güç kazanmaya başladığı görülüyor. O sol kanat elbette yetmez. Yetmez ama evet,” diyor Özgür Mumcu…
Hangi “sol kanat”? Sağcı Baykal’ın “solu” mu? Onun “solu”, olsa olsa sağın biraz ötesidir; hepsi bu kadar; ama bundan fazla değil…
II.8) NE OLACAK?
Görünen köy kılavuz istemese de, birçok kimse için hâlâ “CHP’de ne olacak?” sorusu aciliyetini koruyor.
Örneğin E. Fuat Keyman, “CHP’nin, AKP’nin ne yaptığını izleme ve ona göre tepki vermesi döneminden, AKP’nin CHP’nin ne yaptığını izleyeceği döneme geçiyoruz,” formülü ile Türk(iye) siyasetinde CHP’nin öne çıkarılacağının altını çizerken; TÜSİAD’da Kılıçdaroğlu CHP’sine göz kırpıyor.
Gerçekten de “Kendisini AKP’ye mahkûm hissetmenin dayanılmaz mutsuzluğundan kurtarma umudu bulmuş TÜSİAD’ın, bundan sonra da CHP seçeneğine dört elle sarılmasını beklemek yanlış olmayacaktır. Geleneksel büyük sermaye, CHP’yi, tek başına iktidar görmek için değil, AKP’yi ‘merkez sağa’ çekmeye zorlayacak bir ağırlık olarak önemseyecektir.
AKP’yi, CHP seçeneği ile tehdit edip onu yeniden IMF-AB çıpalarına sarılmış, neo-liberal çizgide, esnekleşme-güvencesizleştirme operasyonlarının sadık icraatçısı görmek isteyecektir. Son zamanlardaki MÜSİAD ile buluşmalarını da anımsatmak yerinde olacaktır. TÜSİAD, CHP’yi ise ‘küreselleşme, özelleştirme, liberalleşme’ kavramlarıyla barışık bir parti olarak yine ‘merkez’de görmek isteyecek, CHP içindeki Kemal Derviş ekolünden isimlerle daha yakın işbirliği içinde olacaktır.
CHP’nin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, işsizlikten, yoksulluktan söz ederken bunların gerçek nedeninin neo-liberal politikaların sahibi güçler olduğunu ifade etmedi. Üretimden, ihracattan dem vurdu ama Türkiye’yi üretimden ranta, Asyalaşma çarpıklığına sürükleyen gerçek müsebbiplerden söz etmedi, belki de etmeyecek. Fincancı katırlarını ürkütmemenin, köprüden geçinceye kadar ayıya dayı demenin doğru olacağını düşünecektir.”[18]
Bu durumda “CHP, ‘organik’ yani halktan gelen ve halkın benimseyeceği bir söylem geliştirebilecek mi?”[19] sorusunun yanıtı; kocaman bir “Hayır”dır…
II.9) “ÜÇÜNCÜ YOL”/ “YENİ YOL” (MU?)
Kılıçdaroğlu’nun CHP’si “halkçı” bir seçenek değil, tam tersine, egemen düzenlemenin “üçüncü yol”/ “yeni yol” diye ambalajlamaya kalkıştığı yeni taktiklerinden birisidir.
“Üçüncü yol”/ “yeni yol” konusunda Zafer Cirhinlioğlu, “Yeni bir ekonomik, siyasi ve toplumsal anlayış gelişmeye ve yaygınlaşmaya başlamıştır. Avrupa’da ‘Üçüncü yol’ olarak adlandırılan bu değişim ve reform süreci ülkemizde gecikmiş olarak yaşanmaktadır. Bunun için ve çeşitli benzemezliklerden dolayı aynı adla anılması uygun olmayacaktır. Farklı fakat benzer bir ad uygun düşmektedir. Kanımca Kılıçdaroğlu’nun açmış olduğu bu yola ‘Yeni Yol’ denmesi yakışıyor gibi. CHP de hiçbir zaman eski CHP olmayacaktır. O da artık ‘Yeni CHP’dir,” derken tükenmiş/ karaya oturmuş bir deneye işaret etmekte; oysa “Kürt Meselesi” için de bir “çare” olarak sunulan “üçüncü yol”/ “yeni yol”un, “Kürt sorunundaki tavrı 1925’i aratmıyor, ‘38 Dersim katliamına 2010’da alkış tutabiliyor, Ermeni meselesinde İttihat Terakki’yi yankılamaktan kaçınmıyor.”[20] 
Örneğin bu konuda yapılmak isteneni Marmara Baronları’nın kalemşörlerinden E. Fuat Keyman da, “Kemal Kılıçdaroğlu, etkin ve demokratik siyasi strateji ve manevralarla, bugün dinsel ve etnik temelde ikili bir yapı gösteren Kürt kimliğine yani AKP-BDP siyasi rekabetine karşı üçüncü bir aktör olarak sahneye çıkabilir… Üçüncü aktöre gereksinimimiz var,” diye formüle ediyor…
Bülent Tanla’nın, “Doğu ve Güneydoğu’daki 2007 seçimlerindeki AKP ile CHP arasındaki milletvekili farkı 74’tür… Dini AKP, dili ise BDP temsil ediyor. Yeniden yapılanan CHP şimdi geçmişin hatalarından gerekli dersleri çıkartarak hem dini hem de dili kucaklayıcı politikalar belirlemezse, bölgedeki yarışa yenik başlayacağı göz ardı edilmemelidir,” uyarısını dillendirdiği koordinatlarda Kılıçdaroğlu, CHP’nin AKP gibi inançları, BDP gibi etnik kimliği siyasete alet etmeyeceğini belirterek “Üçüncü yolu açıyoruz” diyor ısrarla.
CHP’nin Kürt aşkı yeniden mi alevleniyor” sorusuna, “Aşk ölmez eğer gerçekten seviyorsan” yanıtını veren Kılıçdaroğlu, iki yıl öncesi CHP açısından kayıp olarak değerlendirilen Diyarbakır’ın “kazanılmaya hazır” olduğu izlenimi edindiğini belirtti.
Özetin özeti: Mehmet Y. Yılmaz’ın, “CHP’nin önündeki yol, AKP’nin dediklerini tekrarlamak ya da eski tutumunu sürdürmekten ibaret değildir. Üçüncü bir yol vardır, o da CHP tabanının hassasiyetlerini güvence altına alacak, demokrasiden ve insan haklarından yana yeni bir siyasi çizgidir,” diye pazarlamaya kalkıştığı, Marmara Baronları’nın sermaye lehine düzenlemelerle “Kürt Meselesi”ni bastırmayı hedefleyen harekâtlarından başka bir şey değildir.
II.10) “YENİ(LENEMEYEN)” CHP’YLE İTTİFAK MI?
