IRKÇILIK DEPREMİNDE SOSYO-POLİTİK TOPOĞRAFYA(MIZ)![*]



“Hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette.
Bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve
yalnız kendi postuna özen göstermen yeterlidir.”[1]
Irkçılık depremiyle sarsılarak savrulan sosyo-politik topoğrafya(mız) üzerine söz ederken; öncelikle anımsatılması gereken Karl Marx’ın şu iki hayatî saptamasıdır:
i) “İnsan toplumsal ilişkilerinin toplamıdır.”
ii) “İnsanların dünyasının değersizleşmesi nesnelerin dünyasının değer kazanması ile orantılı olarak artar.”
Bunlardan “Neden” mi söz ediyorum?
Sosyo-politik topoğrafyadan söz etmek, yazmak kolay olmadığı gibi; bunun kavramsal çerçeveye olan ihtiyacı “olmazsa olmaz”dır…
Yazmak, cürete muhtaç bir eleştirelliktir. Cesaret isteyen bir iştir.
Tam da bunun için kaygı içerir…
Yazmaya mündemiç kaygıyı inkâr etmek olası değildir.
Çünkü kaygı, yazma sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Yani yazma eyleminin bir parçası hayata karşı sorumluluk ise, öteki yanı da bunun kaçınamayacağı tedirginliği duyumsamaktır…
Ancak ve nihai kertede yazma eylemini anlamlandıran, korku, kaygı ve tedirginliği yenerek “Berxwedan jiyane/ Yaşamak direnmektir,” diyen eleştirel itiraz, kavrama ve açıklama kapasitesiyle egemen yalanın karşısına dikilmektir…
İnsan(lık)ı insanlıktan çıkartan koordinatlar da, Nâzım Hikmet’in, “… söz yalan söylüyorsa/ renk yalan söylüyorsa/ ses yalan söylüyorsa/ ellerinizden geçinen/ ve ellerinizden başka her şey/ herkes yalan söylüyorsa,/ elleriniz balçık gibi itaatli,/ elleriniz karanlık gibi kör,/ elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,/ elleriniz isyan etmesin diyedir.// bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir,” dizeleriyle betimlediği egemen yalan(lar); insan(lar)a hayatı boyunca toplam iki milyon reklam izletirken; ‘Radikal’de manşet olduğu üzere, “Bebek mezara, BDP Meclis’e” türünden korkunç seferberlik gazeteciliğiyle de herkesi, her şeyi zehirler…
Söz konusu sosyo-politik topoğrafyayı yazmak, anlatmak elbette kolay değildir…
Yalan ile gerçeğin ayırt edilmesini güçleştiren dünyayı yalanla yönetme dayatmalarına ilişkin olarak bir söyleşisinde Pierre Bourdieu, “Egemen yeni düzenin gücü de aydınların giderek daha büyük bir kesimini ‘düzene katma’nın özel yollarını bulmayı bilmesinden (kimi durumlarda satın almak ve başka durumlarda ayartmak denebilir) gelir, tüm dünyada da böyledir. Bu ‘düzene bağlılar’, çoğunlukla eski modele göre eleştirenler (ya da yalnızca solcular) olarak yaşamayı sürdürüyorlar. Bu da yerleşik düzene katılma yararına olan eylemlerine çok büyük bir sembolik etki sağlamaya katkıda bulunuyor,” diyordu; bu saptamanın altı özenle çizilmelidir…
ANOMİK TÜRK(İYE) TABLOSU
Türk(iye) toplumu, İslâmcı bir muhafazakârlaşma ile debisi artan milliyetçi-ırkçı çürümenin kollarındadır.
Abdulhâlik Aker’in ifadesiyle “Apolitikleştirme ve yozlaştırma”[2]Türkiye’sinde “Yozlaşma sadece bir kayıtsızlık veya duygudaşlık olayı değil. Yapısallaşmış, sistemleşmiş, devletin ve ona damgasını vuran rejimin belkemiği hâline gelmiş bir özellik”tir.[3]
Bu bağlamda Hikmet Çetinkaya’nın işaret ettiği üzere, “Ruhu lekelenen toplum”dan söz edebiliriz.
Örneğin her 10 çocuktan 4’ü yakınından şiddet görürken her 10 çocuktan 2’sinin tanıdığının cinsel tacizi ya da tecavüzüne uğradığı Türkiye’de, ‘Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği’nden sosyal hizmet uzmanı Tülin Kuşgözoğlu’nun verdiği rakamlara göre, “Çocukların yüzde 90’ı tanıdığı tarafından istismar ediliyor. Yüzde 41’i fiziksel istismara uğruyorken; ülke genelinde çocukların yüzde 18’i cinsel taciz ya da tecavüz mağduru”dur!
Verili tabloda, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun girişimiyle önce Konya Selçuk Üniversitesi, ardından da Dicle Üniversitesi öğrencilerine kaldıkları yurtlarda “Doldurmak zorundasınız” diye imzasız anketler dağıtılıp, kız öğrencilere “Daha önce kaç birliktelik yaşadınız?”, “Hiç canlı doğum yaptınız mı?” gibi soruları sorulurken; Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth’a göre, “Türkiye’de korku atmosferi var”dır.
