İSYAN GÜZERGÂHINDA YERKÜRE’NİN, COĞRAFYAMIZIN HÂLİ VE GELECEĞİ[1]



“Yıllanmış bir ağaç gibi köklü, gür
Yalan hiç yıkılmayacakmış gibi görünür
Hükmü verilmiştir oysa:
Yıkılacak. Çürümüştür.”[2]
Değerli Dostlar, Kardeşler,
Sizlere yerküre’nin, coğrafyamızın hâli ve geleceğine dair söz etmek; despotlara ve açlığa karşı ayaklanan isyancılar dövüşürken artık daha kolay…
I) KRİZ/ İSYAN SARMALI
III. Büyük Bunalım’ın yıkıcı-yaratıcı sonuçları giderek belirginleşiyor…
AB ülkelerinde krizler, Kuzey Afrika ile Ortadoğu ülkelerinde isyanlar “domino teorisi”ni anımsatırken; süreç giderek sertleşip derinleşecek…
Mesela Kuzey Afrika ülkesi Tunus, en büyük ticaret ortağı Avrupa Birliği’ndeki (AB) ekonomik krizin etkilerini derinden hissetti. Avrupalı yatırımların azalması ve turist sayısındaki düşüş sebebiyle işsizlik oranının arttığı ülkede halk iş talebiyle sokaklara döküldü…
Bunun yanında Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkan Yardımcısı John Lipsky, 2011 yılında Avrupa’da devam eden ülke borcu krizinin diğer bölgelere ve reel ekonomiye yayılma tehlikesi bulunduğuna dikkat çekerken; George Soros da, Avrupa’nın, zengin ve yoksul kesimleri farklı hızlarda geliştiği için dağılabileceği uyarısını dillendiriyor.
“Avro Bölgesi dağılırsa ne olur”un cevabı şu: “İşsizlik Yunanistan’da yüzde 18.5, Fransa’da yüzde 13.5, Almanya’da yüzde 11 olacak, ülkeler küçülecek…”
Bu müthiş bir yıkım olur ve gidişat da bu yönde…
Küresel piyasaların, Euro Bölgesi’ne ilişkin İrlanda merkezli iflas kaygıları ardından, İspanya ve Portekiz’in yanısıra Güney Kıbrıs’ın iflas riskine Macaristan, Belçika ve Polonya da eklendi. Örnek ülke olarak gösterilen Polonya bir kez daha IMF’ye sığındı!
Finans krizinin, batan bankaların “kurtarılması”yla bir borç krizine, oradan da sosyal krize dönüştüğü güzergâhta ‘Standard & Poor’s, büyük ekonomilerin kamu borçlarının patlama yolunda olduğu uyarısını yaptı
Borçlu ülkeler listesinde başı ABD çekiyor. En kötü durumdaki ülke Hollanda… Türkiye 26’ncı sırada ve kişi başı dış borç 3 bin 724 dolar.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P), yaşlanan nüfus ve kamu maliyesini eriten krizle mücadele maliyeti nedeniyle dünyanın en büyük ekonomilerinde kamu borçlarının “patlama yolunda” olduğunu belirtti.
Dünya ülkelerinin borç yapısı, gelecek yıllardaki borçlanmaların eskiden olduğu kadar kolay olmayacağını göstermektedir. Ve tüm dünya ülkelerinin yüksek borç taksitleri ödeyebilmek için ek borçlanmalar yapmaları gerekmektedir ki, bu da yeni soru(n)ları devreye sokacaktır…
I.1) AŞIRI SAĞCILIK YOĞUNLAŞIRKEN YÜKSELEN IRKÇILIK
Yeni soru(n)lardan öne çıkanı, aşırı sağcılık yoğunlaşırken yükselen ırkçılıktır…
Bunu görmek için ABD’de Sarah Palin’den Çay Partisi’ne veya “Dünün ‘istikrar ve refah’ fenomeni AB, bugün ekonomik kriz, işsizlik ve yaşlanan nüfusun pençesinde, Avrupa uyumunu kurtarma çabasında,”[3] diye yorumlanan Avrupa’ya göz atmak bile yeter…
Mesela Peter Preston’un, “Milliyetçi partilerin ve nefret tacirlerinin yayıldığı Avrupa ivmesini kaybederek geçmişe dönüyor”;[4] Orhan Pamuk’un, “Son yıllarda görülen göçmen karşıtı toplumsal öfke ve siyasal hareketler, Avrupa’yı Avrupa yapan temel değerleri yıpratıyor,”[5] diye betimlediği koordinatlarda Avrupalı aşırı sağcı partiler Türkiye’nin AB üyeliğine karşı Avusturya’nın başkenti Viyana’da bir araya geldi. Toplantıya ev sahipliği yapan Avusturya Özgürlükler Partisi (FPÖ) lideri Heinz Christian Strache, toplantıda, Avrupa Birliği’nin (AB) alacağı hatalı kararlara karşı daha etkili tepki göstermek üzere işbirliği kararı aldıklarını ifade etti.
‘Le Monde’un araştırmasına göre, Fransızların yüzde 42’si, Almanların da yüzde 40’ı İslâm dinini kendi toplumlarının kimliği açısından bir tehdit olarak algılıyorken; İslâm’ın Batı demokrasisine yabancı ve hatta düşman olduğu yolundaki tezlerin, Avrupa’nın “yerli halkı” nezdinde de destek bulması, ırkçı gerginlikleri, önyargıları tetikliyor. Bunun da özellikle Almanya ve Avusturya gibi çoğunluğunu Türkiyelilerin oluşturduğu Müslüman göçmenler arasındaki tedirginliği arttırdığı gözleniyor.
Evet, evet bunlar yüzünden Almanya’daki Türkler dönüş yolunda… Almanya’da kalacak olanların başında yüzde 44 oranında yoksulluk sınırının altında yaşayan Türklerin olduğunun altını çizen Prof. Faruk Şen, Almanya’da yaşayan 2 milyon 900 bin Türk’ten Almanya’dan Türkiye’ye geri dönüş isteğinin arttığını belirtiyor…
Kaldı ki yükselen ırkçılık yanında Almanya’daki Türkler’in genel durumu, her geçen gün kötüye gidiyor.
Ya ABD mi? Orası da AB’den farksız…
Noam Chomsky’nin, “Çay Partisi şarlatanlarıyla dalga geçmek ciddi bir hata” vurgusuyla, “Çay Partisi’ni destekleyen öfkeli Amerikalıların, niçin aşırı sağ tarafından seferber edilebildiğini sorgulamalıyız”[6] dediği; Richard Cohen’in de, “ABD’nin ırkçı tarihinin siyahlara yaşattığı acıyı anlayamayan Sarah Palin”e[7] dikkat çektiği ABD’de Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin çoğunluğunun Başkan Barack Obama’nın şeriat istediğine inanıyor.
‘Newsweek’in anketine göre, Obama’nın “Dünya çapında şeriat isteyen radikal İslâmcılara yakınlık duyduğuna” inananların oranı yüzde 52’yi buluyor. Bundan “Kesinlikle emin olanlar”ın oranı yüzde 14, “Muhtemelen öyle olduğunu düşünenler”in oranı yüzde 38, “Doğru olmayabileceğini düşünenler”in oranı yüzde 33 çıkarken, “Kesinlikle doğru olmadığını düşünenler”in oranı ise yüzde 7’lerde…
Sarah Palin’den “Cumhuriyetçileri zayıf buluyorlar. Demokratlara halk düşmanı gözüyle bakıyorlar. 10 Amerikalıdan 4’ü arkalarında” sözleriyle betimlenen Çay Partisi’ne uzanan “dinamik”, bu cehaletle doğrudan ilintili…
I.2) YERKÜRENİN HÂLİ
Evet, kapitalizmin yarattığı tablo fitili tutuştururken; yerküre III. Büyük Bunalım’ın “sosyal krize” tahvil olmasıyla bir ucunda gıda krizinin olduğu isyanlarla da tanışıyor…
Bilmiyor olamazsınız; “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) başlığında sunulan sürdürülemez kapitalizmin neo-liberal versiyon, insan(lık)ı katlanılması mümkün olmayan bir açlığa mahkûm etti…
Tıpkı Natasha Burge’nin, “Açlıkla ilgili her şey adaletsizdir. Şu an dünyada açlıktan kıvranan yaklaşık bir milyar insan olduğu gerçeği, küresel sistemimizin ne kadar büyük adaletsizlikler üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Herkese bolca yetecek kadar yiyecek olmasına rağmen her 6 insandan 1’inin her gece aç uyuyor olması bana tam da adaletsizliğin tanımı gibi geliyor,”[8] saptamasındaki üzere…
Açıkla, sömürenlerin zenginliği de büyüdü…
Örneğin ABD’de kriz var derken bir baktık CEO’ların aldıkları ücretle normal işçinin aldığı ücret arasındaki fark daha da büyümüş… Walmart Şirketi’nde, oranın müdürünün aldığı birim para ile ücretlilerin aldığı birim para arsındaki fark 900 misli. Şaka değil bu. 900 misli. Türkiye’de en zengin yüzde 20’nin payı, millî gelirin yüzde 47’si… En fakir yüzde 20’nin payı yüzde 6’nın altında… Bu sistem, bu şekli ile devam edebilir mi?
Tabii edemez!
Hem de FAO (Birleşmiş Milletlerin Gıda ve Tarım Örgütü) dünyada başlıca tarım ürünlerinde fiyatların hızla yükselmeye başladığını duyurup, 2002-2004 yılları ortalaması 100 olan endekse göre, şimdilerde şeker fiyatlarının 420’ler, yağınkinin 277’ler, tahıl fiyatlarının 244’ler, süt ürünlerinin 221’ler, etinkilerin 165’ler dolayında olduğunu duyurduğu koşullarda…
Unutulmasın, FAO verilerine göre dünyada 2010 yılındaki aç insan sayısı 925 milyon civarında.
Dünyada açlık sınırının altında kalan nüfusun üçte ikisi Bangladeş, Çin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Etiyopya, Hindistan, Endonezya ve Pakistan’dan oluşan 7 ülkede yaşıyor.
Açlık sınırının altında kalan nüfus 578 milyonla en yoğun Asya ve Pasifik bölgesinde yaşıyor.
Açlık sınırının altında kalan nüfusun toplam nüfusa oranının yüzde 30 ile en yüksek olduğu yer Sahra altı Afrika ülkeleri. Bu bölgede 239 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor.
Bir an hatırlayın: 2007-2008 yıllarında gıdadaki fiyat artışlarına karşı ne oldu? Bangladeş, Burkino Faso, Kamerun, Fildişi Sahili, Mısır, Gine, Hindistan, Endonezya, Moritanya, Meksika, Fas, Mozambik, Senegal, Somali, Özbekistan, Endonezya ve Yemen dahil 30 ülkede ayaklanmalar patlamadı mı?
Patladı; patlayacak da… Kaçınılmaz olan bu…
Bugünkü dünya nüfusundan daha fazla bir nüfusu besleyebilecek bir besin üretimine ulaşılmış olmasına rağmen, dünyanın dört bir yanına dağılmış 1 milyarın üzerinde insan açlık çekmektedir.
Her yıl 30 milyon insan açlıktan ölmektedir.
Güney Asya ülkelerinden Afganistan, Bangladeş, Butan, Hindistan, Maldivler, Nepal, Pakistan ve Sri Lanka’da açlık çeken insanların sayısı 400 milyonu geçmiştir.
Yerkürede 1 milyar 700 milyon insan, evsiz barksız yaşamaktadır.
Dünyada 1 milyar 600 milyon insan, elektriksiz yaşamaktadır.
Gezegenimizde 1 milyar insan, temiz içme suyundan bile yoksundur.
Her yıl 5 milyon çocuk yetersiz beslenme nedeniyle ölmektedir.
Yoksul ülkelerde her beş çocuktan biri beş yaşına ulaşamamaktadır.
Her yıl 1.2 milyon çocuk insan kaçakçılığının kurbanı olmaktadır.
