İMKÂNSIZI İSTEYEN GERÇEK: DEVRİM(CİLER) VEYA BİZİMKİLER[1]



“İsyan için ille de
çoğunluk olmak gerekmez,
birkaç kararlı önder ve
haklı bir dava yeterlidir.”[2]
Hikâye(miz), Promethus ile başlar…
O da mı kim?
Tanrılar Dağı’ndan insan(lık) için mahrum bırakıldığı ateşi çalan isyancı!
Bundan ötürü de “Tanrılar Tanrısı” (daha doğrusu tiranların başı) Zeus’un gazabına uğrayıp, ceza olarak zincirlenen ve bir kartalın ciğerini kemirdiği Tanrılar’a isyan eden kahraman…
Zeus’u gazabına maruz kalmasına karşın insanlara ateşi armağan eden mitolojik isyancı karakter…
Karl Marx’ın en sevdiği kahramandır Prometheus… O; başkaldırıp, ateşi çalandır; itiraz ederek, haksızlığa/ karanlığa “Hayır” diyendir…
Denilebilir ki Prometheus isyancıların atasıdır; tıpkı can yoldaşı Spartaküs gibi…
Spartaküs’ü tanımıyor olamazsınız!
Hani köleci Roma’nın zulmü karşısında özgürlük(leri) için dövüşenlere; “Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Ama kazanacağımız yeni bir dünya var!”
“Dün başkaları için yaşıyorduk, bugünse kendimiz için öleceğiz!”
“Diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölenlere selam olsun!” demişti O isyankâr cüret…
Roma’da köleliğe karşı ayaklanan ezilenlerin örgütlü ilk büyük isyanının mimarıydı…
Direniş ve isyan kavramının teslim alınamayan, diz çöktürülemeyen simgesi…
Adı ve bayrağı, ezilenlerin tiranlara karşı isyanıyla eş anlamlı hâle gelendir…
Kemal Burkay’ın dizelerinde, “Zincirleri kırmak güzeldir Spartaküs/ Gökyüzü gibidir, yaşamak gibidir/ Aşk gibidir” diye betimlediği O büyük isyancı atamız hâlâ yaşamakta ve yedi iklim dört cihanda savaşmaktadır; O’nu “çarmıha gerdiği”ni zanneden Romalı tiranı bugün hatırlayan olmasa da!
Promethus’dan Spartaküs’e uzanan isyan geleneğinin mitolojik veya tarihsel köklerini önemli kılan, José Martí’nin, “Namussuz insanlar çok olduğunda, birçok insanın namusunu yüreğinde taşıyan başka insanlar daima vardır,” sözlerindeki saptamadır: Mitolojik ya da tarihsel isyan önderleri, yığınlar adına yakarlar o ateşi.
Devrimci, ihtilalci… Başkaldırdığı sistemi kökten değiştirmek için onunla cepheden, sonuna dek çatışan vicdan + bilinç + isyandır veya devrimci, ihtilalci budur!
Ya da en kocamanından, en sınırsızından eşitsizliğin, adaletsizliğin yarattığı insanın insana kulluğunun karanlığını ateşe verebilme cüretidir devrimcilik, ihtilalcilik…
Bu tür bir düşünce ve davranış, elbette bel kemiksiz liberallerin başında gelen(lerden) Murat Belge’nin, “Siz, bir toplumun tarihinin en çetrefil bir anında, Jules Verne’in ‘Aya Seyahat’ romanını okumaya karar vermişseniz, sonra, o toplumun mütebaki tarihinin hangi aşamasında vaziyet edip de ‘devrim’ yapmayı kuruyorsunuz?” türünden “istihza”larına yol açabilir…
Aya gidilmemişken, Jules Verne’in ‘Aya Seyahat’indeki kadar cüretkâr rüyalar göremiyorsanız; böylesine umut ve ütopyalarınız yoksa; siz devrimci olamazsınız; Promethus’dan Spartaküs’e uzanan isyan geleneğinin mitolojik veya tarihsel köklerini kavrayamazsınız; olsa olsa reformistlerden, reel-politikerlerden olabilirsiz; hepsi bu kadar!
Verili düzenin sınırlarını aşan umudu, ütopyası olmayan; sadece mümkün olana razı gerçekçilik tenekeciliğine sarılan insan(cık)lar; bileklerinden olmasa da, yüreklerinden/ beyinlerinden prangalanmış kölelerdir…
Umutsuz, ütopyasız yaşanmaz; isyancıların, beyinleri prangalı kölelerin değerini kavrayamayacağı ufukları vardır.
Onlar için umut; devrimci bir iyimserlikle başlatılıp, eylemle beslenip, gerçekleştirilen beklentidir!
“Umuda kurşun sıksa da ölüm,/ umuda kurşun işlemez gülüm…” dedirten ısrardır!
İnsanı ayakta tutandır!
Bitmek, tükenmek bilmeyen arzu, tutkudur; silahtır!
“Bir gün mutlaka” dedirtendir!
Veya Orhan Kotan’ın dizelerinde, “UMUT/ Vurdukça kızgın demire/ Hünerli balyoz/ Umut/ Asla yenilmeyecektir,” diye haykırdığıdır!
Yani yaşamın, yaşatmanın direnmesidir!
Nihayet umut başkaldıran insan(lık)tır…
Geçerken küçük bir not: Umut, AKP’nin referandumundaki “Yetmez ama Evet” veya AB “standartları” değildir; olmamalıdır; olamaz da!
Umut; kurtuluşun ütopyasıdır ve isyancıdır…
I) ÜTOPYA VE İSYAN
Ütopya; bir yerde rüya görmek; düş kurup onun için mücadele etmektir!
Ancak ne yazıktır ki, “postmodern zamanlar”da Ahmet Telli’nin, “Ki insanlar rüya görmüyor/ Ve sıfır nedir biliyorlar/ Düş kuranlarsa çoktandır/ Meczup sayılıyor artık,” diye haykıran dizelerindeki üzeredir “hâl(sizlik) ve gidiş(sizlik)”…
Bu “hâl(sizlik) ve gidiş(sizlik)”e dur demek gerekiyor!
“Hiçbiryer” ya da “Mümkün hayal” veya “Olmayan ülke” anlamına gelen devrimci ütopya(lar) için…
Biliyorum; şimdi biri, “Ütopyalar, gerçekleşme şansı hiç olmayan, gerçekdışı, idealist ve bundan dolayı da değersiz şemalardır,” diyecek!
Ancak unutmayın; Oscar Wilde’ın ifade ettiği üzere, “Ütopyayı kapsamayan bir dünya haritası, insanlığın her zaman üzerinde yaşadığı bir ülkeye yer vermediği için bakmaya değmez. Ve daha iyi bir ülke arayan insanlık orayı görünce bir an önce ulaşmak için yelkenleri açar. İlerleme, ütopyaların gerçekleşmesidir.”
Yani Promethus’dan Spartaküs’e uzanan isyan geleneğine yaslanan bir ısrarın umuduyla başkaldıranlar için devrim bir efsane, özgürlük bir ütopya değildir asla!
Soru(n), isyan geleneğinin yaşatılmasında; başkaldırı sancağının dalgalandırılmasındır!
Bunun için müthiş bir inat ve iradeye muhtacız!
İzin verin, burada bir parantez açıp, “İTÜ Sözlük”ünden, “Sibel Özbudun’un çok hoş bir sözü var: ‘Bu maç biz kazanana dek sürecek, onlar belki 1-0 öne geçecekler ama bu maç biz 2-1 kazanana kadar sürecek’…”[3] sözlerini aktarayım siz(ler)e…
Bu maçı, biz, bizim taraf kazanacak; bu uğurda isyan edenler bunu gör(e)meyecek olsa da!
Eskinin ölümünü muştulayan isyanın doğuşu; insan(lık)ın isyankârlar kanalıyla eski bağlılığını tartışmaya açan, kopartmaya çağıran dinamiktir, en doğal haktır.
Evet bir başkaldırma hareketi olan isyan en doğal haktır!
Boyun eğmezlik, başkaldırı, itaatsizliktir!
“Köle” ilan edilenin, kölecilere karşı en soylu, insanî eylemidir!
İnsan(lık)ın yaşadığına dair en büyük emaredir!
Aşktır!
Ve en önemlisi asla pişman olmamaktır isyan…
Ancak kimileri için böyle değildir bu!
Mesela “isyan günleri”nden çok sonraları, “Toyduk ama umutluyduk” diye söz eden Oya Baydar’ın ‘Savaş Çağı Umut Çağı-Bir Yirmi Yaş Güncesi’ndeki gibi![4]
O günleri, “Umut ve masumiyet çağıydı” vurgusuyla betimleyip ekliyor: “1960’lar ve 1970’ler Türkiyesi’nde başka türlü olmak pek mümkün değildi. Ben umut ve masumiyet çağı diye adlandırırım o dönemi. Toyduk ama umutluyduk, inançlıydık ve alabildiğine masumduk.”
