İKİNCİ PERDE: TUNUS İLE MISIR’DAN LİBYA İLE SURİYE’YE[1]



“Önümde bir kapı açılıyor.
İçeri giriyorum ve karşıma
yüz kapalı kapı çıkıyor.”[2]
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan kendiliğinden (ve rotasız) başkaldırılar ile tarih yeni bir alt üst oluşla tanıştı.
Bu başkaldırıyı, “devrim” diye betimleyen Ferid Zekeriya’nın ifadesiyle, “XI. asırdan bu yana Arap toprakları, yabancı güçlerin kontrolünde ve belki bin yıldır ilk kez Arap halkları, kendi kaderlerine kendileri yön veriyor…
Ortadoğu’da bir devrimin ortasındayız; uzun yıllardır bastırılan güçleri dizginlerinden boşaltan bu devrim, Fas’tan İran’a uzanan kuşak boyunca şok dalgaları göndermeye devam edecek. Patlak veren her krizi tek tek ele alıyoruz. Fakat bir adım geriye çekildiğimiz takdirde, bunun gerçekten sismik bir değişim olduğunu ve etkilerinin zaman içinde bölgenin dört bir yanına yayılacağını görebiliriz.”[3]
Bu olgunun bir yanı; öteki de Christopher Walker ile Robert Orttung’un formüle ettikleri üzre şu:
“Kesintisiz süren sokak protestoları sonucunda Mısır ve Tunus’taki sıradan vatandaşlar, uzun yıllardır başlarında bulunan diktatörleri devirdiler. Şimdi işin zor kısmı başlıyor: Reform arzularını anlamlı kurumsal değişime tahvil etmek, karmaşık ve uzun vadeli bir faaliyet olacak…”[4]
Evet, Tunus ile Mısır’dan Libya ile Suriye’ye uzanan güzergâhta ilk başkaldırı dalgasının devreye soktuğu alt üst oluşla; onu kontrol altına alıp/ bastırmayı hedefleyen ikinci restorasyon dalgasının ikili yapısı, elbette uzun süre birlikte var olamaz; biri diğerine galebe çalacaktır…
Gerçekten de ‘The Guardian’da Seumas Milne’nin işaret ettiği gibi: “Arap devrimini ya Araplar yapacak ya da devrim falan olmayacak”ken; Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan yapıda farklılaşmalar devreye girecek/ sokulacaktır…
Ancak gidişat restorasyonun galebe çalmasına müteallik olsa da; bu, emperyalistler ve işbirlikçileri için sadece bir “Pirus Zaferi” olmakla kalmayacak; yepyeni istikrarsızlıkların da zeminini oluşturacaktır…
Çünkü “Arap Baharı” her ne kadar sistem değişikliklerine yol açan devrimci karaktere haiz olmasa da bölgenin stratejik dengelerini yerinden oynattı…
Tıpkı “Birçok Arap ülkesinden, aşırılıkçı gerginliğin yükselişine dair görüntüler geliyor… Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen, Libya, Suriye ve Bahreyn’de birçok aşırılıkçı model var. Bu düşüncenin anlaşılması, kavramlarının, özgürlük ve sivil toplum dilinin benimsenmesi zor,”[5]diyen Hüseyin Şubukşi’nin altını çizdiği üzere…
I. AYRIM: İSYAN(LAR)
Aslına bakılırsa bir başkaldırıyı gerektiren tüm faktörler üst üste çakışmıştı…
Tunus kıvılcımı, Mısır’a, oradan da her yere sıçradı…
Olanlar, Marksistlerin “devrimci durum” çözümlemelerini doğrularken; sınıf savaşımının da ne demek olduğunu bir kez daha herkesin bilgisine sundu…
Bu(nlar), William Butler Yeats’ın “Korkunç Bir Güzellik” dediği şeydi ki, bunun ilk adımı Tunus, Arap coğrafyasındaki devrimci hareketi tetikledi. Ortadoğu ve Mağrip’te, cumhuriyet veya monarşi kılıfı altında hüküm süren diktatörlüklerin önemli bir bölümünün toplumsal meşruiyet tabanı çatırdadı.
Söz konusu durum; Rosa Luxemburg’un, ‘Kitle Grevi’” broşürünün IV. Bölümünde, “Siyasi mücadelede elde edilen her taze zafer, hem dışsal olasılıkları hem de işçilerin içindeki mücadele arzusunu arttırarak, ekonomik mücadelede yeni bir motivasyon yaratır. Siyasi mücadelenin her köpüklü dalgası arkasında, içinden ekonomik mücadelenin binlerce filizinin fışkırdığı verimli bir alüvyon tabakası bırakır,” diye betimlediği şeydi.
Tunus ve Mısır devrimlerinde de böyle oldu. ‘The New York Times’dan Thomas Fuller, Tunus’un başkentinden gönderdiği bir haber-yorumda “Adeta bir şişenin mantarı açıldı, herkes sorunlarını dile getirmeye başladı… Medya üzerinde kısıtlamalar kalktığından, ifade özgürlükleri genişlediğinden bu yana ücretlere, çalışma koşullarına ilişkin sorunlar öne çıkmaya başladı” diyor. Mısır’da sanayi ve kamu sektörü işçileri devrime katılırken kendi sorunlarını da dile getiriyorlardı. Öyle ki, polisler bile gelip içişleri bakanlığı önünde ücret artışı talep ediyor, protesto gösterileri düzenliyorlardı…
Bu spontan isyanı ta kendisiydi…
I.1) İLK KIVILCIM: TUNUS
“Tunus tam bir polis devletiydi. Bu yüzden Bin Ali’nin kaçışı kolaydı. Kaddafi gibi, Beşar Esad gibi savunacağı bir ideolojisi yoktu. Hırslı bir polis, istihbarattan gelen bir katildi. Bütün Filistin liderlerinin Tunus’ta öldürülmesi de tesadüf değil. Bin Ali’nin tek görevi, Amerika’nın ve İsrail’in güvencesini sağlamaktı. 30 yıldan fazla iktidarda kalmasının sebebi de buydu. Şu an yaşanan bir İnsanlık Devrimi. Halkın yarattığı Arap Rönesans’ı. Ve elbette Tunus, doğum sonrası sancılarını yaşıyor. Bin Ali gitse de, geride kalan adamları hâlâ etkili. Allahtan gençler var ve protestolara devam ediyorlar.
Gençlerin karşısında duranlar Tunus Cumhuriyeti’nin kurucusu Habib Burgiba zamanındaki milislere benziyorlar. Şu anki baskı o zamanlara uzanıyor. Kültür kıyımını başlatan Burgiba’dır. Tunus’u modernize etmeye çalıştı ama kolonyal, nevrotik bir modernizm yarattı,” der coğrafyasını anlatırken Tunuslu şair Halid Nacar…
Nacar’ın saptamaları Tunus’taki düalist yapının altını çizerken; Çağıl Kasapoğlu da ekler: “Devrim ateşini yakan Tunus, yeni kavuştuğu demokrasiyi ayakları üzerine oturtmaya çalışıyor. Darbe tehdidi ise tepesinde sallanıyor…”
Evet, Tunus isyanı post-Bin Ali evresinde, ordunun tehdidiyle yüz yüzedir…
Söz konusu tehdit, “demokrasi söylenceleri”yle makyajlanırken; “Tunus’ta siyasi partilerin sayısı 49’a çıktı. İçlerinden 41’i iki ay zarfında ruhsat aldı.”[6]
Bunlardan öne çıkanı, yirmi yıl sürgünde yaşadıktan sonra ülkesine dönen Raşid el Gannuşi’nin liderliğini yaptığı İslâmcı ‘Ennahda’ (Yeniden Doğuş) Partisi’dir.
30 yıldır yasaklı olan ‘Ennahda’nın yasallaşması üzerine seçimlere katılacaklarını belirten Raşid el Gannuşi, “Biz kurulacak hükümetlerin bir ittifak hükümeti olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu hükümetin özellikle sosyal ve ekonomik konulara öncelik tanıması gerektiğine inanıyoruz, çünkü bu devrimin çıkış nedenlerinden biri, toplum tabakaları arasındaki uçurumlardır” derken; “Tunus’ta bir İslâm devleti kurmayı düşünüyor musunuz?” yönündeki bir soruya ise, “Tunus zaten bir İslâm devletidir. Anayasasının birinci maddesinde belirtilmiştir,” yanıtını veriyor.
“Darbe tehditli demokrasi”siyle Kuzey Afrika’daki değişimin başlangıç noktasını oluşturan Tunus dengelerini yeniden tesis etmeye gayret ederken; “Devrim heyecanı dinmiş değil ancak meydanlarda artık yüz binler yok. Ancak olanların heyecanı azımsanmayacak boyutta. Başkanlık binası önünde toplanan 3-4 bin kişi gösterilerini kararlılıkla devam ettirme çabasında. Göstericilerin isteği -Bin Ali yönetiminin devamı olarak gördükleri- geçici konseyin istifa etmesi…
Ülke yeni bir dönemin eşiğinde, ancak geleceğe ilişkin belirsizlikler de sürüyor. Özellikle gençler, Tunus’u bir kez daha diktatörlüğe götürecek ‘tek adam’ yani başkanlık sistemine karşı. Bu sistemin mutlaka değiştirilmesini, gerçek parlamenter demokrasiye geçilmesini istiyorlar.”
Oysa “Giden Bin Ali ya da Mübarek’in yerine yenilerinin gelmesidir. Sürüp giden karmaşadan sağlıklı bir rejimin çıkması ise kolay görünmüyor.
Ne var ki hızla gelişen olayların hayhuyunda gerek Tunus, gerekse de Mısır’da sağlıklı bir demokrasiye geçmek zor. Ama bu ülkelerdeki dikta rejimlerinin oluşması ve bunca yıl sürmesinde örneğin Tunus’ta eski sömürgeci Fransa’nın, Mısır’da stratejik çıkarları bulunan Birleşik Devletler’in Mısır’a her yıl beş milyar doları aşan yardımda bulunmasının payı büyüktür.
Tunus, eski sömürgeci Fransa’ya coğrafi açıdan yakın ve her türlü sosyal yükümlülüklerden arındırılmış ucuz ve denetimli düşük ücretler Fransız patronlarının her zaman iştahını kabartmıştır. Olayların patlak verdiği günlerde Fransız ‘L’Humanite’ gazetesi bu noktanın önemle altını çizdiği araştırmasına, ‘Tunus Fransız patronlarının cennetidir’ başlığını atmıştı.[7]
Gerçekten de Fransız şirketlerinin Tunus’ta 1250 şubesi bulunmaktadır. Bu şirketlerde 110 bin Tunuslu işçi çalışmaktadır. Fransız şirketleri uzun süredir skandal boyutlarında düşük işçi ücretlerinin yanı sıra işçilerin sosyal haklarıyla ilgili yükümlülüklerden de bütünüyle azadedir ve vergi kalkanlarıyla da koruma altındadırlar. Ücretler Fransa’dakilerden beş ila on kat daha ucuzdur.
Tunus ayrıca Fransız şirketlerine Afrika’ya el atmaları konusunda da avantaj sağlamaktadır. Fransız patron kuruluşu Medef’in Tunus komitesi başkanı Eric Hayet’e göre iki ülkenin patronları bu ayrıcalıklı işbirliğinden fazlasıyla mutlu olduklarını saklamamaktadır. Gerçekten de ülkede hiçbir sektör Fransız yatırımcılarının ilgi alanı dışında değildir. Turizm, otomotiv, sigorta bankacılığı vb… Telekom, Total önde gelen Fransız şirketleri arasındadır. Fransız şirketleri ayrıca özelleştirmede de Tunus’a yardımcı olmuşlar, halka ait ne varsa haraç mezat yandaşlara peşkeş çekilmesinde önemli rol oynamışlardır. Benimsenen bu liberal şok tedavisi ise başta Bin Ali ve eşi olmak üzere Trabelsi ailesinin tümünün Karun kadar zenginleşmesine yol açmıştır.
Bin Ali’nin ülkesini terk etmesinden az bir süre öncesine kadar Fransız yönetimleri ekonomik avantajlar karşılığında uzun yıllar ülkede süren baskı rejimini görmezden gelmişler, son güne kadar Bin Ali’ye destek olmuşlardır. Fransa’nın önde gelen siyasetçileri IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn dahil Bin Ali tarafından ödüllendirilmişlerdir. Başkan Sarkozy’nin de Bin Ali’nin sıkı dostları arasında yer aldığı kimse için sır değildir. Tunuslu diktatöre son dakikaya kadar desteklerini sürdürmüşler, ‘satrap’ın ülkeyi terk etmesinin ardından ise hızla duruma adapte olmanın yolunu tutmuşlardır.”[8]
 Durumu Tunus İşçileri Komünist Partisi Sözcüsü Hamma Hammami, “Diktatör gitti ama diktatörlük sürüyor” formülüyle özetleyerek ekliyor:
“Devrim henüz gericiliği yenilgiye uğratmadı, zayıf olsa bile gericilik hâlâ burada. Tersine şunu söyleyebiliriz, karşı devrim yeniden örgütleniyor, karşı bir saldırı yürütmektedir. Fakat durum istikrar kazanmış değil daha, ne devrim için ne de karşı devrim için istikrarlı bir durum var. Bugün için taktiğimiz şuna dayanmaktadır, her şeyden önce diktatörlüğe karşı eylemleri sürdürmek. Çünkü diktatör gitti, diktatörlük ise durmaya devam ediyor, özgürlükler açısından birçok taviz verse bile. İdare duruyor, siyasi polis duruyor, kukla kurumlar duruyor.
Durumun bugün de ağır olduğunu düşünüyoruz. Karşı devrim hareket ediyor…
I.2) BÜYÜK DÖNEMEÇ: MISIR
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan başkaldırılar için Mısır “Büyük Dönemeç”ti…
Slavoj Zizek’in, “Tavize yer yok. Ya Mübarek sisteminin tümü çökecek, ya da isyana ihanet edilmiş olacak,”[9]saptamasını doğrulayan müthiş bir alt üst oluşun gelgitleriyle karakterize olan Mısır örneğine ilişkin olarak Mete Çubukçu’nun, “Mısır’da artık geri dönüş mümkün değil”; Cengiz Çandar’ın, “Tarihî gerçek ortada: Mısır’da devrim oluyor!” saptamaları hayat tarafından tekzip edildi…
Ancak isyanlar başladığı günden Mübarek gidene kadar meydanlarda olan şair Saban Yusuf’un, “Baskı öyle bir seviyeye gelmişti ki artık susamazdık. Geç bile kaldık. Her şey yasaktı. Yasaklar insanları köle durumuna getirmişti. Yoksulluk değildi isyanı ateşleyen, Mübarek ve baskılarıydı. Savaşımız gururumuzu geri almak içindi,” diye betimlediği “Mısır’da halk, korku düğümünden kurtuldu ve zulme nokta koyma kararı aldı.”[10]Mücadele etti…
Söz konusu mücadelenin onurlu örneği Tahrir Meydanı yerküre için önemli bir ilham kaynağı oldu… Ancak egemenlerini alt edemeyen isyan kaotik bir duruma yol açtı.
İsam el Hafaci’nin ifadesiyle, “Mısır henüz devrim aşamasında değil; büyük karmaşa egemen”ken[11]Mısır’a yön verebilecek iki odak var: Ordu ve Müslüman Kardeşler…
Bu koordinatlarda ‘The Washington Post’, “ABD, milyarlarca dolar yardım etti Mısır ordusuna. Şimdi sınav zamanı; ordu, rejimi mi koruyacak yoksa muhalif saflara mı geçecek?”[12]derken, Gassan Şerbel de ekliyordu: “Ordu, önderliği olmayan muhalefet güçleriyle birlikte. Çözüme ulaşabilir.”[13]
Evet bu durum, yani orduya endekslenmiş “pasif demokrasi beklentisi”, yani Tarık Ramazan’ın, “Mısır, Arap bölgesinin kurtuluşunda sadece bir başlangıç ve Ortadoğu’da barışı ancak tüm siyasi güçleri kucaklayan demokrasiler getirebilir,”[14]saptamasıyla ifade ettiği yanılgı Mısır’daki isyan için “sonun başı”ydı…
I.2.1) MISIR’DAKİ DURUM
Yusuf El-Kaid’in ‘Mısır Topraklarında Savaş’[15]başlıklı romanında,“Kimilerinin adeta malikâneye benzeyen evleri geceleri bile parlıyor, kimileri gecekondularında sessizliğe mahkûm. Bazılarının gövdesi fil gibi, bazıları bir deri bir kemik…” diye ikiye ayırdığı ve halkın yüzde 60’ının 2 dolarla geçinmeye çalıştığıMısır’daki durumu Hasan Cemal şöyle anlatıyor:
“Yoksulluk manzaraları… İnsanlar, evler, kahveler, arabalar…
İçler acısı, her taraf dökülüyor.
Adım başı dilenciler, işportacılar, işsizler… Toz toprak içindeki çocukların hâli…
Bir hastane kapısında bekleşenlerin yüzünden akan çaresizlik… Bakışlarda insanın içini burkan o hüzün…
Mısır’da yoksulluk ve adaletsizliğin ne kadar derine gittiği, aş ve iş sorununun ne kadar büyük olduğu göz ucuyla bile hemen anlaşılıyor…
80 küsur milyonluk bir ülke…
Nüfusun yarısı yoksulluk sınırının altında, yani günde 2 dolarla yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
Nüfusun yüzde 44’ünün okuma yazması yok.
Ekonominin yüzde 54’ü kayıt dışı.
İşsizlik, özellikle gençler arasında olağanüstü. Her yıl 700 bin kişiye iş bulmak zorunda Mısır.
Kişi başına milli gelir ancak 2800 dolar.
Gelir dağılımında adaletsizlik, eşitsizlik ve de rüşvet her adım başı kendini belli ediyor.
Daha vahimine gelince…
Mısır ekonomisi bin yıldır ayağını yorganına göre uzatmadan, devletin sırtından ya da devlet babanın ağzının içine bakarak hayatını idame ettirme çabası içinde.
Devletten maaş alanların sayısı 6 milyon kişi civarında.
Ekonomide çalışan nüfusun yüzde 35’i son derece verimsiz olan devlet ve kamu işletmelerinde istihdam ediliyor.”
Bunlara eklenmesi gereken bir diğer şey de yolsuzluk…
Örneğin “Mübarek ve ailesinin servetiyle ilgili gelen haberler çelişkili! Bazıları 40 milyar, bazılarıysa 70 milyarın üzerinde olduğunu söylüyor. En mütevazı rakam, ‘The New York Times’ın zikrettiği üzere, 30 milyar dolar civarında…”[16]
İş bununla bitmiyor! ‘The Observer’, Mısırlı idarecilerle HSBC yöneticileri arasındaki çıkar ilişkilerine dikkat çekerek, HSBC’nin Mübarek yandaşlarının gayri meşru yollarla 450 milyon dolar kazanmasına aracılık ettiğini açıkladı…
Bu veriler ışığında Mısır’da olup biteni anlamlı bir şekilde değerlendirmek, bu toplumsal dönüşüme hâkim olan dinamiğe siyaset ve ekonomi alanlarının bütünlüğü perspektifinden bakmamızı gerektirmektedir. Yani, olanlar yalnızca siyasi değildir. Yaşananların iktisadi boyutu da vardır. Gösteriler, aslında Mısır’da üç senedir küresel krizle bağlantılı olarak sürmekte olanların bir uzantısı niteliğindedir.
Bu bağlamda küresel krizin Mısır’ı nasıl etkilediğini analiz etmek önem arz ediyor. Küresel kriz, Mısır’ı ve bölgeyi birkaç iktisadi kanaldan etkiledi. İhracatı ağırlıklı olarak Avrupa’ya yönelik olan Kuzey Afrika’nın, kriz nedeniyle talebin düşmesi sonucu gelirleri azaldı.