Yeryüzünde 218 milyon çocuk, okula gitmeleri, oyun oynamaları, gezip eğlenmeleri gerekirken çalıştırılmaktadır.
Çalıştırılan çocukların 20 milyonu 12 yaşından küçük olmalarına rağmen, çok tehlikeli işlerde istihdam edilmektedir.
130 milyon çocuk, eğitim imkânından yoksun olmaları nedeniyle okul yüzü görmemiştir.
500 milyon insan tok yaşarken, 5.5 milyar insan yokluk çekmektedir.
Dünya nüfusunun yüzde 20’si, zenginliğin yüzde 80’ini tüketmektedir.
Dünya nüfusunun yüzde 2’si, dünya servetinin yüzde 50’den fazlasına sahiptir.
Dünya nüfusunun yarısının zenginlikten aldığı pay sadece yüzde 1’dir.
Dünyanın en zengin üç kişisi, en yoksul 48 ülkenin brüt iç hasılasından daha fazla bir servete sahiptir.
Dolar milyarderi en zengin 358 kişinin serveti, 2.6 milyar insanın yıllık gelirinden daha fazladır.
Dünyanın önde gelen 100 şirketi, dünya ticaretinin yüzde 70’ini kontrolü altında tutmaktadır.
Yerkürenin tahıl ticaretinin yüzde 80’ini Cargill isminde tek bir şirket kontrol etmektedir.
2000 şirketin varlıklarının toplam değeri, dünya toplam gelirlerinin iki katı düzeyindedir.
ABD ve İngiltere’de, 1 milyar insanı açlıktan kurtarabilecek çoklukta bir yiyecek çöpe atılmaktadır.
Yeryüzündeki kadınların üreme sağlığı için 12 milyar dolar bulunamazken, makyaj malzemesi için 18 milyar dolar harcanmaktadır.
Herkese temiz su için 10 milyar dolar bulunamazken, Avrupa’da dondurma için 11 milyar dolar harcanmaktadır.
Eğer böyle devam ederse, 2020 yılında, yoksul-aç insan sayısı 3 milyara, evsiz barksız insan sayısı 2.5 milyara ulaşacak ve Afrika ekonomik haritadan silinerek yok olacaktır.
Ortalama bir Amerikan arabası, ömrü boyunca 35 ton civarında karbondioksit emisyonu ile hepimizi zehirlemektedir.
Hava kirliliği sadece insanların, bitkilerin, hayvanların sağlığını ve yaşamını tehlikeye atmakla kalmamakta, kitlesel ölümlere de yol açmaktadır.
Sulara karışan kirletici maddeler, kolera, tifo, dizanteri gibi salgın hastalıklara yol açarak kitlesel ölümleri beraberinde getirmektedir.
Havaya salınan kükürtoksitlerin neden olduğu asit yağmurları sadece ormanları ve ormanlardaki yaşamı değil, denizlerdeki yaşamı da yok etmektedir.
Nükleer santrallerden çıkan uranyum artıkları, yediğimiz içtiğimiz her şeye, soluduğumuz havaya karışarak bizleri ölüme göndermektedir.
Küresel ısınma reel bir tehdittir.
Böyle bir dünya, böyle bir yaşam sürdürülebilir değildir.[9] Bunun nedeni ise kapitalizmdir…
II) COĞRAFYAMIZIN HÂLİ
Böylesi bir dünyanın parçası olan coğrafyamıza (Türkiye ve Kuzey-Batı Kürdistan’a) gelince…
“Adnan Khan Macleans, İstanbul’u bir barut fıçısına benzetiyor. Radikal milliyetçiler, radikal İslâm, cemaate teslim olmuş polis, “yandaş medya” bir yana, bir mafya babasının, Khan’a dediği gibi “Hâlen yarım düzine küçük çaplı savaş sürmektedir İstanbul’da…” Ancak Khan’ın, İstanbul’unda “esas uyuşturucu paradır; herkes buna tutkundur. Her şey bu yüzden böyle değişmektedir’…”[10]
Özetle Türkiye’nin taşralaşmasından, muhafazakârlaşmasından söz edebileceğimiz gidişatın özelliğitopyekûn bir gericileşme, tutuculaşma, dışa açılırken içe kapanma, saldırganlaşma ve ideolojik/kültürel lumpenleşmedir…
Gidişat bu yöndeyken aynı tablonun bir de öteki yüzü var: Derin bir krizde, insanların tutunmaya ve avunmaya çalıştıkları değerleri ve beklentileri yok eden bir çöküş durumunda, kitleleri peşinden sürükleyecek yeni bir “beyaz atlı burjuva prens”in ortaya çıkması da mümkün görünmemektedir.  
Böyle bir durumda sermaye düzeni, yoksulluk, eşitsizlik ve adaletsizlik belki bilinçsizce, ama daha öfkeli biçimlerde sorgulanacaktır.[11]
Yani çürümenin devreye soktuğu tehlike ile imkânlar iç içedir.
Çürümenin devlet terörünü güçlendirdiği Türkiye’de, AKP iktidarı ile birlikte hızla polis devleti hâline geliyor. Polisteki “cemaat vesayeti” de artık sır değil.
1980 sonrası başlatılan ve son yıllarda hızlandırılan “Özel Güvenlik Hizmeti” ile polisin “güvenlik” işlevleri özelleştirilirken “asayiş” adı altındaki işlevi devletin polisine bırakıldı ve “özel güvenlik” büyütüldükçe gazcı-coplu polisin gücü artıyor.
Devletin 246 bini bulan kolluk kuvveti 19 milyar TL’lik bütçe harcarken polisin yanında istihdam edilen 171 bin özel güvenlikçinin harcaması da 13-14 milyar TL’den az değil…
Nihayet “askerî vesayeti” tasfiye ettiğinden söz edilen AKP’nin, kendi “derin (denilen) devleti andıran vesayetini” ikamet ettiğine şahit oluyoruz…
Karşımızda F. Gülenci bir “tele kulak iktidarı”nın, insan haklarını ayaklar altına alan polis devleti vardır.
Örneğin Ankara Bilişim uzmanı ve CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan, “yasadışı” telefon dinlemeleriyle ilgili olarak, “Ankara’nın göbeğinde bir merkezde dinleme ve izleme yapıldığı yönünde ciddi bilgilerim var. Bunu daha büyük bir tehdit olarak görüyorum. Bu dinlemeler yasadışı dinlemeler. Bir nevi Türkiye’de dinleme terörü yaşanıyor,” dedi.
II.1) GÜÇLENEN TOTALİTER EĞİLİM
“İnsanlık Anıtı”nı yıktıran; 5 Ocak 2011 günü ilk bölümü yayınlanan ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinin Kanuni Sultan Süleyman’ı içki ve kadın düşkünü gösterdiği, eşcinsel ilişki imaları olduğu gerekçesiyle yayından kaldırılması için Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a “Tarihimizin önemli şahsiyetlerini olduğundan başka türlü görerek aşağılamaya çalışan karşılığını bulmalıdır, gereği yapılacak,” dedirten; “MİT’in yazısıyla gündeme gelen Başbakan’a suikast iddialarının tamamı hayali çıktı. Belgedeki gibi ne suikast için tutulmuş bir ev ne de ekip var,” türünden paranoyak korkularla beslenen güçlenen totaliter eğilim AKP’ye ilişkin “liberal yanılsama”yı yerle yeksan ediyor…
Yıldırım Türker’ın, “Liberaller Kemalizm denen militarist ucubeyle mücadele ederken ‘her şeyin mubah olduğu’ kirli siyaset dilinin tuzaklarına düştü,” diye tarif ettiği otoriter-muhafazakâr AKP konusunda Mithat Sancar, “Vurgu ve önceliklerin değişmekte olduğu konusunda bir tereddüt yok. Milliyetçi üslup ve otoriter tutum, AKP’ye giderek daha fazla hâkim oluyor… AKP’nin milliyetçi-otoriter tavırda ısrar etmesi, demokratikleşmenin zeminini ağır biçimde tahrip edebilir,” diye feveran ederken; Ahmet Altan da yanık sesiyle ekliyor: “Türkiye’nin, referandumdaki gibi bir Erdoğan’a ihtiyacı var. Biz “sevdiğimiz Erdoğan” kaybolmasın diye uğraşıyoruz. O, Erdoğan’ı kaybettirmek için uğraşıyor. Bir Çankaya için değmez kaybolmaya…”
O dedikleri “önceki” de, “bugünkü” de aynı Erdoğan…
Liberallerin AKP’nin sınıfsal gerçeğini “es” geçerek görmek istemedikleri bu!
Çünkü üniversiteli gençlerin kafasına inen coplar; Teknik Üniversite’de Başbakan’ı protesto eden gençlerin okuldan uzaklaştırılması ve aldıkları cezalar; KCK davasında Kürtçe konuşmayı engelleyen tutum nedeniyle sürecin kilitlenmesi; aslı fesli olmayan Devrimci Karargâh tezgâhları; gazlanarak “Torba Yasa”ya mahkûm elden işçiler; çok sayıda gazetecinin yazıp çizdikleri nedeniyle cezalar alması, bu davaların süreklilik kazanması vb’leri, vb’leri baskıcı uygulamaların yarattığı tablo AKP’nin alâmet-i farikası değilse nedir ki?
AKP’yi “demokrat” ilan edenlerin diline pesek olan “açılım” bir açılamayışa ya da “milli birlik projesine dönüşürken; “Kürt coğrafyasında polis ya da askerîn açtığı ateş sonucu en az 351 Kürt çocuğu öldürüldü. En fazla çocuğun öldürüldüğü yıl, 1992. O yıl devlet 112 çocuğun katili oldu. 2000 sonrasında ise çocuk ölümleri açısından 2006 tarihi dikkat çekiyor. 2006 yılında 8 çocuk katledildi. Öldürülen çocuklar arasında henüz adı konmamış bebekler de yer alıyordu.”[12]
Ve “Ergenekon” vaveylâları göğü sarmışken, sümenaltı edilen/unutturulan gerçekler:
İş bununla da bitmiyor; Kürt coğrafyasından toplu mezarlar fışkırıyor!
AKP’nin bu hassas konularda “çıtı” çıkmıyor!
Gündüz Vassaf’ın deyişiyle, “12 Eylül’den bu yana içinde yaşadığımız demokratik değil temelde totaliter bir düzen”de, “Derin -denilen- Devlet” yerli yerindedir…
Tıpkı Esat Kıratlıoğlu’nun açık açık ifade ettiği gibi, “Derin devlet Türkiye’de yeni bir şey değil. Cumhuriyet’in kuruluşundan, hatta Osmanlı döneminden beri var. Derin devleti 90’lara mal etmek fevkalade yanlış olur.
Türkiye Cumhuriyeti yaşadıkça da derin devlet sürecektir. Sadece bizde değil, Amerika’da da var, İngiltere’de de var, Fransa’da da…
Derin devlet eşyanın tabiatıdır. En demokratik ülkede dahi vardır. Bu bir istihbarattır; derin devletin bunların neticesinde yaptığı birtakım karanlık işler olagelmiştir, olacaktır da. Kimse engelleyemez. Eşyanın tabiatı diyorum size… Faili meçhul cinayetler ta Osmanlı devletinden bu yana yüzlerce yıldır devam etmiştir. Bazen nelerin olduğundan devrin başbakanı dahi, içişleri bakanı dahi malumat sahibi olmamıştır…”[13]
“Derin -denilen- Devlet”ile totaliter bir düzen birbirinden ayrılamaz ki, TSK’da elbette bunun içindedir…
İyi de AKP, “Ergenekon” konusunda yaygaralar koparıp, Mehmet Ağar’ı aklamaktan başka somut ve esasa müteallik ne yapıyor?
“Ergenekon tartışmaları”nda liberallerin esas yanıtlaması gereken bu!
