KAPİTALİZMİN KRİZİ YA DA BİR SÜRDÜRÜLEMEZLİK HİKÂYESİ[*]



“Gerçek,
gecikmeyi sevmez.”[1]
Sürdürülemez kapitalizmin, “III. Büyük Bunalım”ı konusunda şüphesi olan var mı?
Şimdilerde “sahibinin sesleri”nin bile, “too big to fail/ Batamayacak kadar büyükler” nakaratına sarıldığına bakılırsa, yok gibi…
Kolay mı?
Taha Akyol’un, “İşte, kapitalizmin tarihinde bir ‘büyük kriz’ daha geldi çattı”; TÜSİAD’ın Uluslararası koordinatörü Bahadır Kaleağası’nın, “Küresel düzenin çarkları gıcırdamaya başladı” veya ‘The Times’ın, “Kriz fokurdamaya başladı” değerlendirmesini yapmak zorunda kaldığı bir kesitten geçiyoruz…
Bunun adı da kapitalizmin büyük krizi…
KRİZ!
Siz bakmayın, kiralık kalemlerin kapitalizmin, serbest piyasanın faziletleri konusunda kestikleri ahkâma!
Kapitalizmin de bir sonu vardır; gelecektir…
Çünkü o, uzun insanlık tarihinde yalnızca bir “aşama”dır. Dolayısıyla ezeli ve ebedi değildir. Ve unutulmasın: Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.
Bu bağlamda insan(lık) tarihinde geçici bir uğrak olan kapitalizm, şartlar olgunlaştığında ortadan kaldırılacaktır.
Kendisinden önceki üretim ilişkilerinden farklı olarak kapitalizm; “emek gücünün de metalaştığı” genelleşmiş bir metalar birikimidir. Marx’ın sözleriyle de, “muazzam bir meta yığını” biçimiyle karakterize olur.
Onun bir başka ayırıcı yanı genelleşmiş (toplumsallaşmış) iş bölümü (ya da üretim) ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişki, uyumsuzluk hâlidir. Bu temel özellik, krizlerin açıklanmasında önemli bir ipucudur.
Kapitalizm kâr için, bunun azamileştirilmesi için üretim yapıyorsa; rekabetin olduğu, tekil kapitalistlerin adeta birbirlerinin gözünü oyarcasına hareket ettikleri bir ortamda (pazar) bunların ortak hareket ederek üretimi planlı bir şekilde yürütmeleri söz konusu olamaz. Üretimdeki bu anarşik durum, her bir kapitalistin kârını azamileştirmesi için diğerini yok etme pahasına bunu yapmak zorunda olması ya da pazardaki rekabet koşullarının bunu kendisine dayatmasından ileri gelir…
Marx’a göre kapitalizm; bireysel çıkar arsızlığı ve gözü dönmüşlüğünde rekabete dayanan ve kâr elde etmenin hâkim tavır olarak vücut bulduğu plânsız ve düzensiz bir sistemdir.
Bunu için de Marx’ın “Kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin kendisidir” deyişini anımsatırcasına kâr oranlarına aşağı yönde bir basınç uygular ve “Emeğin artan üretkenliği kendisini sermayenin azalan kârlılığında açığa vurur.”
Marx ayrıca, “Kâr oranı, emek daha az üretken hâle geldiğinden değil, aksine emeğin üretkenliği arttığı için azalır. İşçi daha az sömürüldüğünden değil, aksine daha fazla sömürüldüğünden azalır,” der
Kriz açıklamasına sermayenin organik kompozisyonundaki büyüme üzerinden hareket eden Marx, kriz durumunun derinleşmesinin, kendi içinde kâr oranlarını yükselten karşıt eğilimlerine de vurgu yaparak her kriz durumunun genişleme/ daralma çevriminin koşullarını taşıyan “ikili” doğasına da göndermede bulunur.
Şöyle ki: Krizin derinleşmesi, güçsüz sermayelerin piyasadan ekarte olmasını ve güçlü olanların bunların servetlerine el koymalarını gündeme getirir. İşsizliğin artması ile ücretlerdeki düşme sömürü oranındaki artışla el ele gider. Bu da kâr oranlarına yukarı yönde bir basınç uygular ve kârlılık kriz öncesi seviyelere dönmeye başlar.
Marksist kriz kuramı, bizlere, kapitalist uzun üretim çevriminde kâr oranlarının düşme eğiliminin bir düzenlilik izlediği ve krizlerin de altında yatan asli unsurun bu olduğunu söyler.
Marx’ın kriz açıklamasının eksik-tüketim ya da orantısızlık kuramlarıyla bir ilişkisi yoktur…[2]
Söz konusu çerçevede sürdürülemez kapitalizmin, kâr oranlarını yükseltmek için yoğunlaştırılmış tekelci sömürüsünün insan(lık) için devasa bir yoksullaşma anlamı taşıdığı, karşımıza dikilen ilk somut sonuçlardan birisidir.
Tıpkı “Emekçi, daha kendisini sermayeye satmadan önce de, sermayeye aittir,”[3]diyen Marx’ın, emekçinin önünde ya açlıktan ölmek ya da sermayeye köle olmak dışında öncesi/sonrasıyla başka bir çözüm olmadığının altını çizerek ‘Kapital’in 1. cildinin 586. sayfasında, “İşçi, üretim sürecine bir servet kaynağı olarak girdiği hâlde, süreci, kendisinin de zenginliğin kaynağı olabilecek bütün araçlardan yoksun olarak terk etmektedir,” diye eklediği üzere…
Nihayetinde “Kapitalizmin krizi o kadar çok derin ki neo-liberalizmin ideologları, ABD ve Avrupa Birliği liderlerine kadar herkes bu gerçeği kabul ediyor. Uçuruma doğru yuvarlanmayı durdurmak için bir çözüm bulamamaları nedeniyle korkuya kapılmış durumdalar: tünelin sonundaki ışığın görünmesi için boş yere çırpınıp duruyorlar.”[4]
Yani “Bugünün kapitalizmi kendi sonunu geciktirmek için tüm toplum için toplu mezarlar kazma peşinde olsa da, attığı her adımda kendi mezarını kazmaktan başka bir şey yapmıyor”ken;[5]İzzettin Önder’in ifadesiyle de, “Kapitalizm krizi dalgalanarak devam ediyor.”
Kapitalizmin üçüncü önemli krizinin ikinci aşamasına girmiş bulunuyoruz. İlk önemli kriz 1873-1896 arasında yaşanan ve Viyana Borsası’nın çöküşüyle başlayıp bütün kapitalist sistemi saran “Uzun Depresyon”’du
İkinci önemli kriz 1929 yılında ABD Borsası’ndan başlayıp yine sistemi bütünüyle saran “Büyük Depresyon”du. Aşağı yukarı 1936’ya kadar sürdü.
Üçüncü büyük kriz ise 2008 yılında ABD’de kredi piyasalarında başlayıp küresel sistemi etkisi altına alan küresel krizdir. Tam küresel sistemin toparlanmaya başlayacağı tahminleri yapılırken yeni bir aşamasına gelinmiş bulunuyor.