Böylece kriz bölgeyi ilk olarak dış ticaret kanalı üzerinden olumsuz etkiledi. İkinci olarak, gönderilen işçi dövizlerindeki azalma; aileler için fakirliğe karşı tampon olarak kullanılan bu ek gelirin ortadan kalkması bölgede huzursuzluğun artmasına neden oldu. GSMH’sinin yüzde beşi işçi dövizlerinden oluşan Mısır’ın, Körfez bölgesinde inşaat sektöründe çalışan vatandaşlarının işten çıkarılmaları yüzünden işçi dövizi gelirleri ciddi oranda azaldı. Ayrıca gıda ve enerji fiyatlarının artışı Mısır’daki geniş yığınları ve çalışanları olumsuz etkiledi, bu da huzursuzlukları tetikleyen önemli bir iktisadi boyuttu.
Bu kanallar üzerinden küresel krizin olumsuz etkilerinin bu kadar ciddi olmasının ardında yatan ise Mısır’da son otuz senedir uygulanmakta olan iktisadi politikaların ülkeyi krize karşı kırılgan kılmış olması. Reformlar, hızlı bir iktisadi büyümeyi sağlarken, bir yandan da gelir dağılımını bozmuş, zenginliğin küçük bir azınlığın elinde toplanmasına neden olmuştu.
Mısırlıların yüzde kırkının günde iki doların altında bir gelirle yaşamasına yol açan reform sonucu resmî işsizlik oranı yüzde dokuza çıkarken, çalışanların yüzde ellisinden fazlasını kayıt dışına taşıdı. Bunların istihdam durumlarıyla ilgili istatistik ise yok. Önemli olan, bu kesimlerin eğitim, sağlık ve genel toplumsal refah kriterlerine uygun olan toplumsal provizyonlara artık ulaşamıyor olmaları.
1970’lerde Enver Sedat öncülüğünde “infitah” olarak bilinen “açılım” politikalarıyla iktisadi reforma başlayan Mısır, özellikle 1990-1991 döneminde IMF’yle imzalanan Yapısal Uyum Programı ile kırsal kesimdeki toplumsal ilişkileri dönüştürmeyi hedeflemiş ve 1992’de tarımsal kiraları serbest bırakmıştı.
Yasa toprak ağalarına, kiralarını beş sene içinde ödemedikleri takdirde, toprak işgalcilerini topraklarından atma hakkı verirken, toprak kiralarını kısa sürede üç katına çıkardı.
Böylece Mısır’ın tarımı ihracata yönelik üretime geçti ve yüz binlerce çiftçi geçimlerini topraktan sağlayamaz hâle geldiler. Başta Kahire olmak üzere büyük şehirlere göç arttı ve kayıt dışı sektörlerde çalışanların sayısı patladı. Düşük ve niteliksiz yatırımlar yüzünden bir türlü ücretli emekçi saflarına katılamayan bu kesim, bir yanda şehirler üzerindeki hizmet baskısını arttırırken bir yandan da huzursuzlukların kaynağı olmaya başladı.
Avrupa’dan ihracata olan talebin düşmesi de tarım kesiminde çalışanları sıkıntıya soktu.
İşsizlik sorunu, IMF’yle yapılan antlaşmalar çerçevesindeki özelleştirme politikalarıyla daha da kötüleşti. Bu politikalar kapsamında 2005 senesi itibarıyla toplam 314 kamu kuruluşundan 209’u özelleştirildi.
1994-2001 yılları arasında bu şirketlerde çalışan işgücü yarı yarıya azalırken, özelleştirmeler Mısır’daki işgücünün durumunun daha da kötüleşmesine ve çalışan kesimlerin daha da fakirleşmesine neden oldu. Özelleştirmeler, Mısır’ın şehirlerini karakterize eden kayıt dışı sektörün büyümesine katkı yaptı, şiddet büyüdü…
Bu yüzden olup bitenleri, Mısır’a has bozuk kapitalist ilişkiler (crony capitalizm), rüşvet, iyi yönetişim eksikliği vs. bağlamında anlayıp, ne idüğü belirsiz bir demokrasi talebi çerçevesine oturtmak sürecin anlaşılmasını tamamıyla ıskalamaya neden olabilir.
Uygulanan bu politikalara çalışan kesimler, 2006-2008 arasında sendikalar öncülüğünde bir dizi grevle karşı çıktı ve 2006’da yapılan 220 greve binlerce işçi katıldı. Bu, Mısır’ın son zamanlarda gördüğü en yaygın grevdi. Bu grevler diğer köylü hareketleriyle bağlantılandı. Yönetici sınıf, yönetemez hâle geldi…
I.2.2) İSYANIN KARAKTERİ
Fethullah Hoca’cı Eyüp Can’ın, “Mısır’da yaşanan bir devrim mi?
Klasik anlamda devrim olduğu tartışılır.
Çünkü günlerdir Tahrir Meydanı’nda şahitlik ettiğimiz protestolar ne sınıfsal bir başkaldırı ne dini ne de ideolojik.
Ayrıca arkasında askerî ya da milis bir güç de yok…
Olmadığı için günlerdir rejim nasıl el değiştirecek sorusu soruluyor…
Şiddetsiz, hesapsız sonu kestirilemeyen bir başkaldırı bu…
Ve bu yönüyle XXI. yüzyılda tanıklık ettiğimiz gerçek anlamda ilk Halk Devrimi,” saptamasındaki kasıtlı zırvayı bir kenara bırakırsak; Mısır’daki isyanın karakterini yönetici sınıfın, yönetemez hâle gelmesiyle devreye giren devrimci durumun dinamikleri oluşturur…
Bu yeni bir şey değildir; sisteme farklı saik ve taleplerle de olsa başkaldıranların sınıf savaşımıdır…
Söz konusu mücadelede de, her zaman olduğu gibi ezilenler, özellikle de ezilenlerin ezileni kadınlar tarihin sahnesine çıkarlar…
Evet, “Mısır halkı otuz yıllık baskıcı diktatörlük rejimini devirmek için kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, yaşlı demeden sokaklarda, meydanlarda.
Soheir Sadi, Mısır’ın devrimci kadınlarından biri. ‘Gidiş Cuması’nda Tahrir Meydanı’ndaki kalabalıkta o da vardı. Üzerinde siyah bir elbise, başında yeşil bir türban ve yanında 14 yaşındaki kızıyla birlikte, cesurca bağırdı: Defol Mübarek!
‘Buraya, tıpkı diğer Mısırlıların yaptığı gibi hakkımı aramaya geldim. Evim kira. Karnım doğru dürüst doymuyor. Çocuğumun geleceği ne olacak? Kızımı buraya getirirken hiç korkmadım. Çünkü bu meydandaki herkes büyük bir aile… Burada hepimiz, küçücük kız çocukları bile, hakları için isyan ediyor. Onlar bu sayede, haklarını nasıl savunacaklarını ve kendilerini nasıl koruyacaklarını öğrendiler.’ diyor Sadi.
Gerçekten de Naval el Saadavi’nin ifadesiyle, “ABD ve İsrail bizi İslâmcılarla korkutup Mübarek’e mecbur etmeye çalışıyor. Bu devrimin İslâm ile ilgisi yok, genç kadın ve erkeklerin yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ayaklanması bu. Yaşım 80 ve yarım yüzyıldır bu rejiminin acısını çekiyorum… Kadınlar ve kızlar sokaklarda erkeklerin yanında. Onlar ve biz adalet, özgürlük ve eşitlik, yeni bir anayasa, kadın-erkek, Müslüman-Hıristiyan ayrımcılığına son, sistemi ve bizi yönetenleri değiştirmek ve gerçek demokrasi istiyoruz. Kadınlar ve erkekler bunu haykırıyor”ken; Sharon Otterman de ekliyordu:
“Mısır’ın halk devrimi, ev kadınlarının ve meyve satıcılarının, iş kadınlarının ve öğrencilerin bir araya geldiği, kadınların ve erkeklerin ortak bir eseridir. Gösterilerin doruk noktasında, her gün sokaklara dökülen bir milyon insanın nerdeyse dörtte birini kadınlar oluşturuyordu. Örtülü ve başı açık kadınlar, geleneksel olarak kendilerinden beklenenin aksine, erkeklerle yan yana bağırdılar, çarpıştılar ve sokaklarda uyudular…”[17]
Hem de 20 Şubat 2011 günü, 25 Ocak hareketinin önemli figürü ve sendika lideri Kemal Abbas’ın, Wisconsin işçilerine, “Bizi desteklediğiniz gibi, biz de sizi destekliyoruz,” mesajını yolladığı bir Tahrir Meydanı örneğini tüm insanlığa sunarak…
Özetle Robert Fisk’in, “Mübarek’e karşı nefret haykırışları artık alışıldık hâle gelse de, posterler hiç bu kadar ilginç olmamıştı. Bir tanesi açık açık şöyle diyordu: ‘Ne Mübarek, ne Süleyman, ve sana da ihtiyacımız yok Obama’…” satırlarıyla betimlenmesi mümkün olan Tahrir Meydanı gerçeği tarihin daha önce de tanıklık ettiği bir yığın atılımı örneğidir…
I.2.3) ABD PATENTLİ BASTIRMA
Elbette, Tahrir Meydanı örneği karşısında ABD İmparatorluğu ilgisiz olamazdı; olmadı da…
Çünkü “Mısır, gezegen üzerindeki ABD denetimi planının köşe taşıdır. Washington, Mısır’ın, Filistin’den arta kalan toprakları sömürgeleştirme planlarını sürdürmek için İsrail tarafından da zorunlu sayılan biçimde kendisine topyekûn tabi olmaktan uzaklaşacak herhangi bir girişimde bulunmasını hoşgörüyle karşılamayacaktı.
Washington’un ‘yumuşak bir geçiş’ süreci örgütleme ‘çabasının’ yegâne hedefi bu”ydu.[18]
Kaldı ki Fulya Atacan’ın da işaret ettiği gibi, “ABD’nin de yardımıyla Mısır’da şu anda yapılmaya çalışılan tam anlamıyla isyanı ‘yönetmek’. Yani mevcut sistemin otoriter özünü değiştirmeden bazı düzenlemelerle bu süreci kontrol altına almaktı…”
Burada bir parantez açarak hatırlatalım: “Wikileaks’te 28 Ocak 2011’de yayınlanan belge, 4 Nisan 2007 tarihini taşıyor. Üzerinde “gizli” damgası var.
Kahire Büyükelçisi J. Ricciardone’nin onayını taşıyor. Belgede askerî darbe ihtimalinden söz ediliyor…
Amerikalı diplomatların dört yıldır topladıkları bilgilere (ulaşabildiklerimize tabii) şöyle bir göz gezdirildiğinde bile, Washington’un gelişmelere hiç de hazırlıksız yakalanmadığı anlaşılıyor. Mübarek sonrası yumuşak geçiş sürecinde askerin desteğinin alınabileceği bile hesaplanmış.
Tezgâhta bir yumuşak geçiş planı olduğu aşikârdı.
Bir başka deyişle, ABD İmparatorluğunun en büyük kozu yine Mısır’daki orduydu…
Örneğin Amerikan MSNBC televizyonunda katıldığı programda Mısır’daki gelişmeleri değerlendiren Demokrat Parti Colorado Senatörü Mark Udall, “Mısır’da bir Atatürk’e ihtiyaç olduğu” vurgusuyla, ülkede ordunun, barışı muhafaza etmede ve dönüşümün ortaya çıkmasına katkı sağlamada kilit rol oynayacağına inandıklarını belirtip, “Türkiye’nin 100 yıl önce gördüğü gibi, gerçekten bir Atatürk’e ihtiyacımız var. Bence Türk ordusu, Mısır ordusunun bu durumda oynayabileceği rol için iyi bir örnek,” derken neyin ne olacağını da tarif ediyordu sanki…
I.2.3.1) ORDU FAKTÖRÜ
Egemen sınıfın en önemli baskı aracı olan ordu faktörüne ilişkin Marksist çözümleme Mısır’da bir kez daha doğrulandı; hem de Orhan Bursalı’nın, “İslâm ülkelerindeki devrimci halk hareketleri, çok önemli bir yeni olgunun altını çiziyor: İktidarlar, ordularını halkın üzerine süremiyor! Ordu, iktidarla halk arasındaki çatışmada ‘tarafsız’ kalabiliyor! Tunus’ta ordu, başkanın yıkılmasını engellemedi! Mısır’da göstericileri dağıtmadı, tersine gösterilerin ‘nizamını’ sağlayıcı davrandı… Bu ‘yeni bir durum’dur!” yolundaki (buram buram 27 Mayıs nostaljisi kokan) zırvasına rağmen…
Hayır ortada “yeni bir durum” falan söz konusu değil…
Hem de her dönemin iktidar yalakası ‘El Ehram’ gazetesinin, “Silahlı kuvvetler, 25 Ocak gençlik devriminin taleplerini gerçekleştirmeyi garantilediğini teyit etti. Bizler gerçekten de otuz yıllık dönemden tamamen farklı yeni bir Mısır’la karşı karşıyayız artık… Hayatımızda ilk defa iktidarın el değiştirdiğini göreceğiz… Silahlı kuvvetler, devrimin bütün taleplerini garanti ediyor. Bizler Mısırlıların sevdiği ve görkemli kahramanlıklarını muhafaza ettikleri nezih ve adil bir yönetim karşısındayız. Bu adil yönetim, Mısırlıları korumak için daimi çaba içerisine girmiş, saygın ve onurlu Mısır ordusuna ait,”[19]yalanlarına karşın…
Evet, evet “yeni bir durum” falan söz konusu değil…
İyi de “İktidar neden orduya geçti mi? Çünkü ortalıkta halkın yukarda sayılan taleplerini bir program hâline getirmiş, çoğunluğun desteklediği bir siyasî örgüt yok. Halk gösterilerle bir hükümeti, bir diktatörü devirebilir. Ama halk gösterilerle yeni bir hükümet kuramaz. Halkın talepleri doğrultusunda bir iktidarın teşekkül edebilmesi, iktidara hazır, ülkeyi yönetmeğe hazır bir siyasî örgüt gerektirir. Bu olmadığında da boşalan iktidar alanını silahlı kuvvetler doldurur.”[20]
Bunları asla unutmadan Abdulvehhab Elefendi’nin, “Mısır’da artık ordunun köşesine çekilip, ülke yönetimini muhaliflerin talep ettiği gibi sivil bir hükümete bırakmasının zamanı geliyor,”[21]türünden karşılıksız beklentilerinin veya Mübarek’in ardından yönetimi üstlenen Yüksek Askerî Konsey’in anayasayı askıya almasıyla muhalif liderlerden Ayman Nur’un, ordunun açıklamasını “Devrimin zaferi” olarak nitelendirmesinin kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur…
ABD’nin her yıl verdiği 1 milyar 300 milyon dolarlık askerî yardımına mazhar olan Mısır ordusunun ne ve kim için olduğu bir “sır” değildi…
Evet, Mısır’da 30 yıldır iktidardaki Hüsnü Mübarek’in halk ayaklanması sonucu istifasının ardından yönetimi üstlenen ordu, seçilmiş bir sivil iktidara doğru barışçı geçiş taahhüdünde bulundu bulunmasına ama; aynı ordu, yeni yönetim oluşturulana kadar mevcut hükümetten görevde kalmasını isterken bölgesel ve uluslararası bütün anlaşmalara sadık olduğunu açıklayarak da İsrail’e güvence verdi.
Mısır ordusunun rolü çok açık!
“Ordunun istikrardaki rolü”ne dair “Gelecek dönemin inşası için yararlı olabilecek öneride bulunacağım” diyen Paul Salim’in saptamalarındaki üzere:
“Silahlı güçler ve sivil siyasi sistem arasındaki ilişkiyle irtibatlı. Bu öneri, Türk deneyiminden kaynaklanıyor. Zira Mısır ordusu, şu an Türk ordusu da dahil dünyadaki diğer orduların geçmişte öğrendiklerini gözlemliyor. Günlük siyasi sorumluluğun dayattığı sorunlardan kaçınması ve güvenlik ve strateji konularında öncü rolünü koruması, ordunun birincil çıkarlarından… Tabii halkın parlamentoyu ve hükümeti seçebileceği, sorgulama ve denetleme çatısı altına koyacağı sivil siyasi bir ortam yaratılmasını teşvik ve garanti etmesi şartıyla. Türkiye’de bu amaçla 1960’larda Milli Güvenlik Kurulu kuruldu. Kurul, ordu komutanlarının yanı sıra cumhurbaşkanı, başbakan, savunma, içişleri ve dışişleri bakanları ve stratejik konularla ilgili diğer sivil bakanları içeriyor. Bu kurul, ordunun milli güvenlik stratejisinin belirlenmesi, ülkedeki istikrarın ve anayasanın korunmasındaki rolünü muhafaza ediyor. Ayrıca belli zamanlarda kötüye kullanılmakla birlikte, askerî yönetimden sivil yönetime geçiş döneminde esaslı bir idari kurula dönüştü. Son yıllarda Türkiye’deki demokratik geçiş operasyonunun olgunlaşmasıyla birlikte MGK, sivil çoğunluktan beslendi ve başına sivil bir başkan getirildi…”[22]
Evet Mısır’da ekseninde ABD işbirlikçisi ordunun olduğu bir ikinci perdeyle karşı karşıyayız…
Bu veriler ışığında durumu Fareed Zakaria’nın, “Mısır’ın İran’a dönüşmesi ihtimali zayıf… Asıl tehlike, zaten güçlü olan askerin ülkeyi sözde demokratik Pakistan’a çevirmesidir,”[23]saptaması özetlemektedir…
I.2.4) POST-MÜBAREK DÖNEM
Bu tamı tamına, Ergin Yıldızoğlu’nun, “Mübarek’i sırtından atarak, yoluna devam etmek isteyen ordu, devletin etrafında şekillenmiş parazit burjuva sınıfı, bunların çanağından beslenen ‘devlet sınıfları’, adeta “Mübarek’siz bir Mübarek rejimi” ile iktidarda kalmaya çalışıyorlar,” diye betimlediği ikinci perdeye denk düşen, orduyu öne çıkaran post-Mübarek dönemdir…
Hatırlayın; “Süleyman kısa açıklamasında şöyle dedi: ‘Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek Mısır cumhurbaşkanlığı görevini bırakmaya karar verdi ve ülkenin yönetimi konusunda silahlı kuvvetler yüksek konseyini görevlendirdi. Allah herkesin yardımcısı olsun.’
Süleyman konuşmasını bitirmeden önce Kahire sokaklarında alkışlar duyulabiliyordu. Ordunun demokratik seçimleri garanti altına alan daha önceki taahhütlerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmese de, kitleler Mübarek’in 30 yıllık otoriter yönetiminin bitmesini sevinçle karşıladı.
‘Mısır özgürdür! Mısır özgürdür!’ diye bağırıyorlardı Tahrir Meydanı’nda. ‘Rejim çöktü’…”[24]
Ancak hatırlatmadan geçmeyelim: WikiLeaks’e göre, Tel Aviv Mısır’ın yeni devlet başkan yardımcısını Mübarek’in halefi olarak görüyormuş. ABD’nin Tel Aviv Büyükelçiliği tarafından Washington’a gönderilen 2008 tarihli kriptoda İsrail Savunma Bakanlığı danışmanlarından Hacham’ın Süleyman’dan övgüyle bahsettiği ve Mübarek’in yerine gelmesi ya da yardımcısı olmasından büyük memnuniyet duyacaklarını söylediği ileri sürülüyordu.
