KAYBOLMADILAR… KAYBEDİLDİLER![*]

“Sonrası bir yangındır
Kimvurduya ve mezartaşsız
Sonrası bir yangındır hayatımızın
Kitaplar yazmaz.”[1]
Jean Cocteau’nun, “Ölülerin asıl mezarı, canlıların yüreğidir,” sözlerini doğrulayan bir haber: “Berfo Ana oğlunu andı”![2]
Bilmiyor olamazsınız: Berfo Ana 103 yaşında. Van’da yaşıyor. Tam 30 yıldır evinin kapısını açık tutup 12 Eylül gecesi gözaltına alınan oğlu Cemil Kırbayır’ın gelmesini bekliyor. 12 Eylül askeri cuntası tarafından işkenceyle öldürülen Cemil Kırbayır’ın öldürülüşünün ardından 31 yıl geçmesine rağmen, cesedinin nerede olduğu bilinmiyor. Kırbayır, 12 Eylül rejiminden geriye kalan 17 bin faili meçhulden sadece biri. 31 yıl geçmesine rağmen oğlu eve dönmeyen Berfo Ana ise darbecilerden hesap sorulmasını istiyor. Berfo Ana’nın acısı, 31 yıldır dinmiyor…
“Kan emiciler, oğlumu benden aldı. Mezarını görsem yeter. 31 yıldır evimin kapısını açık tutuyorum” diyor… “31 senedir evime badana sürdürmedim, gelince oğlum evini tanısın diye” diyor. Oğlunu her sabah, her gece bıkmadan usanmadan bekleyen bir ana… Bir anadan başka zaten kim bekler ki bir insanı bunca yıl umutla? Oğlundan kalan elbiseleri koklayarak kim uyur ki 31 yıl boyunca her gece? Uyku dediysem, o da lafın gelişi bölük pörçük, kâbuslarla geçen upuzun geceler sadece…
* * * * *
“Berfo Ana kaybedilen oğlunu andı”!
Sadece Berfo Ana mı?
Elbette değil, kaybedilenlerin coğrafyası Türkiye’de!
Mesela kesin sayısı bilinmese de bine yakın “kayıp” olduğu tahmin ediliyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) raporları gösteriyor ki, 1992-1996 gözaltında kayıpların en yoğun yaşandığı yıllar. Öyle ki, 1994’te 328, 1995’te 220, 1996’da 194 “kayıp” olayı yaşandı.
İHD’nin “Toplu Mezar Rapor”u da durumun vahametini ortaya koyuyor. Türkiye’nin dağı taşı, zorla kaybedilenlerin mezarlarıyla dolu. Dolayısıyla “zorla kaybedilen”lerin rakamları da her geçen gün artıyor, yeni isimler katılıyor aralarına.
İHD’nin tespit ve girişimleri sonucu, Siirt’te 15 mezarda 206, Bitlis’te 13 mezarda 251 kişi, Diyarbakır’da 19 mezarda 216 kişi, Van’da 9 mezarda 149 kişi, Batman’da 8 mezarda 102 kişi, Hakkâri’de 6 mezarda 68 kişi, Bingöl’de 5 mezarda 57 kişi, Şırnak’ta 4 mezarda 80 kişi, Mardin’de 4 mezarda 35 kişi, Elazığ’da 1 mezarda 50 kişi, Ağrı’da 1 mezarda 41 kişi, Dersim’de 1 mezarda 19 kişi, Iğdır’da 1 mezarda 14 kişi, Gaziantep’te 1 mezarda 10 kişi olmak üzere toplamda 88 mezarda 1298 kişinin cenazeleri bulundu.
* * * * *
Özetle her gün 30 Ağustos Türkiye’de…
Evet 30 Ağustos… Ama “Zafer Bayramı” değil sözünü ettiğim!
Zikrettiğim 30 Ağustos, Uluslararası Kayıplar Günü.
Bine yakın insanın kaybedildiği Türkiye için önemli bir tarih bu gün.