Şimdilerde, “örtük” ya da “açık” biçimde CHP ile ittifak konusu dillendirilirken; devrimci-sosyalistler ile yurtseverler bir kez daha “faka bastırılmak” istenmektedir…
Örneğin CHP ile ittifakı “örtük” biçimde dillendiren Ahmet İnsel, “Sosyalist bağımsız aday girişiminin önce sosyalist sözün alışılagelmiş kalıplarını değiştirmesi gerekiyor” vurgusuyla, “Geriye asli soru kalıyor. AKP-CHP kutuplaşmasının daha etkili olacağı bir ortamda,… bağımsızların seçilme şansının biraz daha zor olacağı bir süreçte, salt adayı seçtirmeye yönelik bir girişime saplanıp kalmadan, özgürlükçü sosyalist ve demokrat sesin duyulmasını sağlamak mümkün olacak mı? CHP’nin iktisat ve sosyal politika konularına daha fazla yoğunlaşarak seçim kampanyası yürütmesi ihtimalinin güçlü olduğu bir ortamda, sosyalistlerin de salt bu temalara dayanan bir kampanya yürütmeleri, sözlerinin iyice kaybolup gitmesine yol açmayacak mı?” sorusunu dillendiriyor…
Burada da kalmayıp, “CHP’nin etrafında, bir AKP karşıtı laik-halkçı koalisyon oluşması mümkün… Çünkü Baykal’da simgeleşen ilelebet kaybetmeye mahkûm CHP algısı, yeni genel başkanla şimdilik kırılıyor. Çok farklı kesimlerden insanlar, bu beklenti çerçevesinde CHP içinde ve çevresinde toplanıyorlar,” hatırlatmasını da dillendiriyor…
CHP’nin “AKP karşıtı laik-halkçı koalisyon seçeneği” (ayrıca o da neyse?!) devrimci-sosyalistler ile yurtseverlerin itibar edemeyeceği gibi, onları kapsaması da mümkün olmayan bir sığlıktır…
Söz konusu sığlığa teslim olmak, devrimci-sosyalistler ile yurtseverlerin iddialarından vazgeçmeleri yanında, liberal düzlemde düzen içi sınırlara çekilmelerinden başka bir sonuca yol açmaz…
Aynı konuda CHP Parti Meclisi’nden Enver Aysever’in, “ÖDP, TKP, Halkevleri ile konuşulup Sungur Savran, Hayri Kozanoğlu, Metin Çulhaoğlu gibi sembolik iki-üç isim seçilip bu isimleri CHP’de milletvekili sıralarında aday olarak gösterip bu yüzde 10 barajının Türkiye’deki faşizmine karşı CHP topluma demokrasi mesajını vermeli… CHP soldaki partilerden ÖDP, EMEP, TKP gibi birer temsilciyi Meclis’e taşıyarak sembolik bile olsa bir sorumluluk üstlenebilir. Bunun birinci önemi bu siyasi parti temsilcilerinin de fikirlerinin görünür olması ve anayasal adaletsizliğe vurgu yapmaktır. Diğer bir önemiyse CHP’nin yenilikçi hareketine güven sağlamak ve emek hareketleriyle bir arada olma iradesini netlikle ortaya koymasıdır. Elbette bir de Ufuk Uras’ı sosyalistlerin temsilcisi görenlerle, gerçek sosyalistleri tanıştırarak aradaki farkı giderme olanağı vermektir,” sözleri de bu oyunun bir parçasıdır ve elbette kabullenilemez…
Tam da bu noktada “CHP’ye göz kırpmak yok…” vurgusuyla, “Seçimlerde solun bazı kesimlerinde AKP’ye karşı CHP ile ittifak fikri ifade ediliyor. Bu, seçim sürecinde karşılaşılacak en tehlikeli yaklaşım… CHP bir yerden sonra sosyalistleri fazla ilgilendirmemeli. Ancak, CHP’nin Kılıçdaroğlu rüzgârıyla geldiği noktanın bu ülkedeki sosyalizm odaklarına da sirayet etmesi, potansiyel bir tehlike içermektedir,” uyarısını dillendiren Metin Çulhaoğlu, önemli bir politik tavrın altını kalın çizgilerle çizmektedir.
Kaldı ki “yeni(lenemeyen)” CHP’nin de bu konuda istekli olduğuna ilişkin bir işaret de yoktur.
Seçim öncesi “sol blok” çağrısıyla yapılan güçbirliği arayışlarına kapalı olduklarını, CHP’nin söylemini toplumun kılcal damarlarına kadar ulaştıracaklarını belirten Kılıçdaroğlu, BDP ile ittifak haberlerine tepki gösterip, AKP yandaşı medyayı suçlayarak, “CHP üzerinde oyunlar oynanıyor, tutturmuşlar bir ittifak, ne ittifakı Allah aşkına… Tek hedefimiz vardır: İttifak ise biz milletle ittifak yapacağız,” dedi…
Kaldı ki Taha Akyol’un bile, “BDP ile ‘ittifak’ farklı bir konudur. Bunun ‘teori’si ne kadar ‘rasyonel’ de olsa gerçekçi gözükmüyor. Böyle bir şeyin olması için, ‘etnik milliyetçi’ kimliğinin yanında BDP’nin belirgin bir ‘sosyal demokrat’ kimliği gelişmelidir; üslubu da ona göre değişmelidir ki, ittifaka zemin olabilecek ortak noktalar oluşsun,” dediği koordinatlarda “BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Paris’te Milliyet gazetesinden Aslı Aydıntaşbaş ile yaptığı görüşmede… ‘CHP’nin Tayyip Erdoğan’ı geçebilmek için yapabileceği tek şey, daha çok demokrasi talep etmek. Başka şansları yok. Keşke önümüzdeki seçimlerde CHP, ÖDP, BDP, EMEP olan bir sol demokrasi cephesi olsa. AK Partiye karşı ciddi bir sol blok oluşabilir,’ sözleri”yle başlayan yanlış tartışma yine Demirtaş’ın, kendisi tarafından gündeme getirilen solda blok ve CHP- BDP ittifakı ile ilgili yorumlara açıklık getirerek, “CHP ile BDP’nin bu aşamada ittifak yapmasının mümkün olmadığı”nı belirtmesiyle, “hayırlı” biçimde noktalanıyordu; Sırrı Süreyya Önder’in “imkânsız maruzat”ına rağmen!
III) “SOL(CULAR)”
Buraya kadar ifade ettiğim tablo, “sol(cuları)”u, “devrimci” olabildiği oranda önemli ve “olmazsa olmaz” kılıyor…
Tam da bu nedenle “sol(cular)” ciddi bir tartışma konusu, maddesi oluyor…
Ancak bu tartışmaların çoğu, “sol(cuları)”u, “devrimci” özelliklerinden kopartıp, düzen içine çekme operasyonları özelliği taşıyor…
Oluşturulmaya çalışılan “Sol Hareket”, “Değişeceğiz Değiştireceğiz – Neden Sol Hareket” başlıklı manifestosunda “XX. yüzyılın son 10 yılında dünyanın rengi ve tadı değişti” kaydını düşerek ekliyor: “Şiddeti ret ediyoruz… Emek, eşitlik ve özgürlük mücadelesi verirken ve hedeflerimizi gerçekleştirirken, şiddet kullanmayı ret ediyoruz. Kendimizi şiddet ve zor yöntemleriyle kabul ettirmek yerine, ikna sürecine dayalı, anlatmayı ve güven vermeyi esas alan bir faaliyet yürüteceğiz. Halkın çoğunluğunun gönüllü onayını alarak sömürü egemen sistemi sona erdireceğiz…”
Bunu nasıl yapacaklar? Bu konuda çıt yok…
Ancak unutulmasın egemen(lerin) şiddet boylu boyunca karşımızdayken, emekçilerin ensesinde hergün, her saat, her saniye boza pişirirken, kapitalist devlet “büyük terör”ün ta kendisiyken; işe “Şiddeti ret ediyoruz…” diye başlamak, ezilenler için egemen şiddete teslim olmaktan başka anlam taşımaz…
Söz konusu liberal maruzatlar elbette durduk yere değil.
Örneğin “Sağcı ya da solcu olmak ne demek? Hangi sağ, hangi sol?”[21] tutumuyla “havanda su dövmenin” bile “tartışma” diye sunulmaya kalkışıldığı post-modern absürdlük ufkunda Whoopi Goldberg’in, “Cehaletin hiçbir sınırı yoktur,” sözünü doğrularcasına bu “tartışmalar”a, geçmişin MHP’lisi, bugünün Fethullahçısı Mümtaz’er Türköne de, “Solun korkularıyla yüzleşmesi, bizim de bu korkularla yüzleşmeye katkıda bulunmamız gerekiyor. Korku, sebebi ve gerekçesi ne olursa olsun duygusal bir hâldir…
Sol üzerinde totaliter geleneğin çok ağır bir baskısı var. Totaliter düşünce, mükemmel düzeni temsil ettiği için değişime kapalıdır. Hiç mükemmel olan değişir mi?