İçinde yaşadığımız krize bilerek veya bilmeyerek küresel kriz adının verilmiş olması son derece doğrudur. Çünkü ilk kez bir küresel kriz yaşıyoruz. Küresel krizin ikinci aşaması bence ilk aşamasından çok daha büyük sarsıntılar yaratacak.[6]
Biraz daha açarsak Michael Albert, “Dünyada her yıl milyonlarca kişi açlıktan ölüyorsa, bu kriz değil mi? İnsanlar onurlu bir yaşam süremiyorsa, bu kriz değil mi?.. Ana akım medya için yoksulların bir kıymeti harbiyesi yok. Ama ekonomiyi hıçkırık tutsa, ekonominin karnı ağrısa, zenginleri de etkileyecek duruma gelse, işte o zaman buna kriz deniyor. Kriz tabii ki yoksulları, güçsüzleri de etkiliyor ama zenginleri de etkilediği için kriz diyoruz,” diye betimlediği tabloda “Kapitalist Kriz Nedir?” sorusunu yanıtlamak için sözü Santiago Alba Rico’ya bırakıyorum:
“Öncelikle kapitalist krizin ne olmadığına bakalım.
1) Dünyada 950 milyon aç varsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
2) Dünyada 4 milyar 750 milyon yoksul varsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
3) Dünyada 1 milyar işsiz varsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
4) Aktif dünya nüfusunun yüzde 50’sinden daha fazlası eksik istihdam ediliyor veya güvencesiz çalışıyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
5) Dünya nüfusunun yüzde 45’i içme suyuna doğrudan erişemiyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
6) 3 milyar kişi asgari sağlık hizmetlerinden yoksunsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
7) 113 milyon çocuk eğitimden yoksunsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
8) 12 milyon çocuk tedavi edilebilir hastalıklardan ölüyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
9) Her yıl dünya çapında 13 milyon insan çevresel bozulma ve iklim değişikliği nedeniyle ölüyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir.
10) Dörtte biri memelilerden oluşan dünyada 16 bin 306 tür yok olma tehdidi altındaysa, bu bir kapitalist kriz değildir.
Bütün bunlar kriz öncesiydi. Öyleyse kapitalist kriz nedir? Ve kapitalist kriz ne zaman başlar?
950 milyon kişi açlıktan öldüğünde, 4,7 milyar kişi yoksulluğunu sürdürdüğünde, gezegenin yüzde 80’ni güvencesizliğe ya da işsizliğe mahkûm edildiğinde, dünya nüfusunun yüzde 45’i susuz kaldığında ve yüzde 50’si sağlık hizmetlerinden mahrum olduğunda, kutuplar eridiğinde, çocuklara yardım reddedildiğinde, ağaçlar ve ayılar öldürüldüğünde, artık 1000 çok uluslu şirket ve 2.5 milyon milyoner için yeterince kâr yok ise… Artık kapitalist krizden söz edebiliriz.”[7]
Evet, kriz budur!
Kapitalizmin bir kere daha ve öncekilerden farklı bir krize girdiği, krizin yayıldığı günümüzün ortak kanısıdır. Bir kere daha olduğu doğru, yaygın olduğu da doğru, farklı olduğu kuşkuludur.
Farklı değil, ama eğer farklılıktan kastımız, üstesinden gelinmesi zor bir kriz olduğu ise evet, farklı.
Üstesinden gelinmesi zor, çünkü kapitalizm kendini sağaltma araçlarını yitirmiş görünüyor. Eski yöntemlere dönmesi imkânsız, iflas etmiş finans araçlarıyla eski bereketine ulaşması mümkün değil, daha önemlisi bugüne kadar sistemi kabullenmiş, ona hayran ya da ona tevekkülle boyun eğenlerdeki kuşkular arttı, büyüdü, somutlaştı, eyleme dönüştü.
Farklılık buradadır.[8]
EGEMENLERİN -YERİNDE!- KARAMSARLIĞI!
Egemenler de “farklılığın farkındalar”; karamsarlıkları da bundan!
Mesela Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “Küresel ekonominin son derece riskli, sıkıntılı bir dönemden geçmekte olduğunu” söyledi.
Bu dönemde hiçbir şeyin sürpriz olmaması gerektiği vurgusuyla, son yüzyılın hiçbir dönemi ile kıyaslanamayacak karmaşa için herkesi uyararak ekledi: “İhtiyatlı olmalıyız”!
Eczacıbaşı Üst Yöneticisi Erdal Karamercan, dünyadaki ekonomik krizin, 2008’de Lehman Brothers’ın iflasa sürüklenmesiyle ortaya çıkan bir dalganın devamı olduğunu belirterek “Süreci yöneten kurum ve kuruluşlar sistematik değişikliklere gitmek yerine finansal yöntemlerle bu krizi atlatmaya çalıştılar; bu sürdürülebilir olmadı,” değerlendirmesini yaparken; Avusturya Başbakanı Werner Faymann da, “Kriz yıllarca sürecek, aksini iddia eden yalan söyler,” diye ekliyor!
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde, “Ufukta kara bulutlar dolaşıyor. Küresel ekonomi kayıp 10 yıl riskiyle karşı karşıya,” derken; küresel ekonominin toparlanma rayından çıktığına dikkat çeken IMF Başkanı aşağı yönlü risklerin arttığı vurgusuyla ekledi: “Gelişmeler tehlikeli bir dönemde olduğumuzu gösterdi.” “Kriz karşısında ufak, büyük ülke yok… Bu işin sonu iyi değil.”
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick de, “Küresel ekonominin, 2011 sonbaharında yeni bir tehlikeli döneme girecek” uyarısında bulunurken; Rusya Maliye Bakanı Aleksei Kudrin, “Ekonomik büyüme hızının yavaşlayacağı açık” diyerek, ABD ve Avro Bölgesi’nde yaşanan mevcut sorunlar ve 2008-2009 dönemindeki küresel kriz nedeniyle dünyanın ekonomik büyüme anlamında kayıp bir on yılla karşı karşıya bulunduğunu belirtti.
Mahfi Eğilmez ise, “İlk aşaması ABD’yi, ikinci aşaması AB’yi etkileyen krizin üçüncü aşaması, gelişme yolundaki ekonomileri etkileyecek,” öngörüsünü dillendirirken; “kriz kahini” diye anılan Nouriel Roubini, “ABD’de çift dip ihtimalinin yüzde 40’a yükseldiği”; “Yeni bir resesyonun önüne geçmenin imkânsız olduğu”; “Potansiyel büyük ekonomik sorunların, 2013’te ‘kusursuz fırtınaya’ yol açabileceği” uyarısında bulundu.
Bunların yanında ‘The Economist’ dergisi, “Dünya ekonomisinin kara deliğe doğru sürükleneceği”ni yazarken; Ve Roubini de ikinci dibin 2013’ten önce geleceğini belirtirken, Soros da “Avrupa’da bir bankanın iflası yeter,” diyor.
