KARANLIKTAN “KİRAZ ZAMANI”NA VEYA CHE’DEN ADALI’YA BİZİMKİLER[*]


“Bizler düşlerle aynı hamurdan yapılmışızdır.”[1]

 

Bir 8 Ekim’de Che’den Adalı’ya Bizimkiler’den söz etmek kolay değil!

Söz etmeye kalkıştığımız; aşkla ve cüretle yaratılmış el emeği göz nuru, can bedeli bizim olan tarihtir… Hayır; bu tarih neo-liberallere alt üst ettirilemez; veya kuru bir biteviyeliğin anma törenlerine falan da indirgenemez… Bizim tarihimiz hayatın orta yerinde aşkla yaşayan ve savaşan canlı bir organizmadır; Onu anlayıp, anlatabilmek değiştirilmesi gereken dünyayı kavramakla mümkündür… İşte tam da bunu için Che’de Adalı’ya Bizimkiler’den söz etmek; bugünün kapitalistdünyasının Onların iradesiyle aşılmasını gerektirmektedir… Bu kavrayışla “küreselleşme” adı altında yaşa(tıl)dığımız “yeni düzen(sizlik) dünyası”na göz atarsak… YAŞA(TIL)DIĞIMIZ “YENİ DÜZEN(SİZLİK) DÜNYASI” “Küreselleşme”, “serbest piyasa”, “post-kapitalizm” vb’leri nümayişlerle ayakta alkışlayıp, “Tarihin Sonu”nu ilan ettikleri “şey”; yani “sürdürülemez kapitalizm” karaya oturdu! “Yeni Düzen” dedikleri bir yalanın sınırlarına vardık; sınırlarına ulaşılan yalan tarihin tanık olduğu yıkımların en çaplılarından… BM Gıda Hakkı Raportörü İsviçreli Jean Ziegler’in, “Küreselleşmenin her bir günü terör demektir. Dünyada her 7 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. Bu bir kader değildir, fakat emperyal bir saldırıdır. Bu saçma ve ölümcül düzenin tek nedeni de küçük bir azınlığın sürekli sınırsız kâr peşinde koşmasıdır ve bütün bunların bir numaralı sorumlusu ise Amerikan imparatorluğudur” diye isyan ettiği söz konusu yıkıma ilişkin olarak hızla sıralayalım: ·        Dünya Bankası’nın hazırladığı raporda, günlük yoksulluk sınırı 1.25 dolar olarak belirlenip, dünyada yoksulluk içinde yaşayan insan sayısının 1.4 milyar olduğunu tahmininde
 bulundu….
Dünya Bankası 2004 yılında yoksulluk içinde yaşayan insan sayısının 985 milyon olduğunu tahmin etmişti!·        Küresel kıtlık nedeniyle 37 ülkeye acil gıda yardımı yapılması gerekiyor. Bu ülkelerden 21’i Afrika’da, 10’u Asya’da, 5’i de Orta ve Güney Amerika’da bulunuyor. Acil gıda yardımı listesinde yer alan bir başka ülke ise Moldova oldu…Giderek artan dünya nüfusu ile birlikte artan ölçülerde problem hâline gelen gıda tüketimi, özellikle gelişmiş ülkelerde daha fazla artış gösteriyor. Yaşanan bu son gıda krizlerinden mevcut olan milyonlarca aç insana 100 milyon civarında kişinin daha katılmış olduğu tahmin ediliyor. FAO Başkanı Jacques Diouf’un da dediği gibi “Dünya silahlanmaya 1.2 trilyon dolar harcama konusunda ciddiyse milyonlarca insanın beslendiğinden de emin olmalıdır”! Yeri gelmişken burada, açlığın büyüdüğü yerküredeki çılgın silahlanma konusunda bir parantez açalım… ·        Dünyada askeri harcamalar 1998-2007 kesitindeki 10 yılda yüzde 45 oranında arttı! ·        İsveç düşünce kuruluşu Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) bir araştırması, dünyanın Soğuk Savaş dönemini aratmayacak çapta bir silahlanma yarışınatutuştuğunu gösterdi. SIPRI’nin raporuna göre dünyanın askeri harcamaları, son 10 yılda yüzde 45 arttı. 2007’de askeri harcamalar 2006’ya nazaran yüzde 6’lık artışla 1.34 trilyon dolara çıktı! ·        Özetle Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre Asya, Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde her yıl ortalama 22 milyar dolar silahlara harcanıyor… İşte size kapitalist yıkımın “yeni düzen(sizlik)i”!  Ancak bu kadarla da sınırlı değil! Açıklık, kıtlık, kırım da var! Örnek mi? Alın size birkaç tane! Gıda fiyatları 2002’den 2007’ye yüzde 65 oranında arttı. Gıda fiyatlarındaki artış nedeniyle 37 ülkede ayaklanmalar çıkarken, dünya genelinde 53 günlük tahıl stoku var! Dünya Bankası’nın hazırladığı bir ön çalışmaya göre 30 milyonu Afrika’da olmak üzere 105 milyon insan artan gıda fiyatları nedeniyle açlık sınırının altında kalabilir! Yani küresel eşitsizlik uçurumu derinleşiyor! Evet “küreselleşme”nin ekonomik serbestliği yoksulluğu önlemiyor, zengin-yoksul ülkeler uçurumu açılıyor…  1998’de yayınlanan İnsani Gelişme Raporu’na göre, dünyanın azgelişmiş yerlerinde yasayan 4.4 milyar insanın yüzde 60’ı temel temizlik koşullarından, yüzde 33’ü temiz içme suyundan, yüzde 25’i içinde yaşanabilecek bir konuttan, yüzde 20’si gerekli besin kaynaklarından ve sağlık servislerinden yoksundur. Aynı rapora göre dünyanın en zengin 3 kişisinin toplam varlıkları en yoksul 48 ülkenin, dünyanın en zengin 225 kişisinin toplam varlıkları ise 2.5 milyar insanın (dünya nüfusunun yüzde 47’si) toplam yıllık gelirlerine eşittir. UNICEF’e göre günde 30 bin (on tane 11 Eylül saldırısına eşit) çocuk açlık ve ishal gibi kolayca tedavi edilebilecek hastalıklar nedeniyle sessiz sedasız ölmektedir. Yüksek gelirli ülkeler 2001 yılında, yüzde 16’lık nüfuslarıyla dünya gelirinin yüzde 81’ine sahipken, geriye kalan yüzde 84’lük dünya nüfusu dünya tüketiminin sadece yüzde 19’u ile yetinmek durumundadır. Dünya Bankası verilerine göre 2001 yılında yaklaşık 1.1 milyar insan günde 1 doların ve 2.7 milyar insan günde 2 doların altında bir gelirle yaşıyor. Günde 2 dolar üzerinden hesaplandığında, 2001 yılında yoksulluk sınırının altında yaşayan nüfus 2 ülkede yüzde 90’ın, 14 ülkede yüzde 80’in, 23 ülkede yüzde 70’in, 26 ülkede yüzde 60’ın ve 35 ülkede yüzde 50’nin üzerindedir. Yapılan hesaplamalarla en zengin on ülkede kişi başına düşen ulusal gelir ortalaması en yoksul on ülkenin ortalamasının 1960’da 92 katıyken bu oran 1970’de 113’e, 1980’de 129’a, 1990’da 151’e ve 2000’de 203’e yükselmiştir. Dikkati çeken nokta 1990 ile 2000 arasındaki artışın diğer zaman dilimlerine oranla daha yüksek olduğudur! Verili “YDD”nin lanetli tablosunda kaygıları -kaçınılmaz biçimde-büyüyen egemenlerin, aynı zamanda sömürüleri de katmerleniyor! DÜNYANIN EN BÜYÜK ŞİRKETLERİ-2007 (milyon dolar) ŞİRKET CİRO KÂR WAL-MART 378.799 12.731 EXXON MOBIL 372.824 40.610ROYAL DUTCH SHELL 355.782 31.331 BP 291.438 20.845 TOYOTA MOTOR 230.201 15.042 CHEVRON 210.783 18.688 ING GROUP 201.516 12.649 TOTAL 187.280 18.042 GENERAL MOTORS 182.347 -38.732   CONOCOPHILLIPS 178.558 11.891 DAIMLER 177.167 5.446 GENERAL ELECTRIC 176.656 22.208 FORD MOTOR 172.468 -2.723 FORTIS 164.877 5.467 AXA 162.762 7.755 SINOPEC 159.260 4.166 CITIGROUP 159.229 3.617VOLKSWAGEN 149.054 5.639 DEXIA GROUP 147.648 3.467 HSBC HOLDINGS 146.500 19.133  Rakamlar böyleyken; bunların da artısına gelince… ·        Fortune Dergisi 2007’de Exxon Mobil’in dakikada elde ettiği kâr rakamını 78 bin dolar olarak hesapladı. 2007’de Exxon Mobil’in dakikada elde ettiği kâr rakamını 78 bin dolar olarak hesapladı. Fortune Global 500’ün ilk 10 şirketi içinde 6 küresel petrol şirketi ve 2 de enerji şirketi yer aldı. Exxon Mobil 2006’nın ardından 2007 yılında da 40.6 milyar dolarlık kâr rakamı ile dünyanın en kârlı şirketi oldu. Petrol devleri Fortune listesinde ikinci, üçüncü ve dördüncü sırayı ele geçirirken, ilk 10 içinde yer alan petrol şirketlerinin 2007 toplam cirosu ise 1.4 trilyon doların üzerine çıktı. 2007 yılında sektörel bazda petrol şirketlerinin kâr artışı tüm sektörler içinde yüzde 19.8 ile en yüksek artış oranını yakalarken, ilaç endüstrisinin kârlılık oranı da yüzde 17.7 ile ikinci sırada gerçekleşti! ·        Bunun yanında Merrill Lynch ve Capgemini tarafından 2008 yılında 12’ncisi açıklanan ‘Dünya Varlık Raporu’nda yer alan bazı satırbaşları ise şöyle: Dünyada 10 milyon zengin var: 2006 yılında “yüksek varlıklı’ların nüfusu 2007 yılında yüzde 6 büyüyerek 10.1 milyona ulaştı… Çin’de zengin sayısı patladı: Yüksek varlıklı nüfus artışı en fazla Hindistan, Çin ve Brezilya’da oldu…Zenginlerin 40.7 trilyon doları var: 2006 yılında yüzde 11.4 büyüyen toplam yüksek varlıklıların varlıkları, 2007 yılında yüzde 9.4 büyüyerek 40.7 trilyon dolara ulaştı! 