Solu değiştirecek veya yeniden keşfedecek siyasî ufkun önce bu korkuları aşması lâzım. Sığınaktan kafasını uzatıp sağa sola bakabilenlerin önce çevrelerinin değiştiğini, artık bu değişime kendilerinin de ayak uydurması gerektiğini görmeleri çok zor değil,” sözleriyle katılıyor…
İyi de “sol(cular)”dan sana ne Mümtaz’er Türköne?
“Sol(cular)”, geçmişin MHP’lisi, bugünün Fethullahçısı sana mı kaldı?!
III.1) DEVRİMCİ SOL(CULAR) NE YAPAR?
Marksizm veya devrimci sol bütün mağdurların kurtuluşunu içerir…
Çözümün ortak paydası, anti-kapitalist perspektifli daha fazla özgürlük, demokrasi ile iç içe geçen eşitlik perspektifidir…
Bunun için de devrimci sol(cular) daha ileri hedefler koyan bir anti-kapitalist muhalefeti yani ezilenlerin tarihsel bloğunu örgütlemek için -sosyalizme bağlanmış- “devrimci geçiş talepleri”ni öne sürerler…
Örneğin yoğun ve dizginsiz sömürüye, işsizliğe, taşeronlaşmaya, açlık sınırının altındaki asgari ücrete “Hayır” diyen işçinin, anadilinde eğitim ve demokratik özerklik istemlerini yükselten Kürt emekçisinin, zorunlu din dersinin kaldırılması vb. için eyleme geçen Alevinin, seküler yaşamı savunan, seçme ve seçilme özgürlüğü üzerindeki ipoteğin kaldırılmasını isteyen demokratın, toplumsal/ ataerkil, ideolojik şiddet ve baskılara direnen kadının istemlerini ve daha birçoklarını özlü olumlu mücadele başlıkları çerçevesinde ortaklaştıran, “emekçi anayasa” konusuna içerik ve usulü birbirinden ayırmadan yaklaşan bir program halk çoğunluğunun istemlerini kucaklayabilir…
Bu mümkündür…
Nepal’den Kolombiya’ya… Tunus’tan Mısır’a uzanan başkaldırılar bunun nasıl mümkün olduğunun somut verileriyken, XXI. Yüzyılda bu veriler giderek çoğalacaktır…
Çünkü sürdürülemez kapitalizm tarihsel olarak giderek meşruiyetini yitiriyor. Sadece işçilerin, işsizlerin, sömürülenlerin nezdinde değil, giderek insanlığın bilincinde ve vicdanında da yargılanıyor. Kapitalizm, ilk geliştiği Kuzey’de hem yatay hem de dikey olarak gelişiminin doğal sınırlarına dayanmış olup hızla üretici niteliğini yitirmektedir.
Özel mülkiyeti kutsayan kapitalizm toplumun ezici çoğunluğunu mülksüzleştirdi.
Sürdürülemez kapitalizm, insanın ruhsal, bedensel, zihinsel bütün arzu ve ihtiyaçlarını kâr hırsının ve piyasanın kuşatması altına aldı. İnsana ait her şey metalaştırılıyor, toplumsal olan her şey ticarileştiriliyor. Kapitalizm, insanı üretim-tüketim, kâr ve sömürünün nesnesi hâline getirerek ruhsal ve zihinsel dünyasını sakatlıyor.
Doğal olarak da, yaşamakta olduğu sosyal ve sınıfsal çelişkilerin derinleşmesine yol açıyor.
Yani Marx’ın öngörüsü gerçekleşiyor: “Sermayenin durmaksızın yöneldiği genellik, bizzat sermayenin kendi yapısı içinde ayak bağlarıyla karşılaşır; gelişmenin belli bir aşamasında bunlar, bizzat sermayenin bu dinamiğinin önündeki en büyük ayak bağı olduğunun anlaşılmasını sağlayacak ve dolayısıyla sermayenin kendi kendini ortadan kaldırmasını zorunlu kılacaktır.”
Emek ile sermaye arasındaki çelişki dünya çapında derinleşiyor ve insan ile kapitalizm, doğa ile kapitalizm arasında büyüyen çelişki ile de gittikçe örtüşüyor. Kapitalizmin insan ve doğayla büyüyen çelişkisinin emek-sermaye çelişkisinden beslenerek gelişmesi, anti-kapitalist mücadeleyi, ücretli emek gücünün yanı sıra egemenler hariç tüm insanlığın sorunu hâline dönüştürüyor.
Bunların yanında, iç ve dış dengeleriyle evrimi olan canlı bir organizma gibi hareket eden yerküremizi, kapitalist sanayi uygarlığı -kendisiyle beraber- doğa ve insanlığı felakete sürüklüyor. Kapitalist uygarlığının yerkürenin evrimine düşmanca iradi müdahalesi, son yıllarda sıkça sözü edilen doğanın ekolojik dengesini bozuyor.
Ekolojik bozulmanın temelinde daha fazla kâr, sömürü ve özel mülkiyete el koyma hırsıyla davranan kapitalist sistemin doğayı katletmesi bulunuyor…
Sürdürülemez kapitalizm küresel başkaldırının nedenlerini, gereksinimlerini çoğaltıyor; “Tarihin sonu” söylencelerini yerle yeksan ediyor…
Bu noktada “ya karikatür ya da sosyalist devrim” talebi ete kemiğe bürünüyor; yani XXI. Yüzyılda devrim(ler) ve isyan(lar) ya sosyalist ya da “karikatür” olacaktır…
Tam da burada anımsanması, anımsatılması gereken, net olarak şudur:
“Türkiye’de kapitalizm, Cumhuriyet’i ve sola çekilebilen değerlerini kemire kemire yok etmiştir. Bugün Türkiye’de ‘Cumhuriyet’ içi tamamen boşalmış bir kavramdır. Üstelik ‘sola çekmek’ veya ‘soldan yorumlamak’ şöyle dursun, Türkiye’de Cumhuriyet’in burjuvaca yeniden ayakları üzerine dikilmesi, bu anlamda 60’lara ve 70’lere geri dönülmesi bile artık mümkün değildir…
Eğer aklınızdaki ‘sosyal devletçi’, ‘sosyal adaletçi’, ‘kalkınmacı’, ‘Keynesçi’ bir burjuva demokratik cumhuriyet ise, o dediğiniz sosyalizmden bile uzaktadır!
Evet, Türkiye’de bugünkü gidişata, AKP iktidarına ve politikalarına karşı hatırı sayılır bir direnç potansiyeli var, güzel. Güzel; ancak bundan böyle bu potansiyelin sosyalizm referansı olmadan, sosyalizmle arasına duvar koyarak, sosyalizmi ‘çok uzaklarda’ sayarak kendini tanımlaması mümkün değildir.
‘Sosyalizm dışı’ muhalefet ya giderek AKP’leşecek ya da geri getirilmesi mümkün olmayan bir Cumhuriyet düşüyle boşa kürek çekecektir.”
III.2) “SOSYAL-DEMOKRASİ” MÜMKÜN MÜ?
İşte bunlar için “sosyal-demokrasi” denilen “şey” artık mümkün ve sürdürülebilir değildir?
“Sosyal demokrasi” denilen “şey” burjuva seçenekten baka bir anlam taşımazken; “yumuşak kapitalist program”[22] olarak sunulsa da, nihayetinde 80’lerin “neo-liberal yeni sağı”ndan yani “III. Yol” adlı serbest piyasacı, küreselleşmecilikten baka bir şey değildir…
Örneğin İngiltere’de ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin yeni lideri Ed Miliband’ın seçilmesinin ardından BBC’ye verdiği demeçte, İşçi Partisi’ni sola yakınlaştıracağı iddialarını reddedip, sendikaların kölesi olmayacağının altını çizmesi de neyin ne olduğunu gayet net sergilemiyor mu?