Bunların yanında yukarıda değindiğim insan hakları ihlâllerinden, “İbrahim’i seviyorum” dediği için gayrı kanuni biçimde cezalandırılan Pınar Sağ’dan, yine yazdıkları için zindana konan Nevin Berktaş’a ve “Parasız eğitim” istedikleri için 63 yılla yargılan Dev-Lis’li öğrencilere…
Ya da “Başkaldırıyoruz” pankartıyla ODTÜ’nün önünde, İstanbul/Dolmabahçe’de ya da Ankara-SBF’de yumurta eylemleriyle zulme karşı dikilen öğrenci mücadelesine…
Veya Ankara’daki “Torba Yasa” çatışmalarından Kürt serhıldanı’na kadar uzanan direniş AKP’ye endeksli “Yetmez Ama Evet…” şarlatanlığının anlayamayacağı bir fasıldır…
II.2) FÜZE KALKANLI NATO’CU TÜRK(İYE) SİYASETİ
Serbest piyasacı AKP, liberallerin en İslâmcısı, İslâmcıların da en liberali olması yanında kararlı bir ABD işbirlikçisidir…
Evet, evet AKP, görece özerklik gösterileriyle kararlı bir ABD işbirlikçisidir…
Örneğin, Lizbon’da gerçekleştirilen ve “Türkiye’nin diplomatik zaferi” olarak sunulan NATO zirvesi öncesinde Türkiye’de konuşlandırılacak Füze Kalkanının komutası konusunda, “Özellikle topraklarımızın genelinde böyle bir şey düşünülüyorsa zaten kesinlikle bu bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, zirvenin ardından söylemini değiştirdi. Erdoğan, komutanın NATO’da olması gerektiğini savundu!
AKP’nin, ABD’ye endeksli dış politikasının ekseni “Pax-Americana”cı bir alt-emperyalist konumdur…
Örneğin, “Türkiye’nin Ortadoğu’da izlediği dış politika; bir eksen kaymasının ötesinde, İran’ın emperyalist sisteme kanlı bir yoldan entegre edilmesine yönelik, geniş boyutlu planla yakından ilgilidir.”[14]
T.“C” dış politikasına ilişkin “eksen” tartışmaları ya da İsrail’e itirazları nafile abartılardan başka bir şey değildir.
Örneğin Türkiye ile İsrail arasında ne zaman bir “kriz” yaşansa, ekonomik ve askerî anlaşmalar yeniden canlanıyor. Oysa yaşanan Mavi Marmara krizine rağmen Türkiye’nin İsrail ile ticaretinin arttığı ortaya çıktı. Rakamlar 2010 yılının ilk yarısında Türkiye’nin İsrail ile ticaretinin yüzde 30 arttığını gösteriyor. Yani kriz yalan, İsrail ile ticaret gerçek…
Gerçekte Güray Öz’ün ifadesiyle, “Eksen kaymış mı? Kaymamış. Olduğu yerde duruyor işte.
NATO’ya üye, ABD’ye stratejik ortak, AB’ye sözlü ılımlı bir İslâm ülkesiymişiz…
Gerçekler böyledir. Türkiye serbest piyasaya, emperyalist Batı’ya bağlı kalacaktır…”
Bunun böyle olmasında şaşırtıcı olan hiçbir şey yoktur. Çünkü T.“C”, kadim bir NATO ülkesiyken; Dışişleri Bakanı Davutoğlu da hatırlatmayı ihmal etmiyor: “Türkiye NATO’nun sahibidir. Unutmayalım: Türkiye’siz NATO yok!”
Evet, ABD işbirlikçisi serbest piyasacı AKP, liberallerin en İslâmcısı, İslâmcıların da en liberalidir ve de Türkiye’deki ekonomik yıkımdan doğrudan sorumludur…
II.3) EKONOMİK YIKIM GERÇEĞİ
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, global mali krize ilişkin, istikrarı sağlamanın yıllarca sürecek bir eylem olabileceğini, en büyük zorluklardan birinin bu olduğunu kaydettiği; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın da, krizin bitmediğini, yeni bir safhasına geçildiğini belirttiği itiraflar ortadayken; egemen yalanın “Her şey yolunda” manipülasyonlarına aldırmayın…
İşte kimi somut veriler…
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıkladığı Aralık 2010 ve 2010 yılı tamamı bütçe rakamlarına göre 2009 yılındaki 52.8 milyar TL’lik açıktan sonra 2010’da da bütçe 39.6 milyar TL açık verdi. Merkezi Yönetim Bütçesi, 2010 yılının ilk 10 aylık döneminde 23 milyar 125 milyon lira açık verdi…
Cari açık, yani Türkiye’nin döviz açığı, 2010’da 48.5 milyar dolara çıktı. 2010’un milli gelirinin 730 milyar dolar olarak gerçekleştiği varsayılırsa, cari açığın milli gelire oranı yüzde 6.7’ye çıkmış bulunuyor ki, Türkiye tarihinde bu ölçüde bir açık yok!.. En son 2006’da bu oran yüzde 6.1 olarak gerçekleşmişti…
Tablo buyken; böyleyken…
AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet Hotar, 8 yıllık AKP iktidarı döneminde yoksulluk konusunda çok mesafeler katettiklerini savunarak, “Günlük 1 doların altında yaşayan kalmadı” dese de!
Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, Türkiye’nin küresel ekonomik krizin etkilerinden “iyi bir şekilde” kurtulduğunu söylese de!
İbrahim Öztürk, “Güzel haberlere, müspet gelişmelere karşı ideolojik bir alerjisi olan bazı kesimler ‘Gelir dağılımı düzeldi.’ deyince küplere biniyor.”[15] “Mutlak yoksulluk oranının da tedricen azaldığı görülmektedir,”[16] diye zırvalasa da!
Bülent Arınç’ın, 15 Ocak 2011’de Hatay’da yaptığı konuşmada sözünü ettiği, “vahşi kapitalizm”in damgasını vurduğu Türk(iye) ekonomisi gerçeği meydanda…
Türkiye’de insanlar açlıktan ölüyor; örnek mi istiyorsunuz, Samsun’un Tekkeköy İlçesi’nde 17 Ocak 2011 tarihinde beslenme yetersizliği nedeniyle ölen 2.5 aylık bebeğin babası 30 yaşındaki Murat Bakırcı, 2008 yılında sağ ayağının kopmasına neden olan iş kazası sonrasında Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) kendisine maaş bağlamadığını söyledi…
“Türkiye’de ailelerin her 100 liralık gelirinin yarısını gıda ve kira yutuyor. Buna karşın gelirin sadece yüzde 2’si eğitime ayrılabiliyor”ken duymamış olamazsınız! Başbakan Erdoğan, mutluluk nutuklarını atarken, Samsun’da 2.5 aylık Kübra bebek yetersiz beslenmeden dolayı çoktan ölmüştü. Başbakan’ın ülkesinde, hayatlarını en düşük seviyede sürdürmekte güçlük çeken 35 bin 756 kişiye sosyal yardımı yapılıyor, bunlardan 32 bin 704’ü ise çocuk çıktı. 3 bin 629 kişiye ise muhtaç aylığı olarak ayda 297.39 TL ödeme yapılıyor!
Madalyonun öteki (sömürü) yüzüne gelirsek: BDDK raporuna göre, bankaların 2010 yılındaki kârı yüzde 8.7 artışla 21.93 milyar liraya çıktı…
Bankacılık sektörünün 2010 yılı net kârı, 2009 yılına göre yüzde 8.7 artarak 21.93 milyar TL’ye ulaştı. Bankaların toplam aktifleri 1 trilyon 7 milyar TL oldu…
Örneğin Türk Ekonomi Bankası’nın, 2010 yılı net konsolide kârı 273 milyon lira oldu… Finansbank 2010 yılında net kârını yüzde 98 artırarak 915 milyon liraya çıkarttı… Garanti Bankası’nın 2010 yılı net kârı 3 milyar 401 milyon 986 bin liraya ulaştı…
İşsizliğin büyüdüğü; gelir uçurumunun derinleştiği; özelleştirmelerle kamunun tasfiye edilirken; 2B’lerle, HES’lerle doğayı paraya tahvil etmek isteyen AKP’nin mimarı olduğu tarımı çökerten tabloyu bir “başarı” olarak sunmaya kalkışanların yüzü hiç kızarmıyor mu?
Mesela Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Dr. Turhan Tuncer ekliyor: “Kırsal kesimde yoksulluk artıyor… Neo-liberal politikalara bağlı olarak kırsal kesimdeki yoksulluk artıyor. 2002’de kırsal kesimde harcama esaslı göreli yoksulluk oranı yüzde 19.9 iken; 2008’de yüzde 31’e çıkmıştır.”
III) İŞÇİ/ EMEKÇİ MÜCADELESİ
Evet, evet Mustafa Sönmez’in deyişiyle, “AKP iktidarı, özelleştirmeleri, politikalarının odağına koydu, hâlâ en önemli gelir kaynağı olarak koruyor”ken; yine başını AKP patentli neo-liberal politikaların çektiği sendikasızlaştırma; işçilere yönelik sistematik saldırılar: torba yasa, esnek çalışma, 4-C; kayıtdışı çalıştırılanların sayısında artış; iş kazası denilen cinayetler emekçilerin mücadelelerini kaçınılmaz kılıyor!
“AKP hükümeti, 12 Eylül dönemi yasaklarını devam ettiriyor”[17] olsa da; yeni bir dalganın gelmekte olduğundan kimsenin şüphesi olmasın!
Örneğin 21 yıl sonra metal işçisi grev kararı aldı. Toplu iş sözleşmesine karşı çıkan 15 bin işçi 33 işyerinde 2011 Mart’ının ilk haftasında greve çıkacak… 13 işyerinde grev kararı asıldı; 33 işyerine de asılacak…
Bu eğilim “4/C’li esneklik” ve “Torba Yasa”larla daha da güçlenecek; yani itiraz ete kemiğe bürünecek…
“Torba Yasa”yla güvencesizleştirmenin ve esnek çalışmanın kamuda da yaygınlaştırılmaya çalışıldığı açık! Çünkü emekçilere saldırının yeni adı “Torba Yasa”dır…
“Torba Yasa” istihdamı sermaye lehine dönüştürüyor; sermayeye kaynak aktarmayı yasalaştırıyor; işsizlik sigortası fonu patronlara aktarılıyor…
Bu yetmezmiş gibi “taşeronlaşma” dayatılacak…
Örneğin Türkiye’de, tüm işkollarının yaklaşık yüzde 60’ına yayılmış 6 milyondan fazla taşeron çalıştırıldığı tahmin edilirken; tüm çalışanların yüzde 90’a yakınının 4/B, 4/C, sözleşmeli, ücretli gibi çeşitli biçimlerde güvencesiz olduğu belirtildi.
AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana sağlık sektörü başta olmak üzere, eğitim, yerel yönetimler gibi çok sayıdaki kamu kurum ve kuruluşlarında taşeron çalışan sayısı çığ gibi arttı.
Bunlara bir de “iş kazası” denilen cinayetler eklendi…
Aslı sorulursa her gün 220 iş kazası oluyor. Ne acıdır ki bu iş kazalarının sonucunda üç kişi hayatını kaybediyor ve beş kişi de ciddi şekilde sakatlanıyor yani iş göremez hâle geliyor.
Tıpkı… Ankara OSTİM’de 8 saat arayla gerçekleşen iki büyük patlamada 20 işçinin hayatını kaybettiği, 42’si yaralandığı ve aynı hafta içinde bu kez Afşin Elbistan’da 4 gün arayla yaşanan iki göçük olayında 2 ölü ile 9 işçi kaybı olduğu gibi…
OSTİM patlamaları, Afşin Elbistan göçükleri özellerinde çok farklı nedenler sayılsa da, işçilerin ölüm ve yaralanma nedenleri kaçınılmaz kaza değil, iş cinayeti…
Merter büyük tekstil yangınını, maden kazalarını, göçüklerdeki ölümleri bir anımsayın yeter…
III.1) MEVCUT DURUMDA MUHALİF AKTÖR(LER)
Buraya kadar izah ettiğimiz (ve medya organlarının da büyük bölümünün AKP’nin elinde olduğu) tabloda işçi sınıfı/ emekçiler yanında üç -muhalif- aktör etkinliği de belirleyicidir.