Evet dünyanın yaşadığı en derin ekonomik krizlerden olan 2008-2009’un etkileri atlatılamadan, 2011’de tüm dünyayı yeni bir kriz, üstelik “çifte kriz” korkusu sardı. Avrupa’da bir süredir yaşanan ve birkaç ülkeye sıçrayan finansal krizin iyice derinleşip, daha büyük ülkeleri de etkisi altına almasından endişeleniyorken; “Riskler artıyor… Batı’nın motoru tekliyor,” diyor Seyfettin Gürsel…
Kolay mı? AB’deki borç krizi ve sıkıntılı günler geçiren ABD, dünya büyümesini tehlikeye atıyor… IMF de, “Tüm dünya frene basacak,” senaryosunu dillendiriyor…
Asaf Savaş Akat’ın, “Uzun dönemde hepimiz öleceğiz!” haykırışı eşliğinde; ‘The New York Times’daki makaledesinde George Soros, küresel ekonomideki büyüme hızının yavaşlamasına neden olan Avro bölgesindeki borç krizinin, 2008’deki Lehman Brothers krizinden daha büyük sonuçlar doğurma riski bulunduğunu açıklayıp, “Mevcut krizin Lehman’dan daha riskli olmasının nedeni de bu,” diyor
UBS’in Londra’daki stratejistlerinden Philip Finch de, “Küresel bankacılık sektörü pek çok açıdan darbe alıyor gibi görünüyor. İşlerin her geçen gün biraz daha kötüye gittiği söylenebilir,” derken; Jacques Attali ise, ‘Le Monde’ gazetesindeki söyleşide, “Kriz kesinlikle kontrol altına alınmış değil. Ne ABD’nin kamu ve özel borçları ne yönetim zaafiyetleri. Aynı şey Avrupa bölgesi için de geçerli. Aslında süregelen sistem kıskaç altında ve piyasalar bir gün bunun bedelinin ödeneceğini iyi biliyor. Soru şu: Fatura kime çıkacak?”[9]sorusunu dillendiriyor!
Deniz Gökçe’in, “Hiçbir şey garanti değil ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” itirafına; Nobel Ekonomi Ödüllü ekonomist Paul Krugman’ın, “Küresel resesyon riskinin yüzde 50’ye yükseldiği”; IMF Başkanı Christine Lagarde’ın, ‘Tehlikeli faza girdik”; George Soros’un, “‘Büyük Buhran’ yeniden yaşanabilir,” notlarını eklersek sürdürülemez kapitalizm açısından durumun ne kadar vahim olduğu görülebilir…
DURUM YA DA KAPİTALİZMİN HÂL-İ PÜR MELÂLİ
Kapitalizmin hâl-i pür melâli yani verili durumda egemenlerin -yerinde!- karamsarlığını anlamamak mümkün değil!
“Depresyon bulaşıcı hastalıktır!” vurgusuyla Sungur Savran’ın, “2008 yılında ABD’den dünyaya yayılan kriz 2009’un ikinci yarısında ve 2010’un büyük bölümünde soluklandıktan sonra, yeniden faaliyete geçen bir yanardağ gibi lavlarını tekrar dünyanın üzerine boşaltmaya başladı,” diye betimlediği üzere; ‘Morgan Stanley’in, küresel ekonominin “tehlike oluşturacak kadar resesyona yaklaştığı” vurgusu da durumun izahı için yeterlidir.
Adam Smith’in “görünmez el” efsanesi bir kere daha yerle yeksan olurken yeri geldi belirteyim: ‘Grant Thornton’un araştırmasına göre küresel iyimserlikte 2011 yılı üçüncü çeyreğinde benzeri görülmemiş bir çöküş oldu!
Eric Toussaint’ın, “Bu küresel kriz on ya da yirmi yıl sürecek”; Slavoj Zizek’in, Şu anda yaşanan krizlere bakıp bir ders çıkarmamız gerekiyorsa o ders şudur: Neo-liberalizm sona erdi,” saptamalarının altını çizerek ekliyorum: Küresel kriz 2007’nin yaz aylarında Amerikan konut piyasasında varlık fiyatlarının ani çöküşüyle tetiklendi. Ancak krizin “tetikleyici” unsurları ile “yapısal nitelikli koşulları”, kuşkusuz, birbirinden farklı olgulardı. Krizin ardında yatan yapısal nedenler, küresel kapitalizmin merkez ekonomilerinde 1970’lerin ortalarından başlayarak kâr oranlarının düşme eğilimine girmesi ve dolayısıyla, sabit sermaye yatırımlarının temposunun yavaşlamasında yatıyordu.
Sermaye, gerileyen/köhneleşen teknolojilerin, eskimiş kurumların ve küresel ölçekte artan rekabetin getirdiği birikim sorunlarını finansallaşma diye anılan birikim rejimi ile aşma çabası içindeydi. Finansallaşma, sermaye birikiminin reel ekonomiye yönelik sabit sermaye yatırımları yerine, spekülatif nitelikli ve çoğu kez sıcak unsurlara dayalı kısa dönemli finansal birikim çabasını yansıtmaktaydı. Popüler iktisat yazınında kumarhane kapitalizmi diye de anılacak olan bu gelişme, sabit sermaye yatırımlarının yavaşlamasına ve küresel ölçekte istihdamın gerilemesine neden olacak, orta sınıflar çökerken, gelir dağılımının kutuplaşması ve emeğin proleterleşmesi süreçlerini hızlandıracaktı.
Kapitalizmin 2007 sonrası krizi bu şartlar altında patlak verdi. 2009’da OECD ülkeleri bir bütün olarak yüzde 6 küçülmüş; dünya sanayi üretimi yüzde 13 gerilemiş durumdaydı. 2009’da küresel ekonominin büyüme hızı yüzde eksi 0.5 olurken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir bütün olarak ilk defa topyekûn bir daralma içine sürüklenmiş durumdaydı.
Dahası, beşinci yılına girdiğimiz şu günlerde, kapitalizmin merkez ekonomilerinde toparlanma sürecinin sekteye uğradığı ve krizin zamana yayılarak sürmekte olduğu anlaşıldı. ABD’de 2010’un son çeyreğinde yüzde 3 olan büyüme hızı, 2011 başında yüzde 1.8’e geriledi; İngiltere ekonomisi ise sadece yüzde 1.8 düzeyinde büyüme gösterdi. Bu büyüme oranlarının dünya ekonomisine herhangi bir ivme veremeyeceği ve dünya ölçeğinde yaşanan işsizlik sorununun 2011 yılında daha da derinleşeceği anlaşıldı.[10]
Tam da bu noktada sözü Mahfi Eğilmez’e bırakıyorum:
“İlk aşamada ABD’deki kriz söz konusuydu. Subprime mortgage kredileri ve öteki kötü kredilerin türev ürünlere dönüştürülmesi ve bir süre sonra bunların ödenemez hâle gelmesiyle ortaya çıkan finansal kriz, büyük çaplı bir genel krize dönüştü. Başlangıçta finans piyasasında çıksa da sonradan reel sektöre de yayıldı. Krizin doruk noktası Lehman Brothers’ın batışıydı. Bu kriz AB’yi dolaylı olarak etkilediyse de yeni yükselen piyasa ekonomilerini çok fazla etkilemedi. Dolayısıyla AB ile yeni yükselen piyasa ekonomileri küresel sistemin hızla daralmasını bir ölçüde frenlediler. ABD, bu krizi aşabilmek için iki büyük mali gevşeme paketini uygulamaya soktu, trilyonlarca dolar para dağıttı, Keynesyen müdahâlenin gerektirdiği önlemleri aldı. Buna karşın krizi çözemedi…
Krizin ikinci aşaması, AB’nin krizin tam ortasında yer aldığı bugünkü aşamadır. AB üyesi ülkeler, başta Yunanistan olmak üzere krize girdiler. Onu İspanya ve İtalya’nın bir ölçüde izlemesi bekleniyor. AB’nin girdiği kriz de finans kökenli bir kriz olarak başladı. Yunanistan, büyük bir kamu borç yükünün altında bulunuyor… Birçok Avrupa ekonomisi yeni ya da eskisi kadar ucuz borç bulamamanın sıkıntısını yaşıyor. Almak zorunda oldukları önlemler çok büyük toplumsal tepkilere yol açıyor.