Dikkat edin “isyan günleri”ni “mişli geçmiş zaman” ekiyle niteleyen Oya Baydar dilinin altındaki baklayı şöyle çıkarıyor: “Biz Marksistler, sadece ülkeyi değil, dünyayı kurtarmaya, güneşi zaptetmeye aday görüyorduk kendimizi. Bu misyon XIX. ve XX. yüzyılların değerlerine uygundu. XXI. yüzyılda, bugün geldiğimiz noktada kurtarıcılara değil doğayla ve bütün insanlarla barışık, herkesin hakkını ve özgürlüğünü kendi hakkı ve özgürlüğü gibi gözeten, ötekileştirmeyen ve öteki olmayan insanlara ihtiyacımız var…
Tarihsel gelişmenin volontarist (iradi) yorumlarına uzağım. Umut ve umutsuzluk tarih ruhunun kendisidir. Benim kuşağım da, bütün kuşaklar gibi hem umut verdi hem de yeni umutsuzluklara yol açtı. Şimdi bu yaşıma gelince, kuşağımın yanılgısının çatışmacılık ve uzlaşmazlık olduğunu düşünüyorum. Biz tarihin ilerlemesini ve devrimi, uzlaşmaz çelişkilerin çatışmacı çözümü üzerine kurmuştuk. XIX. yüzyılın ikinci yarısının ve XX. yüzyılın bakışı ve çözümüydü bu…
Bugün ‘ilericilik’, ‘gericilik’, ‘dindarlık’, ‘laiklik’, ‘sol’, ‘sağ’ gibi kavramları veya etiketleri, içi iyice boşaltılmış, çarpıtılmış, klişeleştirilmiş nitelemeler olarak kavrıyorum. Yüz yıl, seksen yıl, hatta kırk yıl öncesinin konuşlanmaları, düşünceleri ve ayrışmaları 2010 yılında artık hayatın ve siyasetin somut gerçeklerini ifade etmiyor”!
Evet, evet bunları ve daha da fazlasını diyor Oya Baydar “Taraf”(çı) olduğu güzergâhta vazgeçmenin dinginliğiyle…
Onun gibiler çok; tıpkı Yunanistan’da geçmişteki sol hareketin önemli isimlerinden Maria Farandtouri’nin, “Yaşanan değişimlerden sonra kimsede isyan edecek cesaretin kalmadı”ğı vurgusunda olduğu gibi; onlar sadece vazgeçişin örnekleri!
Ancak bunun önemi yok; tarih onları kayıt altına almayacak; tarihin belleğinde ‘Darağacından Notlar’yla bir direniş abidesi Julius Fuçik’in ya da Adıyamanlı Ermeni hemşehrimiz, Anadolu’da dünyaya gelen komünist şair ve direnişçi Misak Manuşyan’ın isyancı sevdaları kayıtlıdır!
‘Darağacından Notlar’ında[5] dehşeti duyuran ama acındırmak için değil, bir direnişe çevirmek, kendisinden sonrakilere güzel günler geleceğini müjdelemek için yazmıştı umut ve ütopyalarına asla pişman olmayan Julius Fuçik…
O faşizmin kurbanı değil, yargıcıydı. Tıpkı, sonraki yıllarda faşist diktatörlüklerin işkencehane ve zindanlarında benzer insanlık dışı uygulamaları göğüsleyecek Şilili, Arjantinli, Yunanlı, İranlı, Türkiyeli gençler gibi ve onların esin kaynağı olarak…
Kolay mı? Ölümün eşiğindeki 9 Haziran 1943 tarihine, “Hepimiz ölümü göze almıştık. Gestapo’nun eline düşmenin, sonumuzun geldiği demek olduğunu biliyorduk. Yakalandıktan sonra bile, başkalarına ve kendimize karşı, bu bilincimizin gerektirdiği biçimde davranıyorduk. Benim oyunum da sona yaklaşıyor. O sonu yazamayacağım, çünkü nasıl olacağını bilmiyorum henüz. Bu, artık oyun değil yaşamın ta kendisi. Gerçek yaşamda seyirci yoktur, herkes katılır yaşama. Son sahnenin perdesi açıldı. Dostlarım, hepinizi sevdim. Nöbeti teslim ediyorum!” notunu düşmüştü Promethus ile Spartaküs’ün torunu olan O büyük isyancı…
Ya Paris’teki Nazi karşıtı komünist direnişçilere katılıp silahlı bir eylem grubunun liderliğini yapıp, tutuklanarak 38 yaşında kurşuna dizilen Misak Manuşyan…
38 yıllık yaşamına mücadeleleri, aşkı, şiiri sığdıran O; isyana da dört elle sarılıyor; başkaldırıyor. 1939 Paris’inde hiç düşünmeden direnişçilere katılıyor.
Önce Ermeniler arasında örgütlenme görevi alıyor, sonra silahlı eylem. Manuşyan Grubu daha sonra adını pek çok eylemle duyuruyor; bir SS taburunun bombalanması, infazların altındaki imza olan Von Schaumburg’un ve Hitler’in dostu, Zorunlu Çalışma Hizmeti’nin daire sorumlusu Julius Ritter’in öldürülmesi…
Ta ki bir Fransız işbirlikçi tarafından ihbar edilene kadar… Manuşyan ve 23 direnişçi arkadaşı 16 Kasım 1943’te yakalanıyor, ağır işkencelerden geçiriliyor.
19-21 Şubat’ta mahkemeye çıkarılıyor. Manuşyan’ın son konuşması çoktan hazır. Önce, Almanlara dönerek, “Size söyleyecek hiçbir şeyim yok. Ben size karşı koyup savaşarak görevimi yaptım. Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Şimdi, rolünü oynama sırası sizde: Elinizdeyim” diyor; karar çoktan belli; aynı gün, 21 Şubat 1944’te kurşuna diziliyorlar!
Yeri geldi aktarayım: Anayasa Mahkemesi raportörü ve Demokrat Yargı Eşbaşkanı Osman Can’ın, “Kapıkule’yi çıkınca sosyal-demokrat”, “moda olduğu zamanlarda” ise “devrimci, komünist” olduğundan; ancak üniversite yıllarında “üniversite öğrenci hareketliliği dışında kaldığı”dan söz ettiği bir komediye inat bizim ve bizimkilerin Promethus’dan Spartaküs’e, Julius Fuçik’den Misak Manuşyan’a uzanan isyancı umut ve ütopyalarımız kısa soluklu moda ya da gel geç hevesler değildir; bir yaşam tarzı ve vazgeçilmezliktir…
Bu da; “İnsan olmak ve insan olarak kalmak”ın “olmazsa olmazı”dır!
“İnsan olmak ve insan olarak kalmak” deyip geçmeyin sakın ola!
Dünyada sadece 1.5 yılda bir milyardan fazla yeni cep telefonu hattı kullanıma açılmış, böylece kullanımdaki cep telefonu sayısı 5 milyarı aşmışken; Avustralyalı bir yapımcı, genç kız ve erkeklerin bekaretlerini açık arttırmayla satacakları bir reality şov hazırlıyorken; paranın egemenliği[6] veya insanın insana kulluğunda en zor şeydir “İnsan olmak ve insan olarak kalmak”!
Çünkü Ceren Çıplak’ın ifadesiyle, “Eğer vicdanınızın sesini dinlerseniz bu çağdaş sistem içinde pek de mutlu yaşamanız mümkün değil”dir…
Kapitalist tüketim kültürünün en çok aşındırdığı “İnsan olmak ve insan olarak kalmak” babındaki “toplumsal duyarlılık”tır; zaten Richard Sennett ile George Ritzer’in dikkat çektiği “Karakter Aşınması” da budur; yani insan(lık)ın insan olmaktan çıkartılarak ehlileştirilip, sürüleştirilmesi!