Hem de 15 yıldır Cumartesi Anneleri kaybedilen çocuklarını, eşlerini, anne-babalarını arıyorken…
Kaybedilenler… Onlar hakkında “Dünyada Toplu Mezarlar ve Hakikât Komisyonları”na ilişkin olarak ‘Yeni Özgür Politika’ gazetesinde çıkan yazı dizisinde şunları diyor Ali Ongan:[3]
“Ölüler konuşamaz. Başlarından neler geçtiğini anlatamazlar. Birilerinin çıkıp da nasıl öldüklerini, neden öldürüldüklerini, ne tür bir cinayete kurban gittiklerini araştırmasını beklerler. Çoğunlukla alelacele kazılmış, isimsiz bir çukura yığılır cesetleri. Yargısız masum sivilleri öldürenler, suç işlediklerini ve birer katil olduklarını bilme telaşıyla bir gece vakti cesetlerin üzerini örterler. Kimi zaman dozerlerle açılmış bir çukura üstüste yığılırlar, birer et parçası gibi. Kimi zaman bir asit kuyusuna atarlar; kimi zaman bir karakol bahçesine gömülürler kimi zaman da ayaklara bağlanan ağır taşlarla bir nehire atılırlar. Sonra mevsimler gelir geçer, o mezarların üstünde otlar biter. Yaşayanlar onların izini aramadığı sürece, sessizce beklerler çukurlarında ölüler. Çünkü ölüler konuşamaz, çığlık atamaz, başlarından neler geçtiğini ağlayarak anlatamaz. Ama yaşayanlar onların izini aradığı sürece beklerler sabırla… Ama ölüler bir yere gitmezler, yattıkları yerde yaşayanların onları bulmasını, acıklı öykülerini araştırmasını beklerler. Katiller evet katiller ise, ölülerden korkarlar yaşayanlardan korktukları kadar…”
30 Ağustos’un ‘Uluslararası Kayıplar Günü’ olduğunu ve Ali Ongan’ın uyarılarını unutmayın!
* * * * *
“Kayıplar”dan değil; kaybedilenlerden söz ediyorum…
Kaybedilme olgusu ağırlıklı olarak ‘90’lı yılların başında yakıcılığını hissettirdi ve çok hızlı bir şekilde kayıpların sayısında artışlar yaşandı. Türkiyeli insan hakları savunucuları da gelişmelerle ilgili kamuoyunun ve hükümet yetkililerinin dikkatlerini konuya çekmeye başladılar. İnsan Hakları Derneği ilk olarak 18 Aralık 1992’de “Kayıplar Bulunsun” sloganı ile bir kampanya başlattı. İHD kampanyasını bir basın açıklaması yaparak başlattı. İHD’nin basın açıklaması şöyleydi:
“KAYIPLAR BULUNSUN
Cuma, 18 Aralık 1992
Demokratik toplumlarda devlet tarafından bir insanın gözaltında “kaybedilmesi”ne rastlanmaz. Son bir buçuk yılda, Türkiye’de insan hakları ihlâllerine tipik olaylar eklendi.
Gözaltında kayıplar.
12 Eylül öncesinde Fehmi Gökçek, Ali Uygur ve Ali Kayahan; 12 Eylül döneminde Nurettin Yedigül, Hayrettin Eren, Maksut Tepeli, Hüseyin Morsümbül, Mahmut Kaya ve Mustafa Taş bilinen kayıplardı.
1991 yılından bugüne gözaltında kaybedilenlerin sayısı 16’ya ulaştı.
9 Mart 1991’de Yusuf Erişti, 27 Ekim 1991’de Hüseyin Toraman, 4 Mayıs 1992’de Soner Gül, 4 Mayıs 1992’de Hüsamettin Yaman, 20 Temmuz 1992’de Hasan Gülünay, 6 Ekim 1992’de Ayhan Efeoğlu, 9 Ekim 1992’de Tuğrul Özbek “kaybedildi.” Güneydoğu’da, 1992 yılı içerisinde Hisni Özer, İbrahim Gündem, Mahmut Ertak, Şahmuz Aydın, Şükrü Yılmaz, Süleyman Balıcı, Ahmet Balıcı, Ahmet Akman, Nezir Acar “kaybedildi.”
Sonrasında “Kirli Savaş”ın gayrı nizami yıkım ve vahşeti…
Örneğin Enes Ata 7 yaşındaydı. Diyarbakır’da 2006 senesinin mart ayında evinden 300 metre uzakta oturan teyzesine gitmek için çıktı, bir daha dönmedi. Bir gösterinin ortasında kalmıştı. Plastik mermiyle göğsünden vuruldu. Çok küçüktü, dayanamadı ve öldü. Öldürüldü.