İlk aşamanın sonunda ABD, krizden kurtulabilmiş değil, hâlâ birçok sıkıntı yaşıyor. O nedenle AB’den kaynaklanan krizi dengeleyebilecek durumda bulunmuyor. Krizin bu ikinci aşamasında sağlam görünen tek unsur, yine yeni yükselen piyasa ekonomileri olarak karşımızda duruyor.
Ne var ki bu kez yalnız başlarına bulunuyorlar. ABD’nin onlara destek olup AB’yi krizden çıkaracak hâli yok. Onların da tek başına ABD ve Avrupa Birliği’nin krizini dengelemesi pek olası değil.
Krizin üçüncü ve son aşaması: Finans kesimiyle başlayan ama öteki kesimlere de bulaşan küresel krizin ABD’de başlayan ilk aşaması bitmeden AB’ye sirayet eden ikinci aşamasına girildi. Bu iki kriz birbirini etkileyerek devam ediyor. Ben önümüzdeki dönemde krizin üçüncü ve en zor aşamasına geçeceğimizi düşünüyorum.”[11]
“FİNANS”LA BAŞLAYIP…
“Finans”la başlayıp “borç”a evrilen kriz, 2007’den 2008’e merkez ülkelerin finans kurumlarının balon patlamalarıyla start alınca, çoğu piyasaperestin iman ettiği olmadı; piyasanın ilahi ayıklayıcı gücüne terk edilmedi arena… Batan batar, kalan sağlar bizimdir kuralına uyulmadı. Lehman Brothers, kasırgaya kurban verildiyse de diğerlerine ABD devletinin mali kurumları can simidi atmaktan geri durmadı. Duramazdı da… Kapitalist devlet ne için var? Sermayenin yeniden üretim şartlarını her hâl ve şeriatta sağlamak için değil midir devlet?
ABD’nin 2008 ve sonrası yaptığını AB’nin merkez ülkelerinin devletleri de yaptı. Finans balonunun toksik kâğıtlarına bulaşmış finans sistemlerini ayakta tutmak için onlar da bütçelerinden büyük fonları boca ettiler finans ateşinin üstüne. IMF uzmanları, bu tür kurtarma operasyonlarının, merkez ülkelerin milli gelirinin yüzde 17’si gibi devasa bir rakama ulaştığını hesaplamış bulunuyor. Merkez ülkelerin finans kapitalinin yangınına yetişen itfaiye devletin, bu cömertliğinin herhâlde bir bedeli olacaktı. O bedel, artan bütçe açıkları ve artan kamu borç yükü olarak tecelli etti.[12]
İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mervyn King’in, “Dünya bütün zamanların, en azından 1930’lardan bu yana, en kötü mali krizini yaşıyor” diye betimlediği tabloya ilişkin olarak ekliyor Ergin Yıldızoğlu: “Mali piyasalar yine bir ‘kalp krizi’ geçirdi. ‘Hastanın’ durumu çok ‘kritik’. ‘Doktorlar’ hastalığın gerçek nedenleri üzerine eğilmeye başladıkça çaresizliklerinin ayırdına varıyorlar.”
Kolay mı? Belçika’nın en büyük kredi kurumlarından Dexia Bank batıyor, Yunanistan’ın yardım paketi üzerinde kuşkular artıyor… Kriz yoluna devam ediyor…
Bu sırada Soros, ‘The Financial Times’daki yorumunda “II. büyük depresyon” tehlikesinden söz ediyor.
Asya borsaları, Avro bölgesinin borç krizinin İtalya ve İspanya’ya da sıçrayabileceği kaygıları karşısında keskin bir düşüş yaşıyor.
Spekülatif illüzyonlar büyüyüp, derinleşiyor.
Paranın otoriteleri hemen her gün tehlikeye dikkat çekiyor.
“Dünyada ‘Finansal Tsunami’ Uyarısı”[13]daha yüksek sesle telaffuz ediliyor!
Bunların “Nedeni” mi?
“Sermaye birikimini sürdürmenin, kâr oranı düşüşlerini önlemenin yolunu finansallaşma-balonlaşmada bulan ve bunun da 2007’de sonuna gelen küresel finans kapitalin, 2008’de balonu patladı. İlk dibin yaşandığı 2008 ve 2009’da ABD’de yüzde 2, Avro alanında yüzde 2.5 daralma yaşandı. Merkez kapitalizmin krizi, bütün çevre ekonomileri farklı biçimlerde etkilendi.
Milli gelirde, yatırımlarda düşüş, işsizlikte tırmanma biçiminde yaşanan krizde, finansal çöküşe devletin yaptığı kaynak aktarımı müdahaleleri sonucu büyük yıkım ertelendi ama bu kez devletin mali krizi olarak adlandırılabilecek bir sıkıntı yaşanmaya başladı. ABD’nin bütçe açığı ve kamu borç stoku ileri boyutlara ulaşırken aynı durum Avro alanı için, özellikle Güney Avrupa ülkelerinde derin sorunlar yarattı,” yanıtını veren Mustafa Sönmez ekliyor:
“… ‘2008-2009 krizi gibi bir kriz mi’ diye soruyorlar. ‘Gibisi’ fazla, ABD’yi, Avrupa’yı sarsan 2008-2009 krizinin yeni bir fazı, safhasıdır yaşanmakta olan… Küresel krizin ilk fazında finansal balon patladı. Toksik kâğıtlara bulaşan global finans kuruluşlarının kimi battı, kimi batmanın eşiğine geldi. Sistemin tamamen çöküşünü ise devlet müdahaleleri önledi. ABD’de, FED’in pompaladığı trilyonlarca dolarlık kamu kaynakları çöküşü erteledi ama ortaya derinleşmiş bütçe açıkları ve başka anomaliler çıkardı.
Aynı şey, İngiltere, Fransa, Almanya’nın da başına geldi. Orada da AB Merkez Bankası ve ulusal hükümetler, mali önlemleriyle finans krizini yatıştırmaya çalıştı. Böylece ‘Merkez’deki krizin ilk fazında finansal yangın kamu kaynakları ile kontrole alındı ama ikinci faz, devletin mali krizi biçiminde boy attı. Bütçe açıkları hızlandı, kamu borç yükleri katlandı ve borçlanabilme kapasiteleri daraldı.