“Korku” deyip geçmeyin; burjuva egemenliğin aslî politik payandası olan korku, aynı zamanda çürümenin de verisidir
Bir an düşlünün: İnsan(lar)ın en yaygın duygusudur korku: Geleceksizlik, işsizlik, parasızlık korkusu… Evsiz ve aç kalma korkusu… Yaşlanma, yalnız kalma, hastalanma, iktidar tarafından cezalandırılma, hapse girme korkusu…
Evet korku egemenlerin yönetim enstrümanı olunca, “korku toplumu” da kaçınılmaz olur, oluyor da…
Korkak(laştırılan) bir toplumun ruh sağlığı bozuktur…
Örneğin ‘Ruh Sağlığı Platformu’na göre, Türk(iye) toplumunun yüzde 10’unun yardım gerektiren bir ruhsal sorunu, yüzde 25’inin ise yaşamının herhangi bir bölümünde psikiyatrik sorunu söz konusudur.
Bireysel silahlanma yüzünden yılda 4 bin 500 kişinin öldüğü Türkiye’de ‘Umut Vakfı’nın 2010 tarihli “Bireysel Silahsızlanmaya İlişkin Türkiye’deki Veriler” konulu araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’de günümüzde 3 bin kişi ateşli silahla öldürülüyor, 700’ü ise yaralanıyor. Cinayetlerin yüzde 60’ında ateşli silah kullanılıyor. Her 10 kişiden 1’inde ateşli silah var iken; şiddet toplum yaşamın hücrelerine nüfuz ediyor.
‘Ben Ötesi’ psikoloji derneği kurucusu psikiyatrist Mustafa Merter’in ifadesiyle, gençlerin yüzde 88.8’inin klinik düzeyde kaygı sahibi olduğu Türkiye’deki korku + şiddet bütünselliği anomik bir toplumsal deformasyonu devreye sokuyor!
Sosyolojide kullanılan kavramlardan biri de “anomi” kavramıdır. Normsuzluk ve kuralsızlık olarak Türkçe’ye çevrilen anomi, klasik sosyologlardan günümüze toplumsal yapıdaki sorunları incelerken kullanılan bir kavram olmuştur…
Kelime anlamı, “normsuzluk” ya da “kuralsızlık” olan “anomi”, birey ve toplum hayatındaki bunalımlı bir durumu ifade eder. Dolayısıyla, “anomi” toplumda ya da bireyde ölçü ve değerlerin çökmesi ya da amaç ve ülkü yoksunluğu sonucunda oluşan dengesizlik durumudur.
Anomi (anomie) kavramını ilk defa Grekçe aslından alıp kullanan Emile Durkheim olmuştur.[4]Durkheim dahil bütün sosyologlar “anomi”yi, salt “normsuzluk” olarak değil; bir grup ya da toplum üyelerinin nerede, nasıl ve ne şekilde hareket etmelerini belirleyen normların veya sosyal kuralların saygınlık ve etkinliklerinin azalması; normlara olan bağlılığın zayıflaması sonucu fertlerin bir çeşit başıboşluk, düzensizlik, kargaşa, kararsızlık, karamsarlık ve belirsizlik içine düşmelerini ifade eden bir kavram olarak görmektedirler.
Anomi, toplum yaşamının belirli bir alanındaki davranışları düzenleyen hiçbir açık ölçünün bulunmadığı durumlarda ortaya çıkar. Böyle durumlarda Durkheim’a göre, insanlar kendilerini yollarını yitirmiş ve kaygılı olarak duyumsarlar; anomi dolayısıyla, intihar eğilimleri üzerinde etkili olan toplumsal etkenlerden birisidir.[5]
Başka bir ifadeyle “anomi”, bir toplumdaki mevcut kültürel değer ve amaçlar ile o toplumda yaşayan bireylerin söz konusu amaç, değer ve kurallara uygun olarak davranma ve yaşama istekleri arasında belirgin bir farklılaşmanın ortaya çıkması sonucu toplumsal ilişkileri düzenleyen kural ve değerlerin aşınmasının doğurduğu karmaşa ve kuralsızlık durumudur. Zimmerman’a göre, anominin başlıca özelliklerinden biri hayatta gayesiz oluştur. Bu duyguya sahip olanlar kendilerinin yalnız olduklarını düşünürler…[6]
DİNİ ETKİ(LER)
Anomik toplumun yarattığı sosyal boşluklara -Mihail A. Bakunin’in, “Din, toplu cinnettir”; Karl Marx’ın da, “Din, ezilen yaratığın inleyişi, kalpsiz bir dünyanın kalbidir… Halkın afyonudur,” diye betimlediği!- din ikame ediliyor…
Saint Paulus’un, “Omnis potestas a deo/ Bütün iktidar Tanrı’dan gelir,” dogması dört yanımızı kuşatıyorken; Mihail Eminescu’nun, “Din onların yarattığı bir sözcük oyunudur./ Gölgesinde köleliği yaratıp, emekçiyi sömürüyorlar./ Kalplerde kaybolursa hesaplaşmanın hayalleri,/ Bunca acılarla, pis işlerde hayvan gibi çalıştırıyorlar,/ Yaşam içinde yorulup, daha çok ezilerek,”[7]diye ifade ettiği din yeniden politikanın gündem maddesi oluyor…
Gerçekten de, “Güven ve tevekkül her mükemmel dinin asıl temelidir,” diyen W. Goethe’nin eklediği üzere: “Müslümanların, eğitimlerine hangi öğretilerle başladıkları son derece ilginçtir. Dinde temel olarak gençlerini şu inanca bağlıyorlar: Her şeye yön veren Allah’ın daha ezelden nasip ettiğinden başka bir şey gelmez insanın başına. Ve işte bu inançla bütün bir ömür için donatılmış, rahatlamış oluyorlar ve başka şeylere pek ihtiyaçları kalmıyor”ken;[8]XXI. yüzyıl Türkiye’sinde İslâm ve İslâmcılık ciddi bir soru(n) olarak karşımızdadır artık…
Demir Küçükaydın vari “öznel yorum ve tanımları”[9]bir kenara bırakırsak; siyaset alanında din dolayımsız bir politik aktördür!