Devam edersek: “Mübarek halkın isyanına dayanamadı; bir diktatör daha tarih sahnesinden silindi. İşin ilginç yanı, Mübarek dışında herkes memnun görünüyor. Yönetime ordunun getirilmesine rağmen…
– ABD ve AB memnuniyetlerini ifade etti…
– İsrail, işi en az zararla atlattığı için mutlu…
– İşsizi, esnafı, işçisi, memuru kısacası fakir halkı, en azından ‘önünün açılma olasılığının’ ortaya çıkmasından dolayı memnun…
– Aydını, öğrencisi, yazarı, çizeri daha demokratik ve daha uygar bir Mısır’ın yolunu kapatan diktatöre karşı verdiği ilk meydan savaşını kazandığı için sevinçli…
– Mübarek döneminde yasaklamalarla karşı karşıya kalan Müslüman Kardeşler, önlerinin açıldığı ve iktidar olanağı ortaya çıktığı için memnunlar…
– Bütün bu kesimlerin dışında kalan iş çevreleri ve elitse sokak çatışmalarının ve kaos ortamının, ‘ordunun işi ele alması ile’ ortadan kalkacağını düşünerek seviniyorlar…”[25]
Bu kadar çok farklılığı “memnun eden değişim”, olsa olsa bir yanılsama olabilirdi ve Eyman Nur-Vail Nevara’nın, “Mısır’da rejim karşıtı gösterilerin oluş biçimi, halkın taleplerindeki birliğin ve ülkede yeni bir ortak bilincin doğduğunun bariz bir kanıtıdır,”[26]saptamasını tekzip ederek deöyle oldu…
Nasıl mı? Gayet net: “Tahrir Meydanı’nda toplanan milyonların isteğine 18 gün önce ‘imkânsız’ gözüyle bakan Mübarek rejiminin sonunu getirirken, coşkulu kalabalıkları yeni bir gerçekle karşı karşıya getirdi.
Mübarek, yönetimi ‘ordu’ya devrederek gitti! Devrimin tamamlanması için ikinci aşamada yönetimin askerden halka geçmesi gerekecek,” diyen Derya Sazak’ın saptamalarına eklenmesi gereken bir şey de şudur:
“El Ahram’da bir yazı başlığı: ‘Neo-Mübarekizm’e Hayır!’
Makalenin spotu şöyle: ‘Cumhurbaşkanı Mübarek gitmiş olabilir. Ama onu yıllar yılı iktidar koltuğunda tutmuş olan sistem hâlâ yerli yerinde duruyor.’
Yazının altında, Kahire İnsan Hakları Merkezi’nin yöneticisi Bahattin Hasan’ın imzası var. Özetle demiş ki: ‘Mübarek gitti ama despotik polis devleti yerli yerinde duruyor’…”
Evet her şey tamı tamına böyleyken; “Bu günlerde Mısır’da devrik lider Hüsnü Mübarek ve ailesinin yargılanmasının yanlış olduğunu savunan yazarlar ve düşünürler türedi,”[27]notunu düşüyor Neval Saddavi…
I.2.5) GELECEK?!
“Tarihin değişimine tanıklık ediyoruz” diyen Obama’nın, “Mısır’da demokrasiye gerçek ve düzenli geçişi destekliyoruz” vurgusuyla ve, “Bugün Mısır’da olanları yakından takip ediyoruz,” sözleriyle betimlenen gelecek mi?
Bu konuda Velid Nüveyhid, “Mısır’ın, istikrar bulana ve Mübarek sonrası dönemin anayasal kurallarını yerleştirene dek, hem desteğe hem de biraz zamana ihtiyacı var,”[28]derken; Fehmi Hüveydi de ekliyor: “Mısır tarihinin en büyük halk ayaklanmasının, Mısırlıların kendi ülke tarihlerinde yuttuğu en büyük entrikaya dönüşme ihtimali yüksek.”[29]
Kuşkusuz “Mısır’ın yakın geleceği konusunda söylenecek çok şey var. Elbette belirsizlikler ağır basıyor, kafalar karışık… Mübarek gitti ama neo-Mübarekizm sahneye çıkabilir mi?”[30]sorusunun daha sık telaffuz edildiği ikinci perde, ABD patentli emperyalist bir entrikaya dönüşeceğe benziyor…
İkinci perdenin baskın özelliği konusunda kuşkusuz durum şu:
‘Asharq Alawsat’ yazarlarından Amir Taheri haklı olarak Mısır’da “Rejim değişmedi, rejimde kimi değişiklikler yapıldı” derken rejimin temel özelliklerinin değişmeden kaldığına işaret ediyordu. Aslında çok daha ilginç bir durum söz konusu: Rejim, şiddet uygulama kapasitesini, devletin diktatörlük özelliğini, Mübarek döneminde, parlamento, anayasa, seçilmiş devlet başkanı gibi incir yapraklarının arkasına saklamaya çalışıyordu. Şimdi, ortada açık bir diktatörlük var. Bu açık diktatörlüğün, kendine yeni incir yaprakları üreterek orduyu, açık şiddeti geriye çekebilmesi (saklayabilmesi) büyük ekonomik kaynakları harekete geçirerek halkın taleplerine cevap verebilecek bir yeni “mutabakat” oluşturabilmesine bağlı.
Hâlbuki bu rejim ve Mısır kapitalizmi ve ondan beslenen uluslararası sermaye, kendileri için gerekli birikimi (sömürü oranlarını), ancak bu baskı araçları sayesinde gerçekleştirebiliyordu. Rejimin karakterini bu ekonomik sınıfsal ilişkiler ve dengeler belirliyordu. Bu ilişkiler, Mısır halkının yaklaşık yarısının günde 2 dolardan daha az bir gelirle yetinmesini gerektiriyordu.
Bu olanaksızlık “demokratikleşmenin” olanaksızlığına da işaret ediyor.
I.3) YAYGINLAŞAN SARSINTI
Tunus’tan Mısır’a uzanan başkaldırının ilk aşaması büyük bir sarsıntıya yol açtı…
İş bu nedenle Suriye’de doğan Ali Ahmet Sait Eşber ya da tüm dünyanın tanıdığı ismiyle, hâlen Fransa’da yaşayan Adonis, “Arap Devrimleri muhteşem… Bütün bu hareketleri desteklemek lazım ama toplumun temellerinde değişikliğe gidilmesi gerekiyor. Her şeyden önce din ve devlet işleri ayrılmalı. Kadınlar da erkeklerin sahip olduğu haklara sahip olmalı. Bugün yaşanan olayların etkisi ancak bunlar gerçekleştiğinde görülebilir. Yozlaşmış bir hükümeti daha az yozlaşmış olanıyla değiştirdiğinizde değişim de kısıtlı olacaktır,” diye betimlerken; uzun zamandır Ürdün’de yaşayan Filistinli Musa Hawamdeh de, Arap Devrimi’ni Fransız Devrimi’ne benzeterek, olanlar için “Arap halkının uzun zamandır beklediği güneştir,” diyordu…
Haksız da değillerdi çünkü büyük sarsıntının kapsama alanı olabildiğince genişti…
I.3.1) YEMEN
Tunus’ta başlayan Mısır’da hızlanan rüzgâr, Libya’da fırtınaya dönüştü ve Yemen’e ulaştı.
Yaser El Zeatire’nin, “Yemen’de devrim başarılı olursa, Arap umutları tekrar yeşerir ve değişim hayallerini bitirmeye çalışanların girişimleri başarısız kılınmış olur,”[31]diye betimlediği süreçte, 12 Şubat 2011’de ivme kazanan “Değişim Devrimi” için yapılan gösteriler sonucunda 13 kişi öldü, 75 kişi yaralandı. Bireysel silahlanmanın çok yoğun, aşiret yapısının çok güçlü olduğu ülkede ‘Şimdi değişim zamanı’ diyenlerden bu kayıp. Onlar, “gençlik düzenin düşmesini istiyor” sloganıyla, hürriyet, adalet ve eşitlik taleplerini dile getiriyorlardı.[32]
Bunda şaşırtıcı olan bir şey yoktu çünkü Abdulghani Al Iryani’nin ifadesiyle, “Yemen, ekonomik dayanıklılık ve gelişme ivmesi açısından bölgede en kötü durumdaki bir ülke… Yemen halkı Ortadoğu’nun en fakir halkı…
İktidar ve refah sadece en tepedeki ufak bir grupta tekelleşmiş durumda. Yemen’deki yolsuzluk Mısır’dan bile daha fazla.
Toplumsal göstergeler açısından da Yemen toplumu geri kalmış bir toplum. Nüfusun sadece yüzde 35’i şehirlerde yaşıyor. Okuryazarlık seviyesi Mısır’a yakın olsa da üniversite öğrenimi alan nüfus çok daha az.”[33]
Yemen, nüfusun yüzde 25’inin günde 2 dolardan az bir parayla yaşamak zorunda kaldığı ve nüfusun yüzde 30’dan fazlasının ise kronik yoksulluk çektiği bir ülke. İşsizlik oranı ise yüzde 40’ı aşıyor.
Yemen ayrıca bireysel silahlanmanın en yoğun olduğu bölgelerden biri, ülkede nüfusun iki katı kadar silah bulunuyor. Ali Abdullah Salih ise, 32 yıldır devlet başkanlığı yapıyor, ülke çok partili rejim statüsünde gözükse dahi 2003 yılından itibaren seçimler erteleniyor ve devlet tek parti ile dikta düzeni altında yönetiliyor.
ABD Yemen’in dağlık bölgelerinde saklanan El Kaide ile savaşması için Salih’e milyonlarca dolarlık askerî yardım veriyorken; Salih’in kural tanımaz bir diktatörlüğüyle betimlenen Yemen’de muhalefete karşı müthiş bir terör uygulanmaktadır.
Örneğin ülkenin Şii bölgesi Ibb sakini olduğu belirtilen Velid al Rumeyşi adlı şairin dili kesilirken; yine Yemen’de yüzlerce kişinin yaralandığı 11 Mayıs 2011 akşamı olaylarında da 10 binlerce kişinin üzerine ateş açılırken, güvenlik güçlerinin sıktığı sıcak suyla 12 kişi haşlanarak yaralandı.
Abdulvehhab Bedirhan, “Protestocular başkanı meşru görmüyor, zira Salih, 32 yıl boyunca koltuğunda meşru olduğu için değil, güçlü olduğu için kaldı. Ülkeyi güvenlik kanalıyla yönetti. Sonra güvenliği, oğullarının tekeline aldı… Salih, fırtınayı hissedince ödünler verdi; başkanlık için tekrar aday olmayacağını ve yerini oğluna bırakmayacağını taahhüt etti, ancak halkın büyük kısmının artık bu manevralara inanmadığı gerçeğine tosladı. Salih’in iktidar geçişi için sunduğu tüm planlar güvenlik rejiminin değiştirilmesini imkânsız kılarken, halk rejimin değiştirilmesini istiyor,”[34]derken; Yemen’deki muhalefetin önde gelen ismi Adullah Zindani de, “Salih’le artık uzlaşmayız,” notunu düşüyor…
I.3.2) BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resul Hayme, Ummül Kavvetn adlı yedi emirlikten oluşuyor. Devlet Başkanı Abu Dabi Emiri Halifa Bin Zayed Al Nahyan, Yardımcısı ve Başbakanı ise Dubai Emiri Muhammed bin Raşit El Mahdum…
XVI. yüzyılda balıkçılık ve özellikle inci avcılığı ile geçinen halk, Japonya’nın inci ticaretinde öne çıkması ile 1930’dan sonra bu önemli geliri yitirmiş.
Fazla eski değil, 1966’da Abu Dabi Emirliği’nde bulunan petrol nedeniyle çölde hurma ağaçlarının yerinde kuyular mantar gibi çoğalmış. Bu olay, ülkedeki gerek nüfus azlığı, gerek yeterli işçi bulunmaması nedeniyle başta Hindistan olmak üzere işçi göçüne yol açmış. 1963’te BAE’nin 95 binlik toplam nüfusu, 2010’da 5.7 milyona ulaşmış. Bugün ülke nüfusunun yüzde 50’sini Hindistan, Pakistan, Bangladeş’ten gelenler oluşturuyor. Öteki Arap ülkeleri ile İran’dan gelenler yüzde 23, Avrupalı, Filipinli, Endonezyalılar ise yüzde 8.
Ülkede resmî dil Arapça olmakla birlikte sokakta Babil Kulesi’ndeki gibi çeşitli diller konuşuluyor. Ancak herkesin ortak dili İngilizce… Bu olgu öteki Arap ülkelerinde görülmüyor. O ülkelerde nüfusun çok önemli bölümü Arap iken BAE’de bu oran topu topu yüzde 19!
Resmî din İslâmiyet. Ülkede 30 kilise, bir Buda tapınağı var. Sokaklarda Arapça-İngilizce ortak reklam afişlerinden sonra sırayı Hintçe afişler almakta, hatta bazı semtlerde insan kendisini Hindistan’da bir sokakta sanabiliyor. Aile hukukunda “şeriat”, bunun dışındaki hukukta ise “laiklik” geçerli.
Okuma oranının yüzde 100’e yaklaştığı BAE’de erkekler beyaz “kandura”ları ile, kadınlar ise yalnızca gözlerinin görüldüğü siyah “abaya”ları ile dolaşırlar…
BAE’de Fortune dergisinde yer alan ‘Dünyanın 500 dev şirketinden’ 410’unun şubesi bulunuyor. Şirketlerde mutlaka Araplara yer verilmesi temel koşul. Arap çalışanlar, öteki yabancılara kıyasla daha yüksek ücret, daha az saat çalışma hakkına sahip. Araplar işe istediği zaman gelir, istediği zaman giderler. Yabancılar ise “sözleşmeli yerleşmeci” niteliğindeler. Yasak olduğu hâlde bazı Arap işverenler, istediklerini yaptırmak, az ücret vermek için pasaportlara el koyabiliyorlar. Yabancılara bir-iki yıllık çalışma vizesi veriliyor. Hatta BAE’de doğmuş 30 yaşındaki bir Hint bile BAE vatandaşlığını alamıyor.
Dünyada petrol üretiminde 6. sırada olan BAE’nin yüzde 47’sini oluşturan petrol ve doğalgaz gelirinin en önemli bölümünü Abu Dabi alıyor. Dubai’nin payı ise petrolde yüzde 6, doğalgazda yüzde 2. Öteki beş emirliğin payı yok denecek kadar az olduğu için yoksullar. Abu Dabi emiri, bu emirliklere altyapı için 4.4 milyar dolarlık destek vermiş.
1.8 milyon nüfuslu Dubai’nin eski emiri baba Raşit’in akıllı davranışı ile bu kent, ticaret, turizm, inşaat ve 17 serbest bölge ile, 900 bin nüfuslu Abu Dabi’nin petrol zenginliği ile denklik sağlamış.
İşsizlik yüzde 4, enflasyon yüzde 2. Dünyada yabancıların ziyaret ettiği kentler sıralamasında 8. sırada olan Dubai için “Ortadoğu’nun Alışveriş Başkenti” deniliyor. Yedi yıldızlı otellerde bile turist dolu.
2008-2009 ekonomik bunalımı inşaat sektörünü vurunca pek çok gökdelenin yapımı durmuş, aralarında Türklerin de bulunduğu bazı inşaat firmaları alacaklarını alamayınca işleri yarım bırakarak çekilmişler. Ülke toprağının yüzde 5’ine sahip Dubai Emiri’nin 69 milyar dolarlık borcu tecil edildi.
Bu genel görünüm içinde ABD işbirlikçisi BAE’de de büyüyen bir toplumsal huzursuzluk söz konusudur…
Bu kapsamda Irak’ta sivilleri katleden Blackwater’ın kurduğu Prince şirketi, Arap İsyanlarını bastırmak dahil bir dizi kritik görev için BAE’de üstlendi…
Yani “Blackwater ‘güvenlik’ şirketi Körfez’de gizli bir ordu kurdu”!
Evet, evet BAE, gizlice paralı yabancı askerlerden bir ordu oluşturmak üzere Amerikan Blackwater özel güvenlik şirketinin kurucusuyla anlaşırken; ‘The New York Times’ın ele geçirdiği belgelere göre Irak’ta 2007’de 14 sivilin öldürülmesinden sorumlu tutulan Blackwater’ın kurucusu Erik Prince’in yeni şirketi Reflex Responses, 800 kişilik kuvvetin oluşturulmasıyla görevlendirildi. Gazete, kimliğini saklı tutan eski Blackwater çalışanlarına dayanarak, BAE’yi oluşturan emirliklerden Abu Dabi’nin Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayed el Nahyan’ın bizzat Prince ile 529 milyon dolara anlaştığını yazdı.
Görünen odur ki BAE, sadece yerli gericilikle değil, aynı zamanda emperyalizmin “örtülü” işgaliyle de boğazlaşmak zorundadır…
I.3.3) IRAK (VE KÜRDİSTAN’I)
Tıpkı Irak ve Kürdistanı gibi…
Örneğin, “Arap bölgesindeki protesto dalgasından etkilenen Iraklı göstericiler, Başbakan Maliki tarafından kargaşayı körüklemekle suçlanıyor,”[35]diyen İyad El Düleymi’nin dikkat çektiği kapsamda “Irak hükümeti, hizmetlerin iyileştirilmesini, idari yolsuzluklarla savaşılmasını, işsizlik ve mesken krizinin çözülmesini isteyen halk gösterilerini engelleme amaçlı umutsuz bir girişim içinde sokağa çıkmayı yasaklıyor. Kürt güvenlik güçleriyse, yolsuzluk ve adam kayırmacılığa tepki olarak, Süleymaniye’de yapılan halk gösterilerini bastırmak için her tür gücü kullandı.”[36]
Ancak her şeye karşın Irak’ın çeşitli kentlerinde 25 Şubat 2011’de “Öfke Günü” çerçevesinde hükümet karşıtı gösteriler düzenlendi. Ortadoğu ve Afrika’da halk ayaklanmalarının başlamasından beri Irak’ta meydana gelen en yoğun katılımlı gösterilerde, protestocularla güvenlik güçlerinin çatışması sonucu en az 7 kişi öldürüldü
Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nda toplanan yaklaşık 5 bin kişi, işsizlik ve kötü yaşam koşullarını protesto etti; hem de İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in “yasak fetvası”na karşın…
Bu noktada Reşid Hasan’ın şu sorusu çok önemlidir: “İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Irak halkına özgürlüklerin getirilmesi, yolsuzlukların sona erdirilmesi, işgalcilerin gitmesi gibi taleplerle barışçı gösteriler yapmalarını yasaklayan bir fetva vermesi, şu soruyu ortaya çıkardı: Neden Hamaney, Tunus ve Mısır devrimlerini, yanı sıra Yemen, Bahreyn, Fas, Cezayir ve Filistin’deki yürüyüşleri desteklerken, Irak halkının gösteri yapmasına ve meşru taleplerde bulunma hakkının desteklenmesine karşı çıkıyor?”[37]
Gelelim “Kuzey Irak” denilen Güney Kürdistan’a…
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki isyan rüzgârı Kuzey Irak’ta kendini hissettirmeye devam ederken; Süleymaniye şehrinde yüzlerce kişi 17 Şubat 2011 günü Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki yolsuzluk ve yaygın işsizliği protesto etti.
Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin lideri olduğu Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin il binasını taşlayan göstericilere peşmergelerin ateş açması sonucu 2 kişi öldü, 43 kişi yaralandı. Şehirde çıkan olayların ardından 18 Şubat 2011’de sabaha kadar sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Gösterilerde yaklaşık 10 kişi yaşamını yitirirken, bir hafta içinde 300’ü aşkın kişi gözaltına alındı.