 “Küreselleşme” dedikleri şey; yani emperyalist-kapitalizm bu! Bu ve ka-çı-nıl-maz kriz! KAPİTALİZM KRİZDİR! Siz bakmayın ona övgüler düzen “serbest piyasanın ruhbanları”na; kapitalizm krizdir! “Küreselleşme” de söz konusu krizi büyüterek, içinden “çıkılmazca” giriftleştirmiştir… John Bellamy Foster’in, “… ‘Spekülatif çılgınlık’ ile ‘çöküş ve panik’, ‘malileşmenin krizi’ni ağırlaştırdı,”[2] formülüyle betimlediği durum da, bu giriftliğin bir göstergesidir. Yıkıma eşitlenmiş kriziyle kapitalizmin hâl-i pür melali vahimleşirken Haluk Şahin, “Bu krizin sıradan bir sıkışma olmadığını artık herkes kabul ediyor. Küreselleşmeyi mümkün kılan finansal mimarinin çok ciddi bir çöküntü içinde olduğu ortada,” diyor! TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da dünyayı saran finansal kriz konusunda, “Bu iş domino gibidir” diye ekliyor! Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, dünyada büyük bir kriz yaşandığını belirterek, “Dünya ekonomi tarihinde, 1930’lardan sonra dünyanın yaşadığı en büyük buhran dönemi olacak,” demek zorunda kalıyor! Mali krizden kapitalizmi sorumlu tutan Latin solcu liderlere Anglikanlar da ekleniyor. Örneğin Anglikan Kilisesi Başkanı Williams “Marx haklı” derken, yardımcısı hisseleri ucuza kapatanları “banka soyguncusu” diye niteliyor! Özetle “Küresel kriz bütün ezberleri bozarak derinleşiyor. Öyle ki, muhafazakâr görüşleri ile tanınan Financial Times’ın başekonomisti Martin Wolf, karışık duygular içerisinde 24 Mart 2008 tarihli köşe yazısında şu satırları dile getirmişti: ‘14 Mart 2008 tarihini unutmayınız: Bu tarih bundan böyle küresel serbest piyasa kapitalizm düşünün öldüğü gün olarak anılacaktır’…”[3] Herkes görüyor: “Kriz, piyasaların kendi kendilerini düzenleyen kurumlar oldukları varsayımının, buna ibadet edercesine inanılan ülkede, ABD’de tuzla buz olmasına oldu.  Çünkü yaşanan sorunun kaynağında, Chicago Boy’ların, Thatcher ve Reagan yönetimleri döneminde uygulamaya konan, kendi kendini düzenleyen piyasa kuramı yatıyor”![4] Gerçekten de Amerikan Federal Reserve Başkanı Ben Bernanke’nin, “krizin seyrinin en kötümser tahminleri bile aştığını” söylediği koordinatlarda; IMF’nin icra direktörü Dominique Strauss-Kahn da, “küresel krizin daha ortasında olduğumuzu” savunarak, “daha da kötü günlerin yaşanabileceği” uyarısını yapıyor. Amerikan hükümeti, serbest piyasa savunucularının bütün tezlerini ve dogmatikinançlarını bir tarafa bırakarak, eşi benzeri görülmemiş bir müdahale paketini Kongre’ye sunuyor. Söz konusu işlem de “serbest piyasa ideolojisinin sonuna gelindiğini” ilan ediyor! 

 Bu durumda Serdar Turgut ise, “Kapitalizmin dayanma gücünü anlarız,” derken, “Kapitalizmin sonu (mu)” demeden edememektedir! Nihayet “hızlı bir piyasacı liberal” olan Cüneyt Ülsever bile şunları demek zorunda kalmıştır: “Artık inanıyorum ki, müdahaleyi her koşulda gereksiz bulmak (Friedman) yerine zaman zaman müdahaleyi kapitalizmin vazgeçilemez parçası kabul etmek (Keynes) daha doğru!” Tüm bunlar da neo-liberal iktisat dogmalarının geçersizliği ortaya çıkarıyor! O hâlde denilebilir ki, “Kapitalizmin yeni bunalım devresinin sonunda değil, tam ortasındayız”. Piyasa goygoyculuğu yapmayan tüm gözlemciler, yaşanan ve daha da yaşanacak olanların 1929 bunalımıyla karşılaştırılması gereken çok büyük bir sarsıntı olduğunu belirtiyorlar. 2008’in ilk dokuz ayı içinde, krizin ABD ekonomisine maliyeti 900 milyar doları buldu. Önümüzdeki aylarda bu miktarın 1.5 trilyon dolara varması yüksek bir ihtimal. Kriz artık sadece ABD ekonomisinin değil, “global”! Kapitalizmin “serbest piyasa” kuramı -bir kez daha-yerle yeksan oldu; çöktü! Boy verdiği uluslararası mali piyasalardan reel sektöre dalga dalga yayılacak olan kriz, etkisini en çok “çevrede” gösterecek… Bu çerçevede “Küresel kapitalizmde deprem” vurgusuyla Yakup Kepenek de ekliyor: “Sonuç olarak kapitalizm bir niteliksel başkalaşma evresini yaşıyor. Cennet bahçelerinde ele ele gezinirlerken, Havva’nın kendisine uzattığı elmayı ısıran Adem, rivayet edilir ki şöyle demiş: Sevgilim, büyük bir değişimin eşiğindeyiz! Biz de öyleyiz!”[5] Hayır; ifadeye gayret ettiklerimizde zerrece “abartı” yok; gazete sayfalarına yansıyandan veya olup-bitenden, yani kriz içinde debelenen kapitalizmden söz ediyoruz! “ABD ve Avrupa’da onlarca devi yutan krizi 30 şirketi daha batıracak”! “ABD ekonomisindeki kredi kriz ile son bir yılda batan finans devlerinin sayısı da 13’e ulaştı”! “Kongre kurtarma planını tekrar görüşmeye hazırlanırken piyasaların kaybı trilyon doları aştı”! Alman ekonomisi küçülürken, İngiltere’yi işsizlik, Avrupa’yı ekonomik durgunluk endişesi sardı. Almanya’da iş dünyasında güven endeksi son üç yılın en düşük seviyesine gerilerken, İngiltere’nin işsizler ordusundaki büyüme Avrupalı ekonomistlerin “Bugünler daha iyi günlerimiz. Resesyon kapıda” yorumlarına neden oldu! 