Örneğin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında bir işbirliği protokolü imzalandı. Buna göre bakanlığa bağlı kuruluşlarda öncelikle ulusal ve dini günlerde ahlâki, dini ve milli duyguları geliştirmeye yönelik ortak çalışmalar yapılacak. Başkanlık tarafından yürütülen hutbe, vaaz ve benzeri faaliyetlerden işitme engellilerin yararlandırılmasına katkı sağlamak üzere, camilerde işaret dili tercümanı bulundurulacak.
Çocuk ve yaşlı bakımı ile ilgili çalışmaların yanında kadın hakları, kadın ve erkeğe fırsat eşitliği, şiddetle mücadele konularında iki kurumun koordineli çalışmasını öngören protokolde iki kurumun işbirliği yapacağı konular şöyle sıralanıyor: Aile ile ilgili problemleri tespit ederek bu problemlerin çözümü amacıyla; ailelere yönelik eğitim, danışmanlık ve sosyal hizmet modelleri geliştirmek, bu modellerin uygulamasına yönelik öneriler ortaya koymak ve aile eğitimi ve danışmanlığının içeriğinin belirlenmesinde ortak çalışmalar yapmak.
Sonra Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, “Namazlara göre yaşamak” yorumlarını devreye sokan, erken mesai önerisi…
Veya hapishanelerdeki binlerce mahkûmun istedikleri kitaplar arasında ilk sıralarda Kur’an ve ilmihâl gelmesi …
Ya da ‘Penguen’de çizdiği karikatürde cami sütununda okunan “Allah yok, din yalan” yazısı nedeniyle Türkiye Diyanet ve Vakıf Görevlileri Sendikası ile bazı vatandaşların şikâyetçi olduğu karikatürist Ömer Bahadır Baruter hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede “Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” suçundan 1 yıla kadar hapis cezası talep edilmesi…
Nihayet Ali Bulaç, “Depremi salt bir tabiat olayı görüp bunun ilahi herhangi bir iradeyle ilişkili olmadığını düşünenlerin durumu”na dikkat çekerken; Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in de, afetlerin “sınanmak için olduğu düşünüldüğünde depremi yaşayan insanların bu imtihanı verdiklerini, şimdi imtihan sırasının geride kalanlarda olduğu”nu  buyurması:
“Depremleri, bu tür afetleri, musibetleri sadece bizim sismologlarımızın, deprem uzmanlarımızın fay hatlarıyla izah etmesi, elbette bilimsel olarak öyle izah edilecek, ama sadece buraya indirgemek ve hele hele bunları tesadüflere bağlamak yani o fay hatlarındaki hareketliliği bile bir gelişigüzel tesadüfe bağlamak, sadece doğa kanunlarıyla izah edip geçiştirmek, biraz zihin tembelliğinden kaynaklanıyor. Bu fiziğin ötesine bir metafizik yorum yapamamaktan, eşyanın hakikâti üzerinde düşünmekten biraz kaçmaktan kaynaklanıyor”!
IRKÇI, ÖTEKİLEŞTİRİCİLİK!
Tüm bunlara ırkçılaştırılan Türk(iye) toplumunun, Fethullah Gülen’den Müge Anlı’lara uzanan ötekileştirici milliyetçiliğini de eklemeden geçemeyiz!
Ernest Gellner’in, “Millet, milliyetçiliğin eseridir” diye tanımladığı hayali cemaat dayatması, elbette her yerde olduğu gibi coğrafyamızda da ötekileştirilenin (Kürtler’in) inkâr ve imhası ile cisimleşir…
Örneğin Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün’ün, “Kürtler reddettikleri militarizm ve milliyetçilik kıskacında” derken, bunun nedenini teşkil eden “Türkiye’deki ırkçılık”[10]gerçeğine sırt döndüğü gibi…
Ya da ‘The Economist’ bile, “Van’da meydana gelen depremle açığa çıkan ırkçı söylemler”e[11]dikkat çekerken; bu toplumsal çirkinliği Amberin Zaman’ın, “Van’daki depremin ardından bazı densizlerin attığı faşizan ‘twit’ler”; Serdar Turgut’un da, “Müge Anlı’ya… Kürtlerden çok daha sert tepki Türklerden geldi. Çoğunluk bunu vesile bilerek kendi içindeki faşizan duygularla yüzleşti. Neredeyse toplumsal bir yüzleşme yapıldı,” diye önemsizleştirmeye kalkışması gibi…
Adını açık, açık koyalım; bu: Wilhelm Reich’ın, “Kitleler aldatılmadı, faşizmi arzuladılar”; ya da Franz Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’ başlıklı yapıtına yazdığı önsözde Jean Paul Sartre’ın, sömürgeci zihniyete sahip Avrupalılara kendi gerçeğini, “Soylu ruhlarımız ırkçıdır,” diye özetlediği durumdur!