Bunların yanında İslâmi partilerin etkili olduğu Halepçe’de, “Yolsuzlukların üzerine gidilmesi ve reformlar yapılması” isteği ile sokağa dökülen halk, güvenlik güçleri ile çatıştı. Kürt Yönetimi’nin merkezi Erbil’deki büyük gösteri nedeniyle peşmergeler alarma geçirildi. Olaylarda ilk belirlemelere göre bir polis memuru öldü, büyük bölümü polis 100’e yakın kişi yaralandı.
Halepçe’de sayıları binlerle ifade edilen göstericiler, belediye binasını yakmak istedi. Ancak güvenlik güçlerinin yoğun önlem alması üzerine kalabalık bu kez Barzani’nin KDP temsilciliğine yöneldi. KDP binası önünde toplanan göstericiler, binayı taş yağmuruna tuttu. Göstericilere müdahale eden 28 güvenlik görevlisi çeşitli yerlerinden yaralandı.
I.3.4) ÜRDÜN
Tunus ve Mısır’dan ile tüm Ortadoğu ülkelerine yayılan halk isyanlarına en hızlı tepkiyi 1 Şubat 2011’de Ürdün Kralı Abdullah verdi.
Kral Abdullah muhalefetteki İslâmi Eylem Cephesi’nin hükümetin gitmesi için yaptığı protesto gösterileri tırmanmadan kararlı davrandı ve Başbakan Samir Rifai ile kabineyi görevden aldı. Yerine ise asker kökenli eski Başbakan Marif Bakhit’i getirdi. Muhalefet bundan memnun olmadı ve rest çekti.
“Görevlendirilen Başbakan Maruf Bahit, halkın farklı kesimleriyle diyaloga öncelik vereceğini vaat ettiyse de İslâmcılar, yeni başbakanla işbirliğini reddetti.
Şaibeler sebebiyle parlamento seçimlerini boykot eden muhalif İslâmcı hareket, Bahit’in yeni geçiş dönemini idare etmek için doğru adres olmadığını belirtti.”[38]
Bunun üzerine muhalefet hareketlendi…
“Reform Vaatleri”nin tutmadığı Amman’da, seçim yasası ve anayasanın değiştirilmesi için gösteri yapan gençlerin iktidar yandaşlarının saldırısına uğradığı, olaylarda 57 protestocunun yaralandığı bildirildi.
Görgü tanıkları, iktidar yanlılarının Amman’ın merkezindeki Cemal Abdül Nâsır Meydanı’nda kamp kuran yaklaşık 500 gence 24 Mart 2011 gecesi geç saatlerde saldırdığını, saldırıya uğrayanların çoğunun yaralandığını ve polisin olaya müdahale etmediğini anlattı.
I.3.5) CEZAYİR-KATAR-UMMAN-İRAN
Şair Tourika İkbal, “Fas’da olası bir isyana sebep vermemek için kralın reformlar konusunda söz verdiğine, eğitim, sağlık ve işsizlik alanında reformların başladığı”na dikkat çekerken; Cezayir, Umman, Katar da hareketlendi…
Ayrıca İran da…
Evet Hüda Elhuseyin’in işaret ettiği gibi, “Ortadoğu’daki sorunlar, büyük stratejik değişimler taşıyor ve Körfez bölgesi, ağırlık merkezi olacak. Bazı krizlerin birbirleriyle iç içe geçmesi dikkat çekici. Zira Suriye’deki gösterilerden sonra birçok İranlı lider domino etkisi endişesine kapıldı. Bu nedenle İran yönetimi, olayları kontrol altında tutma girişimi içine girdi.”[39]
Ancak görünen odur ki “İran Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarından ve rejim değişikliğinden bir hayli memnun görünüyor.
Nitekim İranlı liderler bu olayları İslâmi devrim hareketlerinin bir başarısı olarak nitelendiriyorlar.
Mısır’da olup bitenler İsrail’i ne kadar sarstı ise, İran’ı da o kadar memnun etti. Tahran yönetimi öteden beri Mübarek’i ABD’nin ve İsrail’in müttefiki ve dolayısıyla İran’ın rakibi olarak görüyordu. Yeni dönemde Mısır’ın eski politikalarını değiştirmesi ve zamanla Müslüman Kardeşler’in ülkenin siyasi yaşamında etkili olması ihtimali var…
Ahmedinecad yönetimini asıl memnun eden gelişme, Bahreyn’deki ayaklanmadır. Bu ülkede nüfusun yüzde 70’ini oluşturan Şiiler, Sünni Kraliyet ailesine ve hâkim sınıflara karşı baş kaldırıyorlar. ABD ile stratejik işbirliği içinde bulunan Bahreyn’deki ayaklanmanın nasıl sonuçlanacağı belli değil. Ancak bu olay, İran’ın da desteklediği Şii hareketinin giderek güçlendiğini gösteriyor. Bu hareketin benzer durumdaki diğer Körfez ülkelerine de yayılması muhtemeldir.”[40]
I.4) İSLÂMIN ROLÜ
Başkaldırılarda İslâmın ve “İslâmi demokrasi” talebinin rolüne gelince…
“Mısır’da gidiş nereye? Müslüman Kardeşler ne yapar?” sorusunu, “Müslüman Kardeşler’ de yaşanan ‘değişim’den, ‘zamanın ruhu’ndan etkilendiler, ille de ‘dinci dikta’ peşinde koşacaklarını öne sürmek yanıltıcı olabilir,” diyen Hasan Cemal’e, Adonis, “Ilımlı İslâm diye bir şey olmaz. İslâm İslâm’dır. Bu bir bütündür. Bazıları tartışmaya diyaloğa açıktır o ayrı bir şey ama doktrine baktığımız zaman Ilımlı İslâm doktrini diye bir şey yoktur,” yanıtını verir…
Yaser El Zeatire’nin, “İhvan’ın Mısır halkını ve Müslüman Arap dünyasını ilgilendiren yüce bir misyonu olduğu söylenebilir. Bu misyon, devrimin kısmi reformları reddetmedeki ve gerçekçi bir değişimde ısrar etmedeki pusulasını korumaktır,”[41]biçiminde tanımladığı Müslüman Kardeşlerin taktiğini hareketinin önde gelen ismi Dr. İsam El Ariyan şöyle açıklıyor: “Halkın razı olacağı talepler, bizim için geçerlidir. Bu aşamada, halktan ayrı davranmayız.”
Bu söylem, “demokrasi söylenceleri” için çok önemlidir.
Çünkü Nuray Mert’in işaret ettiği üzere, “Post-İslâmcı denilen hareketler veya çevrelerin, iddiası, birçok liberal demokratın algıladığı türden ‘demokrasi’ değil, kendi algıladıkları çerçevede İslâmi kuralları dayatan ve sadece siyasi iktidarın seçimle belirlendiği ‘İslâmi demokrasi’lerdir. Bu çerçeveyi yeterince ‘demokratik’ veya siyasi-toplumsal çözüm olarak görenlere hiçbir sözüm yok, ama bu görüşte olanların dışında kimse demokrasi hayallerini veya hayal kırıklıklarını, post-İslâmcılığa yüklemeye kalkmasın.”
Kaldı ki bu konuda en “umutvar” Ayşe Hür’ün bile “İslâmcıdan demokrat olur mu?” sorusuna verdiği, “ama”lı/ “fakat”lı yanıt şudur:
“Eğer demokrasi güçleri Mübarek rejimine son vermeyi başarırsa, yeni düzende Müslüman Kardeşler kendilerine kuşkuyla bakan çevreleri mahcup etmek için tarihî bir fırsat elde edecekler. Gerçi, tarih iktidara gelmek için büyük sözler veren, hatta yalan söyleyen, ama hedefe vardıktan sonra bunlardan vazgeçen pek çok lider, örgüt, hareket kaydetti ama bu sefer farklı olması pekâlâ mümkün…”
Ciddi problemlerin süregittiği İslâm coğrafyasındaki 57 ülke, dünya nüfusunun yüzde 24’ünü oluşturuyorken; dünya üretiminin ancak yüzde 7’sini sağlamakta ve çok boyutlu eşitsizlikler ile adaletsizlik bu coğrafyanın aslî soru(n)larını oluşturmaktadır…
Bu kapsamda şu da “es” geçilemez bir gerçek: “Siyasal İslâm hiçbir sosyal projesi olmayan bir teokrasidir ki, pratikte yaşananlar da öyle olduğunu gösteriyor. Başka türlü söylersek, siyasal İslâm, İslâm elbiseler giydirilmiş kapitalizmdir,” diyen Fikret Başkaya’nın uyarıları hâlâ güncelliğini koruyor…
Bu bağlamda da Taha Akyol’un “Arap dünyasındaki değişimin temelinde ‘küresel güçlerin gizli planları’ değil, toplumlarda eğitimin, şehirleşmenin, orta sınıflaşmanın ve iletişim araçları sayesinde dünyadaki refah ve özgürlükler konusunda ‘farkındalığın’ gelişmesi vardır. Böylece ‘burjuva değerler’ yani bireysel özgürlük, kadın eşitliği, ekonomik rasyonellik, demokrasi gibi kavramlar, sokakların özlemi olarak kalmayıp İslâmi düşüncelere de girmektedir. Bizde AKP bu sürecin ürünüdür ve temsilcisidir,” saptamaları bir izahat değil; makyajdır…
II. AYRIM: KARŞI BASKI DALGASI
Profesör Noam Chomsky 8 Mart 2011’de BBC 2’nin ‘Newsnight’ haber programında sunucu Jeremy Paxman’ın “Profesör Chomsky, Mısır ya da Libya sokaklarında gösteri yapan binlerce insanı gördüğünüzde ne düşünüyorsunuz?” sorusunu, “Birçok iç ve dış sorunları var. Şu ana kadar olanlar kayda değer bir başarı. Ama rejimler yerli yerinde duruyor. Bazı isimler değişti ama henüz önemli bir sosyo ekonomik ve siyasi değişim olmadı,” diye yanıtlarken “İkinci Perde” dediğimiz karşı baskı dalgasını da tarif ediyordu…
Gerçekten de emperyalist karşı baskı dalgası, Suudi Arabistan’dan Bahreyn’e, Libya’dan Suriye’ye tüm aktifliğiyle yönelip, ilk başkaldırı dalgasını da “geriletti”…
II.1) SUUDİ ARABİSTAN
Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol rezervlerine ve ihracatına sahip ülkesidir. Bütçe gelirlerinin yüzde 90’dan fazlasını ve ihracat gelirlerinin yaklaşık yüzde 75’ini petrol oluşturur. Ancak, bu ülkede zenginlik adil paylaşılmamaktadır. Suudi Arabistan’da, 1980-2000 yılları arasında gelir dağılımı kötüleşmiş, halkın ortalama geliri neredeyse yarı yarıya düşmüştür.
Adaletsizlikler ve baskı da işin cabasıdır ki, bu bağlamda Suudi Arabistan, değişim için gereken olgunluktadır. Sessiz duruşa sahip politikadan uzak nüfusuyla son derece zengin olan imajına rağmen, Suudi Arabistan komşusu olan Arap ülkelerine benzeyen ekonomik, demografik, sosyal ve politik koşullara da sahip bulunuyor. Suudilerin bölgeyi etkisi altına alan protesto hareketine karşı bağışıklığı oluğunu söylemek için elde somut bir neden yok.
Suudi Arabistan zengin bir ülke olmasına rağmen gençleri kamu veya özel sektörde iş bulamıyor. 430 milyar dolarlık ekonomisinin genişlemesi girişimci elit sınıfın önemli bir bölümüne fayda sağlarken, her yıl üniversiteden mezun binlerce gence istediklerini sağlamıyor.
Tıpkı komşuları gibi, Suudiler iş, ev, eğitim istiyor. Artan işsizlik, geçleri anti sosyal davranışlara iterken, evlilikler çöküyor, bekar erkeklerin sayısı artıyor, yoksulluk sınırının altındaki insan sayısı çoğalıyor. Bugün, yaşları 20 ile 24 arasında değişen Suudilerin yüzde 40’ı işsiz durumda.
Aynı zamanda, ardı ardına yaşanan skandallar da devlet kurumlarındaki yolsuzluk ve adam kayırmanın derecesini gözler önüne serdi. Siyasi suçlular, Suudi hapishanelerini doldurdu.
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen halk hareketleri de Suudi Arabistan için alarm zillerinin çalmasına yol açtı…
Diken üstündeki Suudi Arabistan Kralı Abdullah, “Hiçbir Müslüman, bir Arap-İslâm ülkesi olan Mısır’ın güvenlik ve istikrarıyla oynayamaz… Mısır’ın kaderi ile kazanımları, Arap ve İslâm dünyasınınkiyle ortaktır,”[42]derken; Kral Abdullah’a reformlara hız vermesi çağrısında bulunan Suudi Prens Talal bin Abdülaziz, BBC’ye röportajında, Arap ülkelerinde başlayan huzursuzluğun, Kral Abdullah’ın reformlara hız vermemesi durumunda Suudi Arabistan için tehlikeli olabileceğini açıklıyordu.
Sonra da “Riyad’da hükümetin kesenin ağzını açması ve işsizlere yardım, ev isteyenlere 500.000 riyal, iki ay ikramiye ve üstüne tatil günü veren kararlar paketinin kabulünden sonra halk, kutlama yaptı. Burada kral, büyük popülerlilik kazandı.”[43]
Özetle Suudi hanedanında Şiilere, liberallere ve kadınlara yönelik şiddetli baskılar zaman zaman yerel protesto ve kıpırdanmalara yol açsa da petro-dolara dayanan muazzam servet, hemen tüm Körfez ülkelerinin güvencesi gibi gözüküyordu.
Kaldı ki ‘The Guardian’ın başyazısında işaret ettiği üzere: “Suudi muktedirlerin devrimin Bahreyn’de ön, Yemen’de arka kapılarına gelip dayanmasından dolayı ne kadar tedirgin olduğunun göstergesi, Kral Abdullah’ın yurtdışındaki tedavisini yarıda kesip ülkeye dönmesi ve döner dönmez de hediyeler dağıtacağını açıklamasıydı. Kamu çalışanları yüzde 15 maaş artışı alacak, öğrenciler ve işsizler için yeni mali yardımlar yapılacak ve kredilerde ödeme kolaylığı sağlanacak. Ve bütün bunlar, gelecek yıllarda eğitime, sağlığa ve altyapı projelerine 250 milyar dolar harcamak yönündeki karar çerçevesinde gündeme geliyor.
Başlangıcından beri Suudi devletinin alametifarikası paradır. Petrolden önceki dönemde Britanya, bu benzersiz siyasi varlığı (püriten bir dini düzenle yayılmacı bir aşiret konfederasyonu arasındaki netameli ortaklığa dayanan ve sınırları dahilinde pek çok gönülsüz tebayı barındıran bir ülke) altın sayesinde bir arada tutmuştu. Kaba kuvvet, katı bir din ve para, Suudi Arabistan’ı bir arada tutuyor.”[44]
Tam da bu koordinatlarda Suudi Arabistan’ın Bahreyn müdahalesi devreye giriyordu…
II.2) BAHREYN
Bahreyn, emperyalistlerin başrol oyuncusu olduğu ikinci perdenin bariz bir çifte standartlılık örneğidir!
Örneğin Michael Scheuer, ‘National Interest’te yayımlanan, ‘Bütün Korkuların Toplamı’ başlıklı yorumunda, “Batı’nın gözleri Libya, Mısır ve Yemen’e odaklanmış görünüyor ama ABD, Arap dünyasına yönelik 35 yıllık müdahâlenin faturasını ufacık Bahreyn’de ödeyecek gibi görünüyor” dedikten sonra ekliyordu: “Bahreyn pekâlâ da, bizim bildiğimiz hâliyle dünyanın biteceği yer olabilir.”
Libya’ya hava saldırıları başlarken Scheuer Bahreyn’in önemini abartıyor olabilir, ama çok fazla değil. Önce 1000 asker ve zırhlı araçlarla, helikopterlerle Suudi Arabistan ordusu, ardından Kuveyt dahil körfez ülkelerinden askerler ve tanklar Şii ağırlıklı ayaklanmayı bastırmak için Bahreyn’e girdiler. Böylece bölgedeki Şii-Sünni gerginliği bir derece daha yükseldi.
‘The New York Times’, “Suudilerin Bahreyn’de Şiir ağırlıklı bir rejimin oluşarak kendi ülkelerindeki Şii nüfusu da cesaretlendirmesine katlanamayacağını”, bu yüzden ABD’nin önerilerine, “özellikle Obama, Mübarek’i terk ettikten sonra”, “kulaklarını kapadıklarını” anlatıyordu.
‘Al Ahram’ da Suudi yetkililerin “Bu daha sürecin başı, Bahreyn’e gereken yardım yapılacak. Bu ucu açık bir harekât” dediğini aktarıyordu. Operasyon Suudilerin İran ve Şii korkusundan kaynaklandığına göre, süreç, gerçekten de açık uçlu hâle gelebilirdi.
Scheuer’i korkutan olasılık da işte buydu ve ona göre de “Eğer Sünni güçler Şii muhalefeti bastıramaz, hatta silahlı bir direnişle karşılaşırlarsa, Bahreyn’de 5. Filosu’nu üslendiren ABD’nin, İsrail lobisinin “İran destekli Şii teröristler” olarak niteleyeceği gruplara karşı devreye girmesi gündeme gelebilir. Bu durumda da Kaddafi’nin iktidarda kalması, Bahreyn’de ABD’nin ödemek zorunda kalacağı faturanın yanında, önemsiz bir sorun olacaktır”!
Evet, emperyalistler için bu tür kaygıların kaynağıdır Bahreyn…
Bu durumda da “Avrupa ve ABD için asıl endişe kaynağı, Bahreyn. Bu ülkedeki muktedirler devrilirse, Suudi Arabistan’da ayaklanmayı önlemek zor olacak,”[45]vurgusuyla Tarık Ali, Bahreyn’de iktidarın el değiştirmesi durumunda, bunun Suudi Arabistan’da da devrime yol açacağının altını çizerek, “Bahreyn’i yönetenler iktidardan uzaklaştırılırsa, Suudi Arabistan’da demokratik bir devrimi durdurmak zor olacaktır,” demesi boşuna değildir…
Çünkü Körfez’deki kırılgan noktalardan Bahreyn, 1 milyon 200 bin nüfusuyla pek dikkat çekmeyen, önemsenmeyen bir ülke gibi. Oysa Bahreyn büyüklüğüyle ters orantılı olarak ayaklanmaların niteliğini değiştirebilir. Bu ülke hem ABD hem Suudi Arabistan hem de İran açısından çok önemli. Nüfusun yüzde 80’i Şii olan Bahreyn’de Şiilerin temsili yüzde 40 civarında. Şiiler hem temsilde hem devlet kademelerinde ikinci sınıflar ve ciddi baskı altındalar. En önemlisi ise ülkedeki Amerikan üssü… 1990’lı yıllardan bu yana körfezde gezen, Irak’ı vuran, İran’ı kontrol eden tüm uçak gemilerinin lojistik merkezi bu üs.
Başkent Manama ise İngiliz iş insanlarının, Amerikan askerlerinin rahat rahat yaşadığı, rock kafelerde eğlendiği doğudaki küçük “cennetlerden” biri. Suudilerin 70 kilometrelik köprü ile bağlantı kurdukları gece kulüplere uğrayıp sabahları geri dönükleri “iki deniz arasındaki ülke”.