Bunlar böyle olunca; Homeros’un, “Ölümlülerin korkusuzluğu sınır tanımaz; çılgınlığımızla, göğe bile saldırırız”; Sophokles’in, “Ne mucizeler var, ama hiçbiri insandan daha mucizevî değil”; William Shakespeare’in, “Odun değilsiniz, taş da değilsiniz, insansınız”; Epiktetos’un, “İnsanların ne oldukları zor durumlarda belli olur”; Protagoras’ın, “İnsan, her şeyin ölçüsüdür”; William Hazlitt’in, “Bildiği yoldan şaşmayan insan yolunu kaybetmez”; Thomas Carlyle’nin “Amaçsız insan, dümensiz gemiye benzer”; Karl Marx’ın, “İnsanın özü, tek tek bireylerde var olan bir soyutlama değildir. İnsanın özü, gerçekte, toplumsal ilişkilerin toplamıdır”; Henrik Ibsen’in, “İnsan ne olmalıdır? Ben kestirmeden, ‘Kendisi olmalıdır,’ derim”; Golo Mann’ın, “İnsan, her zaman, kendini tanıyabileceğinden daha fazlasıdır; onun içindir ki, yaptıkları karşısında zaman zaman kendisi de şaşkınlığa düşer,” uyarılarını kulağımıza küpe ederek; “İnsan olmak ve insan olarak kalmak”ın ancak, isyancı ütopyaların sevdasıyla mümkün olduğu unutmamak gerek…
Nasıl mı? Kawa… Şeyh Bedreddin (ve Karaburun Mağlupları)… Che Guevara… Mustafa Suphi… Hikmet Kıvılcımlı… İbrahim Kaypakkaya… Deniz Gezmiş… Mahir Çayan… Ve diğerleri gibi…
Yani Can Yücel’in, “Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar/ Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar/ Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgâr/ Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar/ O çocuklar/ O yapraklar/ O şarabî eşkıyalar/ Onlar da olmasalar benim gayrı kimim var?” dizeleriyle betimlediği “O çocuklar… şarabî eşkıyalar” gibi…
I.1) “O ÇOCUKLAR… ŞARABÎ EŞKIYALAR”: BİZİMKİLER…
Karl Marx, ‘Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i’nde, “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar. İşte bunun gibi, Luther, havari Paul’ün maskesini takındı…” derken; bir yerde Kawa… Şeyh Bedreddin (ve Karaburun Mağlupları)… Che Guevara… Mustafa Suphi… Hikmet Kıvılcımlı… İbrahim Kaypakkaya… Deniz Gezmiş… Mahir Çayan… Ve diğerinin mücadelemizdeki öneminin altını çizer sanki…
Kawa ya da Şeyh Bedreddin ile Karaburun Mağlupları; hani Nâzım Hikmet’in dizelerinde, “Birden-/ -bire/ kayalardan dökülür/ gökten yağar/ yerden biter gibi,/ bu toprağın verdiği en son eser gibi/ Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun/ karşısına/ çıktılar./ Dikişsiz ak libaslı/ baş açık/ yalnayak ve yalın kılıçtılar,” diye betimlediği bizimkiler, “O çocuklar… şarabî eşkıyalar”, onlar Kızıldere’de “Biz buraya teslim olmaya değil, ölmeye geldik” diyenler ya da Bolivya’nın Valle Grande’sinde kurşunlanırken son nefesinde “Bu devrimin sonu değildir!” diye haykıran Komutan Che Guevara’dır…
O; “Gülünç görünme riskini sineye çekerek söyleyeyim ki, gerçek devrimciyi yöneten büyük aşk duygularıdır,” derdi…
O; Che Guevara’ydı…
Devrimci- komünist bir itirazdı…
Che’ye göre, sosyalizm; eşitlik, dayanışma, kolektivizm, özgür tartışma ve halkın katılım değerlerini temel alan tarihsel yeni bir toplum projesini temsil etmekteydi. Örneğin 1961’de şeker işçilerine konuşmasında; “Devrimci mücadelenin yeni aşamasında hiç kimse bir diğerinden fazla alamayacak, artık ayrıcalıklı memur ya da latifundia sahipleri diye bir şey kalmayacak. Küba’da tek ayrıcalıklı kesim çocuklar olacak,” derken uğruna dövüştüğü sosyalizmi anlatır…
Yeri geldi belirteyim: O isyandır; akıldır; isyancı aklı Marksizm’den gelmektedir!
Bu nedenle de Daniel Ben Saïd’in ifadesiyle, “Che’nin yaşamı yüzyılın devrimci deneyiminin bir çeşit yoğunlaşmış hâli, hızlandırılmış bir özetidir”![7]
“Gerçekçi ol, imkânsızı iste” diyen Ona, en çok “Eksiksiz insan” tanımı yakışırken; inandığı doğrular uğruna tutarlı bir şekilde mücadele etmesi konusunda kimsenin bir şey diyemeyeceği, dünya tarihinin en önemli kişiliklerindendir…
Bir insanın bürünebileceği en kusursuz hâldir…
Kolay mı? Nâzım Hikmet’in, “Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı/ fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın kasımında/ fidel de içlerinde 150 kişiydiler aralığında 56’nın/ fidel de içlerinde 500 kişiydiler şubatında 57’nin/ fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular/ fidel de içlerinde/ fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular,” dizelerindeki dağlardan esen rüzgârın bir parçası olan Ernesto Che Guevara: 1953’te diktatorya’ya karşı eylemciler arasında Guatemala’daydı… 1959’da Batista ve ABD’ya karşı gerilla olarak Küba’da… 1965’te kara kıta için Kongo’da… Özgür bir ülke daha yaratabilmek ve devrim için 1966’da Bolivya’ya giden Che, 60 yoldaşıyla birlikte zulme meydan okumuştu…
9 Ekim 1967’de Vallegrande yakınlarındaki La Higuera’da CIA operasyonuyla yakalanıp, katledilen Che Guevara,[8] “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin! Savaş naralarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimizde ağıt yakacaksa ölüm hoşgeldi sefa geldi!” diye haykıran enternasyonalist bir davanın insanıydı…
BM’deki konuşmasında, “Ben ne Arjantinliyim, ne de Kübalıyım, ben Latin Amerikalıyım. Latin Amerika ülkelerinin özgürlüğü için savaşırken öleceğimden de eminim,” diyen O; Kongo’dan sonra geçtiği Bolivya’da katledildi…
Arif Damar’ın, “Bir sesti O/ Bütün sesler içinde ayrı/ Yürü diyen bir ses/ Savaş diyen bir ses/ Katıl diyen bir ses”… Sunay Akın’ın da, “a b c’yi onlar öğretti/ che’yi biz öğrendik/ devrimci, gerilla, önder…/ birde doktordur che Guevara/ dünya böylesine güzel/ olur muydu yine/ diplomasını çerçeveleyip/ para kazanma derdine/ düşseydi dr. Che/ yüreğini dağlara asmak yerine”… dizelerindeki Che; düşüncelerinden ve eylemlerinden kopartılarak “putlaştırılan” bir popüler bir kültür ikonuna dönüştürülmek istenmiştir.
Kapitalizmin değiştiremediğini evcilleştirir; popüler kültür ikonuna tahvil edilmek isten Che, yaptıklarıyla, eylemiyle, düşünceleriyle değil imajıyla anılma kastıyla kapitalist düzenin asimilasyonu maruz bırakılmak istenmiştir!
Oysa Che içeriksiz bir imaj değildir.
O devrimci enternasyonalist düşüncelerin sahibi ve milliyetçiliğin uzlaşmaz düşmanıdır!
Bu nedenle de, “Biz de gerçek proleter enternasyonalizmi uygulayıp uluslararası proleter orduları kuralım, altında savaştığımız bayrak tüm insanlığın yararına yürütülen kutsal bir dava, Vietnam, Venezüella, Guatemala, Laos, Gine, Kolombiya, Bolivya ya da Brezilya bayrakları altında ölmek bir Amerikalı, bir Asyalı, bir Afrikalı, hatta bir Avrupalı için aynı derecede şerefli bir ölüm olsun…
Bir gün son nefesimizi bizim olmayan, ama onu kanımızla suladığımız için bizim sayılan bir toprak parçasında verebiliriz… Bütün mücadelemiz emperyalizme karşı bir savaş narası ve halkların insan soyunun büyük düşmanı Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı birliği için bir çığlıktır,” diyen; ölümüyle bile hâlâ diri, cesedi bile isyankâr; örnek alınası O; doktor olarak insanlara yeterli faydayı sağlayamadığını düşünerek devrimcilere katılmıştır …
“Dünyanın neresinde olursanız olun; bir insan haksızlığa uğruyorsa, eziliyorsa; onun yanında olun ve ona kavgasında yardımcı olun. Çünkü bu bir devrimcinin en büyük özelliğidir,” derken Che hepimize; i) “Gerçekçi ol, imkânsızı iste…” ii) “Hayallerimiz kadar özgürüz… Herkes düşlerinin büyüklüğü kadar özgürdür…” iii) “Düşmandan nefret etmeyen bir halk vahşi bir düşmanı yenemez…” gerçeğini öğretir! Çünkü O yürekli isyancı, hepimize devrimin nasıl, ne pahasına ve neleri göze alarak yapılacağını gösterir.