Bunlar böyleyken; eski TKP/ TBKP sekreteri yeni ‘Taraf’çı Nabi Yağcı’nın, “Avrupa solunda yeni arayışlar”dan söz ederken neyi kastettiği de vuzuha kavuşmuş oluyor…
III.3) “ULUSAL SOL”
Bugünlerde “sosyal demokrasi” denilen “şey” gibi, bir de onunla iç içe geçen “ulusal sol”dan söz edilir oldu…
Daha önce de işaret ettiğim gibi “AKP karşıtlığı ekseni”nde(?!), sözüm ona “ant-emperyalist güçler”i “Cumhuriyet değerleri”ni savunup/ “geliştirmek”(!?) için Mustafa Kemal hayaletine sarılan söylemin hareket noktası, aslî argümanı, “Bugün Türkiye içte ve dışta emperyalist güçler ile işbirlikçileri tarafından kuşatılmış bulunmaktadır. Bundan kurtuluşun biricik yolu güçlü ve kapsamlı bir yurtsever cephe oluşturmaktan geçmektedir. Doğaldır ki odağında işçi ve emekçiler olması koşuluyla,”[23]retoriğidir…
Söz konusu retorik, “Yeni bir toplumsal muhalefet oluşumu” hedefini Atilla Özsever’in kaleminden şöyle tarifler:
“Önümüzdeki dönemde AKP ile birlikte küresel sermaye ve yerli işbirlikçilerinin saldırılarına karşı yeni bir toplumsal muhalefet hareketinin örgütlenmesinin büyük önemi var. Bu toplumsal muhalefetin tabanını, ‘Cumhuriyetçi değerlere’ sahip kesimle kır ve kent emekçilerinin birlikteliği oluşturabilir. Nitekim Prof. Dr. Korkut Boratav, ‘Emperyalizm, Sosyalizm ve Türkiye’[24] başlıklı kitabında siyasal İslâmın gelişimine karşı böyle bir birlikteliğin gereğine işaret ediyor.
Burada CHP’nin konumu önemli… CHP’nin yeni Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, halkın somut sorunlarına, sosyal politika önlemlerine ağırlık veriyor. Sosyal politika önlemlerinin uygulanabilmesi için öncelikle partinin yapısında önemli değişiklikler yapmak gerekiyor. Batı’da olduğu gibi sosyal demokrat bir partinin hem kendi tabanında işçi büroları şeklinde örgütlenebilmesi, hem de sendikalarla daha yakın ilişki kurması gerekli gözüküyor. Bu çerçevede CHP Parti Meclisi’nde görev yapan İzzet Çetin, Hüseyin Karakoç gibi sendika kökenli kişilere görev düşüyor.
Öte yandan ÖDP, EMEP, TKP ve HE’den oluşan sosyalist blok, bu güç birliğini koruyarak toplumsal muhalefet hareketinin somut sorunlarına somut çözüm yolları öneren politikalarını ortaya koymalıdır. Bir zamanlar TİP’in yaptığı gibi CHP’nin de daha ‘sol’ politikalar izlemesine yönelik bir ‘basınç’ sağlamalıdır…”
“Ulusal sol”cular bu amaçlarına, Latin Amerika’daki anti-emperyalist halkçı hareketleri ve çoğunlukla da Chávez’in Venezüella’sını örnek verirler…
Bu noktada sosyalist Chávez ile “bizim” ulusal solcular arasındaki fark çok daha fazla vurgulanmalı; bu vurgunun altı özenle çizilmelidir…
Şöyle ki, Venezüella ya da herhangi bir Latin Amerika ülkesinde “ulusalcılık” yalnızca ve yalnızca ABD ve emperyalizm karşıtlığı anlamına geliyor. Onun dışında, tüm kıtada tümüyle keyfi ve rastlantısal olarak çizilmiş “ulusal” sınırlar, aynı tarihsel geçmişi, kültürel kökenleri (İspanyol sömürgeciler+yerli halklar) ayni dil vb.ne sahip “farklı” uluslar vb. göz önünde bulundurulursa, herhangi bir ülkede “ulusçuluk”, dolayısıyla da “ulusal sol”(culuk)dan söz etmenin bir anlamı yok.
Nitekim, Bolívar “ulusçuluğu” kıtasal bir “ulusçuluk”tu; bir başka deyişle, kendini “Kuzey”e karşı olarak tanımlayan bir “ulusçuluk”?
O zaman, ‘Cumhuriyet’in tuzağına düşerek bir Latin Amerika “ulusal solculuğu”ndan söz etmek abes olacaktır.
Bu retoriği, Türkiye’deki “ulusal sol”u aklamak amacıyla kullanıyorlar çünkü…
Sen kendi ülkesinin sınırları içerisinde yasayan bütün yerli dillerini “resmî dil” kabul eden bir “ulusçuluk” tahayyül edebiliyor musun?
Özetle, Latin Amerika ülkelerinin hiçbirinde, bırakın Türkiye’yi, Avrupa’da tasarlandığı ve gerçekleştiği hâliyle bir “ulus-devlet”ten söz edilemez, diyoruz.
Toparlarsak Chávez ve bölgedeki diğer devrimci önderler açısından Bolívar, İspanyol sömürgeciliğine karşı verilen devrimci mücadelenin önderi olmasının ötesinde, bölge açısından enternasyonalist bir semboldür. Bolívar’ın Venezüella başta kıtanın pek çok ülkesi için verdiği mücadele, Bolívar’dan etkilenen solculuğa daha doğuş anında bir enternasyonal karakter sağlamıştır.
Bir burjuva devrimcisi olsa da Bolívar tüm kıtanın devrimcisidir. Bu mücadelelerin tümü İspanyol sömürgeciliği tarafından korkunç bir sömürüye uğratılan halkın devrimci dinamizmi üzerine bina olmuştur. Ulusal bilinç İspanyol sömürgecilik sistemine karşı devrimci bir kalkışma ile şekillenmiştir.
Türkiye’de ise durum böyle değildir. Türkiye’deki ulusal solcu akımların tarihsel referansı Kemalizm’dir. Kemalizm asla Bolívarcılık değildir. Kemalizm üç kıtayı sömürgeleştirmiş olan bir imparatorluğun toprak kaybının son perdesinde ortaya çıkan bir siyasal olgudur. Osmanlının bu anlamda tarihsel ve siyasal olarak devamıdır. Mazlum ve mağdur değildir. Balkan savaşıyla başlayan, Birinci Paylaşım Savaşı’yla süren toprak kaybının, adı “kurtuluş” olan bir savaşla sonlandırma çabasıdır.
Milliyetçiliğin tarihsel olarak gericileştiği bir dönemde, bu çaba ile üretilmiş Ermeni’ye, Rum’a Kürde düşmanlık üzerinden şekillenmiş patolojik bir milliyetçilik ideolojisidir. Bu nedenlerle Chávez’in, bizimkilerin ulusalcı anlayışıyla ortak bir noktadan bahsedilemez…
O hâlde “ulusal sol”un çıkarsama ve “önerileri” üzerinden yol alınması olası değildir…
III.4) LİBERALLER (NEYE YARAR?)
Şu bir gerçek: “Kamuoyunda ‘liberal’ olarak bilinen bir düşünce grubunun giderek tahakkümü altına girdik,”[25] saptaması -ne yazık ki- haklılık içeriyor.