Şimdi küresel krizin bu ikinci fazı ile baş edebilme mücadelesi yaşanıyor. Bu, bütçe açıklarını daraltmak, borç yükünün milli gelirin makul bir düzeyine çekilmesi hedeflerine ulaşmaya çabalamak demek. Bunun yolu da kamu harcamalarını kısmak, mümkünse vergi düzenlemeleri demek. Eninde sonunda sokağı ilgilendiren operasyonlar yani… Hangi sınıftan alıp hangisine vereceksiniz sorusunu barındırıyor içinde.”
“BORÇ”A EVRİLEN KRİZ!
“Finans”tan “borç”a evrilen kriz dalga dalga İtalya, İspanya’ya yayılırken yaşananlar, yapılan kurtarma operasyonlarının bugüne kadar bir işe yaramadığını gösteriyor. ABD’den gelen durgunluk işaretleri küresel ekonomide endişeleri arttırıyor.
Avrupa’yı etkisi altına alan borç krizi giderek kontrolden çıkıyor. Jose Manuel Barroso Avro Bölgesi’nde borç çeperinin genişlemesinin kaygı verici olduğunu belirtti.
Japonya Maliye Bakanı Yoshihiko Noda da, küresel politika yapıcıların kur çarpıklıklarına, borç krizlerine ve ABD ekonomisine ilişkin kaygılara yanıt vermeleri gerektiğini söyledi.
Avrupa Merkez Bankası ise küresel ekonomide belirsizliğin arttığını, ülkelerin piyasaları ikna edebilmek için ek önlemler almaları gerektiğini vurguladı.
‘The Guardian’a göre Belçika da ekonomik kriz yaşayan ülkeler grubuna dahil olabilir.
IMF Başkanı Christine Lagarde, “Küresel ekonomide durumu ciddi biçimde kötüleştiren kriz olduğunu” söylerken; Klaus F. Zimmermann da ekliyor: “Avrupa ekonomisi hâlâ uçurumun eşiğinde.”
Gerçekten de IMF verilerinden yapılan hesaplamaya göre, dünyanın en borçlu ülkesinin 2010’da olduğu gibi 2011’de de ABD olacağı öngörülüyor.
ABD’nin kamu borcu 2011 sonunda 11 trilyon 207 milyar 309 milyon Avro olacak. ABD’nin kamu gelirinin ise 3 trilyon 540 milyar 35 milyon Avro’da kalacağı öngörülüyor. Rakamlar karşılaştırıldığında ABD’nin kamu borcu, gelirinin 3.16 katı olacak.
Gelirine göre borcu en yüksek olan ülke ise Yunanistan. Yunanistan’ın kamu borcu 2011 sonunda 365 milyar 638 milyon Avro’yu bulacak, ancak geliri 88 milyar 497 milyon Avro civarında seyredecek. Buna göre Yunanistan’ın, gelirinin 4 katından fazla borç ödemesi yapması gerekiyor. IMF’in verilerine göre, Yunanistan’ın kamu borcu, önümüzdeki yıl gelirine göre daha da artacak. Yunan hükümeti, 2012’de neredeyse gelirinin 5 katı kadar borç ödeyecek.
İrlanda’nın kamu borcu ile kamu geliri arasındaki makasın gittikçe açıldığı görülüyor. 2010’da kamu borcu, gelirinin 2.79 katı olan İrlanda’da söz konusu oran bu yıl 3.15’e çıkarken, önümüzdeki yıl 3.27’ye yükseleceği öngörülüyor. Portekiz’de de durum çok farklı görünmüyor. Portekiz’in ardından benzer durumda olan ülkeler ise Belçika, Almanya ve Slovenya.
İtalya’nın 2008’de GSYH’nin yüzde 89.2’si seviyesinde olan kamu borcunun 2011’de yüzde 120’ye çıkacağı tahmin ediliyor. Şu anda dünyanın en büyük ekonomisi ABD aynı zamanda dünyanın en borçlu ülkesi konumunda bulunuyor. IMF verilerine göre, ABD 15 trilyon 154 milyar dolarla dünyanın en yüksek borcuna sahipken, bu ülkeyi 13 trilyon 930 milyar dolarla Japonya, 2 trilyon 904 milyar dolarla Almanya, 2 trilyon 702 milyar dolarla İtalya ve 2 trilyon 483 milyar dolarla Fransa takip ediyor.
Evet yaşanan küresel çapta bir devlet borcu krizi… Yunanistan, Portekiz, İtalya… Sırada İspanya… Standard and Poor’s tarafından ABD’nin kredi notunun düşürülmesi…
Kolay mı?
AB’nin Maastricht Kriterleri’ne göre, bir ülkenin kamu borç stokunun GSYH’ya oranının yüzde 60’ın üzerine çıkmaması gerekiyor. Ama şu an AB üyesi 27 ülkenin 14’ü bu kriteri tutturamıyor. Ve bunların arasında değil bu yüzde 60’ı tutturmak, onun iki katına varan borçla yola devam etmeye çalışan ülkeler var.
‘Lehman Brothers’ krizinin yarattığı sarsıntının izleri henüz silinmemişken yeniden tehlike çanları duyulmaya başlandı. Yunanistan ile başlayan borç krizinin yayılma riski artarken ABD ekonomisinde yaşanan gelişmeler de tehlike çemberinin genişlediğine işaret ediyor.
Küresel ekonominin kâbus dolu günleri bitmiyor. Bir yandan durgunluk diğer yandan borç krizinin bankalarla yayılacağı endişesi dünyayı sarıyor.
Dünya ekonomisi 2008’deki durumundan da beter bir durgunluğa doğru yuvarlanıyor. Kamu borçluluğunun yarattığı gerilimler ABD ve Avro bölgesinde çok ağır sonuçlar doğurmaya gebe. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ekonomik daralma kapıda. Yükselen piyasalar diye anılan Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerde, aynen Türkiye’de olduğu gibi, çelişkiler üst üste yığılıyor, büyüme yavaşlıyor. Üstelik bu sefer krizle mücadelenin aracı da kalmadı. Geçen defa, yani 2008-2009’da devletlerin yaptığı muazzam harcamalar ve finans sektörünü kurtarma önlemleri kapitalizmin uçurumdan aşağı yuvarlanmasını engellemişti. Bu sefer kriz devletlerin kendilerinin borçluluğu temelinde gelişiyor. Yani devlet artık bir çözüm değil sorunun parçası…
İflas sırası kamuda… Ama bu dev kamu harcamaları, bu sefer de devletlerin muazzam bir borç yükü altına girmeleri anlamına geliyordu. Tek bir örnek: ABD’nin 2008’de 10 trilyon dolar olan kamu borcu 2011’e gelindiğinde 14 trilyon dolara yükselmişti. Üstelik bu rakam yalnızca federal devletin borçlarını kapsıyor. Eyaletlerin bazıları borçları dolayısıyla iflasın eşiğinde. Aynen Avrupa’da Avro bölgesinin güney kuşağını oluşturan ülkeler gibi. Bilindiği gibi, başta Yunanistan, ardından İrlanda ve Portekiz, onlardan sonra da İspanya ve İtalya gibi güney ülkelerinin borçlarını ödeyip ödeyemeyeceği belli olmadığı için bir ortak para olarak Avro’nun geleceği dahi tehlikeye düşmüş durumda.
Kolay değil!