Bir an anımsayın:
i) Bursa Emniyet Müdürlüğü, PKK’yı protesto yürüyüşü ve gözaltılarla ilgili Basın ve Halkla İlişkiler Şubesi aracılığıyla yazılı açıklama yaptı. PKK’yı protesto yürüyüşünde tutuklanan 2 kişinin BDP İl Başkanlığına bayrak asanlar olmadığını, bayrak asanlar hakkında işlem yapılmadığını açıkladı…
ii) Eskişehir’in Mihalıççık İlçesi’nde doğu illerinden gelen geçici tarım işçileri ile ilçedeki işçiler arasında kiraz toplamada anlaşmazlık yüzünden çıkan olaylarda 8 kişi yaralandı. Otobüslerin de tahrip edildiği olaylardan sonra Jandarma Komutanlığı önünde toplanan bir grup, Türk bayrağı açarak, “doğulu” işçilerin ilçeyi terk etmesini istedi…
iii) Ordu İl Kültür ve Turizm Müdürü Erkan Gülderen’in yerel basında çıkan “Ordu’da Osmanlı, Rum ve Ermeni mimarisinin özelliklerini yansıtan tarihi evler restore edilecek” sözlerine Ordu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Doç. Dr. İsmail Doğan tepki gösterip, “Vatandaş olarak, bir bilim adamı olarak itiraz ediyorum… Benim vergilerimle yeterince Ermeni kilisesi, Rum kilisesi tadilat edildi. Benim toprağımda, kendi yurdumda, kendi vergimle ötekileştirilemem. Biraz da Türk eserleri restore görsün veya bunun adını ona göre koysunlar.” “Erivan’daki Türk eserlerinin bir tanesini restore edin. Bu restorasyonu yaparken de Türk evini restore ediyoruz diye manşet atın. Buna müsade eder mi Ermenistan? Peki siz hangi akla hizmetle Ordu’da Ermeni ve Rum evlerini tadilat ediyoruz diyebiliyorsunuz?” demesi…
iv) Başbakan Erdoğan’ın, “Türkiye’de bir devlet vardır o da Türkiye Cumhuriyeti devletidir ve bu ifadelerim sebebiyle beni devletçi, milliyetçi diye tanımlayan varsa, evet bu ifadeleri kullanmak devletçilikse devletçiyim, milliyetçiyim; bizim bu gerçekleri ortaya koymamız gerekiyor,” diye haykırması…
v) Nihayet Van depreminde Müge Anlı’nın, “Herkes haddini bilecek. Yeri geldi mi taş atacaksınız, sonra zor günlerde canım cicim deyip, yardım isteyeceksin. O polisler hemen yardımına koştu oradakilerin. O taş atanların eli kırılsın,” sözleriyle Kürtler’e ırkçı ayar verişi…
Van ve ötesinin bir kere daha kanıtladığı üzere orta yerde boylu boyunca bir Türk(iye) ırkçılığı varken; “Sistemin toplumda yaratmış olduğu düşman algısı ve Türklüğün üstünlük paranoyası da farklılıklara tahammülsüzlüğün gelişmesini beslemektedir.”[12]
Görmezden gelmek mümkün mü? Elbette değil!
Irkçılığın körüklenmesinin ulaştığı rezalet boyutu Van’da 7.2 şiddetinde olan depremin ardından gözler önüne serilmiştir. Sosyal medyada Van depremi ardından depremde ölen insanlara sevinenlerden, deprem bölgesine yardım yapmayı engellemek isteyenlere kadar birçok ırkçı boy göstermiştir. İnsanlığın bittiği, rezilleşmenin ne boyutlara ulaştığının örnekleri pervasızca sergilenir olmuştur…
Siyaset, medya, yönetim, hatta yargı Kürtlere karşı yapılan ırkçı saldırıları “ duyarlı vatandaşın haklı tavrı” diye hoş gördü. Kürtlere karşı ırkçılık ve nefret normal karşılanınca toplumun ezici çoğunluğu kullanılan bu dili vatanseverlik olarak gördü…
ATV de Müge Anlı’lar, ne Habertürk de Duygu Canbaş’lar ile “Van depreminin gösterdiği en temel siyasi gerçek, iktidarın depremi bir siyasi yatırıma dönüştürmesi ve Kürtlerin ne denli ötekileştirildiğinin altının çizilmesidir.”[13]
Bunda da şaşırtıcı bir şey yoktur “Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumu biçimlendirme politikaları tepeden oluşturuldu. Modernlik adına toplum mühendisliği ile cumhuriyet Türkiyesi imal edildi. Sağcısı, İslâmcısı, solcusu devletin bu zihniyetinden bağımsız değil. Mahmut Esat Bozkurt’un, Türkler dışındaki herkesin Türklere kölelik yapması gerektiği söylemi 6-7 Eylül olaylarını, 1938 Katliamı’nı yapanların davranışlarına yansımıştı.