Ezilenlere, “İyi ki dünya tarihinde var oldu,” dedirten Che, daha iyi bir dünya olabileceğine inanan, bu inançları doğrultusunda her şeyi yapmaktan çekinmeyen, ölümü göze alan ve inançları uğruna öldürülse de yok edilemeyen bir gerçektir!
Hayır Che, hiçbir yere gitmedi; şimdi o her yerde savaşan herkesledir; kazanılacak zaferlerin komutanıdır…
Kurşunlanmış bedeninin sergilendiği küçük kasabada, Vale Grande’de, Haziran 2005’de duvarda bir grafiti yazılıydı: “Che: Onların Hiçbir Zaman İstemediği Kadar Hayatta”
Özetin özeti: Çocuklarına bıraktığı mektupta, “Herşeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir,” diyen isyancılığıyla Che yarınların ütopyasıdır…
Tıpkı “1921’in 28 ocağını 29 ocağa bağlayan gece” Kemalistler tarafından katledilen TKP kurucusu Mustafa Suphi; ya da Nâzım Hikmet’in dizelerindeki gibi…
“- ta ta taa ta ta ta ta ta taa ta ta/ tarih/ sınıfların/ mücadelesidir.//
-1921/ kânunusani 28/ -karadeniz/ -burjuvazi/ -biz/ -on beş kasap çengelinde sallanan/ on beş kesik baş/ -on beş arkadaş/ -yoldaş/ bunların sen/ isimlerini aklımda tutma/ fakat/ 28 kânunusaniyi unutma!//
-yoldaşlar, ey!/ artık lüzum yok fazla söze./ bakın göz göze…/ -karadeniz/ on beş kere açtı göğsünü/ on beş kere örtüldü./ onbeşlerin hepsi/ bir komünist gibi öldü//
göğsümde 15 yara var!/ saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!/ kalbim yine çarpıyor,/ kalbim yine çarpacak!!!”
Tıpkı Ömrünün 22 senesi devrim ve sosyalizm için zindanlarda geçirip, “düşünce ve davranış birbirinden ayrılmaz,” düsturuyla, “Hangi ülkede hangi çocuğun kaç lokma ekmek yiyeceğine, servet sahiplerinin bir araya geldikleri kahvaltılarda ve yemeklerde karar verilir… İnsanın hayvan yerine konulmasına isyan ettiğim için sosyalistim,” diyen mücadeleci ve teslim alınamayan direngenliğiyle Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi…
Tıpkı “Direngenlik”, “Ser verip sır vermeme” deyince akla gelen ilk isim, İbrahim Kaypakkaya gibi! İnsanlığın ‘Direnme Savaşı’nın Anadolu’daki Nigio Wan Trio’su, İbrahim Kaypakkaya, direncin karşısında zulmün naçar, çaresiz kaldığı bir hayattır…
İşkencehanelerde direnişlerden bahsedildiğinde ilk akla gelen isimlerdendir… Faşizmi “en güçlü” olduğu alanlardan birisinde, işkencehanelerde yenilgiye uğratandır… Diyarbakır işkencehanelerinde can bedeli direnişiyle devrimci hareket içerisinde bir geleneğin yaratıcısıdır…
O, dağlardan esen bir özgürlük rüzgârı; teslim alınamayan bir dağ çiçeği; yelesine el sürülmez bir asi küheylandır…
O; Pablo Neruda’nın “sesimde pırıl pırıl bir güç var/ karanlıkta boy atmaya/ sessizliği/ aşmaya yarayan/
ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa/ tohuma dururlar/ yeniden/ ve halk, toprağa gömülü/ tohuma durur bir yerde/ buğday nasıl/ filizini sürer de/ çıkarsa toprağın üstüne/ güzelim kırmızı elleriyle/
sessizliği burgu gibi deler de/ biz halkız, yeniden doğarız/ ölümlerde,” dizelerindeki, her gün yeniden doğan ölümsüzlüktür, halktır…
Özetle “İbrahim Kaypakkaya sert bir politik fenomen olmakla birlikte, işkence denince akla ilk gelen siyasi portredir”…[9]
“İbrahim Kaypakkaya’nın değeri yüreğidir. Özgürlüğü yüreğinde atar. O’nun korkusuzluğu fiziki gücünden gelmez. Yüreğinden gelir. Eşitsiz bir savaşta ele geçen Kaypakkaya, ayakları kesilmiş olsa da ‘dizleri üzerinde dövüşecektir.’
Celladı karşısında sağlam duran ve ona yukarıdan bakabilen, işkenceyi ve nihayetinde ölümü öldüren Kaypakkaya’nın yenildiğini kim iddia edebilir.
Öldürülmüştür ama ele geçirilememiş, yenilmemiştir!
Tarihte en az zaferler kadar insanları birleştiren yenilgiler vardır.
Böylesi durumlarda gerçek zafer, canlı kalmaktan çok, ne pahasına olursa olsun mücadeledir.
Kaypakkaya’nın mücadelesinin ödülü zafer değil, direnme de olmuştur”![10]
Ya “Mare Nostrum” yani “Bizim Deniz”…[11]
Hani Can Yücel’in, “en uzun koşuysa elbet/ türkiye’de devrim/ o, onun en güzel yüz metresini koştu/ en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…/ en hızlısıydı hepimizin,/ en önce göğüsledi ipi…/ acıyorsam sana anam avradım olsun/ ama aşk olsun sana çocuk,/ aşk olsun,” dizeleriyle betimlediği…
Son nefesinde, darağacında son sözleri, “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” olan; 6 Mayıs 1972 tarihinde katledilen THKO önderlerinden Deniz Gezmiş…
Hani A. Hicri İzgören’in, “Onların ölüm yıldönümleri aynı zamanda doğum yıldönümleridir de… Onları anlatmakta zaman kifayetsiz kalır… Sözcüklerin dili tutulur… Onlar bir destana yazdırdılar adını… Bir masala verdiler renklerini… Onlar tarihin sağır kulaklarına yankılanan birer mesaj oldular… Onlar gürül gürül akan bir ırmak gibidirler… Suyun sesine yazıldı serüvenleri… Onlar anlamın ve sevdanın morarmış karanfilleridir… Onlar kimliklere kazılmış gül suretidir. Kanayan yaralarımıza sargı bezidir… Birer halk sancağı gibidir onlar… Anıları hepimize emanettir… Halklarımız onları unutmayacak… Helal olsun onlara… Selam olsun… Can Yücel’in dediği gibi ‘Aşkolsun’…” dediği…
Ya da ODTÜ’deki “Devrim”i yazanlardan; bir kızı, atıyla kaçırma muzipliğiyle anılan O; “Bizler ise hâlâ gözünü kan bürümüş darbecilerin aramızdan aldığı arkadaşlarımızın yasını tutuyoruz. Deniz benim gençliğim, çocukluğum… Onu hatırladıkça, gözlerim doluyor, hep genç kalan fotoğraflarına bakıyorum, yaşlandığımı hissediyorum,” diyen AKP kuyrukçusu liberal Oral Çalışlar’ın ve “Beyoğlu İstiklal’de düdük çalıp, Deniz’e dudak bükme” densizlikleriyle Rasim Ozan Kütahyalı “Taraf”lılarının kavraması mümkün olmayan isyan geleneğidir!
Aslı sorulursa içinde geçtiğimiz post-modern zamanların büyük kötülüklerinden biri, isyan geleneğine sahip çıkmanın aşağılanıp, “cahillik ve bağnazlık” sayılmasıdır ki, böyle başka bir dönem olmamıştır herhâlde.
Hele hele, “itiraz ve karşı çıkışın”, bütün değerlere bir küçümseme ile bakıldığı ve de “özgürlük” ile “demokrasi” kavramlarının içinin boşaltıldığı bir vahim durum; devrimcilerin yerine medyatik “akil adam/ kadın”ların ikame edildiği bir tüluattır! Bu orta oyununda artık Denizler gibi cesur ve kararlı olmanın yeri yoktur; bu tüluatta yeri olanlar ‘Taraf’ta köşe kapmaya çalışanlardır! Devrimci eylemden anlaşılan artık sadece İstiklal Caddesi’nde düdük çalmaktır! Bu durumda da Lenin’in Ergenekoncu, Marksizmin de arkaik ilan edilmesi “elzem”dir!