Evet, “sol(culuk)” dünyasının “ulusal sol” gibi kuşatılmak istendiği ahmaklıklardan bir diğeri de sola liberal müdahaledir…
Hadi Uluengin’in, “Ciddi bir kitle tabanı olmayan o “liberaller” ne yapmalıdır? Her kurumla pragmatik bir “yol arkadaşlığı” yapmalıdır! AKP, CHP, MHP, BDP fark etmez, ilkesel rota belirleyicidir,” tanımıyla betimlenmesi gereken liberaller; nasıl unuturuz: “Başbakan’ın teşekkürüyle övündüler”![26]
Liberalleri kastederek Arif Altan’ın, “Quo vadis sahtekârlar?”; Fuat Kav’ın, “Rojbaş Türkiye’nin liberalleri rojbaş” vurgularıyla deşifre ettikleri tabloda İsmet Berkan da, AKP’yi işaret ederek soruyor: “… ‘Sivil Vesayet’in ağababasını liberaller neden konuşmaz?”
Nilgün Cerrahoğlu’nun, “…. ‘Yetmez ama evet’çilerden tık yok!” dediği koordinatlarda liberaller budur; böyledir; bu hâldedir…
Erdoğan’ın Kars’taki insanlık anıtı için “Ucube” demesi ve alkol tüketimiyle ilgili kısıtlama getiren yönetmeliğe tepki gösterenlere “Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar” ifadesini kullanması, liberallerde bir “kırılma” yaratırken; AKP’nin sıkı destekçilerinden Ahmet Altan, “Erdoğan ve Kof Kabadayılık” başlıklı yazısı nedeniyle Başbakan’la mahkemelik bile oldu…
Bunlara rağmen liberaller, yer yer hükümeti eleştirmeye başlasalar da, “Pişman değiliz” diyor.
Mesela Mehmet Altan’ın, “Pişman filan değilim, neden olayım? Politikası doğruysa desteklerim, yanlışsa söylerim”; Cengiz Çandar’ın, “Neden pişman olacağız? Pişman olmak için bir neden yok”; Mehmet Barlas’ın, “Pişmanlık diye birşey yok. İleri, çağdaş düşüncenin peşinde olanlar pişmanlık duymazlar,” demeler gibi…
Bu tür bir omurgasız pragmatizme ne denilir, ne anlatılabilir?
Hem de dün onları “Yetmez Ama Evet…” diye destekleyen Oya Baydar’ın, “AKP bu sorunları çözemez; sınıfsal dayanakları, ideolojik kültürel sınırları çözümün önünde engeldir,” dediği hızlı değişkenlikte…
Liberaller, dediklerini unutarak gündelik siyaset(sizlik) yapıyorlar; tıpkı Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) gibi…
“AKP solcusu” DSİP’in yayın organı Sosyalist İşçi’nin 1995-1996 yılları arasındaki çizgisi, bugünkü DSİP’den çok farklı bir tarz ve siyaseti ortaya koyuyor.
AKP’nin solcusu DSİP’in geçmiş yıllarda söyledikleri, bugünden bakıldığında bir hayli ilginç görünecek. “Şeriata Hayır” kapaklarıyla çıkan Sosyalist İşçi gazetesinde CHP ve İP savunuluyordu, Fethullah Gülen ve Said-i Nursi şeriatçı ilan ediliyor, seçimlerde “Oylar CHP’ye” çağrısı yapılıyordu…[27]
O günden bugüne uvriyerist DSİP’ten liberal versiyonuna ulaşılırken neler unutuldu, unutturuldu, neler?
Evet, gelişmeler ve AKP gerçeği, liberal yanılsamaları yerle yeksan ederken; “Yetmez ama evetçiler şokta!”
Tıpkı “Müslümanların yaşamına müdahale eden Kemalizm’e biz karşı çıktık. AKP bizimkine saygıyı hâlâ öğrenemedi,” diye haykıran Baskın Oran gibi…
Bunlar böyleyken; “Roni Margulies’in gıcırdayan teşhisleri”ne ilişkin olarak Sırrı Süreyya Önder’in, “Anadolu’da ‘Beylerle bostan ekenin bir yerinde hıyar biter!’ derler sözünü hatırdan uzak tutmayın,” hatırlatmasının altını çizerek, sözü Kamil Tekin Sürek’e bırakmakta fayda var: “Bizdeki liberaller kadar pespaye olanları yoktur herhâlde. Liberallikleri bile sahte.
Yıllarca, toplum mühendisliğinden şikayet ettiler. Kemalistlerin, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren toplumu yukarıdan aşağıya biçimlendirmeye çalıştığından yakındılar. Şimdi aynı şeyi kendileri yapmaya çalışıyor. Küresel sermayenin emrinde ve izinde propaganda yapma aşamasından AKP’nin müttefiki olarak toplumu neo-liberalizme göre biçimlendirmeye çalışıyorlar.
Vali Tandoğan’ın solcu gençleri karşısına alarak, ‘Bu memlekete komünizm gerekiyorsa, onu da biz getiririz, size ne oluyor’ dediğini ballandıra ballandıra anlatanlar; şimdi kendi sollarını, kendi merkezlerini, kendi Alevilerini, kendi Kürtlerini oluşturuyor.
Sol gerekiyorsa işte DSİP ve EDP diyorlar.
Kürtlerin sola meyillilerini Mithat Sancar ve Orhan Miroğlu çizgisinde, müminlerini Fetullahçı cemaat organizasyonlarında toplamaya çalışıyorlar.”
Bu durumda V. İ. Lenin’in, “Herhangi bir örgütün karakterini doğal ve kaçınılmaz olarak tayin eden şey, o örgütün eyleminin muhtevasıdır”; Mahir Çayan’ın, “Bütün ideolojik ayrılıkların temeli devrim isteyip istememeye değil, devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden, devrim için savaşmayana sosyalist denemez,” uyarılarının altı çizilerek;soldaki ayrışmayı bir “sınıfsal bakış farkı” olarak yorumlayan Levent Tüzel’in tutumu, artık “ulusal sol”dan liberal tahribata politikaya, politik tutuma tercüme edilmelidir.

III.5) MÜSLÜMAN “SOL” (MU?)
“Ulusal sol”, liberalizmin tahribatı yanında bir de -İslâm referanslı- Müslüman “sol”dan söz edilir oldu…
“Bu [yani Müslüman-y.n] ülkenin yoksulları, artık daha çok ve daha yoksuldur. Zenginleri ise daha zengindir ve lükse, şatafataya düşkünlükleri bir o kadar artmıştır. Bu zenginlerin arasına dinine bağlı geçinen pek çok zıpçıktı katılmıştır,”[28] vurgusuyla “Kur’an’ı soldan okumak”[29] önerleri dillendirilmeye başlanıldı… (Zannederim Tunus ve Mısır’dan sonra bu tutum daha da güçlenecek.)
Yoksulların, sürdürülemez kapitalizmin dünyasında, devrimci sosyalist seçenek önderlik kriziyle cebelleşirken dine sığınmalarında şaşırtıcı bir şey yok…
III.5.1) DİN MESELESİ
İnsan için dinin ne olduğu, hangi gereksinmeye karşılık geldiği sorusunun yanıtı Marx’ın, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde yer alan şu satırlarındadır:
“Din, gerçekte kendisini henüz bulamamış ya da kazanıp kaybetmiş insanın özsaygısı ve özbilincidir. Ama ‘insan’, dünyanın dışında sürüklenip duran soyut bir varlık değildir. ‘İnsan’, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet, bu toplum tersine dönmüş bir dünyanın tersine dönmüş bilinci olan dini yaratır. Din bu dünyanın genel teorisidir, onun ansiklopedik özeti, popüler mantığı, manevi onuru, heyecanı, ahlâki yaptırımdır. Din bu dünyanın mazeret ve tesellisinin evrensel temelidir. Din, insani öz sahici bir gerçeklik kazanamadığı için, insani özün fantastik (hayali) biçimde gerçekleşmesidir. Bu nedenle, dine karşı mücadele dolaylı olarak ruhsal aroması din olan dünyaya karşı mücadeledir.