Ramazan Dağ yaşasaydı 35 yaşında genç bir adam olacaktı. Ancak 1988 yılında Hakkâri’de ‘dur ihtarına uymadığı’ gerekçesiyle vuruldu. Öldüğünde 13 yaşındaydı.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ramazan’dan bu yana İnsan Hakları Derneği’ne göre 382, çocuk ölümlerine karşı kurulan ‘Bir Göz de Sen Ol’ hareketine göre ise 376 çocuk öldürüldü. Kimisi kurşunla kimisi mayına basarak kimisi panzerlerin altında kalarak.
Bazıları çocuk değil neredeyse bebekti. Mesela Rujiyan İdem. Ailesi boşaltıldıktan sonra tekrar yerleşime açılan köylerine yerleşti. Rujiyan abisiyle beraber oynarken buldukları bir el bombasının patlaması sonucu öldü. Sadece 4 yaşındaydı.
Abide Ekin, Şırnak’ın Ormaniçi Köyü’ndeki bir çatışmada bombayla öldürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’yi yaşam hakkını ihlâl etmekten mahkûm etti. Abide 6 yaşındaydı.
Uğur Kaymaz 12 yaşındaydı, 2004 senesinde 13 kurşunla öldürüldü.
Ceylan Önkol, iki sene önce koyun otlatırken bir patlama sonucu 14 yaşında öldürüldü.
Yüzlerce çocuğun böyle bir hikâyesi var. 4 yaşında 8 yaşında, 10 yaşında. Patlayarak, plastik ya da gerçek mermilerle vurularak öldürülen yüzlerce çocuk cesetlerini sırtımıza yüklemiş, bir cevap bekliyor.
Bunlar da “faili (belli) meçhul” denilen kaybedilenlerdi…
* * * * *
Devam edelim: İHD raporları gözaltında kayıp vakalarında 1992-1996 döneminin yoğunluk kazandığını ortaya koymaktadır. Aynı dönem silahlı çatışmalarda, faili meçhul siyasal cinayetlerde ve zorla yerinde etme uygulamalarında da yoğunluğun gözlendiği dönem olmaktadır. Söz gelimi İHD bilançolarında, 1994 yılında 328, 1995’te 220, 1996’da 194 kayıp savı yer almaktadır. Bu sav, 1997’de 66, 1998’de 29, 1999’da da 36 olarak yer almaktadır.
Kayıp bilançoları sayılar bakımından kesinlik taşımayan bilançolardır. Söz gelimi 2003’te İHD’nin yayınladığı “Kayıpları unutmadık” kitabında 834 sayısı verilmektedir. Bu konuda bazen 530 sayısı da telaffuz edilmektedir. Bu çelişkili durum özellikle OHAL bölgesindeki çatışmalı ortamda yaşanan yaşam hakkı ihlâllerinin çeşitliliği ve on binlerce insanın yaşamını yitirmesinden kaynaklanmaktadır.
Söz gelimi İHD’nin ‘Toplu Mezar Raporu’nda tespit ve girişimleri sonucu, Siirt’te 15 mezarda 206, Bitlis’te 13 mezarda 251 kişi, Diyarbakır’da 19 mezarda 216 kişi, Van’da 9 mezarda 149 kişi, Batman’da 8 mezarda 102 kişi, Hakkari’de 6 mezarda 68 kişi, Bingöl’de 5 mezarda 57 kişi, Şırnak’ta 4 mezarda 80 kişi, Mardin’de 4 mezarda 35 kişi, Elazığ’da 1 mezarda 50 kişi, Ağrı’da 1 mezarda 41 kişi, Dersim’de 1 mezarda 19 kişi, Iğdır’da 1 mezarda 14 kişi, Gaziantep’te 1 mezarda 10 kişi olmak üzere toplamda 88 mezarda 1298 kişinin cenazelerinin bulunduğu rapor edilmektedir.
İHD aynı raporda ortaya çıkan toplu mezarların açılması sonucu 26 mezarda 171 kişinin cesedine ulaşıldığı bilgisine de yer vermektedir.[4]
Sadece bir örnek haber aktaralım: İHD Amed (Diyarbakır) Şube Sekreteri Raci Bilici, 253 toplu mezarda 3 bin 248 kişiye ait cenaze bulunduğunu söyledi!