 Bir dönemin ‘üzerinde güneşin batmadığı imparatorluğu’ son dönemde ekonomik sıkıntılar yaşıyor. Dönmeyen krediler nedeniyle bankalar batıyor, bazılarına da el konuluyor. Ekonomik kriz rakamlara da yansımış durumda! Toparlarsak: Ifo araştırma enstitüsünün anketine göre Batı Avrupa ve Asya ekonomilerinin görünümü kötüleşti ve dünya ekonomisihakkındaki beklentiler son 18 yılın en düşük seviyelerine indi. Münih merkezli ekonomi araştırma enstitüsünün hazırladığı, şu anki piyasa koşullarını ve ilerisi için tahminleri ölçen dünya ekonomik durum endeksi ikinci çeyrekteki 81.4’den üçüncü çeyrekte 73.4’e düştü ve son yedi yılın da en düşük değerine indi. Bunları getirisi ya da “ilk sonuçlar”ı da şöyle oldu: 300’e yakın şirket battı, zarar trilyon doları aştı ama küresel kriz yeni finans devlerini de batıracak… Harvard Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan ve 2001-2004 arasında IMF’de baş ekonomist olarak çalıştan IMF eski baş ekonomisti Kenneth Rogoff, “ABD henüz rahata ermedi. Kriz daha yarı yolda. Bundan sonrasının daha da kötü olacağını söyleyebilirim,” diyor! Haksız da değil! PEW raporuna göre Amerikan halkı hayat pahalılığıyla baş edemiyor. Fiyat artışları ve işsizlikten şikâyet eden Amerikan halkının büyük bölümü ekonominin durumu konusunda kötümser.PEW araştırma kuruluşunun ABD ekonomisiyle ilgili yayımladığı rapor, ABD halkının sadece yüzde 10’unun ekonominin iyi durumda olduğunu düşündüğünü, diğer yandan halkın yüzde 72’sinin, ekonominin durumunu ya resesyonda (yüzde 54) ya da depresyonda (yüzde 18) olarak nitelediğini gösteriyor! Bunun yanında artan petrol fiyatları 70’li yılların petrol krizini hatırlatan gelişmelere yol açıyor. ABD’nin kırsal kesimlerindeki bazı okullar haftada 5 günden 4 güne indirildi. Yeniuygulama 16 eyaletteki 100’ü aşkın okulda yürürlüğe girdi. Her gün okullara ulaşmak için 100 kilometreden fazla yol yapılan kırsal bölgelerde benzin, ısınma ve soğutmadan tasarruf amaçlanıyor. Sadece haftalık benzin tasarrufunun 65 bin doları bulduğu bildiriliyor. Ve nihayet Mario Calabresi, “Amerika’da 1929 krizinden farklı olan tek şey, o dönemde işsizlik yüzde 25 dolayında seyrediyordu, şimdi ise yüzde 6’lar düzeyinde. Ama işsizlik gitgide büyüyecek,”[6] derken Angel Guerra Cabrera ekliyor: “ABD’nin egemenliğindeki dünya kapitalist sistemi sömürge savaşlarıyla artan askeri harcamalar, aşırı tüketim hırsı, doludizgin yolsuzluklar, yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynakların savrulması sonucu dibe doğru giderken milyonlarca insan açlığa, tüm dünya biyolojik bir yıkıma mahkûm oluyor”![7] Evet, evet yaşanan sadece bir Amerika’daki kriz değil; kapitalizmin küresel krizidir! Günümüzde uygulanan ekonomik sistemlerin yarattığı krizler nedeniyle dünyanın bazı yerlerinde insanlar açlık çekiyor. Haiti’de insanlar içine margarin ve tuz kattıkları çamuruyiyorlar. Mevcut krizler, meta krizleri değil, emtiayı üreten toplumsal ilişkilerin krizleridir! Bu da, tarihin sonu değil, -yeniden-başlangıcıdır!

 Evet, Fukuyama ve hempalarına inat, tarihin yeniden ve daha da güçlü bir başlangıçla sürdüğünden söz edebiliriz…“ABD’de krizin aynası”na ilişkin olarak Uğur Gürses’in şu itirafları da bu savımızı güçlendirir mahiyettedir: “ABD ekonomisinin, özel olarak da finans sektörünün nasıl bir krizle karşı karşıya olduğunun en belirgin göstergesi, şirketlerin piyasa değerindeki çöküşte izlenebilir. Dev şirketlerin borsa değerleri birkaç yıllık bir zaman diliminde hızla eridi. Busürecin devam edeceği de çok açık…” “ABD’deki kriz devam ediyor, sermayesine oranla aldığı riskin ölçüsünü kaçıranlarbirer birer batıyorlar. Mali sistemde toptan ani bir çöküşü, ‘toplu çakılmayı’ engellemek için son bir buçuk yılda ‘kontrollü inişe’ çabalayan ABD Merkez Bankası Fed, (…) ‘finansal mimarinin’ çöküşünü izlemekten başka bir şey yapılamıyor…”Aynı konuda Hugo Chávez de, ABD’deki mali krizi “serbest piyasa kapitalizminin başarısızlığı” diye niteleyip, dünyaya “100 kasırga gücünde zarar verebilir” uyarısı yaparak şunları dillendiriyor: “Kapitalizm ve neo-liberalizmin bu çöküşü 1929 buhranından çok daha kötü olacak. Bu krizden sonra dünya bir daha eskisi gibi olmayacak. Yeni dünya çok kutupluolacaktır! Krizin sorumlusu kim mi? Emperyalizm, ABD ve ABD yönetiminin sorumsuzluğu!” Özetle İngiltere Başbakanı Gordon Brown’un dahi, “Dünya küreselleşme çağının ilk gerçek finansal kriziyle karşı karşıya,” diye betimlediği dizaynda sınıf mücadeleleri kaçınılmaz olarak sertleşecek; devrim ile karşı-devrimin kapışma alanı genişleyecektir… “Kriz varsa demokrasi tehlikededir,” diyen reformist Nabi Yağcı dahi bunun farkındadır! TÜRK(İYE) İNSAN(LIK)INDAN KARELERKüresel kriz, kapitalist yabancılaşmanın kollarında çürüyen Türkiye’yi de, hem de en şiddetli biçimde vuracaktır!Yabancılaşma ve yoksullaşma, Türkiye’de temel ahlâki değerleri çökertti… Örneğin İstanbul Büyükçekmece’de boş bir arazide bırakılan “kaçak göçmen cesetleri” bulundu. Gözü dönmüş “umut tacirleri”, Avrupa ülkelerine giderek “refah içinde yaşam” hayalleri kuran kaçak göçmenlerden, kamyon kasasında boğularak öldükleri anlaşılan 13’ünün cesedini, boş alana bıraktılar. Vakit gazetesinin 76 yaşındaki yazarı Hüseyin Üzmez’in, yanında çalışan ailenin 14 yaşındaki kızına cinsel tacizde bulunduğu, genç kızın ihbarıyla ve “utandıran” telefon kayıtlarıyla ortaya çıktı. Özel televizyon kanallarındaki “Gelinim olur musun”, “Benimle evlenir misin”, “Size anne diyebilir miyim?”, “Bir prens aranıyor” gibi adlar altında sunulan yarışma programlarında, insanlar para uğruna, özel yaşamlarını “genelleştirmeyi” göze almaları…

 Bunun bir diğer artısı da İTO’nun araştırmasının ortaya çıkardığı: Türkiye’de her beş kişiden biri yoksulluğun neden olduğu şiddete maruz kalıyor! İşte iki somut örnek: ·        Türkiye’de ekonomik yetersizlikler nedeniyle bir buçuk milyona yakın çocuk, sokaklarda ve elverişsiz işyerlerinde düşük ücret ve kötü muameleye karşın çalışırken 42 bin çocuk sokaklarda yaşıyor, 132 bin çocuk zorla tarım işçiliği yapıyor, yılda 7 bin çocuk taciz ve tecavüze uğruyor. Türkiye’de 24 milyon 799 bin 424 çocuk yaşıyor! ·        Muğla’nın Dalaman İlçesi’nde, 32 yaşında ve işsiz olan ve bir yıl önce eşinin eviterketmesi üzerine bunalıma giren Laver Özdin 20 Haziran 2008’de çocukları 6 yaşındaki oğlu Müslim Özdin 11 yaşındaki Selda, 10 yaşındaki Nurcan ve 4 yaşındaki Tülin Özdin’e tarım ilacı karıştırılmış meyve suyu içirdi. Toplu intihar girişiminde bulundu![8] Olan(lar) sadece maruz kalmak sınırlı değil; ayrıca da egemen şiddetin bir parçası oluyorlar! Örneğin ‘Dünya Kamuoyu’ adlı program tarafından yapılan ankete göre, Türklerin yüzde 51’i “teröristlere belli oranda işkence yapılabileceğini” düşünüyor! Ayrıca da “sürüleşiyor”: Mesela 12 Eylül’ün yıldönümünde sivil toplum kuruluşları, idam, işkence ve hukuk dışı uygulamalara tepki gösterirken, Trabzonlular, fişlenme coşkusu yaşıyor. TAYAD’lılara linç girişimi, Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayeti gibi Türkiye’yi sarsan olaylarla gündme gelen Trabzon’da ramazan eğlencelerinin yapıldığı alanda açılan polis standının önünde parmak izini kaydettirmek isteyen “gönüllü vatandaşlar” kuyruk oluşturuyor![9] Yoksulluğun, şiddetin, yabancılaşmanın kollarında çürüyen Türkiye’de nüfusun yüzde13’ü alkol tüketiyor. Bunların yüzde 10’u haftada 4 defadan fazla içiyor ve tüketimin yüzde 56’sını gerçekleştiriyor. Yoğun alkol tüketen bu kesimde kadınların oranı son 5 yılda yüzde 5’ten 20’ye çıktı… Ayrıca Türkiye’de silah kullanımındaki artış da ürkütücü. Örneğin ruhsatsız silah sayısı ruhsatlıların üç katı… 2007 yılında Türkiye’de toplam 751 bin 295 asayiş olayında 7 bin 957 kişi ölürken 2008’in ilk üç ayında meydana gelen 200 bin 896 olayda 2 bin 616 kişi yaşamınıyitirdi. Türkiye’de polisin sorumluluk bölgesinde meydana gelen asayiş olaylarında, 2007 yılına kıyasla 2008 yılının ilk üç ayında silah kullanımında yüzde 57 oranında artış yaşandı. Bireysel silahlanmaya karşı savaşan Umut Vakfı’nın Adli Tıp Kurumu, Emniyet ve Bakırköy Psikiyatrik Tedavi ve Araştırma Merkezi verilerinden derlediği bilgilere göre, Türkiye’de yaklaşık 2.5 milyonu ruhsatlı olmak üzere 8 milyon civarında ateşli silah bulunuyor! 