“Bahreyn’in zenginliği petrole dayanıyor. Petrol parası sürekli emlak spekülasyonuna neden oldu (Dubai modeli). Bu süreçten yararlananlar kraliyet ailesi ve onun suç ortağı bir zümre oldu. Esas büyük kitle, Şiiler, bu zenginliğin neredeyse sosyal yaşama hiçbir etkisi olmadığı için öfkeli. Kralın demografik manzarayı yeniden yapılandırmak için 50 bin yabancı işçiyi getirmesi Şii nüfusun korkusu oldu. Bu ‘Bahreynleştirme’ (Bahrainization) politikası, yabancı emeğin yerel emeğe karşı bir sis perdesi oldu. İşe yaramadı. Daha da kötüsü, Bahreyn hükümetinin, 2007 yılından bu yana süren kredi krizi nedeniyle yakıt ve gıda için uyguladığı sübvansiyonları kesme önerisi oldu. Mısır, Yemen ve Tunus gençliği; İngiltere, İrlanda, İtalya ve Fransa gençliğine -hepsi, kemer sıkma politikalarına karşı sokaklara döküldüler- benzedi. Ayaklanmalarda gençler ön saflarda yer aldılar çünkü onların geleceklerini ipotek altına alan politikalardan ve kesintilerden en fazla kaybedecek olanlar onlar. Bu nedenle ve ilâveten, süper güçlerin (Davos elitleri ve kurumları) fazla ödeme yapılan ajanlarına (bankacılar) karşı da bir tepki var.”[44]
Bu çerçevede “Bahreyn’deki ayaklanma hem hak arama hem mezhepsel temelde ilerliyor. Her ne kadar Şii muhalefet, kendisini mezhep üzerinden değil Bahreyn üzerinden tanımlasa da, buradaki altüst oluşun sonuçları farklı olacaktır.”[47]
Kolay mı? “Bölgedeki mezhepçi kutuplaşmayı somutlaştıran Bahreyn’deki gerginlik, sadece Bahreyn’de değil, başta Suudi Arabistan olmak üzere diğer Körfez ülkelerinin çoğundaki meşru reform taleplerine de olumsuz biçimde yansıdı.”[48]
Böylelikle de “Bahreyn ve Körfez ülkelerindeki halkların tek istedikleri reformken, Suudi müdahalesi bu radikalleşme sürecinin reçetesi hâline geliyor”ken;[49]muhaliflerin gösterileriyle sarsılan Bahreyn, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinden yardım isterken, Suudi birliklerinin Bahreyn’e 1000’den fazla asker yollaması muhalefet tarafından “savaş ilanı ve işgal” olarak değerlendirdi.
Kaldı ki Rannie Amiri’nin işaret ettiği gibi, “Bahreyn’deki patlamaya hazır durumu tam olarak anlamak için, hem demografiye hem de siyasi yapıya bakmak gerek. 1.2 milyonluk nüfusun sadece 530 bin kadarı Bahreyn vatandaşıyken, en az yüzde 70’i de Şii. Kral Hamad Bin İsa El Halife ve Bahreyn’i iki asırdır yöneten El Halife hanedanlığıysa Sünni.
Eğer ülkede dişe dokunur ve temsil edici demokratik kurumlar olsaydı, mezhep uyuşmazlıkları bir dipnottan ibaret olabilirdi. Fakat ne yazık ki durum böyle değil. Şii vatandaşların sivil, siyasi ve insan hakları, monarşi tarafından on yıllardır ayaklar altına alınıyor. Yani Bahreyn’in Basra Körfezi ülkeleri arasında ‘demokrasi ve reformun deniz feneri’ olduğu iddiası (sıkı müttefiki ABD’nin tekrarladığı bir nakarattır bu), tümüyle uydurma.
Berbat vatandaşlık yasaları (Bahreynli olmayan Sünnilere kolayca vatandaşlık ve oy hakkı tanınıyor; amaç, ülkenin nüfus yapısını sinsice değiştirmek), mevcut monarşinin nüfusun çoğunluğunda nasıl öfke ve huzursuzluk ortamı yarattığının örneklerinden sadece biri.
Yoksul ve dışlanmış Şiiler, hükümette hiçbir önemli mevkide değil. İşgücünün yüzde 80’ini oluşturmalarına rağmen, kamu sektöründe yoklar. Güvenlik birimlerinde esamileri neredeyse hiç okunmuyor: Ulusal Güvenlik Aygıtı’nda (NSA) çalışan 1000 kişinin üçte ikisinden fazlası Bahreynli olmayanlar (Ürdünlüler, Mısırlılar, Pakistanlılar vs.) ve ezici çoğunluğu da Sünni. Bahreynli Şiiler, NSA’nın yüzde 5’inden azını teşkil ediyor ve sadece alt düzey mevkilerde bulunuyor veya paralı muhbirler olarak çalışıyor.
Paramiliter Özel Güvenlik Güçleri’yse (SSF), NSA’nın altında faaliyet gösteriyor ve 20 bin kişiden oluşuyor (bunların da yüzde 90 kadarı Bahreynli değil). SSF bünyesinde tek bir Şii bile mevcut değil.
Ve elbette başkent Manama’nın lüks semtlerinde konuşlanmış olan ve kralın tebasını ezmek için ithal ettiği bu güvenlik güçleri, içinde bulundukları vahim koşulları sokaklarda protesto eden Bahreynli Şiilerin üzerine salınıyor.
2011 yazında hükümet, rejimin daimi işkencelerinin sona ermesini talep eden onlarca insan hakları çalışanını, dini lideri ve muhalifi tutuklamıştı. Aralarından yirmi beş kişi, ‘yabancı örgütlerle bağlantıda olmak ve onlara kraliyetle ilgili yanlış bilgi vermekle’ suçlandı. Yarısı da darbe girişiminde bulunmakla itham edildi. Toplamda 450 kişi tutuklandı ve aralarında tanınmış demokrasi yanlısı blog yazarı Ali Abdülimam da vardı.
İşkence gördükleri iddiası üzerine tutukluları muayene eden devlete bağlı adli tıp kurumuysa, üzerlerinde bulunan yara, bere, yanık ve kesiklerin işkence sonucu olmadığı kararına vardı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Şubat 2010 ve 2011’de yayımladığı raporlar, Bahreyn’de işkencenin sistematik olduğunu ve çocukların bile gizli poliste fiziki ve cinsel kötü muameleye maruz kaldığını gösteriyor.”[50]
Örneğin Bahreyn’de muhalifleri tedavi eden doktor ve hemşireler ağır bedel ödüyor. Doktorlar işkence gördüklerini ve hakarete uğradıklarını söylüyorlar…
İyi de nerededir Libya’ya “götürülen Batı’nın demokrasi”si????
Alaeddin Yalçınkaya’nın “Bahreyn’de terör, Libya’da insan hakkı”[51]diye betimlediği ironidir bu!
II.3) LİBYA
2011 Mart’ın başında, “Libya’ya emperyalizmin ilgisinin nedenini bulmak zor değil”diyen Sara Flounders, Bingazi’nin aynı zamanda Libya’nın petrol ve gaz borularının, rafinerilerinin çoğuna ve sıvılaştırılmış doğalgaz limanına çok yakın olduğuna dikkat çekip, “22 Şubat 2011’de Bloomberg, Libya’nın Afrika’daki 3. büyük petrol üreticisi olmakla kalmayıp, kıtadaki 44.3 milyar kapasiteyle, en büyük petrol yataklarına da sahip olduğunu yazdı. Göreceli küçük bir nüfusa sahip ama dev petrol şirketlerine müthiş kârlar sağlayacak bir ülke Libya. Aşırı zenginler işte olaya böyle bakıyorlar ve işte onların Libya’daki halkın demokratik mücadelesine ilgisinin altında yatan ve kendi sözleriyle anlattıkları kaygıları da bunlardır,” diyerek, “Ayaklanmanın Libya’nın en zengin petrol yataklarının olduğu yerin hemen kuzeyindeki Bingazi’de başlaması bir rastlantı mı? Bingazi aynı zamanda Libya’nın petrol ve gaz borularının, rafinerilerinin çoğuna ve Sıvılaştırılmış Doğalgaz limanına çok yakın. Ülkeyi bölmek için bir plan mı var?”[52]sorusu boşuna değildi…
Gerçekten de Manuel Freytas’ın, “Kaddafi’ye karşı yapılan darbenin şifresi, ABD’nin 1969 Devrimi ile kontrolünü kaybettiği (1979 yılında İran’da olduğu gibi) Libya petrolünü ele geçirmektir,”[53]saptaması boşuna değildir…
“İyi ama Kaddafi bir diktatör” mü dediniz? Elbette haklısınız…
“Diktatörlüğe hepimiz karşı çıkmalıyız. Ancak, yabancı tahakkümü tehdidini de akıldan çıkarmadan…
Libya’nın sözde ‘Cumhuriyetinde’ pis kokan bir şeyler var…
Albay Muammer Kaddafi’nin bir diktatör olduğu su götürmez. Libya’da 42 yıla yakın süredir iktidarda olan bir diktatör ve sözüm ona ‘kaid’ olarak hüküm sürmekte. Ancak, Libya’nın içinde gerginlikler artırılıp ayaklanma ateşine benzin dökülüyor…
Her ne kadar üçü de ortak olarak diktatörlükle yönetilseler de, Kaddafi’nin Libya’sı, Bin Ali’nin Tunus’u ya da Mübarek’in Mısır’ından çok farklı. Libya liderliği Amerika’ya ya da Avrupa’ya açıktan açığa kölelik yapmamakta…
Gene Tunus ve Mısır’ın aksine, Kaddafi’yle ABD ya da Avrupa arasındaki ilişki kabul edilebilir bir anlaşmazlık seviyesinde. Basitçe anlatılmak istenirse, Kaddafi, Bin Ali ya da Mübarek gibi ‘yönetilen bir diktatör’ değil, bir bağımsız Arap diktatörü”dür…[54]
Bu nokta ve Libya gerçeği (belkemiksiz liberaller gibi!) göz ardı edilmemelidir…
II.3.1) LİBYA GERÇEĞİ
Resmî adı Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi olan Libya, Roma, Makedonya, Osmanlı ve İtalya kolonisiydi, II. Dünya Savaşı sonrasında ise, birkaç yıl İngiltere ve Fransa kontrolünde kaldı. İtalyan sömürgeciliğine karşı Ömer Muhtar’ın başlattığı direniş hareketi bölgede efsaneleşmiştir. Ömer Muhtar’ın yakalanarak idam edilmesi sonrası özgürlük yolunda bir süre kesinti yaşanacaktı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölge Fransa ve İngiltere’ye terk edildi. Birleşmiş Milletler 1949’da Libya’nın bağımsız bir ülke olması gerektiği kararını aldı. Libya’yı 1920’lerden beri İtalyanlarla mücadele etmiş olan sonrasında Mısır’a sürgüne giden Şeyh İdris temsil ediyordu. Libya 1951’de bağımsızlığını kazandı, böylelikle de Birleşmiş Milletler aracılığıyla bağımsızlığa kavuşan ilk ülke oldu. İdris Libya kralı ilan edildi. 1953 yılında Arap Birliği’ne ve 1955 yılında da BM’ye üye oldu. 1959’da büyük petrol rezervlerinin keşfedilmesiyle zengin bir monarşiye dönüştü. Ancak servet yoksul halk tabanına beklenen şekilde yansımayacaktı. Libya, 1963 yılında 10 yönetim bölgesine ayrıldı. 1969’a gelindiğinde ordu içindeki genç subaylar krala karşı ayaklanmak üzere eşine az rastlanır bir cesaretle örgütleniyordu. Muammer Kaddafi 27 yaşında yüzbaşıyken bir grup subayla Kral İdris’e karşı darbe yaptı. Böylelikle monarşi son bulmuştu. Cumhuriyet dönemine geçildi. Kendisine albay rütbesi verdi ve devlet başkanı oldu.
Kaddafi “Üçüncü Evrensel Teori” adı verilen İslâm ve sosyalizm karışımı bir politik hat çizdi. Bu hat 1976’da yayınlanan Yeşil Kitap’ta formülleştirildi.
“Devrim Lideri” unvanını da taşıyan Kaddafi, İslâmi ülküler, sosyalizm ve Arap milliyetçiliğinin harmanlandığı, siyasi partiler ve temsili demokrasiyi reddeden “Yeşil Kitabı”nı temel alarak, halkın görüşlerini halk komiteleri ve genel halk kongresi aracılığıyla sunabilmesine olanak tanıyan “Cemahiriye Sistemi”ne 2 Mart 1977’de geçti. Libya lideri, ülkenin adını da Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi olarak değiştirdi.
Kitaptaki görüşler “Demokrasi Sorununun Çözümü: Halkın Hâkimiyeti”, “Ekonomik Sorunun Çözümü: Sosyalizm” ve “Üçüncü Evrensel Teorinin Toplumsal Temelleri” olmak üzere üç ana başlık altında sunuldu. Kaddafi kurduğu sistemi, “kitlelerin devleti” olarak tercüme edilebilecek “cemahiriye” sistemine dayandırıyor. “Doğrudan demokrasi” iddiası güdüyordu!
Sistemde iktidar çeşitli halk komitelerinin elinde tutulsa da, pratikte Kaddafi 42 yıldır hep seçilmiş oldu. Bu süreç içerisinde, ABD ile ciddi tartışmalar yaşayacak, ABD ambargosuna maruz kalacaktı. Ne ki bunu halkı motive aracı olarak kullanmasını bildi. Libya 1982-1983 yılları arasında Afrika Birliği Örgütü dönem başkanlığı yaptı.
Emperyalistlerin sürekli ilgi alanını oluşturan Libya günlük 1.6 milyon varil petrol ile Afrika’nın en büyük, dünyanın ise 12. ham petrol üreticisidir. Kişi başına yıllık ortalama geliri yaklaşık 15 bin dolar dolayındadır.
Ülkenin çok büyük bölümü tarıma elverişli olmayan çöllerle kaplıdır; nüfusun yüzde 90’ı ülke topraklarının yalnızca yüzde 10’unda, yüzde 88’i de üç büyük kent olan Trablus, Bingazi ve El Bayda’da yaşamaktadır.
Hiç kuşku yok ki Libya’nın doğal kaynakları, özellikle petrolü Kuzeyli şirketlerin iştihalarının hedefidir: İtalyan petrol devi günlük toplam 1.6 milyon varil ham petrolün 244 bin varilini, Alman Wintershall ise 100 bin varilini üretmektedir.
İtalya ham petrol ihtiyacının yüzde 25’ini, doğalgaz ihtiyacının da yüzde 10’unu Libya’dan sağlıyor. Libya doğalgazı İtalya’ya deniz altından geçen 510 kilometre uzunluğundaki doğalgaz boru hattıyla taşınıyor.
Kaddafi’nin demir yumruğuyla yönetilen ülkede Abdulbari Atwan’ın ifadesiyle, “Libya liderinin petrol gelirlerinden 200 milyar doları aşan dev bir serveti ve ülke hazinesine yıllık olarak giren 50 milyar doların üzerinde geliri var.
Libya’daki mevcut ayaklanma, ekonomik etkenlerden ziyade siyasi etkenlere dayanıyor. Zira nüfusun yüzde 52’sini oluşturan 25 yaş altı gençler, babalarının 40 yıl boyunca maruz kaldığı aşağılanmayı kabullenmiyor; sosyal adalete, demokratik değişime ve ülke servetinin eşit dağılımına ulaşmak için köklü değişim istiyor”;[55]ve de “Dünyanın en çok petrol üreten ülkeleri arasındaki Libya’da hiçbir sosyal güvencesi olmayan halk açlıkla pençeleşirken Kaddafi, 5 oğlu ve yakınları dolar içinde yüzüyordu.”[56]
II.3.2) KADDAFİ VE İSYANCILAR PARANTEZİNDE BATI HESAPLARI
Burada durup bir Kaddafi parantezi açmak gerekiyor…
Arif Işıldar’ın, “Kaddafi’nin hatası varsa -ki vardır- o da ülkesini demokrasi, özgürlükler, insan hakları ve evrensel değerler istikametinde bir değişim sürecine yöneltmemiş olmasıdır,”[57]saptamasına Gilbert Ahcar’ın, “Kaddafi ilk dönemlerinde ilerici yasalar çıkarmış olsa da rejiminin son dönemlerinde ilericilik veya anti-emperyalizm adına hiçbir şey kalmamıştı,”[58]sözleri de mutlaka eklenmelidir…
“Kaddafi’nin dengesiz kişiliği”ne dikkat çeken Rıza Türmen’in ve Raja Kemal’in tespitiyle, Kaddafi acayip davranışları nedeniyle kahkahalarla gülünen bir lider hâline gelmiş ve küçük düşen Libya halkı sefalet içinde yaşıyor”ken;[59]Orhan Bursalı’nın, “Kaddafi, kimileri onu ‘emperyalizme karşı’ bulsa da, yabancı lejyonerlere halkını vurduran, uçaklarla saldıran, acımasız bir diktatör,” uyarılarına rağmenradikal sosyalistler Kaddafi gerçeğini “es” geçmeden emperyalist işgale karşı çıkarlar…
Abdurrahman Elraşid’in, “Libya’da yaşananları Tunus’taki devrimin tek sonucu olarak görmek imkânsız olsa da bu devrimin katkıda bulunduğu ve Libya’daki isyan ateşini körüklediği doğru,”[60]diye betimlediği isyancılara gelince…
Başlangıç itibariyle Kaddafi zulmüne karşı ayaklananlar, “Libya’da isyancılarla rejim arasında diyalogdan bahsetmek tam bir zaman kaybı; zira kriz, iki devlet veya iki ordu arasında değil. Ortada müzakerelerin fayda vermeyeceği bir savaş var…Durum, şu an Trablus’la Bingaziarasında diyalog komedisinin durmasını gerektiriyor. Yarım bir zafere yer yok; ya devrim ya Albay,”[61]formülünün keskinliğiyle ve süreç içerisinde emperyalistler ile buluşmuşlardır…
Elbette bu durumda Batı hesaplarının rolü belirleyici olurken; T. “C”de komik duruma düşmüştür!
Örneğin Fidel Castro’nun, “Kaosun ortasında Libya’da her türlü olaydan müteşekkil bir karışım üretiliyor ve ABD ülkedeki barışla ilgili zerre kadar endişe duymuyor,”[62]diye haykırdığı gibi uluslararası ilişkiler uzmanları, başını Fransa’nın çektiği koalisyon güçlerinin Libya’ya yönelik harekâtın, insan hakları ihlâlini gerekçe gösterip petrol bölgesinde etkinlik sağlama amacı taşıdığı görüşündeyken; Prof. Dr. Erhan, BM Şartı’nın Güvenlik Konseyi’ne insan hakları gerekçesiyle müdahale kararı verme hakkı tanımadığını vurgulamış; Prof. Dr. Pazarcı da, “Amaç muhakkak ki petrol. Ancak bundan sonra insan hakları gerekçesiyle gelişigüzel müdahale kararları alınması riski de ortaya çıktı” demiştir.
II.3.3) BATI(’NIN EMPERYALİST) MÜDAHALESİ
Miguel Urbano Rodrigues’in işaret ettiği üzere -bilmeyen, görmeyen yok!-, “Bingazi’deki gösterilerde, CIA tarafından finanse edilen örgüte Libya Ulusal Kurtuluş Cephesi dendi.”[63]
İngiltere, Fransa ve ABD liderleri David Cameron, Nicolas Sarkozy, Barack Obama’nın ‘Washington Post’, ‘The Times’ ve ‘Le Figaro’ gazetelerinde yayımlanan Libya açık mektubunda, “Kaddafi, ülkesini uluslararası toplumdan dışlanmış bir devlet hâline getirecek. Onu iktidarda bırakmak, vicdansızca bir ihanet olacaktır,”[64]dedikleri üzere Batı(’nın emperyalist) müdahalesi, Afrika’nın en büyük üçüncü petrol üreticisi Libya’nın emperyalizm tarafından doğrudan kontrol edilmesini hedefliyor.