Böylesi bir vahşetin orta yerinde Cumartesi Anneleri ölülerini arıyor. İnanılır gibi değil ama devlete Mutki’deki gibi toplu mezarları nasıl kazması gerektiğini de öğretiyor: Birleşmiş Milletler Otopsi Protokolü’ne uyulması, ilkel yöntemlerin bırakılması, toplu mezarların antropolog, arkeolog ve adli tıp uzmanları nezaretinde açılması talepler arasında. Aileler devlet sırrı ve zamanaşımının ileri sürülmesini engelleyecek yasal değişiklikler ve bu cinayetlere ilişkin devlet sırlarının açıklanmasını da talep ediyor. Bunun yanı sıra gözaltında kaybedilenlerin kimlik tespitine yarar genetik bilgilerin depolandığı, ücretsiz hizmet veren bağımsız bir merkez oluşturulması ve bu merkezin verilerinin resmî olarak kabul edilmesi de talepler listesinde. Yani aslında yapılması gerekeni istiyorlar.
Öyle bir memleket ki burası, yakınları gözaltında öldürülenler, devlete çocuklarını, kardeşlerini nasıl kazarak bulması gerektiğini anlatıyorlar…
* * * * *
Tam da bu tabloda Cumartesi Anneleri hepimize, herkese öğretiyorlar/ hatırlatıyorlar…[5]
Dilek Kurban’ın, “Biz ‘Cumartesi Anneleri’ni ne çabuk unuttuk. Son yıllarda, Kürt açılımı ve Ergenekon davası nedeniyle faili meçhulleri, gözaltında kayıpları, devletin bölgede işlediği akıl almaz suçları, JİTEM’i daha önce hiç olmadığı kadar konuşurken, bütün bu meselelerin sembolü olan bu hareketi konuşmuyoruz. Oysa, yakınları devlet eliyle kaybedilen bu aileler, 1990’larda Kürtlere karşı işlenen hak ihlâlleriyle Ergenekon davası arasındaki bağı daha en başında gördüler,” diye betimlediği Onlar “27 Mayıs 1995 Cumartesi günü ilk kez Galatasaray Meydanı’nda toplanmışlardı. Sayıları 30’u aşmıyordu. Sonra her cumartesi günü saat 12’de meydanda toplanıp oturma eylemi gerçekleştirdiler. Sayıları arttıkça arttı.
98 yılının ağustos ayından başlayarak düzenli olarak polis saldırılarına uğradılar. Coplarla, biber gazlarıyla hırpalandılar. Gözaltına alınıp dayak yediler. 13 Mart 1999 günü her hafta tekrarlanan oturma eylemlerine ara verdiklerini açıkladılar.
Ancak 10 yıl sonra, 31 Ocak 2009’da oturma eylemleri yeniden başladı. Cumartesi insanları olmasa kayıpları; gözaltına alındığı bilinen, görülen ama yetkililerce reddedilen; nefretle parçalanmış bedenleri kim bilir hangi ırmak yatağına, hangi ormana, hangi çukura atılıvermiş olanları bize hatırlatacak kimse kalmayacak. Ellerinde oğullarının- kızlarının çoğunluk yoksul bir fotoğrafçı dükkânında çektirilmiş soluk vesikalıklarından büyütülmüş suretleriyle, binlerce yıl yaşlanmış analar, babalar, kardeşler, evlatlar oturuyor Galatasaray Meydanı’nda. Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor. Sevdiğinin ölümünün yasını bile tutmasına izin verilmemiş, kimseden hesap soramayacağını bilerek hayatta kalanlar”dı…[6]
Aslında güçlü bir tarihsel geri planı var ‘Cumartesi Anneleri’nin… Mesela 1915’de, İstanbul’da sabah 04.00’te kapısı çalınan Ermeni aydınları, yazarları, gazetecileri, milletvekilleri gözaltına alındı. Ardından da, Haydarpaşa Garı’ında trenlere bindirilerek ülkenin başka bölgelerine gönderildiler. Sayıları 220 civarındaydı… Aralarında Zohrab, gibi Meclis-i Mebusan üyeleri vardı.
İçlerinden 81’i öldürüldü, 139 kişiden ise bir daha haber alınamadı. İstanbul tutuklamalarıyla başlayan süreçte Ermeni halkı kitleler hâlinde devlet güçlerinin elinde yok oldu.
Topraklarımızda İttihat ve Terakki döneminde başlayan, gözaltında insan kaybetme son bulmadı. Tersine, muhaliflere, farklı kimliklere mensup insanlara karşı bir devlet politikası hâline geldi.
Gözaltında kaybetme, 12 Eylül 1980 faşist askerî darbesi ile birlikte artarak devam ederken, 1990’lı yıllarda özellikle Kürt coğrafyasında hızlı bir tırmanış gösterdi.