Ancak unutulmamalıdır ki bu traji-komik tüluatında bir sonu vardır; olacaktır! Çünkü Sunay Akın’ın dizelerindeki gibidir her şey: “temiz kalan tek yerdir devrim/ bütün bir yıl/ kirlenen duvarda/ ama görebilmek için/ asıldığı çividen indirilmelidir/ yaprakları biten takvim/
zorbalara direnmektir devrim/ bir çocuğun/ annesinin çantasından aldığı paraları/ altına gizlediğini söylememiştir dövülen hiçbir hâli/
içinde yaşamaktır devrim/ dikiş kutusunun/ ve toplu iğneler gibi/ bir arada olmayı gerektirir/ karşı koyabilmek için zulmüne/ makas denilen patronun/
gece ışıklar arasında koşmaktır devrim/ ateş böceklerini/ yakalamak isteyen çocukların/ peşine takılır gün gelir/ yanıp sönen mavi ışıkları/ polis arabalarının/
kağıt bir gemidir devrim/ bütün gemiler/ hurdaya çıksa da sonunda/ taşıdığı özgürlük şiiriyle/ batmadan yüzer nicedir/ dünya sularında/
kim bilir kaç yunus görmüş/ kaç deniz gezmiş…”
Ve “Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır…
Kurtuluş bayrağı bu yolu tırmanan gerillaların birbirine iletmesi ile oligarşinin burcuna dikilecektir.
Her engebede düşen gerillaların gövdesi bir devrin fırtınası yaratır…
Düşen gerillaların kanı devrim yolunu kızıllaştırır, aydınlatır…
Düşenler geride kalmazlar, onlar; emekçi halkın kalbinde, ruhunda ve bilincinde, devrimin önder ve itici sembolleri olarak yaşarlar…
Ve onlar; liderdirler, liderler devrim savaşında masa başında oturmazlar, bu savaşta ön safta savaşırlar…
Düşenler devrim için; devrim yolunda vuruşarak düştüler…
Kalbimize, ruhumuza ve bilincimize gömüldüler…
Onlar; kurtuluşa kadar savaş şiarını devrim yoluna kanlarıyla yazdılar…
Yolumuz; devrim yolunda düşenlerin yoludur,” diyen Mahir Çayan…
27 yaşında katledilmesine karşın maharetiyle herkesi kendisine hayran kılan, bugün itibarıyla üst düzey bir finans yöneticisinin hakkında “Yabancı sermaye konusunda Mahir Çayan’ın yeni sömürgecilikle ilgili söylediklerinde doğrular olduğunu düşünmeye başladım” dediği devrimci…
30 Mart 1972 tarihinde, Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere Köyü’nde dokuz yoldaşıyla öldürüldüğü zannedilen devrimci sosyalist…
Sonra da Ulaş Bardakçı… Ömer Ayna… Hüseyin Cevahir…[12]
Sonra Erdal Doğan’ın, “Bir Ermeni olarak yaşamak bir delilik ise bu memlekette! Sen ‘Ermeni’ bir komünist olarak başka bir deliliği başarıp yaşadın. Işıklar ve huzur içinde yat Sarkis Çerkezyan yani Sarkis Ahparik,” dediği koca Sarkis ile Hrant Dink…
Sonra Türkiye’de ilk siyasi ve faili meçhul cinayete kurban giden Türkiye İşçi Partisi Genel Yönetim Kurulu I. Yedek Üyesi ve Amasya İl Başkanı Şerafettin Atalay…[13]
Sonra asıldığında 17 yaşında olan Erdal Eren…
Sonra idam sehpasına “Ben güle oynaya gidiyorum. Geriye dönüp bakma gereği duymuyorum. Çünkü geçmişimde pişmanlık duyacağım hiçbir şey yok. Tekrar yaşamaya gelsem yine bu görevi, bu kişiliği seçerdim, bu iştahımı tekrar yaşamak isterdim,” diye haykıran Serdar Soyergin…
27 yaşındayken idam edilen ve idamından önce kaleme aldığı mektup tam 25 yıl sonra ailesinin eline ulaşan Ali Aktaş…
Yine 12 Eylül darbesinin ardından Adana 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararıyla idam edilen ve yazdığı son mektup 27 yıl sonra ailesine ulaştırılan Mustafa Özenç…
Sonra da Bekir Kilerci ile Serkan Eroğlu…
Ya da özetle zikredemediğimiz diğerleri de dahil hepsi!
II) ONLARI ANIMSAYIP, ONLARDAN ÖĞRENMELİYİZ! ÇÜNKÜ!
Nâzım Hikmet’in, “Söz yalan söylüyorsa/ renk yalan söylüyorsa/ ses yalan söylüyorsa/ ellerinizden geçinen/ ve ellerinizden başka her şey/ herkes yalan söylüyorsa,/ elleriniz balçık gibi itaatli,/ elleriniz karanlık gibi kör,/ elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,/ elleriniz isyan etmesin diyedir./ Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız/ bu ölümlü, bu yaşanası dünyada/ bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir,” dizeleriyle betimlediği sürdürülemez kapitalist yıkım ve yok oluş kesitinde Onlar; biz(ler)e, yolumuzu/ yönümüzü hatırlatanlardır!
Onlar sürdürülemez kapitalist geleceksizleştirme karşısında insan(lık) için umut ve gelecek umududurlar…
Çünkü, yaşanlar onları, her gün bir kez daha doğruluyor…
Kapitaliz mi? Kriz içinde debelenen kapitalizm sürdürülemez bir geleceksizleştirmenin yıkımıdır!
Bu topyekûn zulümden kurtulmak için Onların gösterdiği yoldan ilerlemeliyiz…
Çünkü sürdürülemez kapitalizm kriz içindeki istikrarsızlığın “istikrarı”yla betimlenmektedir!
Şu çok açık: Otuz yıllık küreselleşme, serbest piyasa ütopyası nihayet dağılıyor!
Dünya ekonomide Şarlo L’sinden söz etmek gerek: Üretim hızla düşüyor, işsizlik artıyor ve ekonomi uzun süre toparlanamayacak…Yeni bir büyük depresyon devreye giriyor…
Başta George Soros olmak üzere bazı finans guruları küresel krizin ikinci aşamasına şu sıralarda girdiğimizi öne sürüyorlar. Farklı sözler söyleseler de aşağı yukarı aynı şeyi ifade ediyorlar: Kriz henüz bitmedi. Bazı yorumcular ikinci bir dip olasılığının bayağı yüksek olduğunu, bazıları ise işin finansal boyutundan reel kesim boyutuna geçildiğini iddia ediyorlar.
Öte yandan yaşananlarla bağıntılı olarak, kredi krizi de aşılamıyor yani 2007’de patlak veren kredi krizi tüm şiddetiyle devam ediyor!
ABD’nin önde gelen üniversitelerinden ekonomi profesörleri, ülkenin geleceğine yönelik karamsar yorumlarda bulunup, felaket senaryolarını sıraladı. Yorumlardan birinde ABD’nin iflas ettiğine, diğerinde ise iki dipli resesyonun kaçınılmaz olduğuna vurgu yapıldı.
Boston Üniversitesi’nde ekonomi bölümünde ders veren Profesör Laurence Kotlikoff ABD’nin iflas ettiğini ancak kimsenin bu durumun farkında olmadığını söyledi.
Kotlikoff, “Biraz gerçekçi olalım. ABD iflas etti. Ne daha fazla harcamak ne de vergi indirimlerine gitmek ülkenin borçlarını ödemesine yardım edecek” dedi.
Kapitalizmin, çok katmanlı, çoğu uzlaşmaz çelişkilerden oluşan toplumsal yapısı artık sürdürülemezliği yanında topyekûn bir yıkıma tahvil olmuşken şimdi insan(lık)ın kurtuluşu, bu krizden çıkmakta, yarının insan(lık) için inşa edilmesinde…
Bu bağlamda da Dickens’ın deyişiyle, birilerine “zamanların en kötüsü”, bir başkalarına da “zamanların en iyisi” olarak gelir gerçeğini unutmadan; “Bu krizi, ‘Her felaket her zaman büyük toplumsal ilerlemelerin katalizörüdür,’ sözleriyle karşılayanların da var”[14] olduğunu unutmayalım…
Bu tabloda kapitalist “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” vahşeti topyekûn bir yıkımda somutlanıyor!
“YDD” dedik! Hızla sıralayalım…
AB istatistik kurumu Eurobarometre’nin yayımladığı rapora göre Avrupa’da yaklaşık 85 milyon yoksul bulunuyor!
“Almanlar şimdi ‘korku’ içindeler! Fakirleşme korkusu bu,” diyor Erol Özkan; kolay mı? Küresel krizin sarstığı Avrupa’da 6 kişiden biri açlık seviyesine düştüğüne inanıyor. AB istatistik kurumu Eurobarometer’in raporuna göre, Avrupa’da yaklaşık 85 milyon yoksul bulunuyor…
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, küresel ekonomik krizin 60 milyon kişiyi yoksulluğa ittiğini söyledi…
‘Merrill Lynch’ ile ‘Capgemini’nin raporuna göre, krizin en çok hissedildiği 2009’da dünyada en zenginlerin sayısı 10 milyona, servetlerinin toplamı ise 18.9 artarak 39 trilyon dolara ulaştı!