Bunlardan biri“Sünni-Türk” devletine karşı demokratik kimlik taleplerini öne süren Aleviler’dir…
Diğerleri de devrimci ekoloji hareketi ile azınlıklardır…
Özellikle Karl Marx’ın, “İnsan doğadan yaşar, yani doğa onun bedenidir, ölmemek için onunla daimi bir diyalog sürdürmelidir”; Amerika yerlilerin, “Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir”; Max Horkheimer’ın, “Doğa üzerindeki egemenlik, insan üzerindeki egemenliği getirir. Her özne sadece dışsal doğanın köleleştirilmesine katılmakla kalmaz, bunu yapabilmek için kendi içindeki doğayı da boyunduruk altına alır”; Kürt Atasözünün, “Dinya gulek e, bêhn bike û bide hevalê xwe/ Dünya bir güldür, kokla ve arkadaşına ver”; Ermeni Atasözünün,“Diyezerkı sirir – diyezerki chap medz gılines/ Evreni sev(ersen) – evren kadar büyürsün…” uyarılarını “es” geçmeyen devrimci ekoloji hareketi gibi; sınıf ile etnisiteyi birbirinden koparmayan azınlıklar gerçeği mevcut düzene muhalefetin önemli mevzileridirler…
Ayrıca bunlara kadınlar ve Kürtler de eklenmelidir…
III.1.1) KADINLAR
Sınıfsal ve cinsel olmak üzere çifte baskı altında olan emekçi kadınların durumu, Gündelik bir rutine dönüş(türül)en kadına yönelik şiddete, kadın (“namus/töre”) cinayetlerinden, adım başı ağırlaşan soru(n)larına vahimdir!
“Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan; kadının erkeğe itaat etmesi gerektiğini savunarak, “Kadın-erkek ilişkisinin doğası, erkeğin kavvam vasfının korunmasına ve aile düzeninde ma’ruf ve meşru çerçevede kadının erkeğe itaat etmesine dayanır. Çünkü erkek ve kadın arasındaki ontolojik bağ eşitliği değil, yaratılıştaki çeşitliliği ve bunun zorunlu sonucu olan farklılığı öngörür,” diyen ‘Zaman’ gazetesi köşe yazarlarından Ali Bulaç’a…
Coğrafyamızda kadın olmak, sanki cezalandırılması gereken bir “suç”tur!
Örneğin Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan ‘Türkiye’de Kadının Durumu Aralık 2010 Raporu’, kadın erkek eşitsizliğini ve ayrımcılığı bir kere daha ortaya koyarken; BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) ‘2010 İnsani Gelişme Raporu’na göre 138 ülke arasında Türkiye 77’ncidir…
Yine Dünya Ekonomi Forumu’nun 12 Ekim 2010 tarihinde Ricardo Hausmann (Harvard Üniversitesi), Laura D. Tyson (Kaliforniya Üniversitesi-Berkeley) ile Saadia Zahidi’ye (Dünya Ekonomik Forumu) hazırlattığı ‘2010 Yılı Küresel Cinsiyet Eşitsizliği’ raporunda, Türkiye 134 ülke arasında 126’ncı, yani sondan sekizinci sıradadır…
Özetle Türkiye, dünyada kadın-erkek eşitsizliğinin en aşırı boyutlara ulaştığı, cinsiyet uçurumunun en geniş olduğu ülkelerden biridir.
Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün araştırmasına göre kadınların yüzde 53’ü fiziksel şiddete uğruyorken; kadınların yüzde 37.5’isi de gebelik sürecinde şiddet görüyor.
Yine araştırmaların ortaya koyduğuna göre Türkiye’de her gün üç kadın öldürülüyor.
Bunların yanında ‘TBMM Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’na sunulan araştırma, Türkiye’de hâlen 186 bin kadının “kuma”sı olduğunu, 5 milyon 439 bin kadının çocuk yaşta, 7 milyon kadının “aile kararıyla”, 2 milyon kadının ise “başlık parası” karşılığı evlendirildiğini ortaya koyuyor.
Tüm bunlarla birlikte çalışabilir kadın nüfusunun sadece yüzde 22.7 olduğu bir ülkeden yani Türkiye’den bahsediyoruz. Çalışan her 100 kadının 58’inin sosyal güvencesinin olmadığı, yetişkin her 10 kadından 2’sinin hâlâ okuma yazmasının bulunmadığı bir ülkeden. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği endeksinde 134 ülke arasında sondan 9. olan ve bunu 10 yıldan beri ısrarlı bir şekilde koruyan bir ülkeden…
Ve durum kadınlar için kabaca böyle; yani tam bir kölelik…
III.1.2) KÜRTLER
Kürtlerin sorunu ve çözümü son tahlilde “ulusal”dır… Bu su ve şüphe götürmez bir gerçekken; bunun gerekleri yerine getirilmeden ileriye dönük bir adım bile atmak mümkün değildir…
Özellikle “açılamayan” bir “milli birlik projesi” olarak “açılım” dediği şeyin tahribatıyla beyaz Kürtlerin çoğal(tıl)arak, AKP’ye göz kırptığı gidişatta; Celal Talabani “iki dil talebi için çok erken” derken; Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu ve Şivan Perwer gibi motifler iştiyakla öne çıkartılıyor…
Yani Kürt orta sınıfı devreye sokuluyor…
Kürt coğrafyası TÜSİAD’ın MÜSİAD’la rekabetine tanık olurken; Marmara Baronları’nın kulübü TÜSİAD BDP’ye göz kırpıyor…
Aynı kesitte BDP’ye ve Kürtlere karşı Hizbullah salınıverken, bu “tesadüf değil”dir…
AKP’nin amacı Kürtleri devrimci seçeneğinin tasfiyesidir; KCK tutuklamaları da bunun net verisidir…
Kürt sorununu değil Kürtlerin devrimci mücadelesini çözme mücadelesi veren Gülen’ci İslâm’la el ele veren AKP Kürt yoksulluğunu ve devrimci mücadelesini inkâr ederken, nihayetinde “Tekçi Mantık(sızlığ)”ın da temsilcisi olmaktadır; tıpkı Kürt dilinin mahkeme tutanaklarına “Bilinmeyen Dil” olarak kaydedilmesi ve nihayet toplu mezarların fışkırdığı Kürdistan gerçeğine sırt dönülmesi gibi…
Bu işin bir yanı; ama ortada bir sömürgeciliğin mimarı olduğu ekonomik durum gerçeği vardır…
KONDA’nın Temmuz 2010’da gerçekleştirdiği ‘Kürt Meselesinde Algı ve Beklentiler’ araştırmasının ortaya koyduğu üzere, Kürtlerin yüzde 36’sı 6-8 kişilik hanelerde yaşarlarken bu kümedekilerin beşte biri en alt gelir diliminde, beşte ikisi de ikinci alt gelir dilimindedir. Kürtlerin beşte biri 9 ve daha fazla kişinin olduğu hanelerde yaşarlarken bu hanelerin beşte biri en alt gelir diliminde, beşte ikisi de ikinci alt gelir dilimindedir.
Kürtlerin yüzde 23.4’ü aylık 64 TL ve altı gelirdedir (günlük 1 dolar ve altı), yüzde 29.4’ü de aylık 65-138 TL gelir dilimindedir (günlük 2.15 dolar).
Evet kişi başı gelir üzerinden bakıldığında, Kürtlerin yüzde 23’ü açlık sınırı altında, yüzde 53’ü yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır.
Bu yoksulluk, sömürgeci ulusal baskı ve inkârla birlikte Kürt devrimci seçeneğini devreye sokmuştur; bunun adı da -eğrisi, doğrusuyla- Kürt özgürlük mücadelesidir…
Hani BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Artık Kürt sorununda silahlı yöntem, diyaloğun bir alternatifi değildir, tek seçenek diyalogdur. Diyalog kesilirse bedeli ağır olur…”
Demokratik Toplum Kongresi Başkanı Ahmet Türk’ün, “Artık Kürt halkı birilerinin isteğiyle yönetilmek istemiyor. Kendi kendini yönetmek istiyor. Kürtler özgür yarınlarını kurmak için yeniden diriliyor…”
BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın, “Ya çözüm ya çatışma…” diye dillendirdiği gerçek…
Çözüm, buradan ve sömürgeciliğin dayattığı çözümsüzlük içinden çıkacaktır…
III.2) EZİLENLERİN -HALKÇI- ANAYASASI
İşçi sınıfı/emekçi mücadelesi ile kadınların, devrimci ekoloji hareketinin, azınlıkların Alevilerin, Kürtlerin -muhalif- mücadelesini bugün ezilenlerin -halkçı- yeni bir anayasası için verilen ekmek ve özgürlük mücadelesiyle birleştirebiliriz…
Ezilenlerin -halkçı- anayasası kapitalist tahakküm ve tasavvuru aşan bir tarz-ı siyasetle ele alınmalıdır.
AKP kurmayları sık sık “sivil anayasa” yapacaklarını söylese de, ve bu kulağa hoş gelse de bir çarpıtmadır. “Sivil anayasa” kavramı egemen sınıfın kimi temsil ettiğinin üzerini örtmeye çalışan bir kavramdır. İktidarı ele geçirmek için yaşanan çatışmaların üzeri “sivil anayasa” denerek kapatılmak isteniyor.
Ezilenlerin -halkçı- anayasası, kapitalizmin saldırılarına karşı kazanılmış hakları koruyan, özelleştirmelere karşı parasız sağlık, parasız eğitim isteyen, çalışmanın bir hak olduğu, devletin tüm işsizlere iş sağladığı, sağlayamadığı durumlarda işsizlik ücreti bağladığı, asgari ücreti vergiden muaf ve insanca yaşanabilecek koşullarda, esnek çalışmaya karşı yolsuzluğun, zimmetin en ağır cezalandırılacağı, partileşme, sendikalaşma, basım yayın, fikir özgürlüğü olan bir anayasa ile seçme ve seçilme hakkında kayıtsız koşulsuz tam bir halk egemenliğinin olduğu bir düzenlemeyi güvence altına alır…
Bu noktada “Siyaset disiplinine ait bir terim olarak ‘sivil anayasa’nın iki anlamı olabilir: 1) Askerî yönetim dönemine ait/ militarist olmayan anayasa, 2) Devlet dışı yurttaşların etkin katılımıyla yapılan ve tüm toplumsal kesimlerin yurttaşlık haklarını güvenceye alan anayasa,” türünden genellemelere karşı anayasanın, çoğunluğun “iddia” ettiği gibi bir “uzlaşı metni” olmaktan çok, sınıf karakteriyle betimlendiğini; örneğin 12 Eylül Anayasası’nı sadece bir askerî darbe anayasası olmadığını; aslolan arkasındaki sermaye olduğunu unutmamalıyız…
Bu anlayışla ezilenlerin -halkçı- anayasası şu noktaları dikkate alarak, öne çıkarır:
i) Türklerin, Kürtlerin ve azınlıkların tam hak eşitliğini ve özgür, demokratik koşullarda bir arada yaşamasını garanti altına almalı.
Bu temelde bölgesel özerklik de dahil Kürtlerin demokratik hak ve taleplerini karşılamalı, azınlıkların varlığını kabul edip haklarını tanıyarak, “tek millet, tek dil, tek din, tek bayrak vb.” tekçi ve ırkçı her tür anlayıştan tümüyle uzak olmalıdır.
Ayrımcılığı, nefreti ve ırkçılığı kesin olarak yasaklamalıdır.
ii) Devletin tüm din ve mezheplere karşı eşit uzaklıkta durmasını sağlamalı, din derslerini zorunlu olmaktan çıkarmalı, diyanet aracılığıyla devlete bağlı din adamlığına son vererek gerçek bir laikliğin temelini oluşturmalı, başta Aleviler olmak üzere, ezilen ve dıştalanan tüm inançların demokratik hak ve özgürlüklerini eksiksiz karşılamalıdır.