Dinsel acı çekmek, aynı zamanda hem gerçek acı çekmenin anlatımı, hem de gerçek acı çekmeye karşı bir protestodur. Din, baskı altındaki yaratığın umutsuz soluğu, kalpsiz bir dünyanın kalbidir, ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur.
Halkın aldatıcı mutluluğu olan dinin ortadan kaldırılmasını istemek, halkın gerçek mutluluğunu istemektir. Halkı içinde bulunduğu koşullarla ilgili aldatmacalardan vazgeçmeye çağırmak, aldatmayı gerektiren koşulları terk etmeye çağırmaktır. Dinin eleştirisi, bu nedenle dinin halelediği gözyaşları vadisinin eleştirisidir.”
Din, günlük yaşamı egemenlik altında bulunduran dış etmenlerin, bir başka deyişle dünyasal güçlerin insan zihninde dünya-üstü güçler biçimine büründükleri bir yansımadır; ancak bundan ibaret değildir. Başlangıçta yalnızca doğanın gizemli güçlerinin yansıdıkları düşsel kişilikler zamanla toplumsal nitelik kazanmış, tarihsel güçlerin simgeleri durumuna gelmiş, dinler böyle gelişmiştir.
Yani “Dinsel sıkıntı bir yandan gerçek sıkıntının ifadesi, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din, tinsiz koşulların tini olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iniltisi, kalpsiz bir dünyanın ruhudur da…” diyen Karl Marx ekler:
“Din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce bir varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu durum bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır…”
“Halkın aldatıcı mutluluğu olarak dini ortadan kaldırmak, halkın gerçek mutluluğunu istemek anlamına geliyor. Halkın kendi durumu üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini istemek anlamına geliyor…”[30]
O hâlde “Özgürlük Teolojisi”nin önemli isimlerinden Dom Helder Camara’nın (1909-1999), “Yoksulların, açların karnını doyurduğum zaman benim bir aziz olduğumu söylüyorlar. Ama yoksulların neden yiyecekleri olmadığını, açların neden aç olduğunu sorduğum zaman da benim bir komünist olduğumu söylüyorlar,” sözünü unutmadan siyaseti “din alanı” dışına çekip, sınıf ilişki ve çelişkiler üzerinden kurgulamak gerekir.
III.5.2) HAS PARTİ
Soru(n) buyken; karşımıza çıkan Halkın Sesi Partisi’ne (HAS Parti) de bu açıdan bakmakta yarar var.
Öyle görülüyor ki, HAS Parti’nin kurulmasından sonra “Müslüman” ve “sol” kavramlarının birlikte kullanıldığına çok daha fazla tanıklık edeceğiz.
Emek Partisi (EMEP) ve Birleşik İşçi Partisi kökenli iki bilim insanı siyasetçinin Milli Görüş hareketinin bir kolu olarak doğan HAS Parti’ye katılması, ilginç bir siyasal arayış sayılmalıdır. EMEP’li Cem Somel, özetle, “Sol kavramının anlamı kalmadı” ve solun ortak özelliği “Müslümandan uzak durmaktır” diyor. Birleşik İşçi Partisi başkanlığından gelen Zeki Kılıçarslan da, “Toplumla sosyalistler arasında hastalıklı uyuşmama hâli” ile AKP’nin, Milli Görüş’ün “sistem karşıtlığı” özünden ayrılarak “sistem partisi” olmasını gerekçe gösteriyor.
EMEP’ten Prof. Cem Somel ve Türkiye Birleşik İşçi Partisi’nden Prof. Zeki Kılıçarslan istifa edip Numan Kurtulmuş’un HAS Partisi’ne geçerken Kılıçarslan, “Toplumla sosyalistler uyuşmuyor”; Prof. Cem Somel de, “Sol kelimesi Türkiye’de halkın dilinde ve zihninde CHP’yi, İşçi Partisini, Bağımsız Cumhuriyet Partisini, ÖDP’yi ve daha birçok partiyi ve örgütü kapsayan bir kelimedir. Bunların tek ortak özelliği Müslüman kimliğinden rahatsız olmaktır,” türünden “gerekçe”leri dillendirdiler…
Burada söz konusu “gerekçe”lere takılmadan, “Müslüman Sol (Sosyalist)” olduğunu ileri sürenlere bir sorun bakalım: Müslümanlığı mı yoksa sosyalistliği mi öne alıyorlar, öncelik hangisinde?
Siyaset yapılırken bu soru(n) yanıtsız bırakılamaz…
Öne alınması gereken yani spesifik olan bunlardan birisi olmak zorundadır; bu da kaçınılmaz olandır…
Kaldı ki, “HAS Parti ‘Sol’ olabilir mi?” sorusuna Koray Çalışkan, “HAS Parti’yi sosyalizmi savunacak bir parti olarak görmek kolay değil. Öncelikle Cem Somel’in ‘Sol kavramının anlamı kalmadı’ saptaması nedeniyle solu yıpratan mı, sola yaslanan bir parti mi olacağını söylemek zor,” yanıtını verirken; ÖDP’nin imam-hatip kökenli Başkanı Alper Taş’ın da, “İçten inananın yeri sosyalistlerin yanıdır. Sol, İslâm’la değil, siyasal bir hareket olan siyasal İslâm’la mücadele etmelidir,[31] uyarısını; solun, 1920’de kurulan ve kısa sürede kapatılan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nı tartışmasını hatırlaması gerekiyor.[32]
Burada ister istemez Müslüman “sol” ile ittifak mümkün mü sorusu devreye girer…
Evet, “sol” olduğu/ olabildiği oranda ve düzlemde mümkündür; ki bu da Samir Amin’in, “Emperyalist yayılmanın hizmetindeki politik İslâm”a yönelik eleştirilerini “es” geçmemekle[33] ve Mia Doorneart’in zırvalarını[34] dikkate almamakla mümkündür…
III.6) BİR KEZ DAHA İTTİFAK: SINIR VE İMKÂNLARI
Şimdi buraya kadar izaha gayret ettiklerimiz kişiliğinde, tekrarlamak pahasına, bir kez daha ittifakın sınır ve imkânlarına dikkat çekilmeli.
Öncelikle BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, seçimlerde ittifak düşünmediklerini ama demokrasi güçleriyle ittifak yapacaklarını söylemesi iyi; ancak “demokrasi güçleri”nin kimi içerdiği, sınırının ne olduğunun net olarak tarif edilmesi şartıyla…
Hayır, netlik noktası pragmatikçe müphem bırakılmamalıdır; açıklanmalıdır…
Özellikle CHP Gençlik Kollarından Barış Antik’in, “CHP değişiyor, solun çatı partisi olacağız,” derken; Haluk Yurtsever hâlâ şu yanılsamalara sarılıyor: “CHP, beğenelim beğenmeyelim toplumsal muhalefetin sandıktaki önemli bir adresidir. ‘Gücü’, aynı nicel büyüklükte bir başka seçeneğin, ‘çare’nin görülmemesinden geliyor. Herkese mavi boncuk dağıtıp, hiç kimseyi tatmin etmeyen altı boş bir popülizmin sınırları ise bellidir. CHP eskiye dönemez. Ya AKP’nin biçimlendirdiği bir Türkiye’nin dekorasyon unsuru, silik ve güdük ‘ana muhalefet’ partisi olacak, ya da sosyal demokrat-halkçı bir çizgiye oturarak yeni bir enerjiyle geleceğini arayacaktır. Üçüncü yol gerçekten yoktur!
CHP, BDP ve sosyalist solun bu ve benzeri başlıkları içeren seçim işbirliği, ayrı bayraklar altında yürüyen siyasal öznelerin bu özneler kadar saçılmış olmayan seçmen kitlelerine durumları değiştirecek bir çıkış yolu göstermeleri demektir.