CHP’nin Kürtleri asimile etmesi, ‘Güneş Dil Teorisi’ ile memleketin üniversitelerindeki profesör doktorlara kadar ulaşmıştı. Cemal Gürsel’in Türklük dışında kendisine farklı kimlik bulanların ‘yüzüne tükürürüm’ sözleri de siyasetin ve Türk faşistlerin esin kaynağı olmuştu. Listeyi daha da uzatabilir, Türkeş’ten Kenan Evren’e, Çiller’den Tayyip Erdoğan’a kadar getirebiliriz. Hatta Fethullah Gülen’in son günlerde ‘bir avuç şaki ile başedemiyorsunuz’ diyerek AKP’ye eleştiri sinyali göndermesi de bu listeye eklenebilir.
Malum hepsinin ortak paydası; kendisi dışında yaşayan ve kendilerini desteklemeyen toplulukların haklarının olmadığı düşüncesidir….
Yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği, binlercesinin evsiz kaldığı Van depremi sonrası medyada ve siyasette oluşan tablo AKP ve Fethullah Gülen Cemaati’nin ‘Yeni Türkiyesi’ni karakterize ediyor. Sosyal medya ve televizyonlarda Kürt ve PKK düşmanlığı yapan faşist seçkiyi internet sitelerinden derledim; lütfen okuyunuz:
– ‘…Van’da meydana gelen ve çevre illerde de hissedilen depremde; vefat eden insanların içerisinde PKK’ya destek verenler olabilir… Ben PKK’ya destek veripte vefat eden insanlara ALLAH’tan rahmet dilemiyorum…
– ‘İŞTE WATAN HAİNLERİNE CENABI HAKTAN CEWAP…………… artık biraz düşünürler…’
– ‘Van’da gerçekleşen bu depremin zamanı gerçekten de çok yerinde ve zamanında olmuş yüce allahımızın adeta ilahi bir adaleti…’
– ‘Daha dün Van’da yürüyen hainler TC Van’dan defol derken bugün: dövleettt yordim ettt diyo!!!!! pkk yandaşlarına Allah tarafından taş yağıyor kafalarına!’
– ‘Türklerin şehitlerine üzülmeyenlerin veya sevinenlerin sevinci hüznümüz, acısı ise mutluluğumuzdur.’
– ‘Pkk yandaşları inşallah o enkazlardan kurtulamaz. Gerisine Allah acil şifalar versin. Ölenlere de allahtan rahmet dilerim. kusura bakmayın benim askerime abim bilene kurşun sıksa öldüğünde sevinirim!!!! ‘Allahım o dağları yıkaydın ya hainlerin üstüne, yerle bir olsunlar kaçakçılık onlarda, uyuşturucu onlarda beter olsunlar.’
– ‘AYYY çok sevindim bak inşallah biraz vatan hainlerini temizler iyi olur.’
– ‘Oh iyi olmuş; ölü var mı ölü ondan haber ver.’
– ‘Allahın laneti yağıyor kürtlerin üstüne… nankörlügün bedeli bu.. Allahım şükürler olsun sana!!!’
– ‘Allah diyarbakırada nasip eder inşallah;’
– ‘Vatanına ihanet eden teröre destek veren illere Allahın ihtarı olsa gerek…’
– ‘allaha şükür allahın sopası yok orda yaşıyan herkez ölmeyi zaten hakediyo.’
– ‘Tek endişem masum insanlarında zarar görmüş olabileceği teröre destek verenlerin gebermesi umrumda bile değil. Diğerleri enkazlardan dahi kurtarılmasın… ‘valimize bişey olmuşmu, umarım herkes ölmüştür.’
– ‘inan hiç üzülmedi… hakkari şırnak yerle bir olsun yıkılsınn. hakkari ve şırnak toprağın altına gömülmüştür umarim. PKKLI OLANLAR GEBERDİ… OLMAYANLARA ALLAHTAN RAHMET DİLİYORUZ.’
– ‘50 bdp’ye oy çıkan bir şehirde böyle bir afetin müstehak olduğunu düşünüyorum. darısı diğer pkk’lı illerin başına! Van’da görev yapan asker ve polisimize geçmiş olsun’…”[14]
Evet, evet “Klavyelerden nefret akıyordu
– Valla yerle bir olsa beş kuruş vermem. Van’lıya para göndereceğime sokak köpeklerine mama alır yediririm. hiç olmazsa ihanet etmez.
– Kullandıkları kaçak elektriğin ve devlete sıktıkları kurşunların hesabını verin!
– Allah Diyarbakıra da nasip eder inşallah…
– Hakkari ve Şırnak toprağın altına gömülmüştür umarım.
– Şehitlerin kanı yerde mi kalacaktı?
– PKK’yla mücadeleye Allah’ın devreye girdiğinin göstergesidir.
Bunlar depremin ilk anlarında gelen twitter, facebook ve çeşitli haber sitelerine yapılan yorumlar. Bu örnekler sadece sosyal medya ile sınırlı değil, Yeni Asya gazetesi ilahi ikaz adlı bir karikatür yayınlarken, Habertürk spikeri haber “Doğudan gelse de üzücü” tanımlamasını yapabiliyor. Başlangıçta konuyu açarak çözüm sağlayacağım diye nutuklar atan AKP’nin seçim meydanlarında üstünü toprak ve kan ile kapattığı Kürt sorunu, en can alıcı sorunda dahi en yakıcı hâliyle karşımıza çıkıyor. Ve enkazın altıdan sadece bedenler değil faşizmin kanlı elleriyle gömdüğü insanlık da çıkıyor”du![15]
POLİS DEVLETİ
Buraya kadar değindiklerim askeri vesayetten polis devleti güzergâhına döşenen taşları gözler önüne sererken; “Haddini bilmeyen hukuk” karşısında Koray Çalışkan’, “Adaletin bu mu Türkiye?” diye sormadan kendini alamıyordu…
Bu koordinatlarda “Askeri vesayet gitti,” vurgusuyla ekliyordu Baskın Oran bile: “Gitti de, 1930’lar Kemalist’i olmayan, paranoya sahibi sayılmayan insanlarda bile ‘Sivil vesayet oluşuyor’ alarmını doğuran bir ortam büyüyor şu anda”!