Vatandaşlık kavramını, etnik köken, dinsel inanç, cinsiyet, siyasal görüş ayrımı yapmaksızın, eşit hak ve sorumluluklar açısından tanımlamalıdır.
iii) Militarizmden, güvenlik rejimi zihniyetinden tümüyle arınmış olmalı, askerî darbeleri tümüyle mahkûm etmeli, onlar aracılığıyla doğmuş bütün kurum ve yasaları ortadan kaldırmalı, başta JİTEM, Özel Harekât Dairesi, kontrgerilla gibi kurumları ve bunların faaliyetlerini gizlice finanse eden örtülü ödenek gibi kaynakları yasa dışı ilan etmeli, sorumlularının yargılanmasını teminat altına almalıdır.
iv) Seçim barajları kaldırılmalı, seçim yardımı adı altında hazinenin yağmalanmasına son vermeli, bütün siyasi partilerin eşit koşullarda seçime girmesini sağlamalıdır.
v) İşçilerin, emekçilerin örgütlenme ve siyasi faaliyet yürütmesinin önündeki engelleri kaldırmalı, başta dayanışma grevi olmak üzere, grev ve toplu sözleşme hakkında sınırsız özgürlükler getirip lokavtı yasaklarken, kamu emekçilerinin grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkını tanımalı, sendikasız, sigortasız işçi çalıştırmayı yasaklamalı, sendikalaşma ve toplu sözleşme yapmanın önünde engel olan her tür baraj ve yasağı kaldırmalıdır.
İşçileri, memurları ve köylüleri açlığa, sefalete, kölece yaşama koşullarına mahkûm eden iş ve çalışma yasalarını ortadan kaldırmalıdır.
vi) Sağlık ve eğitim hakkı başta olmak üzere kamu hizmetlerinin devlet tarafından nitelikli, parasız ve zorunlu olarak verilmesini, insanca bir yaşam ve barınma hakkını devlet olarak karşılamayı güvence altına almalı, bu kapsamda gerekli sosyal yardımların düzenli ve maddi olarak yapılmasını zorunlu hâle getirmelidir.
vii) Sosyal adaleti sağlamanın, serbest piyasa ekonomisi denilen denetimsiz ve vahşi sömürü çarkını zincirlemekle mümkün olduğu gerçeğinden hareketle “serbest piyasa ekonomisi” adı altında sürdürülen vahşi sömürüye müdahale etmeyi ilke olarak benimsemeli, her türden ve her alandaki tekelciliği yasaklamalıdır.
viii) Engellilerin yaşam koşullarını, çalışma haklarını eksiksiz tanımlamalı, kentleri, konutları, toplu taşıma araçlarını, çalışma alanlarını, eğlence ve kültür mekânlarını engelsiz hâle getirmeyi hedeflemelidir.
ix) Kadınların cinsiyet olarak karşılaştıkları her türden baskı, şiddet ve engellemeyi kesin biçimde yasaklamalı, her alanda eşit temsil için önlemler almalıdır.
x) Sanatın ve sanatçının eksiksiz gelişmesi için gerekli koşulları yaratan, bunun önündeki tüm hukuksal, yasal ve toplumsal engelleri kaldıran önlemler almalıdır.
xi) Çevrenin korunması, anayasanın temel ilkelerinden olmalıdır. Tarihsel ve kültürel mirasın korunması için ciddi ve samimi önlemler alınmalı, daha önce bunun aksine yapılmış tüm yasalar ve başlatılmış uygulamaları iptal etmelidir.
xii) Parasız, demokratik, bilimsel, özerk eğitimi ve akademik özgürlüğü tam olarak sağlamalı, üniversiteler başta olmak üzere bütün eğitim kurumlarını tüm gençler ve yurttaşlar için erişilebilir hâle getirmelidir.
Asla küçümsenmemesi gereken bu mücadele Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan isyan(lar)ın yeni alanlar açmasında başat olabilir…
IV) ORTADOĞU
Biz Ortadoğulu’yuz; Ortadoğu’nun bir parçasıyız; Ortadoğu gerçeğine dahiliz…
Kimse bunu unutmasın, görmezden gelmesin…
Şimdilerde, eski Ortadoğu’nun çehresi, tarihin tanık olduğu devasa halkçı başkaldırılarla değişiyor; eski statüko akamete uğruyor…
Olanlar, bir Ortadoğulu olarak bizi de etkileyecek…
Evet eski akamete uğruyorken; bir değişimin başlangıcıdır…
Bilindiği gibi Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, uzanan bölgede aynı dini ve dili (dolayısıyla kültürü) paylaşan bir halk, uluslaşma süreci yarıda kesilerek emperyalist devletler tarafından yapay sınırlarla bölünerek parçalandı ve sömürgeleştirildi.
XX. yüzyıl boyunca önce İngiliz, sonra ABD hegemonyasının bu bölgedeki en büyük kaygısı Arap ulusalcılığının gelişerek bölgeyi bağımsızlaştırmasıydı. Çoğu zaman bu kaygı komünizm korkusunun bile önüne geçti. Ama her iki durumda da emperyalist güçler, gerek Marksistlere gerekse de laik ulusalcı hareketlere karşı köktendinci hareketlere dayanarak mücadele ettiler.
XX. yüzyılın son çeyreğinde bir seri ekonomik, siyasi ve kültürel gelişmenin de etkisiyle neredeyse tarihin bir “ironisi” olarak niteleyebileceğimiz bir durum şekillenmeye başladı. Kapitalizm yaklaşık otuz yıllık bir aradan sonra 1970’lerde yeni bir yapısal krize girdi. Bu kriz içinde geliştirilen kriz yönetme modelleri (örneğin neo-liberalizm) Ortadoğu’da, sömürgecilik sonrası kurulan kalkınmacı ama bağımlı devletleri destekleyen toplumsal mutabakatı ve devletleri yöneten seçkinlerin meşruiyetini giderek yıktı. Devletle halk arasında bir ideolojik boşluk oluştu. Bu boşluğu, İran devriminin ve Afganistan’da komünizme karşı dinci ideolojilerle, bir cihat ruhuyla savaşmış olmanın getirdiği özgüvenle güçlenen siyasal İslâm hareketi doldurmaya başladı. Bu sırada dünya sisteminin egemen (emperyalist – oryantalist) kültürü de “uygarlıklar çatışması” savı bağlamında bu bölgeye yönelik bütünleştirici bir söylemi benimsemeye başlamıştı.
Esas olarak emperyal, tanımlayıcı, tabi kılıcı amaca sahip bu söylem, bölgedeki İslâmcı ve Batı karşıtı algıya teorik ve meşrulaştırıcı bir araç sundu. Bu sırada, kriz içinde gelişmeye başlayan yeni teknolojik devrim, Arapça konuşan bölgenin bu iletişim ağları üzerinde bütünleşmesine, yeni ve giderek homojenleşen bir kültürel düzlemin oluşmasına yol açıyordu. Diğer taraftan, egemen kapitalizmin, tüketimi körüklemeye çabalarken geliştirdiği, hazlara odaklanmış nihilist kültürünün görüntüleriyle karşılaşan bölge halkı, kimliği sarsıldıkça, korunmak için geleneksel dinci öğelere sarılmaya yöneliyor, Batı kültürüne karşı bir tiksinti geliştiriyordu.
Hegemonik güçlerin istediği olur, modernist (laik, yüzü Batı’ya dönük) Arap ulusalcılığı hızla geriler ve önemsizleşirken bir “Arap Dünyası” ruhu gelişiyor ve dinci duyarlılıklarla karışıyor, Batı karşıtı bir siyasi akım şekilleniyordu. Hemen hepsi emperyalizmle işbirliği içinde olan seçkinlerin idaresindeki otoriter rejimlerle yönetilen bölge ülkelerinin bir diğer ortak özelliği de eğitimli ama yoksul, gelecek beklentisini yitirmiş büyük bir gençlik nüfusunun varlığıydı. Tunus’ta gençlik isyanı olarak başladıktan sonra hızla tüm bölge gençliğinin ilgi odağı, hatta arzu nesnesi hâline gelen devrimci refleks bu “Arap dünyası” olgusunun ulaştığı düzeyi de gösteriyor. “Yeni Ortadoğu”nun en önemli özelliği bence, Batı’ya, ABD hegemonyasına ve onun bölgedeki işbirlikçilerine karşı şekillenen bu “Arap dünyası” olgusudur.
Gazeteler, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, Münih güvenlik zirvesinde “Ortadoğu bir ‘kusursuz fırtına’ ile yüz yüzedir” dediğini aktarıyordu. Clinton bölge liderlerinden “toplumsal karışıklıkları yatıştıracak reformları en kısa sürede uygulamaya koymalarını” istemiş…[18]
Galiba biraz geç kalındı; çünkü…
IV.1) İSYAN(LAR)…
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan isyanlar III. Büyük Bunalım ve gıda kriziyle doğrudan ilintilidir.
Birçok saik yanında insan(lar), ekmek için yani aç ve işsiz oldukları için ayaklanmakta ve karşılarına dikilen despotizmlerden kurtuluş mücadelesi yürütmektedirler…
Gıda krizi, 2008’de dünyanın gündemine oturdu. Her yerde isyanlar patladı. Ama dünya kapitalistleri için önem arz eden bölgeler ayaklanmaların dışındaydı. Şimdi isyanlar Ortadoğu’da, yani petrol kuyularının yanı başında çıkınca herkes dikkat kesildi. Gelir dengesinin inanılmaz uçurumu, diplomalı yoksul nüfusunun artması, küresel gıda krizi ve bu sorunların çözümüne yoksulları dahil edecek demokratik kurumların olmaması bu isyanların gerçek nedenleridir.
Aslı sorulursa mevcut isyanlar, gıda fiyatları enflasyonundan aylar sonra patlak verdi. Tunus ve Mısır da yeni bir küresel gıda krizinin habercisi oldular…
Örneğin gelir dağılımındaki eşitsizlikler yüzünden Tunus’la başlayan isyanlar, Mısır’la devam ederken, BM’den gıda krizi uyarısı geldi. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), aylık gıda fiyatları endeksinin ocak ayında küresel gıda fiyatlarındaki artışın etkisiyle rekor düzeye çıktığını bildirdi.
 Evet, yoksul ülkeleri “tam kalbinden” vuran gıda fiyat artışları idi… Mesela Mısır, ortalama kişi başı 2 bin dolarlık geliri olan, bunun da yüzde 40’ını gıdaya harcayan bir ülkeyken; bugün ülkedeki başkaldırının kaynakları arasında, artan gıda fiyatları ve enflasyon da vardı.
Kaldı ki dünya nüfusunun çoğunluğu için yeni bir gıda krizinin baş göstereceği 2010 yazında duyurulmuştu. BM, yoksulluğun, 2011 yılında yeni isyanları başlatacağı konusunda uyarıda bulunmuştu. Endonezya ve Meksika’da toplumsal huzursuzlukları kışkırtan ve temel gıda maddeleri fiyatlarında rekor artışlara yol açan 2008 yılı küresel gıda krizi döneminin, tekrar edebileceğini söylemişti. Şimdi, BM yetkililerinin haklılığı görülüyor. 2008 yılındaki gereksinimler, yoksul ülkelerde kanlı ayaklamalara yol açtı. Yalnızca Haiti’de değil Mısır’da ayaklanma patlak verdi. Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) gıda fiyat endeksi -alışveriş sepetindeki temel gıda maddelerinden buğday, mısır, pirinç, soya, şeker, yağ ve süt ürünleri fiyatları- 1990 yılında açıklanmaya başlamasından bu yana en yüksek noktasına ulaştı. O zamandan bu yana açlık zirveye ulaştı.