Bu dönemde, gözaltına alındıktan sonra kaybedilen, Hasan Ocak’ın ardından Rıdvan Karakoç’un da işkence edilmiş bedenlerinin bulunması üzerine bir grup insan hakları savunucusu ve kayıp yakını 1995’in 27 Mayıs’ında Galatasaray Meydanı’nda “Gözaltında kaybedilenlerin akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın ve bu topraklarda bir daha hiç kimse kaybedilmesin” talebiyle sessiz oturma eylemini başlattı.
Giderek gelenekselleşen ‘oturma eylemleri’ sonunda, bu grup ‘Cumartesi Anneleri’ adıyla anıldı. Gerek ulusal, gerekse uluslararası alanda gözaltında kayıpları kamuoyunun gündemine taşıdı.
İHD’ye gelen resmî başvuranların sayısı 543 olsa da, resmî olmayan kayıp sayısının ise; 1000’nin üzerinde olduğu biliniyordu.
Sadece 1994’de kayıp sayısı 229’a ulaşırken, Cumartesi Anneleri’nin ve insan hakları savunucularının mücadeleleri sonucu 1998’de bu sayı azalmaya başlandı.
Kürt illerinde Olağanüstü Hâl uygulanması yıllarca sürdü ve varlığı herkes tarafından bilinmesine rağmen resmî olarak inkâr edilen JİTEM gibi devlet içindeki örgütlenmeler özellikle bu yıllarda bölgede dehşet saçtı. Yüzlerce insanın gözaltında kaybedilmesinde etkin rol oynadı.
Hukuk mücadelesinde ise; birçok sorunlarla karşılaşıldı. Suç duyuruları kayıp yakınlarının ya yüzlerine fırlatıldı ya da savcılığın tozlu raflarına terk edildi. Tanıkların ifadeleri ise kayda değer bulunmadı.
Kayıp yakınlarının, evlatlarının, sevdiklerinin kemiklerine ulaşma düşü ve umudu şimdiye dek İHD’ye başvurmamış ailelerin de başvurmalarını sağladı. Bu sayı 10 yıl önce 543 iken, yeni başvurularla 1.000’nin üzerine ulaştı.
Yeni bilgiler ve ifşaatlar gerçeklerin bir kısmını gün yüzüne çıkardı. Eski Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Atilla Kıyat, 2 Ağustos 2010 günü bir televizyon programında failli meçhuller, gözaltında kayıplar “bir devlet politikasıydı” dedi. Bu itiraflar bile hükümetin tutumunu değiştirmedi.
Söz konusu tabloda Bandista’nın ‘Benim Annem Cumartesi’ şarkısında kayıp oğulların, kızların analarına seslendikleri gibi “Kör kuyularda bul beni/ Bul beni bir sahilde/ Çıplak bir işkence gemisinde elektrikle ayık bir kışlada kayıp/ Anne, bir sokak başında/ İsimsiz yüzsüz bir kimsesiz mezarında/ Kaybedenler kaybetti yazan mezar taşının altında bul beni” diye sesleniyordu belki de Berfo Ana’nın ‘biricik kuzusu’ Cemil Kırbayır… Cemil böyle seslenir de anasına, Berfo Ana aramaz mıydı oğlunu?
İlk kez, gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın işkence edilmiş ölü bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunması üzerine, 27 Mayıs 1995’ten bugüne kadar Galatasaray Lisesi önünde yağmurda, karda, güneşin altında aynı saatte her Cumartesi buluşan anneler de arıyordu oğullarını, kızlarını… Sabah yeni uyanıp da çayı ocağa yeni koyduklarında, fırından yumurtalı ekmekleri yeni çıkardıklarında henüz kahvaltı sofrasına oturmamışken ‘bir sabah acılarını süpürmek için açtıklarında’ yıllardır tanısınlar diye badana bile sürmedikleri evlerinin kilitsiz kapılarını, belki gelirlerdi… Umutsuz yaşanmıyordu, annelerin ama en çok da cumartesi annelerinin umut etmekten başka çareleri yoktu… ‘Solgun bir halk çocukları ayaklanması’ sırasında ‘devlet dersinde öldürülen’ çocuklarını bir gün bulacaklardı… ‘Zorba Devlet Baba’nın karanlık dehlizlerinde kaybolan çocukları, ‘şefkatli’ annelerin aydınlık yüzleri bulacaktı… Elbet bir gün mutlaka şarkının sonunda da olduğu gibi “Anne biz geldik…” diyeceklerdi ve “Koyunlarında çiçekler içinde yeni bir ülke” getireceklerdi…[7]