‘The Boston Consulting Group’un (BCG) ‘2009 Küresel Varlık Raporu 2010’ araştırmasına göre, 2008’de yüzde 10’luk bir düşüş gösteren global servet, 2009’da yüzde 11.5 oranında bir artışla 111.5 trilyon dolara yükseldi!
Evet asalak kapitalistlerin servetleri katlanırken, milyonların yoksulluğu da katlanarak büyüyor. Onlar zenginleştikçe milyonlar yoksullaşıyor. Bu bile, kapitalizmin çarklarının kimin için döndüğünü gösteriyor.
Özetle dünya üzerindeki her altı insandan biri, yani 1 milyardan fazlamız, her gün yatağa aç giriyor. Kazandığı para ancak ölmeyecek kadar karnını doyurmaya yetenleri de dahil ettiğimizde bu sayı 3 milyarı geçiyor.
Dünya nüfusunun yüzde 2’sinin sahip olduğu varlıklar, nüfusun yüzde 50’sinin sahip olduğundan daha fazla!
Bunlara çok önemli bir şey daha eklemek gerek: BM Tarım ve Gıda Örgütü (FAO), değişen çevre şartları ve dünya nüfusunun hızla artması sonucu ortaya çıkan açlıkla mücadele için, birçok ülkede var olan ve yine birçok ülkede yadırganan bir beslenme modeli üzerinde duruyor. BM araştırmasının yazarı olan ve Belçika’daki Wageningen Üniversitesi’nde görevli entomolojist Arnold Van Huis, dünyada bir et krizi olduğuna dikkat çekerek “Böyle giderse ikinci bir gezegene ihtiyacımız olacak” ifadesini kullandı. Van Huis, böceklere dayalı bir beslenme modelinin, protein, vitamin ve mineraller açısından zengin olmasının yanı sıra sera gazı salımını da oldukça düşüreceğini kaydetti![15]
Evet, emekçi insan(lık)a “yenilebilir böcekleri” öneren sürdürülemez kapitalist yıkım yeni bir gıda krizi olasılığıyla yüz yüze geliyor…
Tablo bu; bunu yaratan ise sürdürülemez kapitalizm ile jandarması ABD İmparatorluğu…
“Sıkıntı” ve “soru(n)ları” büyüdükçe militaristleşen ABD İmparatorluğu’nun “Obamania” oyununu kısa sürdü, liberal izleyicilerini düş kırıklığı uğrattı…
Aslı sorulursa aralarında yapısal bir fark olması mümkün olmayan Bush ile Obama, terörist kötülük İmparatorluğunun taşıyıcılarıdır![16]
“Bush, tek kutuplu dünya düzeninde, önleyici askerî darbelere ve tek yanlı müdahalelere öncelik vererek ABD’nin ‘küresel üstünlüğünü’ garanti etmek istiyordu. Obama ise çok kutuplu uluslararası sistem içinde, ABD’nin ‘küresel liderliğini’ restore etmek ve küresel sistemi ABD çıkarlarına göre şekillendirmek istiyor.”[17] Hepsi bu!
Bunu içindir ki ABD’de aktörler ve aydınlar, Obama’yı insan hakları ihlâlleri ve savaş suçları işlenmesine izin vermekle suçlayan bir manifesto imzaladılar.
‘The New York Review of Books’un 14 Mayıs 2010 tarihli nüshasında yayımlanan ve imzacıları arasında Noam Chomsky de bulunan manifestoyu, yaklaşık 2 bin kişinin imzaladı.
İlanda, Obama ve selefi George W. Bush’un fotoğrafları, Amerikan Federal Soruşturma Bürosu’nun suçluları arama ilanlarındaki gibi yerleştirilerek “Suç suçtur, kimin işlediğinin bir önemi yoktur,” denildi…
Dünya böyle de, bu dünyanın vahim bir parçası olan Türkiye “Nasıl” mı?
Beklentilere ilişkin yapılan anketler, krizin etkilerinin devam ettiğini ortaya koyuyor. Örneğin, ‘Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın anketine katılanların yüzde 44’ü “Gelecekten karamsar”!
Ortada bir işsizlik kâbusu söz konusu!
İşsizlik de borçlanma yoksulluktur!
‘Oxford Üniversitesi’ araştırmasına göre, Türkiye’de 6.2 milyon “Çok Yoksul Var”…
Türkiye’den 2003 yılında elde edilen verilerle hazırlanan raporda; çok yoksul insan sayısının 6.2 milyon olduğu belirlendi. Bu kişilerin nüfusa oranı yüzde 8.5. Yoksul nüfus arasında bu durumun yoğunluğu yüzde 45.
Günde 1.25 dolar ya da altında yaşayan insan oranı yüzde 3.
Günde 2 dolara yaşayan kişilerin oranı yüzde 9. Ulusal olarak yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı yüzde 27.
TÜİK’in ‘2008 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre de, Türkiye’de yoksulluk riski altında olanların sayısı 11 milyon 580 bin kişiye çıktı. Yoksulluk sınırı da yıllık 3 bin 164 liraya yükseldi.
Araştırmasına göre nüfusun yüzde 16.7’si yoksul!
Yoksulluğun çoğalması, sömürünün derinleşmesiyle birlikte zenginliğin büyümesi anlamına gelir!
Evet yoksulun daha da yoksullaştığı, mevcut işsiz sayısına milyonların eklendiği ekonomik kriz, döneminde Türkiye zengin sayısını arttırdı.
‘Dünya Varlık Raporu’na göre, 2009 yılında Türkiye’deki varlıklı kişi sayısı 2008’e göre yüzde 6.4 artarak 35 bin 900’e çıktı; yani 2009’da 33.7 bin kişiden 35.9 bin kişiye yükseldi.
Evet, zenginler krizde de zenginleşiyor!
Sürdürülemez kapitalizmin lanetli egemenleri müthiş rakamları kârlar hanelerine kaydederlerken; bu durum, asalak kapitalizmin finans kurumlarında, bankalarda net biçimde karşımıza dikiliyor.
İşte somut veriler!
Bankacılık sektörünün 2010 Mayıs sonu itibarıyla kârı yüzde 13.9, kredileri yüzde 21.2 arttı. Sektörün aktif büyüklüğü yüzde 18 artışla 879.309 milyon lira oldu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun kesinleşmemiş geçici verilerine göre, sektörün kârı bir önceki 2009 yılının aynı döneme göre yüzde 13.9 artışla 10.328 milyar liraya çıktı.
Hayır, bu kadar; bunlarla sınırlı değil; bunun gelir dağılımı eşitsizliği/ adaletsizliğiyle doğrudan bağıntısı var ki, o da şu!
Türkiye nüfusunun en alttaki 14 milyon kişilik kesim toplam gelirin yalnız yüzde 6’lık kısmını alıyorken; en üst gelir grubunda bulunan yüzde 20’lik grup toplam gelirin yüzde 46.7’sine el koyuyor!
Bu tabloyu biraz daha irdelersek: Dünya Bankası’nın ‘Dünya Gelişim Raporu 2006’ verileri, “Türkiye’de 71 milyonluk nüfusun yaklaşık 3.5 milyonunun günlük gelirinin 1 doların altında kaldığını” gösteriyor.
Veriler ortadadır. Türkiye’de kaç kişinin açlık nedeniyle ölümle burun buruna olduğu, kaç kişinin derin bir sefalet içinde yaşadığı, kaç kişinin de bolluk içinde yüzdüğü kolayca hesaplanabilir.
Krizin teğet geçmeyip, allak bullak ettiği Türkiye çıldırıyor, çürüyor…
Psikiyatri uzmanı Doç. Dr. Özkan Pektaş’a göre, Türkiye’de psikopati hızla yayılıyorken, “Toplumsal cinnetin eşiğindeyiz”!
III) İNADINA RADİKAL SOSYALİZM
Tibet’li Dalay Lama’nın bile, kendisinin ruhen, ana amacı “nasıl kâr edilir” olan kapitalizmi reddeden bir Marksist olduğunu açıkladığı kesitte yerküre ile Türkiye’deki sürdürülemezlik tablosu genel olarak bu!
Hayır burada hiç kimse, bana yaşanan reel sosyalizmin olumsuz sonuçlar vermesi gerçeğinin, işsizliği yükselten, ücretleri azaltan, sosyal güvenlik sistemini çökerten neo-liberalizmi, yani sürdürülemez kapitalizmin vahşetini “tek seçenek” olarak kabul etmemizi “gerektirdiği”nden söz etmeye kalkışmasın!