2007’yi baz alırsak dört yılda toplam 12 trilyon doları bulan kurtarma paketleri… Bu kriz bir türlü bitmiyor!
Nasıl bitsin? ABD ve AB borç krizine karşı öyle politikalar uygulamaya çalışıyorlar ki başarırlarsa depresyon, başaramazlarsa yine depresyon…
ABD’nin federal (merkezi devlet) borçları, mali sermayeyi kurtarma operasyonları sayesinde 14 triyon doları geçti.[14]
Özetle Yunanistan, İtalya ve ABD, 1 kazanırken 3-4 harcıyorken; yaşanmakta olan borç krizine ilişkin bir değerlendirme yapan Bülent Tanla, şunlara dikkat çekti:
“i) Bu arayışların sonunda Avrupa’da harita değişikliği bile olabilir.
ii) Değişim, yenilik diye sunulan bu trend tersine dönerken devletler, kendilerini korumak için ‘devlet-birey ilişkilerini’ yeniden değerlendirmek zorunda kalacak.
iii) Trendin tersine dönmesi Avrupa halklarını, kendilerinden olmayanlara karşı daha otoriter, yasakçı ve reddedici düzeye getirecek.
iv) Bu durumdan ırkçı akımlar yararlanacak. Toplumlar, ‘küresel ekonomik trendden vazgeçebilecek’ aşamaya gelecek.
v) Halkları ‘güvenlik endişesine’ kapılan devletler, “O hâlde daha kısıtlayıcı olmalıyız, ama bu refahı biraz azaltacak” diyecek ve toplumlarından olumlu yanıt alacaklar.”
AVRO BÖLGESİ
Avrupa ekonomilerinde yaşanan ekonomik kriz karşısında Avro Bölgesi dağılma tehdidiyle karşı karşıyadır. Belirsizlikler devam ederken, ekonomistlere göre de yön bulmak zorlaşıyor.
IMF Başkanı Christine Lagarde, “İtalya’nın finansal reformunun, Avro Bölgesi’nin borç krizinin etkisini azaltmada önemli” olduğunu söylerken; Avro Bölgesi krizinin bölge dışında, özellikle Asya’da muhtemel sonuçları konusundaki kaygılarını dile getirip, “Hiçbir ülke şimdiki koşullar altında krize karşı bağışık olamaz. Ne kadar gelişmiş ya da gelişmekte olduğu ya da ne kadar uzakta olduğunun önemi yok. Japonya diğer ülkelere göre daha etkilenemez durumda değil. Büyük müşterilerinin bazıları ciddi zorlukla karşılaştığında Japonya da bu duruma maruz kalacak,” dedi…
Özetle Fatih Özatay, “Avrupa daralacak”; Kemal Derviş, “Avrupa’daki kriz çok tehlikeli,” derlerken; “Şurası kesin; Avrupa’nın, nihai hedefi olan siyasal birliğe ulaşması artık olanaksız,” diye ekliyor Uğur Gürses de…
Evet Matthew Paris’in, Avrupa’daki ekonomik krizi anlattığı ‘The Times’daki makalesinde, “Yüzleşin. Avro krizinin bir çözümü yok… Oyun bitti,” demesi boşuna değildir!
Çünkü Avro Bölgesi’ndeki borç krizi her geçen gün çözümü daha güç bir hâl alıyor. Avro Grubu Başkanı Jean-Claude Juncker, “Avro Bölgesi için felaket görüntüsü” uyarısında bulunurken, IMF Başkanı Christine Lagarde da, “Avrupa’nın üstünde karabulutlar var,” diyor…
Ayrıca ‘The Wall Street Journal’ın haberine göre, ‘Uluslararası Finans Enstitüsü’nün araştırması Avro Bölgesi borç krizinin gelişmekte olan piyasa bankalarına yayılmakta olduğunu gösteriyor.
Avro Bölgesi’ndeki borç krizi halkasına Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in ardından İtalya ve İspanya da ekleniyor.
Avro Bölgesi’nin 3. büyük ekonomisi İtalya, Yunanistan’dan sonra borç oranı en yüksek ülke. İtalya’nın temerrüde düşmesi söz konusu olursa bunun maliyetinin 700 milyar Avro’yu bulabileceği ifade ediliyor. İtalya’nın 2008’de GSYH’nin yüzde 89.2’si seviyesinde olan kamu borcunun 2011 yılında yüzde 120’ye çıkacağı tahmin ediliyor.
Yaklaşık 4.4 milyon kişinin işsiz olduğu, İspanya’nın ise Portekiz’den sonraki halkalardan biri olacağı konuşuluyor. 2010 yılında kamu borcunun GSYH’ye oranı yüzde 48.8 olan İspanya’da hükümet, uyguladığı tasarruf tedbirleri ile bütçe açığını 2011’de GSYH’nin yüzde 6’sı seviyesine çekmeyi hedefliyorsa da, soru(n)lar yerli yerinde duruyor!
Servet Yıldırım’ın, “Yunanistan yolun sonuna geldi” tespiti eşliğinde görünen odur ki, “AB’de kıyamete yürüyor!” Ergin Yıldızoğlu’nun deyişiyle…
Birbiri ardına devreye giren kurtarma paketleri, kemer sıkma politikaları İrlanda, Portekiz, Yunanistan ve İspanya’da hem borç yükünü arttırdı hem de bu ülkelerde ekonomik durgunluğu derinleştirdi. ‘The Financial Times’, AB liderliğinin, Yunanistan’ın borçlarının yeniden düzenlenmesi (iflasının) gerektiğini nihayet kabul ettiklerini yazıyordu.
Aynı günlerde, kredi kurumları da İrlanda ve Portekiz bonolarının kredi notunu “Junk” (işe yaramaz) düzeyine düşürüyordu. Gazetelerde, sırada İspanya ve İtalya bonolarının olduğu, bunları da Belçika’nın izleyebileceği tartışılıyordu. Bu ortamda İtalya borsası 1-10 Temmuz 2011 arasında yüzde 10’dan fazla değer kaybetti. Artık kriz İtalya’nın kapısına dayanmıştı. ‘The Scotsman’ın yorumuna göre “Avro için kıyamet günü yaklaşıyordu”.[15]
Ancak, ABD ve Japonya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük bono piyasasına sahip olan, Avro bölgesinin toplam üretiminin yüzde 20’sini gerçekleştiren İtalya, AB’nin üçüncü büyük ülkesiydi, toplam devlet borçları 2.45 triyon dolara ulaşıyordu. Kısacası, İtalya kurtarılamayacak kadar büyüktü; başının çaresine bakmak zorundaydı.
İtalyan hükümeti 45 milyar Avro’luk bir kemer sıkma paketiyle kendi başının çaresine bakmaya ya da Apulia Bölgesi Valisi, Ekoloji Partisi lideri Nich Vendola’ya göre, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in atladığı uçuruma atlamaya karar verdi.
Vendola haklı, İtalya’nın küçülerek borçlarını ödemesi olanaklı değil. Amaç, ne pahasına olursa olsun Alman ve Fransız bankaların alacaklarının hiç olmazsa bir kısmını kurtarmak. İtalya’nın tüm uluslararası borçlarının yüzde 84’ü Fransız ve Alman bankalarına… Fransız bankalarının alacakları 98 milyar dolara, Alman bankalarınınkiler de 51.2 milyar dolara ulaşıyor. Japon bankalarının bile 29 milyar dolar alacağı var İtalya’dan. İtalya, salt Avrupa’nın değil, dünya mali sisteminin önemli bir parçası.