Bugün Mısır başta olmak üzere Arap ülkeleri ve Afrika ülkelerinin çoğunluğu gıda ithalatına tabiler ve çoktan beri dünyanın en fazla hububat ithal eden ülkesi durumundalar. Tunus, Cezayir ve Mısır’da, aileler gıda harcamalarını gelirlerinin yüzde 40’ından yüzde 50’sine çıkarmak zorundalardı…
Gıda krizi ile tetiklenen isyan(lar)a, “Kuzey Afrika ve küresel politik uyanış”a dikkat çeken Andrew Gavin Marshall soruyor: “Küresel bir devrimin başlangıcına mı şahit oluyoruz?”[19]
Soru haklıdır…
Örsan Şenalp’ın deyişiyle, “Tarihsel momentte, ana akım medya, tartışmaların seyrini ne kadar ısrarlı ve basite indirerek ‘demokratikleşme’, ‘liberalleşme’ -karşısına totaliterleşmeyi koyarak- ele almaya gayret ederse etsin, Mısır Devrim’ini çalmaya kalkarsa kalksın, Metin Yeğin’in beyaz perdeye yansıyan filminin adı gibi, Devrimin büyük harfle D’si dünya gündemine yeniden girdi bir kere! Devrim’in keskin sıcaklığı küresel finansal krizin soğukluğunu delip geçiyor.
Geçen yarım yüzyılda unutturulan en son üzerine naftalinli kadifeler örtülen ‘Devrim’ yeryüzüne geri döndü. Egemenler ve kapitalistler endişelenmekte haklılar; özellikle Mısır’da önümüzdeki günler ne gösterirse göstersin, verili ‘olay’ ne yana evrilirse evrilsin, şu ana kadar olan bitenler, çok başka diyarlarda baskı altında ve sefalet içinde yaşamaya zorlanan milyarlarca insanın kendilerini hiç olmadığı kadar güçlü hissetmelerini sağladı. Biz de yapabiliriz fikri hızla yayılıyor ve puslu bir anıyı canlandırıyor.”[20]
Aslında olanı iki cümleyle diyalektik aracılığıyla anlatmak olanaklı:
1) Tüm toplumların bugüne kadarki tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. (Karl Marx)
2) Hiçbir şey olmadan geçen yıllar vardır ve bir de içine yıllar sığan haftalar… (V. İ. Lenin)
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşananlar, onlarca yıldır adeta sessiz duran halkların uyanışına sahne oldu.
Lenin’in dediği gibi, bu kadar kısa zamana adeta yıllar sığdı…
Lenin’in 1917’de Rus Devrimi’nin 12. yılında yazdığı şu satırları da dikkatle okumak lazım. İnanılmaz ama Avrupa için söylediği aşağıdaki sözleri, bir ay önce fırtınadan önceki sessizliği yaşayan Arap toplumları için de söylemek olanaklıydı.
“Avrupa’ya şu anda çöken ölüm sessizliği bizi yanıltmamalı. Avrupa devrime gebedir. Savaşın korkunç dehşeti, hayat pahalılığının neden olduğu perişanlık devrimci bir ruh yaratıyor. Yönetici sınıflar, burjuva ve onların uşakları, hükümetler, giderek çok büyük bir ayaklanma olmadıkça asla içinden çıkamayacakları kadar karanlık bir yola doğru sürükleniyorlar.”
Bu görüşleri Karl Marx’ın ‘Komünist Manifesto’daki o ünlü cümlesiyle bir arada ele alırsak durum netleşiyor. Toplumların tarihi, 1848’de sınıf savaşımlarının tarihiydi. Bugün de aynısı geçerli; bütün yaşananlar sınıf savaşımlarının tarihidir.
Mısır’da halk neden ayaklandı? Tepkiler doğrudan kapitalizme değil, demokrasi talebiyle diktatörlüğe yöneliyor ve protestocular arasında emekçiler olsa da örgütlü değiller. Ama sorunun en önemli kaynağı yine ekonomiktir.
2007-2008 dünya gıda krizinden en çok etkilenen ülkelerden biriydi bu ülke. Halkın yüzde 40’ından fazlası, yoksulluk sınırının altında, günde 2 dolara yaşamaya mahkûm. İşçilerin ayda ancak 60 dolar kazanabildiği Mısır’da, gençler arasında işsizlik yüzde 20-25’lerde.
Peki maden, doğalgaz, tarım ve turizm gibi çeşitli kaynakları olan, her gün 700 bin varil petrol üreten, petrol rezervleri 4 milyar varili aşan bir ülkede halk neden bu kadar fakir?
Mısır’da yaşanan, aşırı zengin ve dar bir yönetici sınıfın halkı sömürmesinden başka bir şey değil. Bunlara o fırsatı veren ne? Amerika’nın desteklediği Mübarek’in halka zulmeden neo-liberal politikaları!
Evet, bu ayaklanmalar doğası gereği, neo-liberal yıkıma karşıdır.
Söz konusu ayaklanmaları Cengiz Çandar’ın, “Mısır’da zarafet sahibi devrim yaptılar”; Çınar Oskay’ın, “Bu devrimi klasik Marksist teoriyle açıklamak zor… Klasik Marksist çerçeve olan biteni açıklayamıyor. Dünya değişti. Bu isyanın katalizörü proletarya değil, orta sınıf. Ama diğer sınıflarla ittifak içindeler… Marksist teori bu sınıfın refahtan sus payı alarak sosyalizme sırt çevirdiğini söylerdi. Sus payı onları artık kesmiyor,” türünden (kendinden menkul) “keramet”leriyle sunmak mümkün değildir…
Ortada “yönetenlerin yönetememesi” yanında “yönetilenlerin yönetilmek istememesi”nden kaynaklanan bir devrimci durum vardır; ancak bu devrim durumu (anı) değildir; devrim durumu (anı) için ulus çapında krize bir de sorunu İskender Kılıcı ile çözecek kolektif Modern Prens gerekir…
Radikal sosyalistler Tunus’tan Mısır’a uzanan tüm halk ayaklanmalarından heyecan duyar ve onları desteklerler…
Söz konusu halk ayaklanmalarına ilişkin tüm “komplo teorileri”ni, spekülasyonları ellerinin tersiyle iterler…
Yani Fethullahçı ‘Zaman’ yazarlarından Kerim Balcı’nın, “Mısır’da hakikâten bir halk ayaklanması var mı? Mısır, başka hiçbir Arap ülkesine benzemez. Orada gerçekten bir halk ayaklanması varsa, bütün Arap dünyasında bir infial var demektir. Tersi de doğrudur. Suriye karışmamış, Ürdün karışmamış, Suudi Arabistan karışmamışsa Mısır’da yaşanan bir halk ayaklanması değildir. “Olgunlaşmış başaklar” toplanıyordur,” türünden ucuz spekülasyonlarına aldırmazlar…
Kim ne zırvalarsa zırvalasın; ne olursa olsun; Tahrir Meydanı’nı yaratan başkaldırı ısrarıyla Mısır özeli önemli bir isyan dersidir…
Bizim için önemli bir isyan örneği teşkil eden Mısır, kimileri için de “Mübarek’e karşı sokaklarda devam eden isyan Arap borsalarına 49 milyar dolara mal oldu,”[21] türünden bir haberdir…
Tekrarlıyorum: Kim ne derse desin, nasıl sunup, yorumlarsa yorumlasın, artık yeni bir Mısır var… Yeni Mısır’ı halk ayaklanması yarattı…
Hatırlayın: “İşçilerin devrime, grevlerle (sınıf olarak) katılmaya başlamasından üç gün sonra, Başkan Mübarek istifa etti.
Mısır’da yaşananların Mısır’ın zamanının ve mekânının ötesine geçen evrensel bir boyutu var. Bu boyutu en güzel Zizek’in şu saptaması ifade ediyordu: ‘Dünyanın dört bir yanındaki insanlar hemen onunla özdeşleştiler, Mısır toplumunun özelliklerinin kültürel bir analizini yapmaya ihtiyaç bile duymadan isyancıların haklı mücadelelerini onayladılar.’
Evet, dünyanın insanları hemen Mısır ‘olayı’nı anladılar ve onunla özdeşleştiler, çünkü Mısır’da sokaklara çıkanlar, tüm dünya halklarını, evrensel bir adalet arzusunu dile getiriyor ve temsil ediyordu.
Prof. (felsefe) Peter Hallward’ın vurguladığı gibi, ‘halk, on yıllardan sonra ilk kez kendi geleceğini kendisi belirlemeye karar vermişti’. ‘Eskiden korkuyorlardı. Şimdi artık korkmuyorlardı’, ‘olanaklı olanla olanaksız olan arasındaki sınırı şimdi artık rejim değil halk belirleyecekti.’ Gerçekten de Mısır halkı, hiç beklenmedik bir biçimde, rejimin baskı ve terör aygıtlarını hiçe sayarak, Tahrir Meydanı’nda tarih sahnesine çıktı; kendisini 30 yıldır baskı altında tutanlardan daha güçlü olabileceğini kanıtladı. Böylece egemen sınıfların en korktuğu şey Mısır rejiminin başına geldi: Halk sahip olduğu gücün ayırdına vardı.”[22]
Evet, evet “Artık yeni bir Mısır var. Bundan sonra ne olursa olsun, devrim öncesinin Mısır’ına, Mübarek rejiminin halk, devlet ve siyaset ilişkisine geri dönülmeyecek…
Aklıma Mao’nun devrimleri bisiklete benzeten o ünlü saptaması geliyor.
Mao, bisiklet benzetmesiyle, devrimlerin ayakta kalabilmek için sürekli ilerlemek zorunda olduğunu söylüyordu. Mısır devrimi bugüne kadar, rejimden tavizler kopararak hep ilerledi. Ama ya bundan sonra?
Devrim duraklama işaretleri verirken, tam da Mao’nun uyardığı gibi, karşıdevrimin şekillenme süreci hız kazanmaya başlıyor. Mübarek yanlısı güçlerin, askerin aldırmaz bakışları altında gerçekleşen saldırılarından sonra, polisin sokaklara geri dönmesinin yanı sıra ordunun da tarafsızlık görüntüsünü terk etmeye başladığını düşündüren haberlerde belirgin bir yoğunlaşma var.”[23]
Burada durup, konuyu en iyi özetleyen Favaz A. Gerges’in şu saptamalarıdır:
“Günlerce süren bekleyişin ardından, sonunda Mısırlıların kutlayacakları bir şey var. Ama henüz kutlamaya geçmemeliler: Her ne kadar deprem sarsıcılığındaki bir gelişme de olsa, Mübarek’in devrilmesi hiçbir zaman bu ayaklanmanın nihai hedefi olmadı.
Asıl amaç, yerine bir o kadar baskıcı bir rejimin geçmesi için beş para etmez bir diktatörün devrilmesi değil. Asıl amaç bundan çok daha mühim: Çürümüş ve asalak hâline gelmiş bir iktidar yapısının sökülmesi…”[24]
Evet, “Mübarek gitti. Mısır’da Tahrir Meydanı kazandı. Bu bir halk ayaklanmasıdır.
Ancak, buradan hareketle Mısır’a demokrasi geleceğini sanmak ya saf bir iyi niyeti yansıtır ya da demokrat soslu İslâmcılığı!
Mısır’da iki ana güç var: Mısır ordusu ve Müslüman Kardeşler (İhvan).
1928’de kurulmuş İhvan zaman içinde evrilmiş ama arasında en güçlü hizip Da’wa! Da’wa en muhafazakâr kesim. Da’wa İhvan’ın kılcal damarları mahalle/köy komitelerine mutlak hâkim. Gençleri ve köylüleri onlar örgütlüyorlar.
‘Mısır’a ne geliyor?’ sorusuna ‘Demokrasi geliyor!’ demeden önce iki noktanın altını çizeyim:
1) Şu anda Mısır’ın Devlet Başkanı Tantawi! Mısır’da devrim mi oldu, darbe mi?..
2) 1996-2002 yılları arasında İhvan’ın liderliğini yapan Da’wa kökenli Mustafa Maashur yazdığı ‘Tek Yol Cihad!’ (1996) adlı kitabında İhvan’a yol gösteriyor ve aynen şöyle diyor:
i) ‘… Her bir Müslüman’ın kaçamayacağı görev kendisini Cihad’a hazırlamaktır.’
ii) ‘… Bilinmelidir ki, Müslümanların Allah düşmanlarının yarattığı her türlü zarara anında tepki vermesi gerekmez. (Allah düşmanlarına) tepki şartlar ve olanaklar olgunlaştığında verilecektir.’