Örneğin NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, ‘Der Spiegel’ dergisine verdiği demeçte, Libya’daki krize “askerî çözüm” olmadığını, siyasi bir çözüm gerektiğini söylese de; senatör John McCain, Libya’daki harekâta yine Amerika’nın komuta etmesi gerektiği vurgusuyla, “Tüm müttefiklerimizin katkılarını ve çabalarını takdir ediyoruz, özellikle de İngiliz ve Fransızları. Ancak gerçek şu ki NATO, ABD’dir,” diye açık konuşuyor…
Bunun yanında Obama’nın hiçbir Amerikan kara askerinin Libya operasyonuna katılmadığı konusunda ısrar etmesine rağmen, CIA ajanlarının küçük gruplar hâlinde Batılıların gölge gücünün bir parçası olarak Libya’da çalıştıkları açıklandı.
CIA’nın Trablus’taki bürosu kapatılmadan önce çalışmış olanlar ve sayıları bilinmeyen yeni gelen ABD’lilerin yanı sıra İngiliz özel birliklerinin ve İngiliz istihbarat servisi MI6 ajanlarının da Libya’da olduğu kaydedildi.
‘The Times’ da, İngiliz ajanlarının Libya tanklarının, toplarının ve füzelerinin yerleriyle ilgili istihbarat topladıklarını ve İngiliz jetlerinin hava saldırılarını yönlendirdiklerini bildirirken; ayrıca dış istihbarat servisi MI6 ve SAS komandolarından oluşan 8 kişilik bir İngiliz timinin Bingazi’de isyancılar tarafından yakalandığı yönündeki haberlerin ardından 6 Mart 2011 günü İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan “küçük bir diplomatik ekip bazı zorlukların ardından Libya’dan ayrıldı” açıklaması geldi… Açıklamada, ekibin amacının muhalif gruplarla görüşmek olduğu ancak zorluklarla karşılaştıkları ifade edildi!
Cemil El Salhut işaret ettiği üzere şu tartışılmaz bir gerçek: “Sivilleri koruma söylemiyle yola çıkan yabancı müdahale, Libya’yı ve halkını yıllarca geriye götürecek uzun vadeli bir savaş hedefliyor.”[65]
“Yaşananlar ABD ve NATO’nun gözlerini Libya’nın petrol ve doğal gaz zenginliğine diktiklerini, Libya’yı bölmeyi planladıklarını ve en azından onun bir bölümünü kendilerinin ve kuklalarının yönetimi altına sokma yolunda çaba harcadıklarını gösteriyor. Ne var ki bunun böyle olması, Kaddafi yönetiminin suç ve günahlarını görmezden gelmeyi asla haklı çıkarmaz ve çıkaramaz. Libya halkının tıpkı diğer bölge ülkeleri halkları gibi demokratik, özgür ve adil bir toplumda yaşama hakkına sahip olduğu tartışma götürmez. Bu bakımdan, her tutarlı demokrat ve enternasyonalist, Libya halkının, bu ülkedeki önemli ölçüde çürümüş ve yozlaşmış olan rejime karşı meşru taleplerini ve savaşımını desteklemekle ve başka ülkelerde olduğu gibi Libya’da da sıradan emekçilerin ve gençlerin her düzeyde ülkenin yönetimine, göstermelik değil sahici bir biçimde katılımından yana olmakla yükümlüdür.
Ne var ki bugün Libya’da yaşanan savaşım daha çok, egemen sınıfın ya da kliğin iki kanadı arasındaki bir savaşım görüntüsü veriyor. Merkezi Bingazi’de bulunan Libya muhalefetinin hem tabandan gelen halkçı ve de potansiyel olarak devrimci öğeleri, hem de egemen sınıf/ klikten ve farklı aşiretlerden gelen burjuva ve gerici öğeleri içerdiği anlaşılıyor. En azından şimdilik birincilerle ikinciler arasında bir saflaşma yaşandığını ve birincilerin ikincileri etkisiz hâle getirmekte olduğunu ya da getirmeye çalıştığını gösteren ciddi bir veriye rastlanmıyor. Tam tersine, yer yer yapılan olumlu ve anti-emperyalist içerikli açıklamalara rağmen muhalefetin, ülkeye müdahale eden ABD ve AB emperyalistlerine karşı net bir tutum almadığı, hatta onun güdümüne girme eğiliminde olduğu, örneğin Kaddafi rejiminin hava kuvvetlerini etkisizleştirmek için bir uçuşa yasak bölge uygulamasından, yani emperyalist akbabaların Libya’ya müdahalesinden yana olduğu görülüyor…
İnsanlığın başına musallat olmuş emperyalist haydutlar hakkında söylenecek söz kalmadı; savaş bahsinde de tarihsel sicili bozuk olan aç gözlü emperyalizmin ne büyük felaketlere ve acılara sebep olduğu biliniyor.
Elbette böylesi kirli bir savaşa seyirci kalmak, bir insanlık ayıbıdır!
Gerçekte devrimci – komünist güçlerin yapmaları gereken şey bellidir; kendi bencil amaçları için savaşan ve halklara acı vermeyi sürdüren emperyalist soyguncularla Libya’nın egemenlerini tarihin çöplüğüne atmak. Ama ne yazık ki bunu gerçekleştirebilecek güçten yoksunuz. Ve fakat şimdi de yapılabilecek şeyler var; dünyanın her yerinde sokağa çıkıp emperyalist saldırganlığı protesto etmek ve Libya halkının, ‘emperyalist kurtarıcılar’ olmaksızın kendi kaderini belirlemesini istemek gibi…”[66]
II.4) SURİYE
Suriye’deki durum da kendi iç dinamiğinden bağımsız olarak dışarıdan belirlenen ve belirlenecek bir süreçken; Chris Phillips’in, “Akılcı bir fırsatçılıkla bölgesel ilişkilerini canlandıran Esad, artık ABD ve AB’nin temas kurmak istediği bir lider,”[67]diye betimlediği denklem geride kaldı.
ABD Başkanı Barack Obama yönetimi Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın da aralarında bulunduğu üst düzey hükümet yetkilileri ve devlet kurumlarına yaptırım getirdiklerini söylerken; ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton da, “ABD ve AB’nin, Suriye hükümetinin izlediği yolu değiştirmemesi hâlinde, Suriye’nin protestoculara karşı uyguladığı şiddete yanıt olarak yeni adımlar atacağını,” açıkladı.
Bu elbette boşuna olmadığı gibi, Ortadoğu’nun emperyalistlerin arzuladığı türde düzenlenmesine yönelik bir adımdı…
Örneğin Rula Halef’in, İran’ı köşeye sıkıştırmak isteyen Batılı güçler, görünürdeki uluslararası yaptırımların arka planında 30 yıldan uzun süredir devam eden Şam-Tahran ittifakının altını oymaya çalışıyor,”[68]diye betimlediği güzergâhta ‘The Washington Post’, WikiLeaks belgelerine dayanarak ABD’nin Suriye muhalefetini finanse ettiğini yazdı.
Habere göre, Suriye yönetimi karşıtı haberler yayımlayan, merkezi Londra’daki uydu kanalı Brada TV’nin mali destek sağlanan muhalif kuruluşlar arasında olduğu belirtildi. WikiLeaks belgelerinde, Brada’nın Yazı İşleri Müdürü Malik el Abde’nin sürgündeki Suriyeli muhalif grup Adalet ve Kalkınma Hareketi’nin kurucularından olduğu, ABD’nin Brada TV ve Suriye’deki diğer muhalif gruplara 2006’dan bu yana en az 6 milyon dolar sağladığı da kaydediliyordu…
Emperyalistlerin Libya’daki Kaddafi gibi, Suriye’nin Ortadoğu’daki konumu ve duruşundan rahatsız olduğu ve nükleer yaygaralarla yıpratmaya da çalıştığı bir “sır” değil…
Suriye’ye ilişkin olarak “Batı’ya karşı son kale” kaydını düşen Abdulbari Atwan şunların altını özenle çiziyor:
“Arap halklarını aşağılayan, kaynaklarını yağmalayan ve direniş ruhunu kıran Batı’yla mücadelede bize kalan tek kale olan Suriye için endişeliyiz. Bu nedenle reformlarla sağlamlaştırılmasını ve içeriden çöküşünün önlenmesini istiyoruz, ki pusuda bekleyen güçler tarafından ele geçirilmesi kolaylaşmasın.”[69]
Ancak Suriye’deki kalkışmada emperyalistlerin (özellikle de ABD’nin) parmak izi çok netken; yönetimbu kalkışmaya karşı sert ve net bir tutum sergiliyor…
Örneğin Hasan Bülent Kahraman’ın, “Beşar Esad, Mübarek olmayı değil Kaddafi olmayı seçti,” diye betimlediği yönelişle 19 Nisan 2011’de Şam yönetiminden olaylara ilişkin “silahlı ayaklanma” değerlendirmesi geldi ve tüm gösterilerin yasaklandığı duyurulup, “Suriye’nin güvenliğini tehlikeye sokan silahlı ayaklanmalara tolerans gösterilmeyecektir” dendi.
Ve muhalif kesimin önde gelen temsilcilerinden sol görüşlü Mahmud İsa’nın 20 Nisan 2011 sabah saatlerinde evinde gözaltına alındığı belirtildi. İsa’nın gözaltına alınması üzerine ülkede protestoların dozunu giderek arttı.
Daha sonra da Dera kenti devreye girdi… Bir görgü tanığı, 25 Nisan 2011 sokağa çıkma yasağı ilan edilen kentte evden dışarı çıkanlara keskin nişancıların ateş açtığını anlatırken, bir başka görgü tanığı ise kentin ana caddesinin ceset dolu olduğunu aktardı.
Devlet şiddetinin hızla tırmandığı süreçte Erdal Güven, “Kaddafi Libyası ile Suudi ordusu kontrolündeki Bahreyn dışında, başka hiçbir ülkede ‘Arap Baharı’ Suriye’deki kadar kana bulanmadı… Suriye’de rejim başından beri tam da kendinden beklenen bir çizgi izliyor halk isyanına karşı,” derken; Muhammed Ali Herefi de, “Suriye, Filistin direnişine kucak açtıysa da bu, kendi halkının özgürlüklerini bastırmasını ve onları öldürmesini meşrulaştırmaz. Zira özgürlüğünü elde etmek için çaba harcamak, her halkın hakkı. Halkın özgürlük yolunda öldürülmesiyse, hiç kimsenin hakkı değil,”[70]notunu düşmekte haksız değildi…
Suriye Batı karşıtı konumuyla, Ortadoğu’da önemli bir konuma sahip olsa da, totaliter bir rejim olma özelliğini hep, ısrarla korumuştur…
Kimse inkâr edemez: Suriye Arap Cumhuriyeti’nin adı, pekâlâ, ‘Suriye Esad Krallığı’ olabilirdi. Arap monarşileri, kurucu hanedanın (örneğin Suudi Arabistan) ya da ‘kurdurulan’ın adıyla (Ürdün Haşimi Krallığı) ifade ediliyor. Abdülaziz ibn Suud’un kurduğu krallığa Suudi Arabistan, Haşimi ailesinden Abdullah’ı İngilizlerin getirip Ürdün Nehri’nin doğusunda, Irak ve Suriye adı verilen yeni ülkelerden ayırıp oturttukları topraklara Ürdün Haşimi Krallığı adı verildiği gibi Suriye’ye ‘Suriye Esad Krallığı’adı verilebilirdi…
Bu bağlamda “Suriye devleti son kertede bir ‘aile şirketi’ olduğu için, Mısır-Tunus rejimlerinden çok daha dayanıklı bir yapıya sahip. ‘Suriye Baharı’nın; Mısır-Tunus baharlarından farkını, ‘Le Monde’a verdiği çarpıcı bir söyleşide, Hamit Bozarslan, tam da bu yönüyle açıklıyor. ‘Tunus ve Mısır örneklerinde ‘rejim’, bir ‘devlet karteli’ olarak tanımlanabilirdi’ diyen siyaset bilimcisi Bozarslan, özetle sonra şöyle devam ediyor:
‘(Mübarek-Bin Ali) etrafındaki ilişkiler ağı ile belirlenen ‘kartele’ ordu ile bir kısım burjuvazi ve bürokrasi de dahildi. Ama gerek Mısır, gerek Tunus örneklerinde ‘ordu’, olabildiğince özerkti. Ordu (Bin Ali ile Mübarek’ten) mesafe aldığı noktada, her iki rejim de düştü. (Aile şirketi!) Suriye’de; ordu-iktidar ilişkileri çok daha güçlü. Esad ailesi etrafında örgütlenen devlet aygıtı; bu açıdan daha ziyade Saddam Hüseyin Irak’ını andıran bir tablo çiziyor…’
‘Arap Bahar’larının kaderi özetle… dönüyor dolaşıyor ‘ordunun konumuna’ indirgeniyor.
Göstericiler, orduyu yanlarına alabildikleri ölçüde başarı şansı yakalayabiliyor.”[71]
Bu nedenle de “Ortadoğu’nun en sıkı örgütlenmiş polis devleti Suriye’de, isyancıların işi Libya’dakilerden den daha zor.”[72]
Henri J. Barkey’nin, “Esad’ın başı epey belada. Kendi vatandaşlarına karşı ölümcül güç kullanması ve haberlere göre yüzlerce insanı öldürmesi, rejimine karşı büyüyen direnişi dizginlemiş değil. Suriye’den gelen görüntüler, keskin nişancılara ve silahsız göstericileri vuran güvenlik güçlerine dair tüyler ürpertici hikâyeler anlatıyor. Esad’ın Baas Partisi’nden 200 üye, durumu protesto ederek istifasını verdi,”[73]dediği tabloda Suriye muhalefetinin Baas rejimini sarsmasıyla birlikte zaten berrak olmayan kafalar iyice karıştı. Aslında Suriye’yi 1963’ten beri otoriter bir şekilde yöneten Baas Partisi’ni pek seven yokken; “reformcu oğul lider” imajı tarihe karışıyordu…
Evet kimileri için Beşşar Esad, bir zamanlar “değişim umudu”ydu…
“Suriye de etrafında olup bitenlerden soyutlanmış değil. Aksine, aynı zaman dilimi içerisinde etkilenmeye ve etkilemeye devam ediyor,”[74]saptamasının yapıldığı zamanlarda “Beşşar Esad’ın Suriye’si için “Diktatörsüz diktatörlük’ ifadesi yakıştırılır”dı, “Esad’dan, halkın öfkesi ile reformlara set çeken Baasçı şahinler arasında sıkışan”[75]lider olarak söz edilirdi…
Nizar Abdülkadir’in, “Suriye’de rejim, reform isteyen halkın öfkesiyle, yoksulların umudunu yitirmesiyle ve yurtdışındaki muhaliflerin rejim karşıtlığıyla yüz yüze”;[76]Simon Tisdall’ın, “Suriyelileri yöneten ‘korku faktörü’ başarısızlıkla sonuçlanırken, Esad reformlarda hızlı davranmalı, zira siyasetin akbabaları tepesinde geziniyor,”[77]diye betimlediği bu kesitte isyanın dallanıp, budaklanması “reform girişimleri”nin önünü kesti…
Müslüman Kardeşler’in lideri Muhammed Riyad Şokfa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki toplumsal hareketlerin Suriye’ye sıçramasının kaçınılmaz olduğunu ifade ettiği kesitte Suriye de muhalif sesler giderek yükseldi.
Örneğin Suriye’de güneybatıdaki Dera Vilayeti’nde göstericiler, iktidardaki Baas Partisi’nin (Arap Sosyalist Yeniden Doğuş) merkezi ve adalet sarayının bir kısmını yaktı…
Suriye’de “ok yaydan çıkmıştı”…
III. AYRIM: EMPERYALİZM VE EMPERYALİSTLER: HEP AYNI!
Tunus ile Mısır’daki başkaldırının sönümlenip/ sürdürülememesi ardından, devreye sokulan ikinci perde yani Libya’dan Suriye’ye uzanan sürecin bir kere daha ortaya koyduğu üzere emperyalizm ve emperyalistler: hep aynı… Değişen bir şey yok…
“Batı medeniyetinin, küresel terör ve sömürgeleşme üzerine inşa edildiği”nin altını çizen Andre Vltchek’in de hatırlattığı gibi dış destekli iç savaşların ivme kazandığı zamanlardayız.
Diktatörler için alarm çanları çalarken; başkaldırısını devrime tahvil edemeyen halk hareketlerinin rolünü, “durumu kurtarmak için büyük devletlerle işbirliği” yapan restorasyonlar dolduruyor.
Örneğin Avrupa ve ABD ile temaslarını artıran, Beyaz Saray’daki görüşmede ABD’den 3 milyar dolar isteyen Libya muhalefeti örneğindeki gibi…
Ya da NATO, Kaddafi’ye karşı yaptığı operasyonu genişletirken AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’un, isyancılara tam destek sözü vermesi gibi…
Veya AB’nin, Libya’da isyanın merkezi Bingazi’de ofis açarak muhaliflerle ilk diplomatik ilişkisini kurması gibi…
Emperyalistlerin “din faktörü”nden, “demokrasi” söylencelerine uzanan geniş yelpazeli yalanlarına, “Mösyö Sarkozy’ye alkış”[78]diye haykıran Bernard Henri-Levy gibi liberaller yedeklenirken; Prof. Dr. Hasan Köni’ye de, “Büyük sistemle çatışmak hayırlı olmaz,” pasifist kaderciliğini dayattığı tabloda köktenci bir değişimden ya da “demokrasi”den söz edemeyiz…
Tunus halkının, Bin Ali’nin yirmi yıllık dikta ve soygun rejimine başkaldırışı ve despotun ailesiyle birlikte ülkeyi terk etmesiyle başlayan ve çok geçmeden Mısır’a; Libya, Bahreyn, Yemen ve Ürdün’e yayılan dalganın yakın gelecekte Cezayir ve Fas’a uzanması, kuşkusuz kimse için sürpriz olmaz.
Ancak bu ülkelerdeki baskı rejimlerinin birbiri ardından, ne ki birbirlerinden farklı olarak yıkılıp gitmelerinde “Yeter artık” diyerek meydanları dolduran milyonların rolünü küçümsemeksizin, uzun yıllardan bu yana bu dikta rejimleriyle içli dışlı ilişkiler sürdüren, bir bakıma bu rejimlerin ayakta kalmalarını sağlayan Avrupa ve özellikle de ABD’nin belirleyici rolü gözden kaçırılmamalıyken; olup bitenin bir “NATO demokrasi” olduğu unutulmamalıdır…
Seumas Milne’nin de işaret ettiği gibi, “Tunus ve Mısır’dan farklı olarak, Libya’daki rejimin çözülmesinin en büyük stratejik ödülü, Afrika’daki en büyük petrol rezervleri olacaktır.”[79]
Geçerken anımsatayım: Enerji hakkında bilgi veren Amerikan ajansına (EIA) göre Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Libya, Nijerya (günlük 2.211 milyon varil), Cezayir (günlük 2.125 milyon varil) ve Angola’dan (günlük 1.948 milyon varil) sonra Afrika’da 2009 yılında en büyük dördüncü petrol üreticisiydi.
Libya aynı zamanda doğalgaz üretimini geliştirmek istiyor, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in verilerine göre bu sektörde tahminen 1.540 milyar m3rezervine sahip.
Ülke üç yıl içinde doğalgaz ihracatını yaklaşık iki katına çıkardı. Yine OPEC’in istatistiklerine göre 2005 yılında 5.400 milyon m3olan ihracatını yıllık 10.000 milyon m3’ten daha fazlasına çıkardı.