 Toplumsal yarı çapı genişleyerek şiddetin her yere bulaştığı gidişatı, belki de en iyi şu somut örnekler betimliyor… ·       Hamdi Kardeş , tartıştığı eşi ve altı çocuğunun kaldığı barakayı ateşe verdi. Annesi, eşi ve 5 çocuğu alevlerden kurtulurken, 10 aylık Kadirhan bebek yanarak can verdi![10] ·        Taksim-Aksaray dolmuşunda lahmacun yiyen üç kişi, “kokuyor” diye kendilerini uyaran yolcuyu bıçaklayarak öldürdü![11] ·        Başta gayrimüslimler olmak üzere kimsesiz ve yaşlı kimselerin mallarına el koyan çetenin, iki yaşlı kadını normal yollardan öldüğü izlenimi vermek için aç ve susuz bırakarak katlettiği ortaya çıktı![12] Tüm bunlara ek olarak: Polisin “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” başlıklı raporuçocukların korunamadığını ortaya koydu. 1997’de 705 cinsel istismar olurken, 2007’de vakalar bin 268’e yükseldi…Emniyet’in cinsel suçlarla ilgili raporu, dudak uçuklatan sayıları ortaya koyuyordu. 1999’da 600’lerde olan tecavüz vakaları 2007’de 1000’e yaklaşırken, sadece 2007’de bin 268 vakada bin 800 çocuk cinsel saldırıya uğradı. Bu çocuklardan, 1’i yabancı olmak üzere 4’ü yaşamını yitirdi. “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı İşlenen Suçlar” başlıklı rapordaki rakamlara göre 1999’da 642 olan zorla ırza geçme (tecavüz) olayı 2007’de 920’ye yükseldi. 2008’in sadece ilk 3 ayında ise bu rakam 209’a ulaştı. Bu olaylarda 2 kişi hayatını kaybetti. 2007 ve 2008’in ilk 3 ayında toplam 641 tecavüz girişimi yaşandı. Endişe veren rakamlar, çocukların yalnızca dışarıdan değil, aile içi ve akrabalardan gelen cinsel taciz ve tecavüz gibi olayların kurbanı olabildiğini gözler önüne serdi. 2007’de bu şekilde 111 çocuk saldırıya uğrarken 11’i ciddi şekilde yaralandı. Çocuklara yönelik zorla ve tehdit kullanılarak gerçekleştirilen cinsel saldırıların sayısı ise 128… Gelin kapitalizmin ya da milli/manevi muhafazakârlığın yarattığı tablonun somut örneklerinden bir kaçını zikrederek, sıralayalım… ·        Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler Bölümü’nde 24 saat Kur’anı Kerim okuyan hafızlardan S.E, internette tanıştığı yaşları 14 ile 16 arasında değişen onlarca çocukla cinsel ilişkiye girdiği iddiasıyla tutuklandı. S.E’nin tanıştığı çocukları para vererek ya da hediye kontör alarak cinsel ilişkiye zorladığı ileri sürülüyor![13] ·        68 yaşındaki Fatma Kuş, Kemer’deki ormanlık bir arazide tecavüzün ardından başı taşla ezilerek öldürülmüş hâlde bulundu![14] ·        Milas’ın Kırcağız Köyü’nde sekiz yaşındaki erkek çocuğun tecavüz ve şiddete maruz kaldığı ortaya çıktı. Kızgın maşayla dağlanıp dövüldüğü ve defalarca tecavüz edildiği belirlenen B.Ö. adlı çocuk, kaldırıldığı hastanede yaşam mücadelesi veriyor![15] 

 ·        İnternette tanıştıkları erkek çocukları kandırıp “pazarlayan” çete, 6 aylık takiple çökertildi. Zanlıların, 10 ilden erkek çocukları cinsel ilişkiye zorladığı, çocuklardan ikisinin engelli ve zihinsel özürlü olduğu anlaşıldı![16] Bir cinnet hâli yaşadığından söz edilmesi mümkün olan Türk(iye) toplumu, İslâmi ve milliyetçi motifli bir muhafazakârlığın kollarında şizofrenik bir bilinç yarılması yaşamaktadır! Toplumların zaman içindeki değişimini takip eden en geniş kapsamlı araştırmaya göre, yabancılara ve “kendine” karşı güvensiz bir ülke olan Türkiye’de bu öylesine bir paradokstur ki, Ankara Genç İşadamları Derneği’nin araştırmasına göre, gençlerin yüzde 44’ü AB’ye karşı ama yurtdışında yaşamak istiyor. İdolleri ise Acun Ilıcalı, Rahmi Koç ve Polat Alemdar! Türk(iye) toplumu ve insanındaki bu hâl, krizle yeni imkânlar yaratarak yeni tehlikeleri de gündeme getirecektir! Yani insan faktörü dünyanın ve coğrafyamızın geleceğinibiçimlendirecektir… “İNSAN OLMAK” Evet, “olağan” dedikleri kapitalist “düzen”de “İnsan Olmak” kavramı üzerine yeniden ve daha kapsamlı kafa yormak zorundayız; hem de tarihi kendi amaçları uğruna dövüşen insanların yaptığını asla unutmadan! Çünkü Maurice Cornforth’un, ‘Komünizm ve İnsanlık Değerleri’nde ifade ettiği gibi, “… ‘İnsan nedir?’ sorusu, insanların kendi kendilerine cevaplandırmak zorunda oldukları ve hayatlarını ona göre düzenledikleri temel sorundur. Marksizm esas itibariyle bu soruya bir cevap arama girişimdir…” “Olağan” dedikleri kapitalist “düzen”in çaplı bir illüzyonun “gibiler” dünyasına dönüştürüldüğü koşullarda “insan sorunu” veya “insanlık durumu” temel problemimizdir!Çünkü “Siyasetten arınmış bir toplum ne yazık ki hâlâ ütopya”yken;[17] Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’nın, “Bizi bu modern zamanlar hasta etti,” saptaması da zikrettiğimiz problemin acil çerçevesini çizmektedir. Örneğin bilmeyen var mı? Teknoloji adı altında cep telefonu, bilgisayar, internet hayatımıza girdikçe yalnızlaşıyor, çevremizle ilişkimizi kesecek düzeye geliyoruz. Teknolojik gelişmelerin hızıyla yaşamsal ihtiyaçlarımız yalnızca bir tık ötede… Tıkla,istediğin bilgiye anında ulaş, beğendiğin ayakkabıyı al, faturaları anında öde ya da cebine kontör yükle. Gel de alışma. Peki, bunun ölçüsü ne olmalı? Dengeyi sağlayabiliyor muyuz? “Teknoloji” faturası gün geçtikçe artan bir “sorun” hâline geldi. Bu nedenle “nimet” olarak nitelendirilen “teknolojik imkânlar”, dozu kaçırınca “illet”e dönüşüyor. Örneğin İstanbul Kültür Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mücella Uluğ, Maltepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi 