Siyaset, kendi iradeleri peşinde savaşan öznelerin, ‘ya hep ya hiç’ keskinliğinde yol aldığı steril bir dünyada yapılmıyor. Tarihi değiştiren bütün büyük açılımlar, toplumsal dinamiklerden birinin ‘tam programı’ olarak değil, birçoğunun bileşkesi olarak ortaya çıkıyor.”
Sungur Savran’ın deyişiyle, “CHP’nin peşine takılan sol sonunu hazırlar.”
Tekrarlıyoruz: CHP ile olmaz; ulusalcı ve liberal olmayan sol birleşmelidir; ittifakın sınır ve imkânları, Nâzım’ın ustanın dediği gibi “Yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir,” kararlığıyla böyle tarif edilmelidir…
Bu noktada son bir şeyin altını daha çizmek zorundayız:
“Sosyalist hareketin temel politikası Kürt özgürlük hareketiyle seçim ittifakı değil, stratejik ittifaktır…
Aralarında stratejik ittifak kuranlar seçim ittifakından söz bile etmezler.
İşte o nedenle, Kürt özgürlük hareketiyle stratejik ittifak ilişkisi içinde olduğunu söyleyen bir solcu, seçimlerle ilgili olarak konuşunca, Kürt özgürlük hareketini ‘sosyalistlerle seçim ittifakına’ çağırmaz, bir kolu Ergenekona uzanan CHP’yi değil ama onun tabanındaki emekçi Türkmen Alevileri, devlet partisi olduğunu artık Mehmet Altan’ların bile görmeye başladığı AKP’yi değil ama, onun tabanındaki emekçi Sünni Müslümanları, liberal sermayeyi değil ama, hâlâ AKP’den demokrasi bekleyen liberal, demokrat, sol aydınları ve Kürt özgürlük hareketine hâlâ mesafeli duran bütün sosyalist parti ve çevreleri bu seçimlerde BDP’yi desteklemeye çağırır. Mümkün olabilecek en geniş ‘seçim ittifakını’ savunur,” diyen Veysi Sarısözen’e anımsatmadan geçmeyelim…
Sarısözen, bir zamanlar “abi”, “merkez” ilan ettiği SSCB’ye baktığı gözlüklerle BDP’ye bakmamızı istiyor bizlerden…
Buna “Evet” diyemeyiz; bir stratejik ittifaktan söz ediyorsak; bu radikal sosyalistler için de kendileriyle çelişmelerini istemek, beklemek, ummak olmamalı…
Çünkü böyle bir şey birlik değil, biat istemek olur ki, bu da olmaz!
IV) DEVRİMCİ SOSYALİZM: YENİDEN!
Tamamlıyorum diyeceklerimi…
Tarihin derinlerinden yeniden ve bir kez daha K. Marx ve F. Engels’in, “Komünistler görüşlerini ve amaçlarını gizlemezler. Var olan düzenin zorla yıkılacağını açıkça savunurlar. Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur. Kazanacakları kocaman bir dünya vardır… Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!”
Karl Liebknecht’in, “Sıkı durun biz kaçmadık, yenilmedik… Çünkü Spartaküs proleter devrimin ateşi ve ruhu, kalbi ve beyni, iradesi ve yaptıkları demektir. Çünkü Spartaküs, bütün başarı özlemlerinden, sınıf bilinçli proletaryanın savaşta aldığı bütün kararlardan yanadır… Hepsi başarılana dek hayatta kalalım kalmayalım, programımız yaşayacaktır…”
Rosa Luxemburg’un, “Berlin’de düzen hüküm sürüyor. Sizi budala çakallar! Sizin ‘düzen’iniz kumdan inşa edilmiştir. Yarın devrim bir kere daha ayağa kalkacak ve trompet sesleri ortasında sizi dehşete düşürerek haykıracaktır: ‘Buradaydım, buradayım, hep burada olacağım’…” haykırışları eşliğinde devrimci sosyalizm yeniden tarihin gündem maddesi olmaya hazırlanıyor!
Örneğin Fransızların yüzde 33’ü kapitalizmin kötü çalıştığı ve terk edilmesi gerektiğini savunup yüzde 52’si kötü çalışıyor, ama başka (şimdilik) seçenek bulunmadığını söylemek esnekliğini gösteriyorken; sürdürülemez kapitalizm için hiçbir şey eskisi gibi olmayacak özellikler kazanıyor…
Hayır “Devrim, bir an meselesidir” demiyorum; aksine devrim, bir an meselesi değil; süreçtir…
Farkında olalım ya da olmayalım; Masis Kürkçügil’in, “İnsanlığın kurtuluşu için, özgürleşmesi için mücadele eden insanlar, şu anda insan misali ortada dolaşan fosillerden bin kat daha canlıdır,” notunu düştüğü bir devrim sürecinin ön hazırlık evresini yaşıyoruz…
Bu süreci; Oral Çalışlar’ın iç bayan “Teyp Sülo” hikâyeleriyle…
Ömer Laçiner’in, “Geleneksel sol hareketler gerici yapılara dönüşüyor… -Söyleyecek sözü olmayanların yumurta atmaya başladı,” tekerlemeleriyle…
Ahmet İnsel’in yanıtsız bıraktığı “Sosyalizmin yeniden tanımına ihtiyaç var,” yollu sonsuz ve yanıtsız tekrarıyla anlayıp, anlamlandıramayız…
Devrimci bir yenilenmeye ihtiyacımız var; bu da odağında “11. Tez”in olduğu devrimci mücadeleyle gerçekleşecek…
Kurtuluş Mısır’daki “Tahrir (Kurtuluş) Meydanları”nı çoğaltan devrimci pratiğin teorizasyonuyla maddileştirilecektir…
Yeni insan da, yeni ahlâk da bu kavganın saflarında kendini -tekrarlamayarak- yeniden biçimlendirecektir…
Tam bu noktada devrimci pratiğin uzağındaki; i) “Marksizmin, reel sosyalizmin uğradığı büyük başarısızlıklardan sonra, devrim, iktidar ve örgüt kavramlarına yeni yorumlar ve yeni seçenekler getirmek gibi bir temel sorunu var artık”;[35] ii) Marksizmin bir toplumsal dönüşüm tasarısı olarak Türkiye’de karşılıklarını bulamaması, sosyalizmin pratiğinin de önünü tıkadı,”[36] türünden ezberler sadece lafolojidir; hepsi bu…
 ‘XX. Yüzyılda Marksizm’de Daryl Glaser’in deyişiyle, “Marksizmin tarihe yeniden girişinin arzu edilir bir şey olduğunu a priori olarak varsaymamalıyız,”[37] her devrimci çözümü insan(lar)ın kapitalizme karşı eylemli başkaldırı faaliyetlerinde aramalı ve bu tür beşeri münasebetler ekseninde de “kolektif kurtarıcı”yı inşa etmeliyiz…
Evet, “kolektif kurtarıcı” dedim… Çünkü insanlığın kurtuluşu yine insanlığın eseri olurken; bu da doğası gereği “kolektif kurtarıcı”sını yaratacaktır…
Devrimci sosyalizmin, XXI. Yüzyıldaki temel sorunsalı “öznesi”yle yani “kolektif kurtarıcı”sıyla buluşmasındadır.
Devrimci sosyalizm siyasal bir hareket olarak sürdürülecekse, “kolektif kurtarıcı”ya muhtaçtır…
Soru(n) buradadır; dövüşen insan(lık) da çözümünü arayarak, yaratma mücadelesini sürdürmekteyken; gelecek giderek yakınlaşıp, ufukta görünerek, biçimlenmektedir…
17 Şubat 2011 14:52:40, Ankara.
N O T L A R
[1] 18 Şubat 2011 tarihinde Ankara Dev-Lis’de yapılan konuşma…
[2] “Alay etmeden, Ağıt yakmadan veya Nefret etmeden, sadece Anlamak.” (Spinoza.)