Gerçekten de hayat, “Türkiye’de ‘ileri demokrasi’ kisvesi altında yeni ve otoriter bir rejim şekilleniyor,”[16]diyen Kenan Kalyon’u doğrulamakla meşgulken; Başbakan Erdoğan, terör örgütü ile mücadelede polisin kullanılması konusunda bir çalışma yaptıklarını belirtip, “Bölgelerin hassasiyetine göre bu konuda adım atılacak” demesi dikkatleri Emniyet Genel Müdürlüğü’ne çevirdi.
Emniyet Genel Müdürlüğü içinde terörle mücadele için kurulan Özel Harekât Dairesi Başkanlığı’nın yeniden faal hâle geçmesinin seçenek olarak masada durduğu belirtiliyor. Personel sayısını arttıran başkanlık, 2015 yılında 11 bin özel harekâtçı polis olmasını hedefliyor. Şu anda 6 bin 500 civarında özel harekâtçı polis bulunuyor.
Söz konusu olguyu Gideon Rachman, “Erdoğan T.C. Anayasası’nı başkanlık sistemine göre değiştirmeyi başarırsa, neredeyse 20 yıl iktidarda kalarak Türkiye’nin Vladimir Putin’i unvanını hak edecek,”[17]diye resmederken; AKP’nin “liberal” denen şakşakçılarından Ali Bayramoğlu da, Başbakan’a Açık Mektup”unda şöyle “sitem” etmek durumunda kalıyordu:
“Dün şunları söylüyordunuz: ‘Teröre karşı çok yoğun bir mücadele veriyoruz. Çok kararlı bir şekilde üzerine gidiyoruz. Ancak bunu yaparken demokrasiden, haklardan, özgürlüklerden asla ve asla taviz vermiyoruz. Kılı kırk yaran bir hassasiyetle hareket ediyoruz…’ Gerçekten öyle mi Sayın Başbakan?
Dün, yıllardır verdikleri radikal ama meşru özgürlük ve demokrasi kavgasıyla tanınan iki arkadaşımız, Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu KCK operasyonları sonucu tutuklandı. Kılı kırk yarmak, şiddet ve siyaseti ayırmak, demokrasiden, özgürlüklerden taviz vermemek bu mu?”
Hikmet Çetinkaya’nın, “Düşünce özgürlüğü mü dediniz?” sorusu eşliğinde AKP yalanı ile baş destekçisi liberal yalanın sonuna geliyoruz!
Ulaşılan nokta, ırkçı Türk-İslâm muhafazakârlığıyla payandalanmış otoriter bir polis devletidir!
Hayır; bu tablo Ahmet İnsel’in, “XXI. yüzyılın siyasal modellerinden birisi ve belki en güçlüsü olma ihtimali yüksek olan demokratik otoritarizm, Türkiye için de olasılığı yüksek bir geleceği temsil ediyor.” “Demokratik otoritarizm duble yolunda ilerliyoruz,” zırvasında dile gelen “turşulu baklava” teşbihine layık terminolojisiyle açıklanamaz…
AKP’nin otoriter polis devletinde, hem “otoriter” olup da, hem de “demokratik” olan ne olabilir ki?
“Yüzde 49’un oyları” mı? Nazi Almanya’sında bu yüzde çok daha fazla olduğu hâlde, hiç kimse kalkıp da, İnsel’in aklıevvelliğindeki üzere “demokratik Nazizm” demedi, diyemedi…
KORKU İMPARATORLUĞU
Polis devlet(ler)i, doğası gereği “korku imparatorluğu”dur aynı zamanda; tıpkı AKP Türkiye’sindeki üzere…
Öncelikle altı çizilmesi gerekmektedir ki, 12 Eylül darbesinin liberal-muhafazakâr toplumsal projesini mantıksal sonucuna vardıran AKP’nin, “has” bir devlet partisi olarak, otoriter rejimini inşa etmesiyle eş zamanlı olarak rejimi “eski(yen)” unsurlarından arındırması ile devletin yeni sahipleri olarak kendi aslî kültürel ve ideolojik kodlarını öne çıkartan otoriterliği arasında bire bir ilişki bulunmaktadır…
Bu bağlamda da Türkiye’de bir “Cadı avı” söz konusudur Balçiçek İlter’in işaret ettiği gibi…
Meral Danış Beştaş’ın, “AKP herkesi susturarak yola devam ediyor,” derken; Güneri Cıvaoğlu’nun, “Tutukluluk mahkûmiyete dönüşüyorsa,” kaydını düştüğü; Derya Sazak’ın, “Buz kesmek”le ifade ettiği; Melih Aşık’ın, “Hukukun sonu” nitelemesini layık gördüğü ve Mehmet Tezkan’ın ise, “Anayasayı boş verin terör yasasına bakın” uyarısını dillendirdiği tabloda İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Ersanlı’nın KCK’ya yönelik operasyon kapsamında tutuklanmasını CNN TÜRK’e değerlendirirken, “Profesör Ersanlı ‘Türkiye’de halk nasıl ayaklandırılır’ dersleri verdiği için tutuklandı,” dedi.