İhvan, ama özelikle Da’wa, dünyada İslâm’ın tek ve en doğru yorumunu yaptığını 1928’de de savunuyordu, 2011’de de savunuyor.
Mesele zamanlamada!”[25]
Bu durumda Koray Çalışkan, “Mısır’ı ‘Ordu, Sınıf ve İhvan’ arasında şekillenecek bir gelecek bekliyor,” derken Nilgün Cerrahoğlu da ekliyor: “Mübarek sonrası döneme ilişkin korkular malum; ‘kaos’ ve ‘Müslüman Kardeşler…’
Umutlar ise bu aşamada kapsamı çok müphem olan bir ‘orderly transition/düzenli geçiş!’ olarak tarif ediliyor.
Güney ve Doğu Avrupa’nın ‘demokratikleşme’ süreçleri, ‘demokrasiye geçiş’ tanımıyla tabir edilirdi.
Mısır örneğinde hiç kimse -ne Obama, ne Hillary, ne AB’li ortaklar- ‘demokrasiye geçiş’ ifadesini ağza almıyor.
Bunu ya gülünç olmamak için, ya ‘geçilecek şeyin’ ne olduğuna dair uzun boylu fikirleri olmadığından yeğliyorlar…
‘Her hâlükârda ‘düzenli geçiş’ nedir?’ dediğinizde, ‘körün fili tarifi’ denen durum çıkıyor ortaya: Kimi hortum, kimi bacak, kimi kepçe kulak diyor…
Bazıları bununla ‘Mübarek’siz Mübarek düzeni’ anlamına gelen bir ‘düzen korumasına’ vurgu yapıyor…
‘Düzenli geçiş’ ya da ‘askerî vesayet’…”
Burada durup, önemine dikkat çekerek bir haberi aktaralım:
“Mısır’da Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesinin ardından Yüksek Askerî Konsey’in yönetime el koymasının ülkede ve dünyada yarattığı endişeyi ordu 12 Şubat 2011’de bir açıklamayla gidermeye çalıştı. Müttefiklerin endişelerini gidermeye çalışan Mısır ordusu, anlaşmalara ve demokrasiye bağlılık sözü verdi.”[26]
Bu çok önemli olması yanında, ‘Mısırlı Devrimci Sosyalistlerin Bildirgesi’nde altı çizilen “Devrim, bir halk devrimidir… Devrimi koruyan ordu, halkın ordusudur… Bu ordu artık halkın ordusu değil,”[27]gerçeğinin de ifadesidir…
Egemenlerin ordusu Mısır’da tarihsel misyonunu bir kez daha yerine getirmektedir.
Bu ABD patentli bir “Mübarek’siz Mübarek Düzeni’ anlamına gelen “düzen koruması”na vurgu yapan “düzenli geçiş” ya da “askerî vesayet”tir…
Tıpkı ‘The Washington Post’un satırlarında resmedildiği üzere, “Süleyman kısa açıklamasında şöyle dedi: ‘Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek Mısır cumhurbaşkanlığı görevini bırakmaya karar verdi ve ülkenin yönetimi konusunda silahlı kuvvetler yüksek konseyini görevlendirdi. Allah herkesin yardımcısı olsun.’
Süleyman konuşmasını bitirmeden önce Kahire sokaklarında alkışlar duyulabiliyordu. Ordunun demokratik seçimleri garanti altına alan daha önceki taahhütlerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmese de, kitleler Mübarek’in 30 yıllık otoriter yönetiminin bitmesini sevinçle karşıladı.”[28]
Bunun böyle olmasında Mısır’daki -ordu eksenli- ABD denetiminin rolü çok önemlidir…
Bu konuda bizleri Samir Amin, “Mısır, gezegen üzerindeki ABD denetimi planının köşe taşıdır. Washington, Mısır’ın, Filistin’den arta kalan toprakları sömürgeleştirme planlarını sürdürmek için İsrail tarafından da zorunlu sayılan biçimde kendisine topyekûn tabi olmaktan uzaklaşacak herhangi bir girişimde bulunmasını hoşgörüyle karşılamayacaktır. Washington’un ‘yumuşak bir geçiş’ süreci örgütleme ‘çabasının’ yegâne hedefi budur,”[29] diye uyarırken; Ilich Ramírez Sánchez (namı diğer Çakal Carlos) da ekler:
“Amerikalıların asıl korkusu, tek başına ayaklanmanın kendisi değil, bu ayaklanmanın gerçek bir devrime dönüşme potansiyeliydi. Bu yüzdendir ki General Bin Ali’ye ‘Artık git!’ demişler, tâbiri caizse kıçına tekmeyi basmışlardır. Yoksa Bin Ali’nin kendisine karşı gerçekleşen bu ayaklanmayı bastıracak maddî araçları vardı. İsteseydi halka ateş açabilir ve iktidarına yönelik bu tehlikeyi savuşturabilirdi. Ancak Tunus ordusunun sadakati Bin Ali’den ziyade ABD’ye idi. Hem Amerika’nın direktifi hem de ordunun bu direktifi tasdikiyle Bin Ali’ye ‘Çık git!’ denmiş, o da gitmiştir, hepsi bu…
Mısır’da gerçekleşen, o da ‘devrim’ değildir, halk ayaklanması ise daha farklı bir tarzda ele alınmalıdır. Şöyle ki, Mısır’da askerî bir ‘kast’ mevcuttur. Son sözü onlar söyler…”[30]
Mısır’da (elbette Tunus gibi) halk ayaklanması kazanımlarının geleceği “belirsizdir” ya da mücadele ile belirlenecektir…
Konuya ilişkin olarak Yalçın Yusufoğlu, “Yıkıldı Gitti Cihandan…” başlıklı yazısında, “Tunus’ta da, Mısır’da da yeni bir sistem kurulmuş değil, geçiş döneminin henüz başındalar, Bu süreçlerin başlaması için en önemli merhale diktatörlerin devrilmesiydi, Şimdi yönetime hâkim olmak ve kaşarlanmış rejimlerin her yana kök salmış kalıntılarını ve kurumlarını devletten temizlemek işi var. En zor olan da bu,” saptamasını yaparken; BBC Ortadoğu Editörü Jeremy Bowen’in de, “Mısır’ın sona ermemiş devrim” gerçeğine dikkat çekmesi anlamsız değildir…
Mesela Münih’te düzenlenen ‘Uluslararası Münih Güvenlik Konferansı’nın en önemli sonucu, Mısır’daki Mübarek rejiminin “aceleye getirilmeden” düzenli çekilişine destek verilmesi yolunda görüş birliği sağlanması; “Düzenli ricat” için Washington ve Berlin’in uyum içinde çalışması; “Mısır’da rejim rötuşlanacak, yöneticiler değişecek ama yavaş yavaş,” kararının alınması gündemdeyken; “Tunus ve Mısır’da rejim yanlısı sözde ‘geçiş aşamaları’, üç şeyi gerçekleştirmek amacıyla zaman kazanmak için devreye sokulmaktadır. Birinci amaç, halkların taleplerini aşındırmak ve nihayetinde de kırmaktır. İkinci amaç, siyasal sistemi iflas ettirecek neo-liberal ekonomi politikalarını korumak ve dış borçlardan oluşan deli gömleğini daha sıkı bir şekilde giydirmektir. Son olarak, üçüncü istek ve amaç ise bir karşıdevrim sürecinin hazırlığıdır.”[31]
Gerçekten de Michel Chossudovsky’in, “Diktatörlerin hepsi istisnasız siyasî kuklalardır. Diktatörler karar vermez. Başkan Hüsnü Mübarek, Batı ekonomik çıkarlarının sadık bir uşağıydı, Ben Ali de öyle. Protesto hareketinin hedefi ulusal hükümettir. Hedef, kukla-oynatıcısından çok, kuklayı koltuğundan devirmektir,”[32] diye betimlediği tabloya Sadık Varer de, ‘Ayaklanma Notları’nda şunları ekliyor:
“Tunus’ta başlayan, Mısır’a sıçrayan ve Ortadoğu’nun diğer diktatoryal rejimlerini de etkileyeceği düşünülen ayaklanma hâlleri, doğal olarak uzunca bir süredir devrim hasreti çeken biz devrimcileri adamakıllı heyecanlandırdı.
Ve fakat ortada devrim denilen o zorlu ve zorunlu tarihsel eylemin tabiatına ters ‘tuhaf’ bir durum vardı; yeni bir düzen için eski düzeni yıkmaya karar vermiş isyancılarla çatışması ‘icap eden’ ordunun ‘tarafsız’ kalmayı tercih ettiği ayaklanmaya, çok geçmeden dışarıdan da ‘majestelerinin’ etkili destekleri gelmeye başladı.
Ayaklanmaların başlamasında ABD’nin rolü yoktur belki, fakat aynı ABD ayaklanmanın gidişatını ve kaderini belirleyebilecek denli işin içindedir.
Halkın ortak öfkesini ve isyanı yönetme yeteneğindeki ABD, tarihsel ömrünü tamamlamış olan Ortadoğu rejimlerini terbiye edip ‘demokrasinin’ yıldızını parlatırken, şeriat devleti isteğiyle örgütlenen güçleri de ‘demokratik düzene’ entegre edip etkisizleştirmeyi amaçlamaktadır.”
“Demokratik düzene entegrasyon” deyince 1989’un Doğu Avrupa’sı anımsanır!
Evet Ortadoğu’da olanları 1989’da Doğu Avrupa’da olanlara benzetenler var. Gerçekten de, yeni “halk devrimi” ve “halkın gücü/ people’s power” kavramları bu süreç içinde siyasal dile/ literatüre yerleşti.
1989’da Doğu Avrupa’da yaşananlar ne kadar “devrim”di?
Ya da o günden bu yana Doğu Avrupa’da, AB şemsiyesi altına girmenin ötesinde neler oldu?
“Otoriter rejimlerden kurtuldu” denen bu ülkelerdeki “demokrasi” ne âlemde?
Ya Gürcistan, Ukrayna, Kırgizistan da gerçekleşen “renkli devrimler”den sonra ne oldu?
Bu soruları sorup soruşturmak aklınıza geldi mi?
Dünyanın yoksulluğu sürdürülemez kapitalizmin sorunu.
Dünyayı yoksullaştıranların, yoksulluğa çözüm üretmeyen despotik iktidarlarını sürdüremeyeceklerini insanlık Tunus, Mısır ve sıradakiler üzerinden okumaya başlamalılar.
Tıpkı büyük Arap şairlerden Nizar Kabbani’nin 1967’de şu dizelerindeki üzere:
“Arap çocukları,/ Geleceğin mısır kulakları,/ Kıracaksınız zincirlerimizi,/ Afyonu başlarımıza çalacak,/ Yanılsamaları yok edecek./
Arap çocukları,/ Soluğu tükenmiş kuşağımız hakkında fazla okumayın,/ Biz umutsuz bir vakayız,/ Karpuz kabuğu kadar değersiz,/ Bizim hakkımızda fazla şey okumayın,/ Bizimle alay etmeyin,/ Bizi kabullenmeyin,/ Fikirlerimizi benimsemeyin,/ Biz sahtekârlardan ve düzenbazlardan oluşan bir ulusuz./
Arap çocukları,/ İlkyaz yağmuru/ Geleceğin mısır kulakları,/ Siz yenilgiyi alt edecek kuşaksınız…”
Evet isyan(lar), “Hikâye Mübarek ve hempaları adına kötü bitti. Şimdi, Arap dünyasında siyasal akıl çağına geri dönülüyor. Bu arada Ürdün, Cezayir ve Yemen’deki siyasal barometre de yükseliyor,”[33]diyen Tarık Ali’nin işaret ettiği güzergâhta yenilgiyi alt eden kuşaklarca Libya’daki gibi yayılacaktır…
V) NİHAYET!
İsyanın yalımları coğrafyamıza da ulaşacak.