Sürdürülemez kapitalizmin cinnetinden kurtulmak ise, devrim(ciler) veya bizimkilerin güzergâhında inadına kendini yenileyerek devrimcileştiren radikal sosyalizm ile mümkün…
Devrimci Marksizmin entelektüel mirası, onu olumlarken değiştirmeyi/ geliştirmeyi de gerektirir.
Bu da V. İ. Lenin’in altını özenle çizdiği “Yaratıcı Marksizm”dir. Radikal sosyalist tahayyülün, sınıf mücadelesi zemininde, yeniden ve devrimci eksenlerde biçimlendirilmesi, elbette, “olmazsa olmaz”dır!
Ancak buradaki kilit soru(n), devrimci Marksizmi “yeniliyorum” derken; demokratizme kurban etmemektir!
Özellikle “Demokratik olandan vazgeçmemek, vazgeçilmesi olanaksız bir yaşam biçimidir artık,”[18]diyen Semih Gümüş’ün tutumuna yansıdığı üzere, giderek yaygınlaşan yanılgı şudur:
“Klasik Marksizm-Leninizm, geleneksel devrimci anlayışı içinde reformları sosyalizm savaşımının parçası olarak görmeye yatkın olmadı, ama onun yerine koyduğu devrimci seçenekleri halkın çoğunluğunu kazanarak gerçekleştirmenin yollarını da yaratamadı. Devrimci seçenek, sonunda hemen her zaman azınlığın seçimi olarak kalmakta, azınlığın kazanması için zor kullanmayı kaçınılmazlaştırmakta, zorla ele geçirilen iktidarı korumak için zor sürekli kullanılan bir araç olarak rasyonelleşmekte ve bu eylem ve savaşım anlayışı sahibini de kendine tutsak etmekte. Bu süreci demokratikleştirecek bir devrimci sosyalizm anlayışı, aransa da bulunamadı. Bu arada devrimciler ve komünistler, ‘geleneksel olarak reformları, sistemin bir aleti, halkçı mücadeleleri özümsemenin ve nötralize etmenin bir aracı olarak’ reddettiler… Chávez’in Bolívarcı Devrimi ise, reformlar yoluyla neler yapılabileceğinin radikal bir örneği. Brezilya’daki Lula iktidarı da, uzlaşma yollarını sürekli gözeterek gerçekleşen reformların yol açtığı kazanımlar dizisini gösteriyor.”[19]
Semih Gümüş ve onun gibi düşünenler yanılıyor!
“Reformları sosyalizm savaşımının parçası olarak görmeye yatkın olmadı” denilen radikal sosyalistler için reformlar devrimci mücadelenin bir ürünüdür; böyle olduğu zaman da asla küçümsenmemiştir!
Ancak siz, “demokratikleşme” diye egemenlerin lütuflarını “kutsuyor”sanız; o başka elbette! Ayrıca da radikal sosyalistler için “demokratikleşme” değil (ki bu reformistler içindir), demokrasi mücadelesi söz konusudur!
Verilen “Chávez’in Bolívarcı Devrimi ile Brezilya’daki Lula örneği”ne gelince, bunlar sadece, Semih Gümüş’ün bilgisizliğinin ortaya koyuyor; hepsi bu!
Nihayet “Zapatistaların ‘Dünyayı fethetmek zorunda değiliz. Bize onu baştan yaratmak yeter’ sloganıyla 68 Kuşağı’nın ‘Gerçekçi ol, imkânsızı iste’ sloganı arasındaki koşutluk, aslında bugün de izlenecek en doğru yol olarak beliriyor,”[20] diyen Semih Gümüş’ün “çok farklı bir çözüm”den söz etmiş olduğu türden yanılgısına gelince: “Dünyayı baştan yaratmak yeniden için onu fethetmek zorundasınız; işte bunun için imkânsızı istemek gerçekçiliktir” gerçeğini anımsatalım…
III.1) “SONUÇ YERİNE”: ELBETTE İSYAN!
Bunun için de Ergin Yıldızoğlu’nun, “Kriz! Her yerde kriz!” saptamasının altını çizdiği zaman diliminde, her zamankinden çok isyan etme özgürlüğümüzü kullanmaya muhtacız ve Mihail A. Bakunin’in, “Yok etme tutkusu, aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur,” uyarısını unutmamalıyız…
Evet şimdi Kavafis’in, “Kimi insanlar için bir gün gelir,/ o büyük Evet’i ya da o büyük Hayır’ı/ söylemeleri gerekir…”[21]
Evet şimdi Enver Gökçe’nin, “Biz olmasak gökyüzü/ Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,/ Ayın on beşi bizsiz/ Anne dizi, kardeş dizi yar dizi/ Güzel değildir…”
Evet şimdi Nâzım Hikmet’in, “Güzel günler göreceğiz çocuklar,/ güneşli günler/ göre-/ -ceğiz…/ Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,/ ışıklı maviliklere/ süre-/ -ceğiz…/ /İnanın:/ güzel günler göreceğiz çocuklar/ güneşli günler/ göre-/ -ceğiz./ Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar/ ışıklı maviliklere/ süre-/ -ceğiz…” dizelerini yüksek sesle haykırın…
O zaman Promethus ve Spartaküs ile başlayan hikâye(miz)deki “O çocukların… şarabî eşkıyaların”, yani Kawa… Şeyh Bedreddin (ve Karaburun Mağlupları)… Che Guevara… Mustafa Suphi… Hikmet Kıvılcımlı… İbrahim Kaypakkaya… Deniz Gezmiş… Mahir Çayan… Ulaş Bardakçı… Ömer Ayna… Hüseyin Cevahir… Julius Fuçik… Misak Manuşyan… Sarkis Çerkezyan… Hrant Dink… Şerafettin Atalay… Serdar Soyergin… Ali Aktaş… Mustafa Özenç… Bekir Kilerci ile Serkan Eroğlu… Ve diğerlerinin bir “Phoneix Kuşu” (isterseniz “Zümrüd-ü Anka” deyin!) olduğunu ve sizinle eşitlik/özgürlük için ayaklanmalarda nasıl da yan yana aynı barikatta olduğunu göreceksiz!
Böylece de Friedrich Nietzsche’nin, ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ündeki, “Tüm yazılanlar arasında en çok bir kişinin kanıyla yazdığı şeyi severim” sözünün; Melih Cevdet Anday’ın, “Sevdiğim çiçek adları gibi/ Sevdiğim sokak adları gibi/ Bütün sevdiklerimin adları gibi/ Adınız geliyor aklıma/ /Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm/ Kahramanlıklar okudum tarihte/ Çağımıza yakışan vakur, sade/ Davranışınız geliyor aklıma,” dizelerinin; “İranlı bir şair der ki, ‘Aşka uçarsan kanadın yanar…’ Mevlana der ki, ‘Aşka uçmazsan kanat neye yarar?’…” diyalogunun ne anlama geldiğini; Fyodor Dostoyevski[22] ile Elias Canetti’nin[23] uyarılarıyla ne demek istediğini kavrayabilirsiz!
23 Ağustos 2010 12:15:26, Ankara.
N O T L A R
[1] 27 Ağustos 2010 tarihinde ÖEP’in İzmir Selçuk’ta düzenlediği ‘V. Gençlik Kampı’nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:114, Ekim 2010…
[2] H. L. Mencken.
İTÜ Sözlük, http://www.itusozluk.com/goster.php/sibel+%F6zbudun, (itirazım var sayın yönetici, 16.12.2007 16:57)
[4] Oya Baydar, Savaş Çağı Umut Çağı-Bir Yirmi Yaş Güncesi, Can Yay., 2010.
[5] Julius Fuçik, Darağacından Notlar, Çev:Şemsa Yeğin, Kavis Kitap, 2010.
[6] Mesela K. Marx, ‘1844 Elyazmaları Ekonomi Politik ve Felsefe’de paraya sahip olmanın “çirkinliği” telafi ettiğinden bakın nasıl anlatır: “Para herhangi bir şeyi alabilme, tüm nesneleri edinebilme özelliğine sahip olduğu için, bu yüzden sahip olma kavramına değen ilk egemen nesnedir… Gücümün sınırı sahip olduğum paranın gücü kadardır…”
[7] Daniel Ben Saïd, “Che: Yüzyılın Bir Evladının Trajedisi”, Yeni Yol, No:36, Kış 2010, s.71.
[8] “Bolivyalı küçük asker,/ Bolivyalı küçük asker,/ sırtında tüfeğin, gidiyorsun/ tüfeğin Amerikan malı/ tüfeğin Amerikan malı/ Bolivyalı küçük asker/ tüfeğin Amerikan malı.