Ama bir dakika!
Prof. Dr. Büşra Ersanlı, kendisine “bölücülük” ya da “halk isyanı eğitimi” değil “BDP’ye niye üye oldun?” diye sorulduğunu aktardı.
“Sorgusunda Ersanlı’ya neden ‘Türk’ değil de ‘Türkiye vatandaşlığı’ diye yazdığı soruldu”.
14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne çıkarılan ve “Örgüt üyesi” olduğu iddiasıyla 1 Kasım 2011’de tutuklanan Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın avukatlarından Züleyha Gülüm, Ersanlı’ya soru sırasında sadece akademik faaliyetlerinin sorulduğunu söyledi.
Gülüm, sözlerini şöyle sürdürdü:
* Yasadışı örgütle bağdaştırılacak hiçbir şey sormadılar. Akademi’nin yasadışı örgütle bağlantılı bir yer olduğunu iddia ediyorlar ve Ersanlı’nın burada ders verdiğini söylüyorlar.
* Akademinin yasadışı örgütle bağı ile ilgili kanıt sorduğumuz zaman bir yanıt veremiyorlar. Diyorlar ki, “BDP Siyaset Akademisi’nin silahlı terör örgütüyle bağı olduğu iddia ediliyor. Siz de gidip orada ders vermişsiniz.”
* Gizlilik kararı nedeniyle dosyayı da göremiyoruz… Kesinlikle “Siz şöyle bir yasadışı zeminde hareket ediyorsunuz” diyemiyorlar.
“Bize sorulan sorulara baktığımızda hakikâten hukuksal bir dayanağı yok. Benim açımdan da bu siyasi bir davadır, sadece BDP’ye değil, tüm muhalefete yönelik bir operasyon olarak değerlendiriyorum.”
Ayrıca Büşra Ersanlı milletvekili Hasip Kaplan aracılığıyla cezaevinden ilettiği mesajda şunları dedi:
“Polisler evimde saatlerce, içinde ‘özerklik’ ve ‘Kürt’ sözcüğü geçen doküman aradılar. Bulamayınca komşumu bile aramak istediler. Avukatlar engelledi.
Bana ne ‘bölücülük’ ne de ‘halkı isyan eğitimi’ sorulmadı.
‘BDP’ye niye üye oldun?’ diye sordular…
Siyaset akademisinde verdiğim dersleri sordular. ‘Türkiye’de siyasal kültür-siyasal sistem ve partiler derslerini verdim. KA-DER’de basılan kitabımda bu eğitim konuları zaten yazılıdır. Aynısını verdim, ‘bölücülük-isyan’ bunun neresinde?”
Bunların yanında, “Gözaltına alınmam ve yasadışı örgüt üyeliği ile suçlanmam, Türkiye’de yaşayan tüm aydın ve demokratlara ilişkin bir korkutma ve özellikle Kürtleri yalnızlaştırma kampanyasının bir parçasıdır,” diyen Ragıp Zarakolu’na; BDP’nin Siyaset Akademisi’ne ve sertifika törenine katılması ile aralarında çıkan bir kitap taslağı, Ersanlı’ya ise seminer notları soruldu…
“Cadı Avı”yla yapılan; İhsan Çaralan’ın, “Önce cezalandır sonra yargıla,” diye formüle ettiğidir…
Evet, “Sonunda bu hâle getirdiler! Yazan, çizen, düşünen, okuyan, araştıran, sorgulayan, tartışan, herkes bugünden yarına ‘terörist’ ilan edilebilir. Hele hele siyaseten söyleyecek sözü olan; hükümetin uygulamalarını eleştiren, başbakanın sözlerine itiraz eden herkes, ama herkes anında ‘terörist’ yapılabilir,” diyen Zeynep Oral ile; “Gelinen noktada artık ‘Peki, o neden tutuklandı’ diye sormanın, şaşırmanın bir anlamı yok. Bu dişli öğütecek malzeme arıyor,” biçiminde tarif eden Eyüp Can’ın resmettikleri gibidir vaziyet…[18]
Buna da alçak(ların) medya(sı) çanak tutmaktadır ‘Akit’teki üzere…
Gerçekten de “Medya CIA operasyon merkezi gibi çalışıyor,” olgusunun altını çizen Hüsnü Mahalli’nin belirttiği üzere, “İçimizden bir sürü kalemi satın almışlar, bu adamlarda onların düşüncelerini pazarlayıp duruyor. Medyada satılmış insan dolu”dur!
Evet, evet ulaşılan “saçmalık” ceza hukukçusu Ergin Cinmen’in, hukuk mekanizmasının ve özellikle Terörle Mücadele Yasası’nın tuhaf maddelerinin terörist yarattığı vurgusuyla, “Türkiye’de dünyaya göre terörist patlaması yaşanıyor. Şimdi Ersanlı bir terörist ise o kadar belediye başkanı, o kadar yazarçizer insan terörist ise Türkiye’de terörizm üretiliyor demektir,” dediği merkezdedir!
“SONUÇ YERİNE”
Bu tabloda “Sahi bu kadar çok teröristi mi var bu devletin?” sorusuyla ekliyor Karin Karakaşlı: “Topluma zapturapt altına alınması gereken bir yığın gözüyle bakan bu düzen mi getirecek mutlu yarınları?”