 Prof. Dr. Bahattin Akşit, Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Psikiyatrist Prof. Dr. Arif Verimli de bu yönde açıklamalar yapıyorlar. Yani kapitalist egemenliğin kontrolündeki “teknolojik imkânlar”la insanların yabancılaştırılarak, sürüleştirildiği düzlemde bir “gözetim ve gösteri toplumu”na dönüştürülen ilişkiler ağında insanlar, gerçek problemlerinden uzaklaştırılarak edilgenleştiriliyor; yalanın bir parçasına dönüştürülüyorlar… Mesela… Uluslararası Küçük Silahlar Eylem Ağı’na göre siviller dünyadaki silahların yüzde 74’üne sahip! Mesela… Sadece Amerika’da yılda 12 milyona yakın estetik operasyon yapılırken bu sayı tüm dünyada 60 milyona çıkıyor. ABD’de bu operasyonlara ödenen para 13.2 milyar doları, tüm dünyada ise 66 milyar doları buluyor. En çok yapılan ameliyatlar burun, göğüs büyütme ve liposuction. Türkiye’de ise estetik operasyonlara harcanan para yılda 1-1.5 milyar dolar! Açlık içinde debelen yerkürede, “silahlanma” ve “estetik operasyonlara harcanan para”nın ne demek olduğunu tahayyül edebiliyor musunuz? Bu insan dışılığa uyum sağlayarak, daha da açıkçası, hep boyun eğerek yaşamanın bedeli kapitalizmin Gregor Samsa’sı olmaktır! Ama unutulmasın, nihayetinde hamamböceğine dönüşen Gregor Samsa’lara hiçbir yalana benzemeyen gerçekler değil, fakat bütün gerçekleri yadsıyan yalanlar öğretilir! Ama bize gereken Gregor Samsa’lar değil; “Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir!” deyip, idamdan önceki son gecesinde de kaçması için her şeyin hazır olduğunu, hatta Atina’nın büyüklerinin’ bile buna ses çıkartmayacaklarınıkendisine bildiren öğrencilerine: “Ne yani, hayatım pahasına bugüne kadar savunduğum ne varsa, inkâr etmek pahasına kurtarılmış bir hayat mı? Asla! Verin şu baldıran kâsesini!” diye haşlayan Sokrates’tir… Konuya ilişkin bir şey daha: Goethe, ne yazık ki bitirmeden bıraktığı Akhilleus’unun sonuna doğru, genç öleceği için ağlaşan tanrıçalara Akhilleus’un ağzından şöyle der: “Kimi zaman vaktine bakmadan ölebilmek, gerçek ölümsüzlüğün bedeli değil midir?” Akhilleus… dedik; onunla devam edelim: XX. yüzyıl Avrupa deneme edebiyatının en büyüklerinden sayılan Avusturyalı Manès Sperber, deneme kitaplarının en ünlülerinden sayılan “Akhilleus’un Topuğu”nun hemen başında “cehalet” kavramı üzerinde durmuş. Kendisi, şöyle diyor cehalet için: “… Kendi bilgisizliğinin farkında olan ve bunu gizlemek için ucuz bahaneler aramayan bir insan, bilinmeyen’in geceden daha esrarlı olmadığını bilir. Gece, nesneleri renklerinden ve biçimlerinden yoksun kılmaz, onların uzam içerisindeki yerlerini de değiştirmez; gece, sadece onların görülebilirliklerini azaltır…” Cehaletin etkisi, bu bakımdan karanlığın etkisinden farklı değildir! 

 O hâlde karanlıkların, cehaletin etkisine karşı eleştirel düşünen itirazla karşı çıkmaktan başka çaremiz yoktur. İtiraz ve başkaldırı, doğada insan türüne özgü en önemli özelliktir. Ünlü Fransız filozofu Descartes’ın: “Düşünüyorum, öyleyse varım!” deyişi, düşünme eyleminin insanı gerçek anlamda insan kılma bakımından birincil önemini en özlü biçimde dile getiren sözlerden biridir. Yani düşünmüyorsanız, yoksunuz! O hâlde “İnsan Olmak” gerekiyor! Özgür insan… dedim: “Özgür insanın yalnız insan olduğu gibi bir inanç var. İnsanın yalnız olduğu zaman, daha doğrusu bağlarından koptuğu zaman; toplumsal baskıların üstesinden gelebildiğinde özgür olduğu düşünülür. Bu böyle değil tabii. Sebebi de gayetbasit; çünkü özü gereği, insan dediğimiz varlık, yalnız bir varlık değil. Yalnızlık, insana yakışan bir şey değil. Bir başına olmakla yalnızlığı ayırmak lazım. İnsan, bir başına, bağımsız bir varlık olarak, diğer insanlarla paylaşabildiği oranda özgür olabiliyor. Paylaşamayan insan özgür olamaz. Kendinizi soyutlayıp bir odaya kapattığınızda veya insanlardan kaçtığınızda, dağ başında yaşamaya başladığınızda, “Ben özgürüm” diyemezsiniz. Bu, kendinizi başka türlü birmahkûmiyet içerisine sokmaktan başka bir şey değil. Özgürlük, birlikte gerçekleştirilebilecek bir erdemdir, özelliktir. Onun için, kaçışlar ve kopuşlarla sağlanabilecek bir şey değil. Birtakım insanlarda böyle bir düşünce oluşuyor, toplumdan koparak özgür olunabileceği düşünülüyor. Bu, özgürlük değildir, kendimizi başka türlü mahkûm etmektir diye düşünüyorum…”[18] Bu bağlamda “İnsan Olmak”taki ısrarlı davranışlarımızın söylemi ve eylemi tutarlı olmalıdır! Bunun biricik yolu da aşkla radikal sosyalist olmaktan ve kalmaktan geçer… AŞK! Aşk… dedim… Sözünü ettiğim Epiktet’in, “Aşk tutkudur”; Goethe’nin, “Aşk, imkânsız birçok şeyi mümkün kılar”; Halil Cibran’ın, “Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz”; St. Exupery’nin, “İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez”; Duclos’un, “Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama aşktan … hayır”; Alexis Carrel’in, “Aşk, ölümden kuvvetlidir”; Maeterline’in, “Sevmeden görmek karanlığa bakmaktır,” sözleriyle betimlediği insani şeyden söz ediyorum size… Bir kez daha yineleyeyim: Aragon’un, “Aşk, bize güç veren tek özgürlük yitimidir,” diye betimlediği aşk, ölüme karşı en büyük başkaldırıdır! Sakın ola sakın “aşk” deyip geçmeyin; bahar gibi isyancı olan aşk, şiirin ve başkaldırının tarihi kadar da “eski(meyen)”dir…  Aşk… “Ece Ayhan’ın ‘Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler’ dediğidir. Tekinsiz Şair’in şiirin kendi hakikâtine söylettiğini bir önerme olarak okumak mümkün. Aşkın tanımlarından biri. Hem de en hasından. Aşığın bir komitacı olarak yeraltının nabzında soluklandığı bir dünya önerisi. Örgütlenme kelimesinin dilimizdeki tarihi elbette bu dizede ima edileni, herhangi bir alanda intizamı sağlamak için biraraya gelip işbölümü yapma olarak almamıza izin vermiyor. Direniş, hücre; velhasıl gayri meşru bir hayatı işaret ediyor bu dize. ‘Külhani’ bir raconu dayatıyor. Aşkın kendinin nesnesi olarak, tek başına, bir çelişki olmadan mümkün olmayacak bir kurgu olduğunu hatırlatırken hayata da okura da meydan okuyor. Aşk, ille deher şeye rağmen yaşanan, akıldışı bir kurgu değil mi? Ne kadar çok şeyi karşısına alırsa o kadar büyüyen bir söylence değil mi aşk denildiğinde bizi titreten o duygu vaadi? Aşk, olsa olsa bir suç ortaklığının ülküleştirilmiş adıdır. Dünyanın onayıyla kutsanmış olan duygusal birlikteliğin adı değil. Aşk, huzursuzluktur. Kaçınılmaz olarak muhalefettir. Aşk, resmi olanın, meşru olanın uzağında kendimize kazdığımız bir dehlizdir. Ne kadar derin olacağı öncelikle kendi düş gücümüze, hemen sonra da yaşamaya talip olduğumuz aşkın uğrayacağı saldırıların şiddetine bağlıdır”![19] Bu nedenledir ki “Bugün bizim için önemli olan; dünyayı kasıp kavuran her türlü savaşın nesnesi durumuna düşürülen ve üzeri kapanan insanın aşktan umudunu kesmemesini ona hatırlatmaktır. Hâlâ yaşanması mümkün olabilecek aşklara öyle çok da uzakolunmadığını göstererek, bir dâhi’den tutun da kapı komşumuza varıncaya dek her insanın yaşadığı/yaşayabileceği aşkla/aşklarla olan akrabalığımızın altını çizmek, insanın insana olan o insanca yolunu açmaktır. Çünkü o henüz atılmamış adımlara olan inançtır aşk…”[20] CHE’DEN ADALI’YA BİZİMKİLER! Che’den Adalı’ya bizimkilerin paradigmalarını, serüvenlerini betimleyen şey hayata bağlanmış isyancı bir aşk ya da kara sevdadır… Bunu anlamadan Che’den Adalı’ya bizimkileri anlayamazsınız! Mustafa Suphiler’den Dr. Hikmet Kıvılcımlılar’a, Mihri Belliler’den Deniz-İbo-Mahirler’e uzanan önemli bir tarihin mirasçılarıyız… Söz konusu tarih teslim alınamaz bir azmin ve bilinçli fedakârlığın yani Seneca’nın, “Ölmesini bilene hiçbir şey zorla yaptırılamaz”; Lucretius’un, “Neden ölümden korkayım ki? Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok,” sözleriyle betimlenen bir mücadele tarihidir! Bu tarih, sınıf mücadelesinin ön saflarında dövüşen radikal sosyalistlerindir ve söz konusu tarihin “ulusalcılık/ yurtseverlik” ya da “neo-liberal yenilikçiliğin teslimiyeti” tarafından çarpıtılmasına izin verilmemelidir! Hayır Karl Marx’ın “Proletaryanın vatanı yoktur”, Fabiancı İrlandalı sosyalist Bernard Shaw’un “Yurtseverlik alçakların son sığınağıdır” sözlerini unutamayız…