Sinyor Barrientos verdi onu sana/ Bolivyalı küçük asker/ Mister Johnson’un armağanı/ kardeşini vurman için/ kardeşini vurman için/ Bolivyalı küçük asker kardeşini vurman için.
Kim bu ölü, bilmiyor musun/ Bolivyalı küçük asker?/ Bu ölü Che Guevara, Arjantinliydi Kübalıydı/ Arjantinliydi Kübalıydı/ Bolivyalı küçük asker,/ Arjantinliydi Kübalıydı.
En iyi dostundu senin,/ Bolivyalı küçük asker,/ yoksulların dostuydu/ doğudan dağlara kadar/ doğudan dağlara kadar/ Bolivyalı küçük asker/ doğudan dağlara kadar./ İnsan kardeşini vurmaz.” (Nicolas Guillen, Türkçesi Ülkü Tamer.)
[9] Onur Gülbudak, “Kaypakkaya’nın İşkence Dosyası 37 Yaşında…”, Birgün Pazar, 30 Mayıs 2010, s.9.
[10] Celalettin Can, “Zaman Aşımı’na Uğramayan Kin ya da İbrahim Kaypakkaya”, Günlük, 14 Mayıs 2010, s.10.
[11] “Deniz, politikaya nasıl ilgi duyduğunu şöyle anlatmıştır: ‘Sosyalizmi ilk defa Yön dergisinin ikinci çıkışı sırasında bu dergiyi izlerken benimsedim. Sonra bu alanda kendimi yetiştirmeye çalıştım. Lise birinci sınıfta iken, öğretmenimin okuttuğu ‘Teneke’ kitabı ile yurt gerçekleriyle karşılaştım. Yine öğretmenimin ezilen halk kitleleri hakkında verdiği bilgi ile yoğruldum.
Dostoyevski’nin kitaplarını bitirdim. Şimdi Balzac’tan okumaya başlayacağım. Çoğunu daha evvel okumuştum ama yine rahatça, canım sıkılmadan okuyorum. Hele Dostoyevski! Yaşadığı toplumun kesitini vermiş romanlarında. Tolstoy’un mujikleri varsa onun da bir türlü iki yakaları bir araya gelmeyen şehirli küçük burjuvaları var. Onları o kadar canlı anlatmış ki, insan görür gibi oluyor. Sana İngiliz, Alman, İtalyan, İspanyol edebiyatı desem, aklına her birinden bir isim gelecek. Örneğin Shakespeare, Goethe, Dante, Cervantes. Ama Fransız ve Rus edebiyatı olunca durum değişir. Bir sürü isim gelir aklına. Her biri birbirinden büyük. Aynı durum İran edebiyatı için de geçerli. Ömer Hayyam, Şirazlı Sadi’…” (Turhan Feyizoğlu, “Dizginlenemeyenlerin Buluştuğu Okul”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2009, s.9.)
[12] “Hüseyin Cevahir, ‘Kalın Çizgilerle Edebiyatımızın Dünü’ başlıklı yazısını 1969’da 22 yaşındayken Yordam dergisinde yayımladı. Cevahir, Dağlarca ve başyapıtı ‘Çocuk ve Allah’ı eleştirel bir yaklaşımla ele alırken, ‘Hep canlanan maddedir şiir. Tatlı, buruk bir hüzün bırakmakta, kendisiyle birlikte okuyucuyu da çocukluk havasına sokmaktadır. (…) Değişen durumunu bile ozan, her seslenişinde, yüreğini ağzına her getirişinde baştan sona özlem ve acı kesilmektedir’ diyor.
Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin (THKP-C) kurucuları arasında yer alan Hüseyin Cevahir, 1947’de Tunceli (Dersim) Mazgirt’te doğmuştu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuduğu dönemde Fikir Kulübü’ne, ardından Dev-Genç’e katılan Cevahir, THKP-C’nin ilk genel komitesinde yer alarak Doğu Anadolu bölge sorumluluğunu üstlenmişti. Cevahir, 1 Haziran 1971 günü İstanbul Maltepe’de güvenlik güçlerince düzenlenen bir operasyonda yaşamını yitirmişti. Cevahir’in sanat ve kültür üstüne yayımlanmış çeşitleri yazılarının yanı sıra Küba Devrimi üstüne de bir incelemesi bulunuyor.” (“Cevahir’den Dağlarca İncelemesi”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2010, s.17.)
[13] Amasya’da 1938 yılında doğan, 1965’te Amasya’da TİP örgütünü oluşturan Atalay ve arkadaşlarına ilk suikast 1969’da düzenlendi. Yemek yedikleri lokantaya bomba atıldı ama bomba pencere pervazına çarparak dışarıda patladı. İkinci suikast girişimi 1970’de oldu. Şehir dışında yolu kesilerek öldürülmek istendi ve bundan da kurtuldu. Öldürülmeden iki hafta önce de polise başvurarak “Devrimci güçleri susturmak için tertipler düzenleniyor” dedi. Cinayetten önce de evine “Artık sıra sende” yazısı bırakıldı. Atalay, 27 Ocak 1971’de evinin önünde kafasına bir kurşun sıkılarak öldürüldü. Aradan 39 yıl geçmesine karşın katiller bulunamadı. (Mehmet Menekşe, “Katili 39 Yıldır Bulunamadı”, Cumhuriyet, 28 Ocak 2010, s.4.)
[14] Ergin Yıldızoğlu, “Zirvelerden Bakınca… (II)”, Cumhuriyet, 30 Haziran 2010, s.4.
[15] İngiltere’deki Kraliyet Entomoloji Derneği’nin kongresinde ele alınan bu yeni beslenme modeline göre dünyada 1700 tane yenilebilir böcek türü bulunuyor. (“BM’den Beslenme Önerisi: Et Bulamayan Böcek Yesin!”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2010, s.20.)
[16] “İşgal edilen ülkelerde uyuşturucu üretimi arttı, ABD ve İsviçre bankaları kazandı… ‘Uyuşturucuya Karşı Savaş’ bahanesiyle işgal edilen Kolombiya ve Meksika, ABD’nin askerî kaleleri hâline geldiler. Avrupa’da tüketilen eroin tamamen Afganistan’dan gelmektedir. İşgal 2001’de oldu ve 2003 yılında eroin üretimi iki katına çıktı…” (Eduardo Galeano, “Uyuşturucuya Karşı Mücadele Bahane”, Cumhuriyet, 16 Temmuz 2010, s.9.)
[17] Nejat Eslen, “Obama Küresel Liderliği Amaçlıyor”, Radikal, 1 Haziran 2010, s.19.
[18] Semih Gümüş, “Değişimin Yeni Yolları”, Radikal Kitap, Yıl:9, No:482, 11 Haziran 2010, s.45.
[19] Semih Gümüş, “Deneyimlerin Anlamı”, Radikal Kitap, Yol:9, No:491, 13 Ağustos 2010, s.30.
[20] Semih Gümüş, “İktidar Nasıl Reddedilir?”, Radikal Kitap, Yıl:9, No:492, 20 Ağustos 2010, s.26.
[21] Cevat Çapan, Kavafis’ten Yüz Şiir-Bir Başka Deniz Bulamazsın, Helikopter Yay., 2010.
[22] “Kırkından fazla yaşamak ayıptır, aşağılıktır, ahlâksızlıktır. (…) Aptallar, namussuzlar yaşar kırkından sonra…” (Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Engin Yay., 2’inci baskı, 1998, s.8.)
[23] Elias Canetti, “İnsanın Taşrası” başlıklı ünlü “Notlar”ında, 1942 yılına şu satırlarla başlar: “Belli bir yaştan başlayarak, her yıl biraz daha gençleşebilmek, bir zamanlar büyük bir gururla çıkılmış basamaklardan gerisin geriye koşabilmek hoş olurdu. Böyle bir durumda yaşlılığın saygınlıkları ve onurları, bugün nasıl ise yine öyle kalmalıydı; böylece altı ya da sekiz yaşındaki çocuklara benzeyen insancıklar, en bilge ve en deneyimli kişiler sayılırlardı. En yaşlı krallar, en küçük krallar olurlardı; sadece küçücük papalara rastlanırdı; piskoposlar kardinallere, kardinaller de papalara tepeden bakarlardı. O zaman artık hiçbir çocuk herhangi bir büyüklüğü istemezdi. Tarih, eskiliği ölçüsünde önemini yitirirdi; insan, üç yüz yıl önceki olayların böcekler arasında geçtiği duygusuna kapılırdı ve geçmiş, nihayet görmezlikten gelinmenin mutluluğunu yaşayabilirdi.”
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s