Elbette hayır!
“Yaşanan bu gözaltı furyası; susturma, gözdağı ve sindirme amaçlıdır. Kürtlere ve toplumsal muhalefet örgütlerine karşı psikolojik bir harekât yürütülüyor. Kürt muhalefetini bitirmek ve ona destek veren aydınların sesini kısmak amacıyla yapılıyor gözaltı ve tutuklamalar.
Düşünce farklılığı ve hak arama düşmanlığa dönüştürüldü bu ülkede hep. Devletin merkeziyetçi ve baskıcı yapısı ve yöneticileri ile toplum arasında yabancılaşma giderek derinleşiyor. Çağın gerisindeki yasalar toplum gerçeğine artık dar geliyor.
Toplumsal ve siyasal sistemi denetimi altında tutan grup, mevcut sistemin meşruluğunu benimsetmek ve onu sürekli kılmak için ülke içindeki tüm bilgi alışveriş ve kitle iletişimini de tümüyle elinde tutma ve denetimi altına almayı istiyor.
Böylelikle tek tip düşünen her sunulanı kabullenen, her türlü yalan-yanlış bilgiyle manipüle edilmiş insanlar yetiştiriliyor.
İnsanın yaşamını daraltan, özgürlüğünü kısıtlayan her uygulama, yalnızca bu konuda mağdur edilene değil, doğrudan doğruya halkın varlığına yönelik bir saldırı olarak düşünülmelidir.”[19]
Bu saldırı karşısında da hayat; Dalai Lama’nın, “İnsan kararlılığına inanın. Tarih boylu boyunca göstermiştir ki; insan iradesi bilinen tüm silahlardan daha güçlüdür,” sözünü anımsatan Ragıp Zarakolu gibi savunulmalıdır; savunulacaktır da…
9 Kasım 2011 16:29:44, Ankara.
TEMEL DEMİRER
N O T L A R
[*] Newroz, Yıl:5, No:193, 17 Kasım 2011; Newroz, Yıl:5, No:194, 24 Kasım 2011…
[1]Karl Marx.
[2]Abdulhâlik Aker, “Apolitikleştirme ve Yozlaştırma”, Baran, Yıl:6, No:240, 18 Ağustos 2011-33, s.9.
[3]Etyen Mahçupyan, “Yozlaşma”, Zaman, 26 Ekim 2011, s.24.
[4]İhsan Sezal, Sosyal Bilimlerde Temel Kavramlar, Akçağ Yay. 1991, s.22.
[5]Anthony Giddens, Sosyoloji, Kırmızı Yay., 2008, s.844.
[6]Vehbi Bayhan, “Sosyoloji ve Anomi: Toplumsal İntihar”, Sosyologca, No:2, Temmuz-Aralık 2011, s.140
[7]Mihai Eminescu (15 Ocak 1850-15 Haziran 1889)… “İmparator ve Emekçi”, 1 Aralık 1874.
[8]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.351.
[9]“Politik İslâm, ne İslâm’dır ne de demokratiktir. Politik İslâm, ulusu, yani politik olanı dinle veya İslâm’la tanımlayan gerici bir milliyetçiliktir. Eğer sorun Müslüman olmak ise, bu gün Müslüman olmak ancak tutarlı demokrat olmakla; toplumda tüm değerleri yaratanların, çalışanların her türlü örgütlenme, fikir, gösteri özgürlükleri için mücadele etmekle; toplumdaki hiçbir dilin, dinin, etninin özel bir imtiyazı olmaması için mücadele etmekle mümkündür.” (Demir Küçükaydın, “Kurban Bayramının Ekonomi Politiği veya Şölenler, Bayramlar, Kurban Bayramı ve Sosyalizm”, DBH_Tartışma, 6 Kasım 2011.)
[10]Serdar Kaya, “Türkiye ve Irkçılık”, Taraf, 31 Ekim 2011.
[11]“Türk-Kürt Depremi”, The Economist, 29 Ekim 2011.
[12]Ali Kalik, Demokratik Ulus, 31 Ekim-6 Kasım 2011, s.30.
[13]Halil Savda, “Deprem, Nefret ve İnkâr, Yeni Özgür Politika, 28 Ekim 2011.
[14]Baki Gül, “Fethullah Gülen’in Deprem Yorumları”, Gündem, 27 Ekim 2011, s.5.
[15]Suzan Demir, “Enkazın Altından Irkçılık Çıktı”, Evrensel, 25 Ekim 2011, s.11.
[16]Kenan Kalyon, “Kürtleri ‘Arap Baharı’ ile Kuşatmak…”, Ekmek&Özgürlük, No:17, Ekim 2011, s.10.
[17]Gideon Rachman, “Erdoğan’ın Hatalarına Göz Yummayın”, The Financial Times, 10 Ekim 2011.
[18]“Son 6-7 aydır BDP’nin kapısından girmeyen 20 yaşında bir barış aktivisti Büşra Beste Önder kendisini nasıl cezaevinde buldu?” (Pınar Öğünç, “KCK Tutuklamalarındaki İkinci Büşra”, Radikal, 4 Kasım 2011, s.10.)
[19]A. Hicri İzgören, “Şimdi Direnme Zamanı”, Gündem, 3 Kasım 2011, s.15.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s