[3] Taha Akyol, “Atatürk Konuları”, Milliyet, 20 Kasım 2010, s.15.
[4] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, IV cilt, s.34… Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, s.50.
[5] yage… Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa Ağalara Telgraf.
[6] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri-1, s.12.
[7] Genç Mustafa, Yazan: Yalın Alpay, Çizen: Barış Keşoğlu, Gaia Yay., 2010.
[8] Soner Çağaptay, “Yeni Kemalizm…”, Cumhuriyet, 5 Eylül 2010, s.2.
[9] Hasan Bülent Kahraman, “CHP Sollaşabilir, Solculaşmaz”, Sabah, 24 Mayıs 2010, s.26.
[10] Hasan Bülent Kahraman, “CHP’nin Sorunu AK Parti Gibi Olup Olmayacağıdır”, Yeni Şafak, 24 Mayıs 2010, s.14.
[11] Orhan Tekelioğlu, “Liberalizm Hegemoniktir!”, Radikal İki, 30 Mayıs 2010, s.5.
[12] Ersin Tokgöz, “Gandici Kemalizm!”, Radikal, 24 Mayıs 2010, s.2.
[13] Tanju Tosun, “AKP’nin Yoksullarına Göz Dikti”, Taraf, 24 Mayıs 2010, s.13.
[14] Ergin Yıldızoğlu, “CHP ve Yenilenme – II”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2010, s.4.
[15] Oral Çalışlar, “Kılıçdaroğlu Neden ‘Kürt’ Demiyor, Diyemiyor?”, Radikal, 29 Mayıs 2010, s.13.
[16] Seyfi Öngider, “Bölünmeden Olmaz!”, Radikal İki, 13 Haziran 2010, s.6.
[17] Karin Karakaşlı, “Sirk Aynasından Manzara”, Radikal İki, 30 Mayıs 2010, s.6.
[18] Mustafa Sönmez, “TÜSİAD ve CHP”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2010, s.14.
[19] Hasret Dikici Bilgin, “Gramsci Okuyor musunuz?”, Radikal İki, 18 Temmuz 2010, s.7.
[20] Yücel Göktürk, “Kılıçdaroğlu Paradoksu”, Radikal İki, 30 Mayıs 2010, s.5.
[21] Hasan Kirmanoğlu, “Sağcı ya da Solcu Olmak Ne Demek?”, Radikal, 10 Ocak 2011, s.33.
[22] Hikmet Çetinkaya, “CHP’nin Sol Yanı…”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2010, s.10.
[23] Sönmez Targan, “Ulusalcılığın Sınıfsal Kökenleri…”, Cumhuriyet, 15 Temmuz 2009, s.2.
[24] Korkut Boratav, Emperyalizm, Sosyalizm ve Türkiye, Yordam Kitap, 2010.
[25] Binnaz Toprak, “Oral Çalışlar’a Cevap”, Radikal, 6 Aralık 2010, s.6.
[26] Alper Taş, “Sosyalist Solda Derin Yarılma”, Radikal, 30 Aralık 2010, s.16-17.
“Sosyalist Bir Partinin Evrak-ı Metrukesi – Unutulmasın Diye- DSİP Geçmişiyle Yüzleşmek İster mi?”,http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/dsip-gecmisiyle-yuzlesmek-ister-mi-haberi-37568
[28] Baha Okar, “Ey, Müslüman Emekçi! Bunları Tanı! ‘Mekkeli’ İslâmcılar…”, Müdahale Dergisi, No:3, Ocak 2008, s.32.
[29] Faruk Erginsoy, Kur’an’ı Soldan Okumak, Güncel Yay., 2008.
[30] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çev.: K. Somer, Sol Yay., 1997, s.191.
[31] Koray Çalışkan, “İnananın Yeri Soldur”, Radikal, 12 Aralık 2010, s.17.
[32] 1920’de kurulan ve kuruluşunun üçüncü ayında hükümetçe kapatılan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF), komünizm ve İslâm’ı birbirini tamamlayan ideolojiler olarak görüyordu. THİF, 7 Aralık 1920 tarihinde Ankara’da kurulmuştu ve partinin başkanı konumundaki ‘Katib-i Umumisi’ Tokat milletvekili Nazım Resmor Bey’di. (Hamit Erdem, “… ‘Komünist-Müslüman’ Ortaklığı”, Radikal İki, 26 Aralık 2010, s.10.)
[33] “Bugün Ortadoğu bölgesinde ‘politik çatışma’ üç grup gücü karşı karşıya getiriyor: Milliyetçi geçmişi ihya etmek isteyenler [aslında ulusal-popülist dönemin kalıntıları, çürümüş, yoz bürokratik unsurlar]; politik İslâmcı olduğunu söyleyenler; bir de liberal ekonomik yönetimle ‘uyumlu’ demokratik taleplerle ortaya çıkmaya çalışanlar. Ulusun ve emekçi sınıfların çıkarlarına dair kaygı duyan bir sol hareket için bunların hiçbirinin iktidarı arzulanır bir şey değildir. Aslında bu üç ‘eğilim’ de emperyalist sisteme yamanmış komprador sınıfın çıkarlarını temsil ediyorlar. Amerikan diplomasisi de bu üçünü birbirlerine karşı kullanarak aralarındaki ‘çelişkileri’ kendi lehine kullanmak üzere sürekli ‘demiri sıcak tutuyor’. Biriyle veya diğeriyle ittifak yapıyor, birini diğerine karşı kullanıyor [mesela Politik İslâm’dan çekindiğinde mevcut rejimin ayakta kalmasını tercih ediyor, ya da birinden kurtulmak için diğerini ona karşı destekliyor, başarısız olacağını anladığında o rejimden kurtulmak için diğerini destekliyor]. Solun mücadele alanında kendini var edip dayatarak; emekçi sınıfların ekonomik ve sosyal haklarını, demokrasiyi ve ulusal egemenliği savunması gerekiyor ki, bunlar ayrılmaz bir bütünlüktür.” (Samir Amin, “Emperyalist Yayılmanın Hizmetindeki Politik İslâm”, Müdahale, No:4, Şubat 2008, s.23-33.)
[34] “Aşırı sol ile İslâmi köktendincilik arasındaki ittifak doğaya aykırı görünebilir, fakat esasında öyle değildir. Libération gazetesinde yazan Fransız gazeteci Caroline Fourest’in ‘La TentationObscurantiste/ Gericiliğin Cazibesi’ başlıklı kitabı bu durumu olağanüstü bir şekilde tahlil etmektedir. İslâmla olan ittifakına inanan aşırı solcu ya da solcular, zamanında Stalin, Tito, Mao ve Castro’yu dünyayı yenileyecek olan kişiler gibi görüp göklere çıkartan ‘düşünürlerin’ benzerleri veya onların halefleridirler. Onlar aynı çizgidedirler. Ütopik doktrinine duydukları hiç dinmeyen ihtiyaç ve tek sürekli düşmanları olan Batılı, karışık fakat bir o kadar da değerli olan özgürlük sistemlerine karşı duydukları nefrette, tüm totaliter görüşte olanlar onların yandaşlarıdır.” (Mia Doorneart, “Gericiliğin Çağrısının Sesi”, De Standaard, 8 Şubat 2008.)
[35] Semih Gümüş, “XX. Yüzyılda Marksizm”, Radikal Kitap, Yıl:9, No:517, 11 Şubat 2011, s.54.
[36] Semih Gümüş, “Değişim İçinde Yorumlamak”, Radikal Kitap, Yıl:9, No:511, 1 Ocak 2011, s.26.
[37] Daryl Glaser-David M. Walker, XX. Yüzyılda Marksizm, Çev: Sungur Savran, Versus Kitap, 2011.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s