 En iyi, “travestiler kraliçesi”, Seyhan Soylu (nam-ı diğer Sisi)’nun, “İnsanlar bana ‘Sen MHP’li misin?’ diye sorardı eskiden, ‘Hayır, ben vatanseverim’ derdim. Zaten artık İşçi Partisi’yle MHP arasında da bir fark kalmadı ki. Vatansever olan herkes artık milliyetçi. MHP’nin dokuz doktrininin hepsi artık CHP’de de var, bunlar altı okla özdeşleşti. Artık birlik,beraberlik zamanı,”[21] sözleriyle betimlenen garabete teslim olmaktayız! Erol Manisalı’nın, “Bugün küresel çatışma, sömüren batı kapitalizmi ile sömürülen veya sömürülmek istenen onun dışındaki unsurlar arasında yer almaktadır,”[22] teranelerinin hedef saptırmasına prim veremeyiz! Yani “Hükümran sınıflar, emekçi yığınlarınkine nazaran sıradışı avantajlara sahip konumlarını, ancak vatanseverliğe yaslanan iktidar sistemi sayesinde koruyabilirler,” diyen Tolstoy’un, “Halkı etkileyecek en güçlü araçlar ellerindedir ve daima sebatla kendilerinde ve başkalarında vatansever duyguları beslerler, özellikle de, iktidar erkini ayakta tutan o duygular, o erk tarafından daima en iyi şekilde ödüllendirilenler olunca… “İktidar şiddetini yok etmek için sadece bir şeye ihtiyaç var: o şiddet aracını tek başına destekleyen vatanseverlik duygusunun kaba, zararlı, rezil, kötü ve her şeyden önce ahlâksız bir duygu olduğunu insanların anlamasına,”[23] uyarısını özellikle milliyetçiliğin yükseltildiği bu günlerde unutamayız/ unutturamayız… Tıpkı neo-liberal “sol”un, Sorosçu “Taraf”ın, “sivil toplumcu”ların “yeni sol” çığırtkanlığının da en milliyetçi hezeyanlar kadar sırt dönülmesi gereken tahribatlar olduğunun da unutulmaması gerektiği gibi! “Deniyor ki, Türkiye’ye yeni bir sol lazım. ‘Yeni Sol’ nasıl olacak? Benim anladığım, bu yeni soldan beklenen şeyler, birincisi, kapitalizmi tarihsel bakımdan sonlanabilir bir sistemolarak görmeyecek (çünkü -onlara göre-kapitalizm hep süregidecek olan, ama iyileştirilebilecek bir sistemdir). İkincisi, devrim perspektifiyle ilgili olmayacak (çünkü bir devrim artık olmaz). Üçüncüsü, her kesimin ortak yarar üzerinde birleştiği bir aleme doğru gidildiği kabul edilecek (çünkü sınıf mücadelesi gibi kavramlar bu dengeyi sistematik olarakbozmaktadır). Hepsinin özeti, devrim düşüncesinin tasfiye edilmesidir”![24] Evet, ne milliyetçilik ne de liberallik! İhtiyacımız olan bunlardan ötede Che’den Adalı’ya bizimkilerin devrimciliği, kararlılığı, mücadeleciliğidir! NECDET ADALINecdet Adalı’yı hepiniz bilir, tanırsınız… O (1958; ö. 8 Ekim 1980) 12 Eylül rejimi tarafından idam edilen Kurtuluş örgütü (ve Dev-Lis) militanıdır. 12 Eylül darbesinin ilk idamlığıdır! Adalı 1977 yılında Ankara’da Yıldırım Beyazıt Lisesi’nde öğrenciyken Ankara İsmetpaşa’da bir kahvehanenin taranması olayıyla ilgili olarak tutuklandı ve “yargılandı”.

 Kendisini yargılayan mahkeme başkanı Albay Hamdi Sevinç’in Adalı’nın suçsuz olduğunu ileri sürmesine karşın, mahkeme heyeti tarafından suçlu bulundu. Karara şerh koyan Sevinç bu tutumu nedeniyle ceza aldı ve daha sonra ordudan istifa etti. Yani Emniyette, işkenceyle alınan ifadelerle verilen hüküm, darbecilerin yasama yetkisini de üstlenmesinden 24 saat sonra uygulandı. Adalı sandalyeye tekme vurduğunda kararı verenlerden kimse yoktu… Necdet Adalı’nın avukatı Mehdi Bektaş, infazı izledi ve “Necdet Adalı infaza nasıl hazırlandı?” sorusunu şöyle yanıtladı: “Dini telkin istemedi. Gömleği giydirdiklerinde ailesine mektup yazmak istedi. Biraz çabuk ol dediler. Mektubu bitirdikten sonra üzerine suçu ve kararı yazan bir yafta asıldı. Çelik masa, masanın üzerinde de bir sandalye koymuşlardı. Yürüdü. Kendi kendini infaz etti”![25] Aynı konuda 12 Eylül döneminde 40 kadar idam kararı veren eski Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi ve infaza katılan Ali Fahir Kayacan da şunlardan söz ediyor: “Adalı, sehpaya çıktı. Cellat ipi boynuna geçirdi. O vaziyette, slogan attı”![26] 8 Ekim 1980 tarihinde Ulucanlar Cezaevi’nde asılan Necdet Adalı, Nevzat Çelik’in yazdığı ve daha sonra Ahmet Kaya tarafından bestelenen ‘Şafak Türküsü’ dizelerinin de ilham kaynağıdır! Evet, 12 Eylül paşası diktatör Kenan Evren’in “Asmayalım da besleyelim mi?” sözleriyle gerekçelendirdiği Necdet Adalı’nın katli 8 Ekim 1980’de gerçekleşti… Aynı tarihten iki yıl önce de, 8 Ekim 1978 de 7 TİP’li genç Bahçelievler’de “Büyük Reis” Abdullah Çatlı, “İdi Amin” kod isimli Haluk Kırcı, Bahçelievler Bölge Sorumlusu Ahmet Ercüment Gedikli ile Kürşat Poyraz, Mahmut Korkmaz, Ömer Özcan ve Duran Demirkan’dan müteşekkil faşist katilleri tarafından katledildiler! Bunun gösterdiğiyse şuydu: Kenan Evren’den “Büyük Reis” Abdullah Çatlı’ya hepsinin hedefleri benzerdi; çünkü onlar aynıydı…Tıpkı Necdet Adalı’dan 13 yıl öncesinde, 9 Ekim 1967’de, “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa, Ve silahlarımız elden ele dolaşacaksa, Başkaları mitralyöz sesleriyle, Savaş ve zafer naralarıyla, Cenazelerimize ağıt yakacaksa, Bu uğurda ölüm hoş geldi sefa geldi” diye haykıran Che Guevera gibi.. CHE GUEVERA 1928’de Arjantin’de başlayan, 1967’de Bolivya’da son bulan kısa ömrü boyunca, ‘başka bir dünya’ya inandı. Henüz bir tıp öğrencisiyken çıktığı Latin Amerika seyahati boyunca gördüğü yoksulluk, insanların ‘zenginler’ ve ‘yoksullar’ olarak iki keskin sınıfa bölünmüşlüğü ve fırsat eşitsizliğiydi onu devrimin peşinde Bolivya’ya sürükleyen.