Bu kriz derinleştikçe, ABD’yi etkileyecek. Çünkü, genelde pek dikkat çekmeyen bir konu daha var: Bank of International Settlements’in 2011 Haziran’ında yayımlanan bir raporundaki veriler, önde gelen ABD bankalarının CDO (kredi sigortası türevleri) yoluyla AB üyelerinin devlet borçlarını sigorta ederek ciddi risk altına girmiş olduklarını gösteriyor (Streetlights). AB ülkeleri temerrüde düştükçe, CDO satmış olan ABD bankaları ödeme yapmak zorunda kalacaklar. AB mali krizi bu kanaldan ABD’ye bulaşmak üzere derinleşmeye devam ediyor.[16]
VE ABD KÂBUSU
Vladimir Putin’in, “Borca bağımlı bir asalak,” olarak betimlediği; kredi kuruluşu ‘Standard&Poor’s’un, “risk ve bütçe açığı” gerekçeleriyle kredi notunu düşürdüğü; Joseph E. Stiglitz’in, “İşsizlik ve bütçe açığı sorunlarına odaklanmış durumda” diye tarif ettiği ABD, artık “rüya” olarak sunulamayacak kadar net bir kâbus…
‘Reason Foundation Ekonomi Araştırmaları’ Direktörü Anthony Randazzo, ABD’deki işsizlik sorununun tüm dünyadaki yeni bir kriz dalgasını tetikleyebileceği uyarısında bulunup, “Emlak balonu Avrupa krizini tetikledi. İşsizlik ise bu kez tüm dünyayı sarsacak yeni bir krizi tetikleyebilir. ABD de tıpkı 1929 büyük buhranında olduğu gibi iş kuyrukları uzamaya başladı,” diye betimlediği (ABD’nin) işsizlik oranı ortalaması yüzde 5.2 seviyesindeyken, kriz sonrasında yüzde 10’un üzerine çıktı.
Bütçe açığı da 1.5 trilyon dolara yaklaşmış olan ABD’nin borcu, 1980 yılından bu yana düzenli olarak artış gösterdi. 2011’in Mayıs ayında tavan seviyeye ulaşan borçlanma limiti 1980 yılında 935 milyon dolar iken, borcu 909 milyar dolara çıkmıştı. 30 yıl içinde ülkenin borçlanma limiti 14 trilyon dolara çıktı.
Mayıs 2011’de ABD’nin borcu 14.3 trilyon dolara dayandı. 2 Ağustos’ta ülkenin borcunun 15.5 trilyon dolara çıkması bekleniyor. Araştırmalar toplam borcun 2016 yılında 20.8 trilyon doları aşacağını gösteriyor.
Krizle ABD’de “yoksulluk” içinde yaşayanların sayısı 46 milyonu aştı. Ülkede açıklanan veriler, ortalama hane gelirinin azaldığını ve yoksulluk sınırı altına düşen Amerikalıların sayısının son 18 yılın en yüksek düzeyine geldiğini gösterdi. 312 milyon nüfuslu ülkede yoksul sayısının 46 milyonu aşması, en az altı Amerikalıdan birinin yoksul olduğu anlamına geliyor. Amerikan Nüfus Sayım İdaresi 2010’da tipik bir hanenin gelirinin yüzde 2’den fazla düştüğünü açıkladı. Buna göre, 2008’deki mali kriz öncesine göre gelirlerdeki gerileme yüzde 6’nın üzerine çıktı.
2005’le 2009 sonu arasında yapılan araştırmaya göre, içinde bir kriz yılı olan bu beş yıl zarfında anadili İspanyolca olanların net malvarlıklarının ortanca değeri yüzde 66, Asya kökenlilerin yüzde 54, Afrika kökenli Amerikalıların yüzde 53 azalmış. “Beyaz Amerikalılar”ınki, ise sadece yüzde 16 değer kaybetmiş.
300 bin “eski” askerin evsiz olduğu ve her 80 dakikada bir ‘gazi’ askerin intihar ettiği ya da intihar teşebbüsünde bulunduğu ABD’de, fakirlik 10 yılda yüzde 33 arttı. Fakir bölgelerde halkın yüzde 40’ı yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Amerika nüfusunun yüzde 14’i karnını ancak yardımla doyurabiliyor. 6.5 milyon çocukta açlık sınırında.
Bunlarla birlikte ‘Amerikan Kongresi Bütçe Ofisi’nin yayımladığı rapora göre, ABD nüfusun en yüksek gelire sahip yüzde 1’ini temsil eden diliminin reel kazancı, 1979-2007 arasında yüzde 275 artmıştı.
Raporda, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik dilimin 28 yılda reel geliri sadece yüzde 18 artmış. Ya orta sınıf? Gelir diliminde yüzde 60’lık dilimin (21 ila 80 arası yüzdelik dilim) reel geliri aynı dönemde yüzde 37 büyümüş. Gelirden alınan pay, aşırı biçimde en yüksek yüzde 1 lehinde gelişirken; en yoksul ve orta sınıfın payı düşmüş.
ZIRVALAR
Bu inkârı mümkün olmayan gerçekler karşısında:
i) Bülent Somay’ın, “Marksistlerin kötü bir huyu vardır: Analizleriyle arzularını sık sık birbirine karıştırdıklarından, kapitalizmin her krizinin aslında nihai, kapitalizmin sonunu getirecek kriz olduğuna inanmak isterler… Son yıllarda Nouriel Roubini adlı yeni bir felaket tellalı türedi. Roubini, İran asıllı ABD’li bir ekonomist. Marksizm’le filan bir ilişkisi yok, yalnızca analizlerini doğru dürüst yapıyor…”
ii) Murat Belge’nin, “Marksistler arasında bir hayli yaygın olan ‘kriz avcılığı’ diye adlandırdığım tavırdan söz ediyorum. Bu aslında, kökleri derinlere ulaşan bir tavır ve genel Marksist teoride bunu böyle yapan özellikler var… Somut tarihe baktığımızda, oradaki somut akışın Marx’ın tespitlerine pek fazla uymadığını da görüyoruz. Bunlar hep söylenen, dolayısıyla bildiğimiz ve birkaç kere olsun tartıştığımız konular…”
iii) Hasan Ersel’in, “Yaşamakta olduğumuz krizin gelişmiş ülkelerdeki iktisadi sistemin işleyişinde köklü değişikliklere yol açacağını, bu açıdan 1929’dan bu yana görülenlere benzemediğini düşünenlerdenim…”
iv) Koç Üniversitesi’nden Prof. Sumru Altuğ’un, “Dünyada kriz olduğunu söylemek için erken. Bugün, yaşanan güçler dağılımındaki değişikliğin sancısı… Niye kapitalizm iflas etsin ki! Amerika’da 1930’larda Kapitalizm sona erecek diye büyük bir sosyalist hareket oluştu. Fakat sonra devlet harcama yapıverdi ve çıkış yolunu buldular. Yani henüz kapitalizm çökecek gibi gelmiyor bana. Ama sosyalistler hep böyle ‘kapitalizm çökecek’ diye umut ediyorlar, sonra olmuyor…”
v) Ahmet Altan’ın, “Şu anda insanlık sıkı bir sopa yiyen boksör gibi. Ardı ardına şiddetli darbeler iniyor…
Değişen parça da, yeni şartlara uygun yeni bir hayat biçimini hemen oluşturamadığından, bu gerginliği olumlu bir kanala akıtarak çözemez.