Libya petrolü en fazla İtalya, Almanya, İspanya ve Fransa da dâhil olmak üzere Avrupa ülkelerine ihraç ediyor ve Amerikalılar petrol işlerine katılmalarına rağmen bu ülkeden ham petrolü pazarlama ve ekstraksiyonunda hiçbir egemenliğe sahip değil.
Bu bilgi, Afrika ve Ortadoğu’da diktatörlük rejimlerine karşı “Arap isyanları” cephesine bindirilen Libya’da CIA’nin başlattığı iç darbeyi anlamak için bir anahtardır.
O hâlde “Emperyaliste emperyalist, diktatöre diktatör diyecek, eli kanlı emperyalistin getireceğine ‘özgürlük’ denilemeyeceğini de unutmayacaksınız. Diyelim unuttunuz, pek çok örnek var, ama bize en yakını Irak’tır…”[80]
Kim ne derse desin, ikinci perde emperyalist (Obama patentli) bir düzenlemeye denk düşmektedir veya sürecin baskın karakteri budur…
Murat Yetkin’in, “Ortadoğu’ya yeni Amerikan planları” vurgusuyla sunduğu Obama’nın, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki isyanların ardından bölgeye yönelik kapsamlı planı hazırladıklarını açıklarken, “Tarihî bir fırsatla karşı karşıyayız. ABD’nin Tunus’taki bir sokak satıcısının onuruna bir diktatörün çiğ gücünden daha önem verdiğini gösterme şansını yakaladık” demesi tam bu bağlamda ele alınmalıdır…
Bir ucunda Libya’ya saldırının çok önceleri Afganistan’da ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in ağzından General David Petraeus’a telaffuz edilmesinin; öte ucunda da Obama’nın, Suriye lideri Beşar Esad’a, “Ya ülkendeki dönüşüme liderlik et, ya da yoldan çekil” tehdidinin yer aldığı düzenleme bir çok handikap ve müphemliğe matuf özellikler içeriyor…
‘The Guardian’ın, “Obama belirsiz bir rota çiziyor”[81]diye betimlediği oyuna ilişkin olarak Abdulbari Atwan da, “Obama’nın tatlı sözlere ve barış vaatlerine doyduk,”[82]demeden edemiyor…
Bu noktada Fidel Castro’nun, İspanya’daki protestolarla Libya’daki olayları kıyaslayarak “NATO, İspanya’yı da bombalayacak mı?” sorusunun altını özenle çizerek, emperyalist tezgâhlara da, diktatörlüğe de hepimiz karşı çıkmalıyız; emperyalist tahakküm tehdidi ile diktatörlükler arasında bir tercih yapıp, bir diğerine yedeklenmeden…
III.1) “ÇİFTE STANDART”
Tarık Elhumeyid’nin, “Arap ülkelerini saran ayaklanmalar ve devrimler dalgası içinde, aklın ve mantığın sesi kayboldu ve ikiyüzlülük başgösterdi. Yönetimlerin yanı sıra medya ve aydınlar da bu ikiyüzlülüğe katılıyor,”[83]diye betimlediği koşullarda “çifte standart” deyip geçmeyin!
Pepe Escobar’ın, “Ortadoğu ve Afrika’daki kaos ortamına ‘masum sivilleri kurtarmak’ kisvesi altında giren Batılılar, yine en kârlı çıkanlar listesinde yer alacak,”[84]uyarısına; Immanuel Wallerstein’ın, “Müdahale yanlılarının sayısal kriteri şu: Bir hükümet 10 gösterici öldürürse, bu ‘normal’. 10 bin öldürürse suç ve insanî müdahale gerektiriyor,”[85]ölçütü de eklenirse emperyalistler için neyin “Ne” ve “Nasıl” olduğu ortaya çıkar!
Mesela Libya’yı yorumlarken Noam Chomsky, “Öncelikle bizden bir şey yapmamız istenmedi. Bizden asıl istedikleri uzak durmamız. Bize ‘uzak durun, elinize yeterince kan bulaşmış durumda’ deniyor,” vurgusuyla, ABD ve Batı’nın defalarca denenmiş bir planı uygulayarak, daha önce destekledikleri diktatörler gözden düşünce “demokrasiye aşkını ilan ettiğini” de söylerken; Rusya Başbakanı Vladimir Putin de, “Operasyon Ortaçağ’daki Haçlı seferi çağrısı gibi,” yorumunu yapıyordu…
Aslı sorulursa emperyalist Batı, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki halk isyanlarından korkuyordu!
“Mısırlıların, din için değil, laik özgürlük ve adalet için isyan etmesine kaygıyla bakan Batılı liberal ikiyüzlüler”e dikkat çeken Slovaj Zizek, “Demokrasiyi destekleyen ikiyüzlü Batılı liberaller, şimdi insanlar din yerine laik özgürlük ve adalet için ayaklandığında endişelere boğuluyor,”[86]derken, Robert Fisk de ekliyordu: “Araplar, haysiyet ve saygı istediğinde, iyi bir gelecek ve demokrasi taleplerinde bulunduğunda, onları memnuniyetle karşılamak yerine felaket muamelesi yapıyoruz…”[87]
Bu korku “Diktatörlerin destekçisi Batı”nın[88]gerçeğidir! Çünkü bu, Pepe Escobar’ın işaret ettiği gibi “Sömürgeci Beyaz Adam”a mündemiçtir…
Böylesi bir sömürgecilik gerçeğine yaslanan emperyalist Batı elbette ikiyüzlü, çifte standartlıdır!
Tarık Ali, “Obama-Clinton ikilisinin ve Avrupalı liderlerin Libya’ya müdahaledeki ‘Halkın yanındayız’ savı, ikiyüzlülüğün daniskası,”[89]derken nasıl unutabiliriz ki?
Batı, Avrupa’yı yasadışı göçlerden koruma ve Arap ülkelerini geride bırakma noktasında totaliter rejimlerden yararlanıyordu!
Batı’nın rolünü sadece Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin kendi halkına karşı işlediği savaş suçları çerçevesindeki işbirliği olarak görmek imkânsız. Aksine Batı, Libyalıların yaşadıkları sıkıntıların etkin biçimde ortağıydı!
Örnek mi? Batılı tutumların en kötüsü, olaylar başladığı sıralarda İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin tutumuydu…
Batı’nın ikiyüzlülüğü ve çifte standardı, siyasi kabullerden kaynaklandı…
“Mesela eski İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, Kaddafi’yi ‘cesur Libya lideri’ olarak nitelerken; aynı dönemin Başbakanı Tony Blair de Libya diktatörüyle bir araya gelmek ve ‘şahsi cesaret’ gösterdiğini belirtmek için, 2004’te Trablus ziyaretini yapmakta gecikmemişti…
Ayrıca Blair, Kaddafi’yle görüşmesinin ‘olumlu ve yapıcı’ olduğunu ifade ederek, ‘Şu an savunma ve terörle mücadele alanlarında güçlü bir işbirliğimiz var’ demişti…
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’yse, Kaddafi’nin Paris’e tartışmalı ziyaretini savunmak için ‘Kaddafi’ye Arap dünyasında bir diktatör gözüyle bakılamaz,’ şeklindeki açıklamasıyla, mantık ve diplomasi sınırlarını aşıp, ‘Kaddafi bölgedeki en ilerici Arap yöneticisi’ diye de eklemişti,”[90]Yaser Saad’ın da hatırlattığı gibi…
Çifte standartlı emperyalist Batı buyken; somut gerçek(ler)ini bir kez daha anımsayıp/ anımsatırsak!
III.1.1) SOMUT GERÇEK(LER)
Varan-I: Mülteciler Örneği: Batı Arapları kurtaracaktı değil mi?
Alın size somut gerçek(ler)…
Libya’daki savaştan kaçarak Batı’ya sığınmaya çalışan mülteciler Tunus sınırında, sağlıksız ve çetin koşullarda hayata tutunmaya çalışıyor…
 ‘The Guardian’ Akdeniz’de yaşanan bir mülteci trajedisini gündeme getirdi. Habere göre geçtiğimiz 2011 mart ayında içinde çocuk, kadın ve siyasi mültecilerin de bulunduğu 72 göçmeni Kuzey Afrika’dan İtalya’ya taşıyan bir tekne Akdeniz’de arızalandı. Gemi, İtalyan sahil güvenlik birimleri ve yakınlardaki bir NATO gemisi ile bağlantı kurulup yardım istedi ancak çağrısına cevap verilmedi. 16 gün açıkta bekleyen gemideki 72 göçmenden 61’i açlık ve susuzluktan öldü…
Varan-II: Bahreyn Örneği: Bakın ‘The Telegraph’ başyazısında ne diyor?
“Washington yönetimi, Mısır’da Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’i deviren halk ayaklanması karşısında beceriksiz davranmakla eleştirildi. Bahreyn’de de aynı manzarayla karşılaşmak mümkün olabilir mi acaba?
Bahreyn rejimi, demokrasi yanlısı protestoculara acımasızca karşılık veriyor; protestocular öldürüldü, çok sayıda protestocu da yaralandı. Görünüşe bakılırsa Bahreyn, Suriye, Pakistan ve Hindistan’dan devşirdiği güvenlik güçlerini kullanıyor.
Bu arada ordu da başkent Manama’yı adeta abluka altında tutmakla meşgul. Şu ana kadar Beyaz Saray’ın Bahreyn’deki gelişmelere tepkisi tereddütlüydü.
ABD Başkanı Barack Obama’nın sözcüsü, Bahreyn ve bölgedeki bütün ülkelere itidal çağrısında bulunarak, ‘vatandaşların temel haklarına saygı’ göstermelerini istedi; Britanya Dışişleri Bakanı William Hague’dan da benzer bir açıklama geldi.
Fakat protestoculara en ufak bir destek iması yok -hâlbuki çarpıcı bir tezatla Obama, İran’daki göstericileri ayan beyan teşvik etmişti. Şu an verilen cılız tepki anlaşılabilir. Bahreyn, ABD’nin kilit önem taşıyan stratejik müttefiki; 60 yılı aşkın süredir Amerikan Beşinci Filosu’nun operasyon üssü ve burada 4 binden fazla ABD askeri konuşlanmış durumda. Ülkeye iki asırdır hükmeden El-Halife ailesiyse, Washington için vazgeçilmez olduğunun farkında…”[91]
Varan-III: Yemen Örneği: Ureyb El Rentavi, “Kaddafi’yi Salih’le karşılaştırdığımızda, Kaddafi’nin daha tuhaf olduğu görülür… Ülkenin kaderini Batı’nın cebine koyan, ülkesini mafyanın sahasına çevirendir”;[92]Fehim Taştekin, “ABD, Yemen’de çıkmazda; halefsizlikten ortağını gözden çıkaramıyor”; derlerken; “Yemen’de petrol yok ki…” vurgusuyla Fehmi Hüveydi de ekliyor:
“Petrol desteği sağlama ve fiyatını tespit etme kararlılığı olmasa, Batı Libya’ya müdahale etmezdi. Bu söylem, bir kanıta ihtiyaç duymuyor. Zira Libya’da yaşananlarla Yemen’deki benzerlerini karşılaştırmak yeterli… İkisi arasında tür değil, derece farklılığı var. İki lider de halk tarafından istenmiyor, ancak iktidarda kalmakta ısrarcılar. Kendilerine karşı çıkanları bastırma çabaları içinde, sivillere karşı silah kullanmaktan çekinmiyorlar. Kaddafi, uçaklarını ve tanklarını kendi halkına karşı kullandı. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih de keskin nişancılar ve el bombaları kullandı. Buna rağmen dünya ayağa kalkmadı.
Libya’yla ilgilenirken, Kaddafi rejiminin düşürülmesi ve devrimcilere imkân sağlanması için askerî hedeflerin bombalanması kararlaştırılırken, Salih’in uygulamaları görmezden gelindi ve ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, kendisine göstericilere karşı şiddet kullanılmamasını tavsiye etti. Sebebiyse gayet açık… Libya Batı açısından petrol demekken, Yemen bu açıdan pek bir şey ifade etmiyor…”[93]
Varan-IV: Mısır Örneği: 4 Şubat 2011 tarihli AB zirvesinde liderler, Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e “demokrasiye geçiş” çağrısında bulundu, ancak istifa çağrısı yapmadı.
İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, diğer Avrupalı liderlerin aksine Hüsnü Mübarek’e destek vererek, “demokrasiye geçiş sürecinde görevine devam etmesi gerektiğini” söyledi!
‘Il Giornale’ye konuşan Kaddafi, Libya krizi konusunda Avrupalıların takındığı tavra çok şaşırdığını ve Berlusconi tarafından aldatıldığını da dile getirdi!
Varan-V: Libya Örneği: Koray Çalışkan’ın ifadesiyle “Libya’yı yöneten Muammer Kaddafi, Modern Batı’nın çocuğudur. Geleneksel kabile toplumunun tarihöncesinden kalmış lideri değil”![94]
Hızla birkaç örnek daha sıralayalım:
i) Libya’yı ABD, Fransa, Kanada ve İtalya ile birlikte vuran İngiltere, 2007 yılında dönemin Başbakanı Tony Blair’in Libya ziyareti sırasında adı geçen ülkeyle silah satışı için anlaşma yapmıştı. Anlaşma uyarınca Libya İngiltere’den füze ve hava savunma silahları satın almıştı.
Blair’in söz konusu tarihte gerçekleştirdiği ziyaretin hemen ardından Libya rejimine 2 milyon sterlin yardımda bulunduğu belirtilen İngiliz hükümeti, Libya ile ticari anlaşmalar da imzaladığı için ABD yönetimince eleştirilmişti!
ii) Libyalı isyancıların yönetimini halkın meşru temsilcisi olarak tanıyan Sarkozy 25 Temmuz 2007’de Kaddafi’yi Trablus’ta ziyaret etmişti. Sarkozy 10 Aralık 2007’de de Kaddafi’yi bu kez Paris’te ağırladı. Resmî Libya haber ajansı 10 Mart 2011’de Libya’nın elinde Sarkozy’nin kampanya finansmanına dair, Fransa Cumhurbaşkanı’na “zarar verecek bir sır” bulunduğunu duyurdu!
iii) Kaddafi’yi birçok kez kırmızı halıda ağırlayan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin yaptığı “Kaddafi’yi rahatsız etmemek için aramıyorum” yönündeki sözleri, ülkede tartışmalara neden olmuştu. İtalya’da muhalefet Berlusconi’yi, insan hakları karnesi zayıf Kaddafi ile dev ihalelere onay vererek çıkar işbirliği yapmakla suçluyordu!
iv) Kısa adı LIA olan Libya Yatırım Kurumu (Libyan Investment Authority) adlı kurum bugün 70 milyar dolar civarında bir mali kaynağı kontrol ediyor ve birçok yabancı şirket ya da kuruluşta hisse sahibi durumunda bulunuyor. Bu konuda akla hemen gelenler arasında mesela ‘The Economist’ dergisi ile ‘The Financial Times’ yayımcısı Pearson Grubu var. LIA, Pearson’da yüzde 3’lük hisseye sahip. Şirket son birkaç gün önce LIA’nın hissesini dondurduğunu ve kâr payı ödemeyeceğini duyurmuştu.
LIA’nın başka ülkelerde de yatırımları elbette var. İtalya bu konuda hayli önemli bir konuma sahip… Unicredit adlı İtalyan bankasındaki LIA payı yüzde 7. Juventus futbol kulübünde ise yine yüzde 7 hissesi var. Muhtemelen adları açıklanmayan birçok başka şirket ya da kuruluşta da LIA önemli hisselere sahip bulunuyor!
v) Batı tarafından 1990’lı yıllarda ambargoya maruz bırakılan Kaddafi’nin, imajını düzeltmek için ünlü bir lobi şirketi ile anlaşıp dünyanın en saygın akademisyenlerini “kiraladığı” ortaya çıktı
‘The Guardian’, dünya çapında faaliyet gösteren ABD merkezli The Monitor Group’un Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama, Harvard’dan Joseph Nye, Rutgers Üniversitesi’nden Benjamin Barber ve London School of Economics’den Anthony Giddens gibi isimlerin bulunduğu akademisyenleri 2006-2008 yılları arasında Trablus’a götürerek Kaddafi ile sohbet etmelerini sağladığını yazdı.
Habere göre imaj kampanyası için 3 milyon dolar ayrıldı. Şirket iddiaları kabul ederek özür diledi. Barber da şirketten para alarak Trablus’a gittiğini doğruladı…
vi) Nihayet “Batı’nın füzeleri bugün Libya’da diktatörün askerlerinden çok sivilleri öldürüyor. Arap devrimlerinin üzerine dünya egemenlerinin riyakârlığının gölgesi düşüyor,” Ahmet İnsel’in de dikkat çektiği gibi…
III.2) ABD’NİN MARİFET(LER)İ
ABD’nin marifet(ler)i ya da emperyal Obama politikalarını en iyi özetleyen; ABD liderliğindeki koalisyon güçleri Afganistan ve Irak’ın ardından Libya’ya da saldırdığına; saldırının ise her zamanki gibi “insanî müdahale” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışıldığına dikkat çeken Danimarka Komünist Partisi Genel Sekreteri Jørgen Petersen’in, “Bir kez daha ABD’nin yağma savaşına tanık oluyoruz!” sözleridir…
“Demokrasi” makyajıyla makulleştirilmeye çalışılan ABD’nin yağma savaşı, halk isyanlarının da bastırılarak yedeklenmek istendiği ikinci perdedir…
Bu durum bölgesel bağlamda ele alınmadan anlaşılamaz. Adam Hanieh’nin formülasyonuyla, “Burada bir kere daha, politik ve ekonomik olanın iç içe geçişine tanık oluruz. Ortadoğu’daki ABD politikası öncelikle petrol ve Petro-dolar zengini Körfez devletlerini kendi etkisi altında tutmayı amaçlar. Bu, ABD’nin söz konusu petrol stoklarını doğrudan edinmek istemesinden daha ziyade (her ne kadar bu sürecin parçası olsa da), petrol stoklarının bölge halkının demokratik kontrolünün dışında kalmasını sağlamak istediği anlamında yorumlanmalıdır. Küresel kapitalizmin doğası ve ABD devletinin dünya piyasasındaki egemen konumu, önemli ölçüde Körfez bölgesi üzerindeki kontrolüne dayanır.
ABD ve bölgedeki başka devletler arasındaki bütün diğer ilişkiler, ABD hegemonyasının Körfez bölgesindeki bu amacına tabi kılınır ve bağlanır. Buna ABD-İsrail ilişkisi dahildir. Bu yüzden ABD dış politikasını kontrol eden bir ‘İsrail lobisi’nden bahsetmek saçmadır. ABD İsrail’i kendi kapsamlı Ortadoğu politikasının en önemli destekçisi olarak görür.”[95]
Aslında Obama’nın Libya seferi de bu retoriğin bir parçasıdır…
Burada bir parantez açmak gerek:Obama yönetiminin İran’la cepheleşme kararı konusunda epey mesafe kat ettiğine dair üç gösterge var: İlki, İran’a sopa yerine havuç verilmesinin en ateşli savunucularından olan Avrupa ülkelerinin, Tahran’a yaptırım dayatması. Bu ülkeler, Washington’ın sonuna kadar cepheleşme kararı aldığını anlamasaydı böyle bir kayış yaşanmazdı. İkinci göstergeyse, kendilerine Amerikan nükleer şemsiyesi verilse bile nükleer silahlı bir İran’la yaşamayacaklarını ABD’ye bildiren Arap ülkelerinin tutumları.