Yeter ki Tarhan Erdem’i bile ikna etmeyen Kemal Kılıçdaroğlu bulamaçlı CHP’nin…
Ya da “Liberalizm artık bu ülkede var ve itibarı hayli yüksek,” maruzatının ardına sığınan Atilla Yayla gibilerin…
Veya Oya Baydar gibi, Dünyadaki gelişmelerle de paralel gelişti. Bizim genel olarak sol diye bir potada topladığımız kendi içindeki ayrışmalarla birlikte sol bence ‘sol’ olmaktan çıktı. Belki de bu kimsenin suçu değil, yeni kavramlar gerekiyor. Ben artık ‘solcuyum’ diyemiyorum,” zırvasına sarılanların…
Sonra da “ulusal solcular”ın ve “Gerçek demokratların muhafazakâr/liberal ittifakına inanması gerekir. İnanmadıklarında bu güvensizliğin kendisi bu ittifakı sarsacaktır. Buna ‘kendi kendini kanıtlayan kehanet’ derler: güvensizlik karşıtlığı, karşıtlık da çözülmeyi yaratır… Demokrasi temelinde oluşan bu ittifak öngörülebilecek uzun sürede devam etmesini beklemek çok doğaldır. Farklı olana hoşgörülü olmak, bizim inandıklarımıza inanmayana karşı empati duygusu geliştirmek ve insan haklarına saygı geniş kabul gören değerlerdir; toplumsal mutabakatı ve huzuru sağlayan anlayıştır. Bu tür değerler toplumsal barışı sağlar,” saptamasıyla Herkül Milas gibilerin “diyalog” başlıklı uzlaşmacılık oyunlarına gelinmesin…
Yaşananların ortaya koyduğu üzere sıra radikal sosyalizme gelmektedir…
İfade ettiği şey, A. Gramsci’nin “Kapital’e karşı Devrim” diye ifade ettiği yaratıcılığın ürünü olacak; tüm şablon ve doğmaları yerle yeksan edecektir…
Ancak sözünü ettiğim yaratıcılık değişen içindeki “değişmeyeni” (mesela ücretli köleliği) değiştirmek için -kesin biçimde- devrimci olandan vazgeçmemektir.
Örneğin “Şiddetin mücadeledeki yeri”ni sorgulayan Ahmet İnsel’in, “devrimcilik kavramının yeniden tanımlanmasını gerekti”ğinden söz edip, “Bir kurtarıcı öznenin günümüzde geçerliliğinin kuşkulu olduğunu söyledi”ği gibi!
Hayır böyle bir şey olmadı; olmayacak…
Sözgelimi yine Ahmet İnsel’in, “Bu özne klasik anlamda proletarya değilse, onun yerini, bilginin dönüştürücü etkisinden hareketle, bir ücretli-teknokrat sınıf alabilir mi?” diye sorup; “Çevreciliği bütüncül bir yaşam felsefesi olarak kabul etmek, onu siyasallaştırmak, sosyalist düşünün önündeki asli gelişim alanı olacak XXI. yüzyılda,” yanıtını verdiği gibi…
Buna da hayır; XXI. Yüzyılda radikal sosyalizmin bütüncül duruşu/ yaşam felsefesi insanlığın ücretli kölelikten (doğa ile birlikte) eşitlikçi-kurtuluşu olacaktır…
“Eşitlikçilik yerine eşdeğerlilik” öneren Ahmet İnsel’in, “Aslında eşitlik yerine eşdeğerlilik kavramı, bu fikri belirtmek için daha uygun. Eşdeğerlilik farklılıkların geometrik denkliğini belirtir. Farklılıkların birbirine denk olduğunun kabulü, o farklılıkların karşılıklı iletişim içinde yaratacakları zenginliğin özgürleştirici kabiliyetini öne çıkarır. Hâlbuki eşitlikçiliği insanların bir olmaları, aynı olmaları yönünde yorumlarsanız, buradan bütünüyle özgürleşme boyutunu kaldırıp sadece o eşitlik normunu tespit eden iktidara insanlığı teslim etmiş olursunuz,”[34] diye çarpıttığı üzere eşitlikçilik despotik bir olumsuzluk değil; özgürlüğü güvence altına alan “raison d’etre”dir… Hemen belirtelim, Marksistlerin “eşitlik” fikri, farklılığı aslî kabul eden bir anlayıştır.
Tam bu noktada -kendini “sosyalist”(?!) addeden liberal Melih Altınok’un, “Sizin bir devrimden beklentiniz nedir?” sorusuna!- sosyalizmi bir “reçete” veya “proje” değil; devrimci bir eylem yani organik bir praksisin yaratıcılığı olarak görenler için K. Marx’ın “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacak,” ilkesinin asla unutulmaması gerek…
Çünkü yine Marx’ın dediği gibi: “Bundan önceki bütün tarihsel hareketler, azınlıkların ya da azınlıkların çıkarları için var olan hareketlerdi. Proleter hareket ise, bilinçli, bağımsız, büyük çoğunluğun, bu çoğunluğun çıkarı için olan hareketidir.
Egemen sınıf zenginliğini ve erkini zor altında kalmadıkça vermez; işçi sınıfı da yüzyılların birikmiş pisliğinden devrim olmaksızın kurtulamaz…”
Şimdi “Geçiş Süreci”ndeki yerkürede ve coğrafyamızda “belirsizlik” ya da “her şeyin mümkün” olması, bugünün temel tanımlayıcısıyken; “Geçiş Süreci”ndeki bu hâl, yarın hiçbir şeyin garantisi olmadığının ve olabilirliğinin de göstergesi/ güvencesidir…
Soru(n) şimdi çağın toplumsal vebası zulme karşı başkaldırmadadır…
Hem de W. Goethe’nin, “İnsanda iyiyi isteyecek ve gerçekleştirecek güç vardır.”
“Sonunda geçerli olan yalnızca: İleriye!”
“Çok konuşmaktansa denemek daima daha iyidir.”
“Kaval çalmak, üflemek demek değildir, parmaklarınızı hareket ettirmelisiniz,”[35] uyarılarını unutmadan zulmün eninde sonunda yenildiğini yazan tarihte zalimden ve zulmünden nefret edip, başkaldırmadan onu alaşağı edemezsiniz…
Zalime direnmeyen, zulme “ortak”ken; zulme destek veren kendi ipini çeker…
Zulmün kökü isyanla kazınır.
İsyan itiraz hâlindeki iradenin eylemli kolektif inşasıdır.
İrade, “kötü talih” denen egemen dayatmaları yenen; Maurice Maeterlinck’in, “Kararlıysan mutlaka başarırsın. Çünkü bugün gerçekleştirdiklerimiz, dün hayal ettiklerimizdi,” diye tarif ettiği gerçektir…
Düşle taçlandırılmış irade yoksa isyan da yoktur. Çünkü irade olmayan yerde cesaret de, yaratacağı çözüm de olmaz…
Korkuları kovarak egemen yalanı yerle yeksan eden cesaret, doğru yolda ölmeyi göze alacak kadar insanca yaşama isteğidir ki, bu da gerektiğinde hayatı hiçe sayar, ancak vicdanı değil…
Bu nedenledir ki, “Önemli olan, cesaret etmektir. İradeni sağlam tut yeter,” der W. Goethe…
Şimdi iradeyi kolektifleştiren cesaretle isyan zamanıdır…
23 Şubat 2011 14:00:49, Ankara’dan.
N O T L A R
[1] 27 Şubat 2011 tarihinde ADHF taraftarlarının Bremen’de düzenledikleri “II. Demokratik Haklar Şenliği”nde yapılan konuşma… 11 Mart 2011 tarihinde Ankara Aka-Der’de yapılan konuşma…
[2] Ataol Behramoğlu.
[3] “Avrupa Birliği’nin İronik Geleceği”, Lavanguarda, 3 Ocak 2011.
[4] Peter Preston, “Türkiye AB’ye İvme Kazandırır”, The Guardian, 13 Haziran 2010.
[5] Orhan Pamuk, “Ah, Gene Avrupa”, The Guardian, 23 Aralık 2010.
[6] Noam Chomsky, “Çay Partisi Şarlatanlarıyla Dalga Geçmek Ciddi Bir Hata”, Truthout, 17 Kasım 2010.
[7] Richard Cohen, “Sarah Palin Amerikan Tarihinden Bihaber”, The Washington Post, 23 Kasım 2010.
[8] Natasha Burge, “Açlık”, Günlük, 25 Ocak 2011, s.14.
[9] Hasan Şahingöz, “Gezegenimizin Komünizme İhtiyacı Var”, Sosyalist Mezopotamya, No:29, Aralık 2010, s.81-82-83.
[10] Ergin Yıldızoğlu, “Weimar İstanbul”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2010, s.13.
[11] Metin Çulhaoğlu, “Sermaye Egemenliği ve Siyaset”, Birgün, 12 Kasım 2010, s.9.
[12] M. Utku Şentürk, “Devlet Çocukları Katlediyor”, Günlük, 6 Ocak 2011, s.14.
[13] Pınar Övünç, “Derin Devlet Eşyanın Tabiatıdır”, Radikal Hayat, 26 Aralık 2010, s.24.
[14] Haluk Başçıl, “AKP Hükümetinin Dış Politikası ve ‘Eksen Kayması’ Üzerine…”, Birgün, 28 Haziran 2010, s.6.
[15] İbrahim Öztürk, “Gelir Dağılımı Neden Düzeldi?”, Zaman, 30 Ağustos 2010, s.8.
[16] İbrahim Öztürk, “Türkiye’de Gelir Dağılımı Ne Durumda?”, Zaman, 26 Ağustos 2010, s.12.
[17] Mustafa Çakır, “Sendikal Haklar Yine Yasak”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2010, s.8.
[18] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Yeni Ortadoğu’ Ama Başka Türlü…”, Cumhuriyet, 7 Şubat 2011, s.13.
[19] Andrew Gavin Marshall, “Küresel Bir Devrimin Başlangıcına mı Şahit Oluyoruz?”, http://www.sendika.org, 9 Şubat 2011.
[20] Örsan Şenalp, “Üretici Güçlerde Eşitlikçi Gelişme (P2P) ve Mısır’ın Ötesinde Dünya Devrimi, Komünizm Yeniden!”, http://www.sendika.org, 10 Şubat 2011.
[21] “İsyanın Faturası 50 Milyar Dolar”, Taraf, 4 Şubat 2011, s.7.
[22] Ergin Yıldızoğlu, “Mısır Halkına Selam!”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2011, s.13.
[23] Ergin Yıldızoğlu, “Mısır’da Devrim, Karşıdevrim”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2011, s.8.
[24] Favaz A. Gerges, “Mısırlılar Gerçek Hedef İçin Bastırmalı”, The Independent, 12 Şubat 2011.
[25] Cüneyt Ülsever, “Mısır’a Demokrasi mi Geliyor?”, Hürriyet, 13 Şubat 2011, s.20.
[26] “Ordudan İsrail Güvencesi”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2011, s.11.
[27] “Mısırlı Devrimci Sosyalistlerin Bildirgesi”, www. sendika. org, 8 Şubat 2011.
[28] The Washington Post, 11 Şubat 2011.
[29] Samir Amin, “Mısır’daki Hareketler”, www. sendika.org, 4 Şubat 2011.
[30] Ilich Ramírez Sánchez, “Mısır’dakine Ne Zaman Devrim Denir?”, Radikal Hayat, 14 Şubat 2011, s.10-12.
[31] Mahdi Darius Nazemroaya, “Tunus ve Mısır’da Yükselen Karşıdevrimler”, http://www.sendika.org, 13 Şubat 2011.
[32] Michel Chossudovsky, “Mısır’daki Protesto Hareketi: ‘Diktatörler’ Emir Vermez, Emirlere İtaat Ederler”, http://www.sendika.org, 7 Şubat 2011.
[33] Tarık Ali, “Arap Dünyasında Siyasal Akıl Çağına Geri Dönülüyor”, Evrensel Hayat, 13 Şubat 2011, s.10.
[34] Ahmet İnsel, Sosyalizm – Esasa, Ufka ve Bugüne Dair, Birikim Yay., 2010.
[35] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.362-250-180-78.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s