* * * * *
Yerkürede olduğu üzere…
Hatırlayın Guatemala’da 36 yıllık iç savaşın toplu mezarları ortaya çıkarıldı…
10 bin kişilik toplu mezarlarıyla Arjantin’in acılı kaderini Alen Gustavo’nun deyişiyle, “Plaza del Mayo anneleri değiştirdi”…
BM Mülteciler Yüksek Komiseryası (UNHCR), Kolombiya’nın merkezindeki bir mezarlıkta kimliği belirsiz 446 cesedin bulunduğunu açıkladı. Ekim 2002’de tespit edilen toplu mezarlar bir insan hakları ihlâli olmasından ziyade bir insanlık suçu olduğu ve suçluların derhâl yargılanması gerektiği kampanyalarda genişçe yer buldu.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiser Navi Pilay, gözaltında kayıplar olayına ilişkin olarak “uygulamanın kendisi o kadar sistematik ve yaygın ki insanlığa karşı işlenen suç derecesine ulaşmaktadır” açıklamasında bulundu…
Sri Lanka devletinin, Tamil halkının yaşadığı bölgelere yönelik 2 Ocak 2009’da başlattığı ve 25 Ocak 2009’da sona eren soykırım harekâtında, resmî rakamlara göre 12 bin kişi öldürüldü. Öldürülenlerin büyük bölümünü sivil halk oluştururken, bunların bilinmeyen yerlerde toplu mezarlara gömüldüğü BM yetkililerince açıklandı. Hâlâ toplu mezarların nerede olduğu açıklanmazken, soykırım operasyonları sonrasında yapılan araştırmalarda önemli bulgulara ulaşıldı…
Honduras’ta muhaliflerin toplu mezarları ortaya çıkarıldı…
Şili’de de benzeri oldu…
Peru’da 1987 yılında yerlilere karşı gerçekleştirilen Putis katliamı aydınlatıldı. 123 sivilin gömüldüğü toplu mezarı açıldı…
İspanya’da 90 bin kişinin Franco döneminde (1939-1975) kaybedilmesinin ardından 2004’te başlatılan çalışmalar korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: Toplu mezarları açıldı…
Özetle hakikâtleri araştırma komisyonları gerçekleri ortaya çıkardı…
Kimsenin şüphesi olmasın: Bizde de böyle olacak!
Bundan dostun da, düşmanın da kuşkusu olmasın…
13 Ekim 2011 10:00:16, Ankara.
N O T L A R
[*]Newroz, Yıl:5, No:191, 27 Ekim 2011…
[1]A. Hicri İzgören, Verilmiş Sözdür, Avesta Yay., 2011.
[2]“Berfo Ana Oğlunu Andı”, Radikal, 10 Ekim 2011, s.16.
[3]Ali Ongan, “Dünyanın Utancı Toplu Mezarlar – 1”, http://www.facebook.com/note.php?note_id=202902043065129
[4]Hüsnü Öndül, “Türkiye’de Kaybedilme Olgusu”, Evrensel Pazar, 29 Mayıs 2011, s.12.
[5]Cumartesi Anneleri’nin eylemine katılan İnsan Hakları Komisyonu Başkanı AKP’li Zafer Üskül, ailelerin acılarını paylaştığını, iktidarları döneminde insan hakları konusunda büyük aşama kaydettiklerini savundu. Ancak kendilerine verilen sözlerin hiçbirinin tutulmadığını söyleyen aileler, artık söz değil icraat bekliyor. Yıllardır sesini duyurmaya çalışan bir kayıp yakını, Hanım Tosun, “Söyledikleri hiçbir şeye inanmıyoruz. Bizi kimse ciddiye almıyor. Kimse sözünü tutmuyor. Biz bu sözleri çok duyduk. Ben yıllar önce Meclis’e de gittim. O zaman da siyasiler bize hep şunu söylüyorlardı: ‘Elbette yardımcı oluruz, bu konuda duyarlıyız, acınızı biliyoruz, paylaşıyoruz.’ Ama biz o görüşmelerden döndükten sonra, o siyasilerin hiçbiri bu konuda kılını kıpırdatmıyordu” dedi. (Sevgim Denizaltı, “Bu Sözleri Çok Duyduk”, Birgün, 22 Mayıs 2010, s.7.)
[6]Yıldırım Türker, “Neredesiniz?”, Radikal, 26 Aralık 2010, s.14.
[7]M. Utku Şentürk, “Benim Annem Cumartesi”, Radikal, 2 Temmuz 2011, s.35.
 SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s