 Che’nin devrime duyduğu inanç, sadece bir ülkeyi değil, tüm dünyayı kapsıyordu. 25 Kasım 1956’da Veracruz’dan Küba’ya doğru yola çıkan Granma yatında Kübalı olmayan tek kişi Che’ydi. Devrimin ardından 2 Ocak 1959’da Havana’ya vardı ve 26 Kasım 1959’da Küba vatandaşlığını aldığı aynı gün Küba Merkez Bankası başkanlığına getirildi. Durmak, dinlenmek yoktu; bir devrimcinin değil kendisini, ailesini bile düşünmesi -tüm zorluğuna rağmen-devrim için çalışırken mümkün değildi: “… İçinde bulunduğumuz durum elbette tehlikelerle dolu. Bu tehlikeler sadece dogmatizmden ya da üzerinde ilerlenen büyük yolun orta yerinde kitlelerle ilişkinin kopmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda içine düşülebilecek zaaflardan da besleniyor. Bir insan bütün hayatını devrime adamayı düşündüğünde çocuklarından birinin ihtiyaçlarını karşılayamamak, çocuklarının ayakkabılarının yıpranması ya da ailesinin ihtiyaçlarına cevap verememek gibi aklını yiyip bitiren endişelerden kurtulamazsa, bu düşüncelerin etkisi altında gelecekte ortaya çıkabilecek bir yozlaşmanın tohumlarını usulca ekmiş olur…” 8 Ekim 1967’de bacağından ağır bir yara alarak ele geçirilip, 9 Ekim 1967’de La Higueras’ta bir köy ilkokulunda öldürülmesinden sonra sırt çantasında bulunan Bolivya Günlüğü, çağımızın en önemli belgelerinden biridir. Ömrünün son bir yılı boyunca yaşadıklarını, devrimcinin kendi ağzından dinleriz. 7 Kasım 1966 tarihinde tutmaya başladığı Bolivya Günlüğü şöyle açılır: “Bugün yeni bir dönem başlıyor. Gece çiftliğe ulaştık. Yolculuk oldukça iyiydi. Kılığımızı iyice değiştirip, Cochabamba’ya geçtikten sonra, Pachungo ve ben, orada gerekli bağlantıları kurduk ve iki araçla iki gün sürecek bir yolculuğa çıkmak üzere ciplere atladık.” Ya başaracak ya da ölecek bir devrimcinin kararlılığı, günlüğün daha ilk cümlelerinden okunur. Günlüğe düşülen hiçbir kayda, koşullar ne kadar zor olursa olsun, ümitsizliğin gölgesi düşmemiştir. Yiyeceklerinin tükendiği, hastalıklarla boğuştukları -Che’nin astımı o aylarda onu sık sık yoklamıştır-, hatta arkadaşlarının yakalandığı haberlerini almaya başladıkları, sonlara yaklaşılan günlerde bile… Bizim Che, isyancı insan soyunun temize çekilmiş özetiydi… Ernesto Che Guevara’nın 80. doğum gününde, “Motosiklet Günlükleri”ne konu olan yolculuğu birlikte yaptıkları arkadaşı ve hayal yoldaşı doktor Alberto Granado, O’nun için hiç tereddüt etmeksizin şunu ifade ediyordu: “Che yaşıyor olsaydı, savaşıyor olurdu. Afrika’daolurdu ya da Latin Amerika’yı birleştirmeye çalışıyor olurdu. Olmayacağına garanti verebileceğim tek şey, pasif kalmasıdır!”[27] Yine Onun için silah ve mücadele yoldaşı Fidel Castro da şunları ifade ediyordu: “O bize düşman birlikler tarafından kovalanırken Oriente ve Camagüey’in bataklık bölgelerini geçerek İsyan Ordusu Kolu’nun liderliğini teslim etti. O, Santa Clara şehrinin özgürlük savaşçısıydı, gönüllü çalışmanın ustasıydı; yurtdışında onurlu siyasi görevler başardı, Doğu Kongo ve Bolivya’da militan enternasyonalizmin taşıyıcısı oldu. Amerika’da ve dünyada yeni bir bilinç uyandırdı

 Vatanında yapmaya çalıştığı ve başarısız olduğu şeyler için ona teşekkür ediyorum, çünkü kökünden, mevsimsiz koparılmış bir çiçek gibiydi. Bize özgün edebi tarzını bıraktı. Zarif, hızlı ve kafasından geçen her şeyin detayındadürüsttü. Hâlâ bizimle ve bizim için savaşıyor.”[28] “Che, ‘Katolik olsaydı ve kiliseye bağlı olsaydı, erdemleri onu bir aziz yapmaya yeterdi.’ Devrimi sadece kendi ülkesi için değil, tüm insanlığı kurtarmak için isteyen, yana yakıla her ortaya çıkan fırsatı zorlayan iflah olmaz bir enternasyonalist. Küba devriminden önce Venezüella, Panama ve Bogota’da mücadeleye omuz vermesi, Küba devriminden sonra Angola’da, Bolivya’da, Kongo’da, El Salvador’da, Nikaragua’da ve daha pek çok yerde bağımsızlık ve sosyalizm için savaşan gerillalara uzattığı dost eli, bunu fazlasıyla kanıtlamışdurumda. Che’nin sosyalizmin temelini ‘yeni insan’da arayan vizyonunu yaşama geçirmek için ortaya attığı şu düstur da çok anlamlı: ‘Devrimimizin cehaletle mücadele etmek, eğitimi geliştirmek için bunca çaba göstermesinin nedeni de bu. Herkes Che gibi olsun diye’…”[29] Evet, Miguel Benasayag, ‘Che Guevara-Mitten İnsana, İnsandan Mite’[30] başlıklı kitabında, Che’yi “Göğe saldıran adam” olarak nitelemekte hiç de haksız değildir. Che, dünyaya damgasını vurmuş bir devrimci gerçektir. Ve nihayet denilebilir ki “Arjantinli devrimci Ernesto ‘Che’ Guevera, insanlığın ortak hafızasından silinmeyecek. Çünkü, o artık sadece Latin Amerika’da değil, açlığa, yoksulluğa, baskıya, sefalete karşı öfkenin, isyanın olduğu bütün kıtalarda, ülkelerde vazgeçilmez bir sembol”dür![31] Tıpkı bizdeki Necdet Adalı, Erdal Eren, Serdar Soyergin, Ali Aktaş, Mustafa Özenç ve ötekiler gibi… Onlar bizlere, neyin ne ve nasıl olması gerektiğini anlatan tarihin yol gösteren kilometre taşlarıdırlar… DEVRİM’SİZ BİR TARİH, TARİH’SİZ BİR DEVRİM OLMAZ/ OLAMAZ… Siz bakmayın devrimci hareketi “Türkleştirip”, sözüm ona “mutlak”lara endekseleyen Balbay’ın “ulusalcı” palavralarına ya da “Ortodoks modernist ‘solcular’…”dan söz ederek, “Temel sorun solun ‘solculuğu’…”[32] diyen densizliğiyle neo-liberal Çakır’a! Ya da, “Sol düşüncenin postmodern tahrifatı”, “postmodern kaybolmuşluğun entelektüel yansıması” gibi kullanımlar geleneksel solun toplumsal zemin kaybından duyulan derin kaygının ifadesi olmaktan öte bir anlam taşımıyor. (…) Unutulmamalıdır ki, şu dakikadan sonra postmodernizmi neo-liberalizme, solliberalizmi de (artık her neyse) AKP destekçiliğine eşitlemek, bizi bir yere götürmeyecek,”[33] diyen “ortalamacılar”a… 

 Veya “Devrimcilik bir alışkanlık mıdır? Alışkanlık devrimci olabilir mi?”[34] diyen Yüksel Taşkın’a… Onların anlayamadığı halkların kardeşliği temelinde “Devrim’siz bir Tarih, Tarih’siz bir Devrim olmaz/ olamaz…” gerçeğidir! Bu yolda sınıflar mücadelesi tarihinin öğrettiği gibi: Tarih kısa vadede, devrimler ve karşı-devrimlerle yazılır; uzun vadede, bastırma ve restorasyon hamleleriyle hazmedilir. Bu yüzden, devrimci bir atılımla tarih yapanlar, mücadele tarihinin de şehitleri olurlar. Bu, “Devrimciler ölür, devrimler sürer” kaçınılmazlığıyla biteviye tekrarlanır. Söz konusu gerçek karşısında egemenler, kaçınılmazlığın yarattığı Che ve Adalı gibi devrimci geleneklerin etkilerini/ başkaldırının izlerini silmek için ellerinden gelen bütün karşıdevrimci imkânları zorlarlar… Karşı-devrimciler, “Devrimciler ölür, devrimler sürer” diyen devrimci geleneğin yaratıcı gerçeğini iyi bildiklerinden, her “bastırma hamlesi”nden sonra büyük harfle Tarih’in derslerinisilmeye kalkışıp, aynı anda ‘başkaldıran devrimciler’in kafalarını ezmeye girişirler. Bu noktada Tarık Ali’nin Ayna Korkusu romanında kahramanına, “Tarih kötülük yapmaya devam etse bile pes etmeyin,” dedirtmesi ve kendisinin, “Batı akademisi de Tarihsel gerçekleri gizlemek ve Bellekleri sulandırmak için Tarih Kürsülerini gözden düşürmeye yönelikaşırı bir gayret içinde,” diye eklemesi bundandır. Sermaye sahipleri her dönemde bu işlerini siyasetçilere, gazete yorumcularına, akademisyenlere yaptırmayı pek severler. Cömertlikle destekledikleri “tarihi çarpıtma, gerçekleri silip tersine çevirme” çabalarının hedefi de tektir: başkaldırı izlerini silme… Bunun için tarihimize ve değerlerine sahip çıkmak kilit önemdedir.. Bu isyancılar için de hep de öyle kalacaktır… İSYAN! Şimdi Nepal’dekiler gibi “Hayır” deme zamanıdır![35] Evet, kapitalizmin kriziyle debelen yerkürede bir kere daha Che/Adalı gibi “Hayır” deme zamanıdır! Çünkü “Kapitalizm; birilerinin egemenliği sürsün diye, büyük yoksullar, yoksulluklar yaratan düzenin adıdır. Bir büyük yalanın adı… İktisat tarihçileri için bulunmaz bir fırsatı yaşıyoruz. Küresel kapitalizmin iflasını görüyoruz. ABD yüzyılın, belki insanlık tarihinin en tuhaf çalkantısını üretti ve ihraç ediyor. Adı iktisadi kriz olan bu meselenin gerçek ismini kimse söylemiyor, söyleyemiyor; bu kapitalizmin çöküşüdür! 