Büyük bir kırılma ve kriz yaşanır. Bugün olduğu gibi…
O kadar çok değişimi aynı anda yaşıyoruz ki her biri ayrı bir krize yol açıyor.
Bir yanda ‘değişime öncülük’ eden gelişmiş ülkelerin kendi başlattıkları değişime ayak uyduramamalarının, eski alışkanlıklarını terk edememelerinin, paralarını ve enerjilerini yanlış alanlara yönlendirmelerinin yarattığı ekonomik kaos var…
Dar bir geçit burası… Ne yazık ki bütün büyük değişimler böyle ‘dar kapılardan’ geçerek mümkün olabiliyor. Buradan geçeceğiz ama geçerken biraz örseleneceğiz,” zırvalarını burada kayıt altına alıp, dikkatinize sunarak krizin ekonomik boyutlarına eklenmesi gereken sosyal ve siyasal sonuçlara geçiyorum!
SOSYAL VE SİYASAL SONUÇLAR
Sosyal sonuçlara bir iki örnek verelim:
‘Dünya Sağlık Örgütü’ne ait Avrupa’daki 10 ülkenin verilerine dayanarak yapılan ABD ve İngiliz uzmanların analizine göre, Avrupa’da 10 ülkeden 9’unda 2007 ve 2009 tarihleri arasında çalışma yaşında olan insanlar arasında intihar oranı yükseldi.
‘Lancet Dergisi’nde yayınlanan raporda, intihar etme oranının 65 yaşından sonra düştüğü ancak 65 yaş altındakilerde intihar oranlarındaki artışın yüzde 5 ve yüzde 17 arasında değiştiği belirtiliyor.
Araştırmacılar, zor ekonomik zamanlarda araba kullanım oranının düştüğü için ölümcül trafik kazalarının azaldığını belirterek, para kaygısından dolayı antidepresan ilaç kullanımının 4 yılda yüzde 40 arttığını vurguluyor!
Bir şey daha: ABD’de yaşanan ekonomik kriz, çocuğa karşı şiddet vakalarında artışa neden oldu.
‘Pediatrics Dergisi’ndeki bir araştırmaya göre, ülke ekonomisi bozuldukça hastanelere gelen çocuk sayısında artış yaşandığını ortaya koydu. Araştırma, 422 çocuğun ‘şiddete bağlı kafa travması’ sonrasında hastaneye getirildiğini, bu çocukların çoğunun yoğun bakım ünitesine alındığını ve yüzde 16’sının yaşamını yitirdiğini gösterdi.
ABD’de kafa travması şikâyetiyle gelen çocuk sayısının yılda 100 binde 8.9 olduğu belirtilirken söz konusu rakamın ekonomik krizin ardından yılda 100 binde 14.7’ye yükseldiği kaydetti.
Fatih Altaylı’nın, “Avrupa’yı fazla demokrasi mi batırdı!” sorusu ile Nilgün Cerrahoğlu’nun, “İngiltere’nin ‘post-demokrasi’ krizi” saptamalarına yol açan siyasal sonucu da şöyle formüle edebiliriz: “Demokrasi” bitti, “dikta” verelim!
İzzettin Önder’in ifadesindeki üzere, “Kapitalizm ve demokrasi yanyana olamaz…”
Bunu açık açık dillendirmeliyiz. Çünkü gerçek sadece bu ve böyle!
Slavoj Zizek’in de söylediği gibi, “Kapitalizmin bir şekilde kendisiyle birlikte demokrasi getirdiğine inanılıyordu, şimdiyse kapitalizm ile demokrasi arasındaki evlilik ilişkisi yavaş yavaş bir boşanmaya doğru gidiyor.”
Bunun için “Demokrasiler krizde”[17]diyor Tarık Ramazan!
Çünkü “Kapitalizm ve Demokrasi – ateşle barut gibi, yanyana var olmaları olanaklı değil. Biri var ise, öteki yok demektir.”[18]
Nihayet “Bugün ortada yeni bir sermaye birikim rejiminin şekillenmeye başladığına ilişkin belirtiler yok. Bu yüzden olası bir savaş, ekolojik ve insanî faturası bir yana, kapitalizmi yapısal krizinden çıkaramaz, yalnızca yıkım, sömürgecilik, totaliter rejimler, daha derin krizler anlamına gelir”[19]ve gelmektedir de!
23 Kasım 2011 17:00:53, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:127, Aralık 2011…
[1]Seneca.
[2]Gencer Çakır, “Marx’ın Kriz Teorisi”, Birgün, 14 Kasım 2011.
[3]Karl Marx, Kapital, C:1, Sol Yay., s.593.
[4]Miguel Urbano Rodrigues, “Kaosun Kıyısındaki Dünya”, Sendika.Org, 8 Eylül 2011.
[5]Ahmet Yaşaroğlu, “Kapitalizm Nereye Gidiyor?”, Evrensel, 15 Temmuz 2011, s.7.
[6]Mahfi Eğilmez, “Küresel Krizin İkinci Aşaması”, Radikal, 23 Ağustos 2011, s.29.
[7]Santiago Alba Rico, “Kapitalist Kriz Nedir?”, http://www.sendika.org, 16 Eylül 2011.
[8]Güray Öz, “Kapitalizm Zorda”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2011, s.6.
[9]Jacques Attali, Le Monde, 11 Ağustos 2011.
[10]Erinç Yeldan, “Büyük Durgunluk Sürerken”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2011, s.13.
[11]Mahfi Eğilmez, “En Kötüsü Üçüncü Aşama Olacak”, Radikal, 15 Eylül 2011, s.28.
[12]Mustafa Sönmez, “Devlet ile Bankalar Arasında Ateş Topu”, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2011, s.10.
[13]Osman Çutsay, “Dünyada ‘Finansal Tsunami’ Uyarısı”, Cumhuriyet, 28 Haziran 2011, s.13.
[14]Ergin Yıldızoğlu, “AB Ölüm Kalım Savaşı Veriyor’ – ‘ABD Yeni Bir Küresel Mali Krize Koşuyor”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 2011, s.13.
[15]The Scotsman, 14 Haziran 2011.
[16]Ergin Yıldızoğlu, “AB Ölüm Kalım Savaşı Veriyor’ – ‘ABD Yeni Bir Küresel Mali Krize Koşuyor”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 2011, s.13.
[17]Tarık Ramazan, “Demokrasiler Krizde”, Star, 18 Kasım 2011, s.11.
[18]Murat Çakır, “Kapitalizm ve Demokrasinin Sınırları”, ATİK Haber Merkezi, 5 Temmuz 2011.
[19]Ergin Yıldızoğlu, “Piyasalar Yine…”, Cumhuriyet, 26 Eylül 2011, s.11.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s