 Kapitalizm insanlık mahkemesi için hazırlanıyor ve bir gün, tam da bu düzenden insanların kanlarını içenlerin hesap günü olacaktır. Korku çağının sonu gelecektir… Borsalar düştükçe, bankalar battıkça, faizler yükseldikçe; paradan para kazananların, halkı soyanların düzeni bozuldukça keyfim yerine geliyor. Devrimler böyle zamanlarda filizlenir. Daha çok işsiz, aç, çaresiz insan oldukça; bir başka dünya mümkün diyenler artacaktır… Çünkü kapitalizm; şükür kültürüdür, sus payının dağıtıldığı düzendir… Ahlâksızlığın adıdır. Bir başka dünya mümkün! Adı sosyalizm olan…”[36] Bu yeniden mümkün! I. Wallerstein’ın, “George Bush görevinden ayrıldığında ABD çok daha zayıf ülke hâline gelmiş olacak,” dediği koordinatlarda ABD siyasi ve ekonomik kriz yaşıyor, dünya yeniden kuruluyor… Krizler sonrası XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın yeniden kurulacağı görülüyor… O hâlde hep birlikte HAYIR diyelim. Tıpkı Wolfgang Borchert’in dizelerindeki gibi: “Sen. Makinenin başındaki adam, atölyedeki adam. Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Tezgâhı ardındaki kız ve büroda çalışan kız. Yarın sana el bombalarını doldurmanı ve keskin nişancı tüfeklerine dürbün takmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Fabrika sahibi. Yarın sana talk pudrası ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Yarın sana eski yaşamı yok edecek yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Hastasının başındaki hekim. Yarın sana cepheye gönderilecekler için sağlam raporu yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Kürsüdeki rahip. Yarın sana cinayeti kutsamanı ve savaşa övgüler yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Gemideki kaptan. Yarın sana buğday taşımayı bırakıp tank ve top taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! 

 Sen. Havaalanındaki pilot. Yarın sana kentlerin tepesine yakıp yok eden bombalar yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Yarın sana asker üniformaları dikmeye başlamanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Cübbesinin içindeki yargıç. Yarın sana askeri mahkemeye gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Tren istasyonundaki. Yarın sana cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkması için sinyal vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Köydeki. Sen. Kentteki. Yarın askere alma belgeleriyle kapına dikilirlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Normandiya’daki ana, Ukrayna’daki ana, sen San Fransisco’daki ve Londra’daki ana. Sen Hoang Ho ve Missisippi kıyılarındaki ana. Sen, Nepal’deki ve Hamburg’daki, Kahire’deki ve Oslo’daki ana; yeryüzünün dört bir yanındaki analar, dünyanın tüm anaları,yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!.. Analar, HAYIR deyin!” Durup, diyeceklerimi Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanamaz”; A. Gide’in, “Açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez”; Paulo Coelho’nun, “Bir şey yapmak istiyorsanız, bütün evren sizin için işbirliği yapar,” sözlerinin Che’den Adalı’ya “Hayır” diyen bizimkileri anlattığı bir kez daha anımsatarak, “son sözü” Arkadaş Zekai Özger’in dizelerine bırakıyorum… “Yarın ne olur bilirim ben/ bahar gelir, otlar büyür/ ölüm de yapraklanır./ Bir dağ bulur uzun uzun bakarım/ bir çam ağacı gölgesi/ güzel kokular veren/ birdamla güneş görünce/ sana da gülümseyeceğim yarın…/ Şimdi senin uzanıp yattığın otlarda/ yarın yeni bir yeşillik büyüyecek…” Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum… 8 Ekim 2008 12:46:21, Ankara NOTLAR [*] İzmir SDP’nin 11 Ekim 2008’de düzenlediği “Che’den Adalı’ya Vardık, Varız, Varolacağız…” başlıklı Toplantıda yapılan konuşma… Denizli SDP’nin 12 Ekim 2008’de düzenlediği “Necdet Adalı’yı Anma Toplantı”sında yapılan konuşma…

[1] W. Shakespeare. [2] John Bellamy Foster, “Sermayenin Malileşmesi ve Kriz”, Monthly Review, No:18, Haziran 2008, s.34-35-37. 

 

[3] Erinç Yeldan, “Son 60 Yılın En Şiddetli Krizi”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2008, s.13.

[4] Ahmet İnsel, “Krizin Tam Ortasındayız”, Radikal İki, 21 Eylül 2008, s.1-4.

[5] Yakup Kepenek, “Deprem”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2008, s.13.

[6] Mario Calabresi, “New York’un Motoru Durdu”, La Reubblica, 3 Ekim 2008.

[7] Angel Guerra Cabrera, “Latin Ülkeleri ve Yeni Seçenekler”, La Jornada, 2 Ekim 2008.

[8] Ercan Kaylı, “Dalaman’da Toplu İntihar Dehşeti”, Hürriyet, 21 Haziran 2008, s.4.

[9] “Trabzonlular Fişlenme Coşkusu Yaşıyor!”, Radikal, 12 Eylül 2008, s.8.

[10] Umay Aktaş Salman, “Ailesini Ateşe Verdi 10 Aylık Bebeği Öldü”, Radikal, 15 Haziran 2008, s.10.

[11] Serkan Ocak, “Dolmuşta Lahmacun Cinayeti”, Radikal, 12 Mayıs 2008, s.5.

[12] “Çete İki Yaşlı Kadını Aç Bırakarak Öldürmüş”, Radikal, 14 Haziran 2008, s.9.

[13] “Topkapı Hafızına Sübyancı Suçlaması”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2008, s.8.

[14] “Yaşlı Kadına Tecavüz Edip Öldürdüler”, Radikal, 25 Nisan 2008, s.10.

[15] “Çocuğa Tecavüz Vahşeti”, Radikal, 4 Mayıs 2008, s.5.

[16] Turaç Top, “Vicdansız Sapıklar”, Hürriyet, 9 Haziran 2008.

[17] Semih Gümüş, “Daha Fazla Siyaset”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:388, 24 Ağustos 2008, s.6.

[18] Ahmet İnam, “Özgürlük Üstüne”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:22, No:1111, 4 Temmuz 2008, s.11.

[19] Yıldırım Türker, “Aşk Örgütlenmektir”, Radikal İki, 1 Haziran 2008, s. 3.

[20] Özcan Erdoğan, “Önsöz” den, Dâhiler ve Aşkları, Hazırlayan: Özcan Erdoğan, İkaros Yay., 2008.

[21] Seyhan Soylu (nam-ı diğer Sisi), “Son Ergenekon mu Dedirteceksiniz Bana?”, Radikal, 21 Eylül 2008, s.7.

[22] Erol Manisalı, “Bugün Küresel Çatışma, Sömüren Batı Kapitalizmi ile Sömürülen veya Sömürülmek İstenen

Onun Dışındaki Unsurlar Arasında Yer Almaktadır”, Baran, No:69, 1 Mayıs 2008-18, s.12-17.

[23] Tolstoy, Vatanseverliğe Karşı, Yokuş Yay., Çeviri ve editörlük: Acar Burak Bengi.

[24] Ertuğrul Kürkçü, “Solun Bugünkü İhtiyacı, Sosyalist Koordinasyon”, Mesele, No:22, Ekim 2008, s.20.

[25] Mehdi Bektaş, “8 Ekim 1980, Saat 02.00”, Cumhuriyet Dergi, No:1173, 14 Eylül 2008, s.6.

[26] Sibel Hürtaş, Sabah, www.habervitrini.com.

[27] Kaynak:www.atilim.org.

[28] Fidel Castro Ruz, “El Che”, Granma, 7 Ekim 2007.

[29] Ignacio Ramonet, Fidel Castro -İki Ses Bir Biyografi, Çev: Bülent Levi, Doğan Kitap, 2006.

[30] Miguel Benasayag, Che Guevara: Mitten İnsana, İnsandan Mite, Çev: Işık Ergüden, Versus Kitap, 2007.

[31] Yücel Özdemir, “Che Unutulur mu?”, Evrensel, 11 Ekim 2007, s.10.

[32] Hüseyin Çakır, “Temel Sorun Solun ‘Solculuğu’…”, Taraf, 8 Ağustos 2008, s.13.

[33] Utku Ust-Murat Altun, “Bir Kristal Küre Olarak Marksizm”, Radikal İki, 22 Haziran 2008, s.5.

[34] Yüksel Taşkın, “Türkiye Solu Yeniden Uykuya Yatarken”, Birikim, No:230-231, Haziran-Temmuz 2008, s.82.

[35] “Dünya Nepal’i izlemeli, buna ihtiyacı var.” (Mike Ely, “Nepal Devrimi’nin Önemi”, Devrimci Demokrasi,

Yıl:6, No:134, 28 Haziran-16 Temmuz 2008, s.11.)

[36] Enver Aysever, “Kapitalizmin Ahlâkı Var mı?”, Cumhuriyet Dergi, No:1176, 5 Ekim 2008, s.8. KARANLIKTAN “KİRAZ ZAMANI”NA VEYA CHE’DEN ADALI’YA BİZİMKİLER[*]

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s