Üçüncü gösterge de, Washington Yakındoğu Politikaları Enstitüsü’nün, Obama’nın dış politika ekibinin Ortadoğu’daki eğilimlerini gözden geçirmeyi bitirdiğine dair sızdırdığı bilgiler. Bu değerlendirme şu önemli özetle son buluyor: Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin nükleer İran’ı diplomasi yoluyla kuşatma altına alma tercihini benimseme imkânının olmadığı sonucuna vardı. Şu anki tutum, ABD’nin İran’ın nükleer silah elde etmesine hiçbir şekilde izin vermemesi yönünde…
“Rejim değişikliği” George W. Bush’la başlamadı. Yüz yılı aşkın bir süredir Amerikan dış politikasının ayrılmaz parçası oldu. Hawaii monarşisinin 1893’te alaşağı edilmesinin ardından, tüm XX. yüzyıl boyunca devam edip günümüze kadar geldi. Amerika Birleşik Devletleri, kendi politik ve ekonomik hedeflerine engel olan hükümetleri hiç tereddüt etmeden devirdi. 2003 Irak istilası da bu operasyonların en sonuncusu kabul ediliyor. Stephan Kinzer, yapıtı ‘Darbe’de,[96]işte bu uzun tarihi anlatır. Kralları, başkanları, başbakanları iktidardan devirmeyi bir dış politika yöntemi hâline getiren politikacıların, ajanların, komutanların ve tabii ki işadamlarının hikâyesini…
Amerika’nın uzun rejim değişikliği çağı Hawaii’de başlayıp Küba, Porto Riko ve Filipinler’in Amerikan idaresine geçmesi ile sonuçlanan İspanyol-Amerikan Savaşı’yla hızlandı. Amerika, ardından Nikaragua ve Honduras başkanlarının iktidardan devrildiği darbeleri hazırladı ve yönetti. Daha sonra başlayan Soğuk Savaş hesaplaşması, Amerika’nın tüm dünya olaylarına Sovyetler Birliği ile rekabet gözlüğünden bakmasına sebep oldu. Bu dönemde, Güney Vietnam başkanının katledilmesiyle, İran, Guatemala ve Şili’deki demokratik yönetimlerin iktidardan düşürülmeleriyle sonuçlanan örtülü operasyonlar düzenledi.
Grenada, Panama, Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi istila hareketleri rejim değişikliklerinin temel aracı hâline geldi. Ve bu öykünün bir parçası olarak “ABD için Libya, Afganistan ve Irak’tan sonra üçüncü bir savaş cephesi hâline geldi.”[97]
III.3) ZIRVA(LAR)IN SINIRI YOK
İrdelediğimiz soru(n) konusunda sınır tanımayan zırvalara gelince…
“Ne olursa olsun, Hüsnü Mübarek dönemi tarihî olarak bitmiştir. Onunla birlikte, Ortadoğu’da çok şey değişecek. Bunu şimdiden biliyoruz,” diye haykıran Cengiz Çandar’ın bildiği ne? Bu da halk için değişenin ne olduğu gibi müphem!
Liberal yalakalık, her daim öznesi belirsiz konuşmaktan ve müphemlikten malûl olagelmiştir!
Tıpkı “Batı ülkelerinin Libya’ya müdahalesinin en somut sonucu: Devletlerin vatandaşları üzerinde sınırsız güç kullanma hakları artık küresel kabul görmüyor,” diyen Cem Çetin Birsay’ın emperyalist işgale suç ortaklığı gibi…
Veya bunun karşısında, “Seksen milyon nüfuslu Mısır’da, protestolara katılanların sayısı, sadece on binli rakamlarla ifade ediliyordu. Böyle olunca, bu kalabalığın halkın iradesini temsil ettiği söylenebilir mi? Tabii ki hayır. Halk bu kişilere ne zaman ve ne şekilde kendisini temsil etme yetkisini verdi ki? Sokak kalabalıkları, iktidarı gasp etmeyi hedefler. Vatandaşların bir bölümü bu gaspı destekler, bir bölümü ise desteklemez. Fakat halkın çoğunluğu, böyle durumlarda direniş göstermez; sessiz kalmayı tercih eder. Halk, iktidar değişimini meşrulaştıracak olan seçim veya referanduma kadar, kendi iradesini ortaya koymaz. Bu nedenle, Mübarek’i halkın devirmediğini söylemek gerekiyor. Evet, ‘sokak kalabalığı’ yerine ‘halk’tan bahsetmek, kulağa hoş geliyor. Pek çok kişi de, bu terimleri bilinçli olarak birbirine karıştırıyor. Fakat yine de kavramları doğru telaffuz etmek gerek,”[98]diyen Vitali İvanov’un başkaldırının halkçı karakterini reddeden saçmalığı gibi…
Ya da “Bilinmesi gereken şudur: Bugün Arap toplumları öyle bir aşamaya gelmiştir ki, daha ilerisi ancak serbest piyasa ve demokrasiyle mümkündür. Kitleler bunu hissediyor,” formülasyonuna sarılan Taha Akyol’un emperyalist müdahaleden “demokrasi” bekleyen şaşkınlığındaki gibi…
Bir kere daha anımsatalım: Emperyalizm, bugüne kadar hiçbir ülkeye barış, demokrasi, özgürlük götürmedi.
Başta ABD olmak üzere emperyalizm on yıllar boyunca dünyanın dört bir yanındaki diktatörlükleri hem ekonomik hem de askerî açıdan destekledi. (12 Eylül kuklası Kenan Evren’in ipleri de onların elinde değil miydi?)
Vietnam’a, Laos’a, Kamboçya’ya; Cezayir’e, Angola’ya, Mozambik’e, Kongo’ya, Burkina Faso’ya; Dominik Cumhuriyeti’ne, Grenada’ya kan, ateş, ölüm götürdü. Domuz Körfezi çıkarması başarıyla sonuçlansaydı Küba bugün ABD’nin bir eyaleti olacaktı.
Afganistan ve Irak örnekleri ortadadır. Irak’ta bir milyonun üzerinde insan öldü, on binlercesi sakat kaldı, binlercesi işkenceden geçirildi; petrolü paylaşıldı, müzeleri, sarayları, tarihsel varlıkları yağmalandı. Afganistan taş devrine geri götürüldü. Bu güçler mi Libya’ya demokrasi ve özgürlük götürecek?
Buna belki Mehmet Ali Birand’lar, Cengiz Çandar’lar inanabilir, fakat emperyalizmin Libya’ya iyilik, mutluluk, refah getireceğine bu ülkenin gerçek demokrat güçlerinin, sosyalistlerinin inanması, emperyalizmin işbirlikçiliğine soyunmasını içlerine sindirmesi olası değildir.
Öte yandan bir liberalin, Pelin Cengiz’in, “Batı petrol için savaşmıyor”[99]yollu “iddia”sına yanıt vermek bile gerekmez!
Nihayet Akif Beki’nin, “Kalk da bak, uyuma, sen de Google’ın Mısır’ı fethettiği yaştasın,” veya eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanlığını yapan Zbigniew Brzezinski’nin, Arap dünyasındaki son gelişmelerde genç nüfusun sosyal ağlar üzerinden birbirlerini etkilemelerinin büyük rol oynadığını, bu etkinin sınır tanımadığını belirterek, “Her devrim gençtir,”[100]söylencelerine yaslanan “Telekominikasyon Başkaldırıları” zırvalarına gelince…
Tarak Barkavi, “Devrimler insan aracılığıyla gerçekleşir, iddia edildiği gibi telekomünikasyon teknolojileriyle değil.
Mısır devrimi ve sosyal ağlarla ilgili abartılı kampanyaları duyunca, Mübarek’i devirenin Mısır halkı değil de silikon vadisi olduğunu düşünebilirsiniz.
Teknolojileri sayesinde Batı, ayaklanmada esas etken olduğu hayaline kapıldı. İnternet’in, Amerikan Savunma Bakanlığının bir araştırma projesi olduğu düşünüldüğünde, Londra ve Los Angeles’taki hippileri taklit eden Mısırlı gençlerle birlikte Pentagon’un işi olduğu söylenebilir.
Küreselleşme öykülerinin çoğu, fantastik olarak Avrupa merkezlidir, dünyayı, sömürgeleştirerek, birbirine bağlama sorumluluğu taşıyan, ekonomik teoriler ve finansla ayakta tutan ve iletişim teknolojilerini icat eden Batılı beyaz adamın hikâyeleridir,”[101]derken;‘The Net Delusion/ Net Yanılsaması’ başlıklı kitabın yazarı Evgeny Morozov de, “İnternet ütopyanızdan uyanın, sosyal medya demokrasiden çok diktatörlere yarıyor” diye ekler.
Ona göre bu devrimlerin sosyal medyayla ilişkisini abartıyoruz. İnternetin veya WikiLeaks’in otoriter rejimleri yıkacağı filan yoktur!
III. AYRIM: BAŞKALDIRI DERSİNDEN NOTLAR
“Postmodern Zamanlar”ın devreye soktuğu liberal vazgeçişin, “Çözüm masada ölüm sokakta”[102]kolaycılığıyla dayattığı uzlaşmacılığın, egemenliği pekiştirirken, zorbalığını kutsadığı bir karanlığın ortasında Antonio Porchia’nın dediği gibi, “Hayatımızla ödediğimiz, hiçbir zaman çok pahalıya mal olmaz…”[103]
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen halk isyanları bunu bir kere daha doğrularken; Fûzûlî’nin “Deng bidim bê bandor e… bêdeng bim, ne razedilî ye,/ “Söylesem tesiri yok… sussam, gönül razı değil,” diye betimlediği edilgenlik aşılmıştır…
Artık söz, tekrar tarihini yapan insanlarındır…
Şimdi bir kere daha isyan kavramının anlamını, devrimle bağıntısı bağlamında irdelemeliyiz.
III.1) İSYANIN KAVRAMI: ANLAM VE BAĞLAMI
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen halk isyanlarının anlam ve bağlamına ilişkin olarak Alain Badiou şunların altını çizer:
“Doğu rüzgârı Batı rüzgârına üstün çıkıyor. Zavallı ve karanlık Batı, kendilerini hâlâ dünyanın efendisi olarak görenlerin ‘uluslararası camiası’, bütün gezegene iyi yönetim ve davranış dersleri vermeye daha ne kadar devam edecek? Bazı entelektüelleri vazife başında, bizim için döküntü bir cennet gibi duran sermaye-parlamentarizminin uygun adımdan çıkmış askerleri olarak, kendilerini muhteşem Tunus ve Mısır halklarının hizmetine sunduğunu, ‘demokrasi’nin esaslarını bu vahşi nüfuslara öğretmek için kendilerini ortaya attığını görmek gülünesi değil mi?
Sömürgeci küstahlığın ısrarcı sıkıntısı! Yaşadığımız acınası siyasi durum dikkate alındığında, devam eden halk isyanlarından ders alması gerekenlerin bizler olduğu belli değil mi? Oligarşik, yozlaşmış ve herhâlde hepsinden de önemlisi Batılı devletlerin utanç verici birer kuklası olmuş hükümetlerin kolektif eylemlerle devrilmesini mümkün kılan şeyin ne olduğunu hepimizin acilen yakından incelemesi gerekmiyor mu?
Evet, bu hareketlerin öğrencileri olmalıyız, budala öğretmenleri değil. Çünkü bu hareketler kendi icatlarının dehasıyla, bazılarının uzun zamandır modasının geçtiğine bizi ikna etmeye çalıştığı bazı siyasi ilkelere hayat verdiler. Özellikle de Marat’nın hiç durmadan bize hatırlattığı ilkeye: İş özgürlüğe, eşitliğe, kurtuluşa geldiğinde her şeyi halk isyanlarına borçluyuz.
İsyan edilmeyi hak ettik. Siyasette olduğu gibi, devletlerimiz ve onlardan istifade edenler (siyasi partiler, sendikalar, entelektüel uşaklar) yönetimi isyana tercih ediyor; iddiaları ve ‘düzenli geçişi’ herhangi bir kesintiye yeğliyor. Mısır ve Tunus halklarının bize hatırlattığı şey, devlet iktidarının skandal işgali karşısında hissedilen ortak duyguya denk düşen tek eylem biçiminin kitlesel ayaklanma olduğudur.”[104]
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen halk isyanlarının anlam ve bağlamına gelince, onu da Savaş Ergül, ‘Zamanın ‘Dar Kapısı’ndaki Gürültü’ başlıklı yazısındaki kimi bölümlerde şunları belirtir:
Başkaldırı pek çok biçimde ortaya çıkabilir: mevcut gerçekliğin somut eleştirisinden hareket eden ama tarihsel köklere ilgisiz soyut bir ütopya; öte dünya ve Mesih bekleyişiyle kendini ortaya koyan bir hareket; tüm düzene ve hatta varlığa karşı etik veya etik dışı bir protesto olarak gösterebilir kendisini.[105]Başkaldırının yukarıda anılan bu türlerinde, eskinin korunan kimi yönlerinin yeninin sarsıcılığında kendini yitirdiğini hiç kuşkusuz görürüz…
Bir başkaldırının, mevcut bir siyasal yapının iktidarına saf ve dolaysız bir şekilde karşı çıkmadığını/ çıkamadığını/ çıkamayacağını, ikili bir karakter taşımak zorunda kaldığını ve bundan kaçınılamadığını görürüz. Karşı çıkma eyleminde, kendini inşa eden hareket, paradoksal bir tavırla, reddettiği hasmın konumunu, söylemini ve hareket alanını hem benzer bir şekilde zapt etmeye hem de kendisini bütün bu zapt etmeden ve düzenlemelerden ayrı kılmaya girişir. Başkaldırıda ortaya çıkan bu iki karşıt konum ahenkli bir şekilde yan yana durmadıkları gibi birbirlerini iterler, kimi zaman da birbirlerinin yerine geçip ayaklanmanın hem genel hem de özel şimdiki zamanını parçalarlar. Bu nedenledir ki, başkaldırı, kurulu düzene ve hatta -tereddüt tonuyla söylememize rağmen- devrime nazaran daha parçalayıcı bir iç gerilime sahip olup kendiyle özdeşleşen veya özdeşleşmeye meyleden tüm bağlantı noktalarını durmadan tahrip eden bir seyir izler. Başkaldırının düzene benzemezliği açıktır, devrime ise yakındır, komşu mesafesindedir ama aynı ve benzer değildir: bir devrimin başarılı ve başarısız sonuçlarının yekûnunu biraraya getiren bir gövdesi vardır az çok, başkaldırının ise, gövdesiz ama yankılanıp duran bir çağrısı.
Başkaldırı hep ölümcül olanı simgeler, egemen düzen tarafından düşünülmek istenmeyen şeydir, bir sınır değil, düşünülmesi menedilen bir bölgedir, egemen ve kurulu düzenin bilinçdışıdır adeta…
Başkaldırı yasanın karşısında olandır, yasanın genelliğine karşılık başkaldırı genelliğe uyarlanamaz, kendi özel koşullarına uyarlanabilir ancak, illaki bir biçim verilmek isteniyorsa bu biçim her seferinde biricik olmak zorundadır. Sadece karşısına dikildiği düzenin ve gücün zeminini istikrarsızlaştırmakla kalmaz kendi zeminini de kararsızlaştırır, bu nedenle onun ufkunun manzarasında hep bir kargaşa cereyan eder. Başkaldırının doğasında gerçekleşen bu kargaşa, eylem ve olayların dehşetengiz şiddetinden kaynaklanmaz sadece; asıl olarak kurulu ve yerleşik bir toprağa giren seslerin yeni sesi bulmaya çalışırken hem içine düştüğü hem de karşı çıktığı öğeleri ve durumu içinde düşürdüğü muğlaklık ve belirsizlik cenderesinden kaynaklanır. Eyleme geçme anıyla birlikte başkaldırının, başlangıç öncüllerinden uzaklaştığı, karşı tarafın öncüllerini kullandığı, hatta kimi zaman ortaya çıkış nedenini unutmaya başladığı görülür. Eylemin kendisinden veya dışarıdaki faktörlerden kaynaklanan nedenlerle birlikte geniş bir alana taşmaya başlayan olayın zapt edilmesine veya yönlendirilmesine dair her teşebbüste, ister istemez karşı çıkılan gücün kuralları ve dili de kullanılmak zorunda kalınır.
Başkaldırı sadece karşı çıktığı terime bir tepki olarak göstermez kendini. Aynı zamanda karşı çıktığı terimin o sağlam konumunu yerinden etmek suretiyle olası bütün yüklemleri üstlenme iradesini hayata geçirir ve bu hayata geçirmede reddedilen egemenin dilinin yankısı ve izleri durur ister istemez. Saf bir başkaldırı, lekelenmemiş bir başkaldırı, bir başkaldırı değil, “mış” gibi yapılan temsili bir olaydır. Reddedilen bir egemenlik ve onun buyruklarına karşı ancak başka bir egemenlik üzerinden yanıt verilir/verilebilir…
Evet başkaldırı bir gürültüdür, bir gürültü olduğu için de sadece varolmasının değil, kendi çözülüşünün de failidir, aynı zamanda varoluşunun ve çözülüşünün sahnesi kurandır, iktidarın buzulluğunu ve adaletsizliğini çözmek ve dağıtmak isteyen başkaldırı, yalnızca yenilgi anında değil, zafer anında da durmadan kararsızlık etkilerini üretir. Bir geleneğin hanesine yazıldığında bile bu ancak anlık bir kesitte gözükebilecek bir parlama olabilir…[106]
Başkaldırıyı koşullarından kopararak saf bir karşı çıkışa dönüştürmek, onu nedensiz yere zuhur eden bir mucize kılığına sokar. Bir çıkara matuf olarak aldığımızda ise, ki almamız gerekir, başkaldırının karşı çıktığı yasanın veya düzenin sesini almak zorunda olduğunu kabul ederiz…
Başkaldırı mevcut gerçekliğe uyuşmaz olmakla, durağan bakışın ötesine, ufkun ötesine yönelir; fakat yaklaşmakta olanı henüz kavramaz, ona işaret eden bir öncü koldur, ne fazla ne eksik yalnızca bir adım ötede olan bir öncü koldur. Çünkü o da henüz oluşmakta olanın ayrılamaz bir parçasıdır. Her şey öyle olup bitmiş ve tamamlanmış bir berraklıkta değildir, bir mayalanma, kendini oluşturma, kimi güçleri dışarı salma kimi güçleri ise koynunda çürütme özelliğini taşır.
Başkaldırı anı, süregiden koşullara katlanamamanın bir dışavurumu biçiminde adeta bir çığlık olarak vuku bulduğunda vaat edilmiş mutlu bir geleceği garanti edemez. Sırf varoluşuyla, ayaklanma, tüm iktidar ilişkileri için büyük ve sarsıcı bir tehdit oluşturur oluşturmasına ama ayaklanmanın sonucu peşinen öngörülemez; neye yol açacağı bilinemediğinden “tehlike” tek değil, iki yönlüdür. Ayaklanmadaki tehlike, hasımların varlığı için söz konusu olduğu kadar ayaklanmanın seslendiği kişiler için de geçerlidir. Öyle ki, Lenin, Ekim Devrimi’nin arifesinde “merkez komiteye” “Ayaklanmanın hemen başlatılması” gerektiğini, artık zamanın tekdüzelikten koptuğunu, ileriye veya geriye doğru sıçramalarla belirlenen bir durumun içinde bulunduklarını, yalpalayanları yalpalayanların kampında bırakmaları gerektiğini adeta tek bir nefeste yazarken nihai cümlesini söyler: “Beklemek imkânsız. Devrim ölüyor.”[107]Beklemek imkânsız çünkü ayaklanma zamanının ve havasının içinde hem felaket hem de umut bolca bulunur. Bunlardan hangisiyle karşılaşılacağı zamanın ritmini yakalayan ve havanın kokusunu kavrayanın maharetine bakar.
Başkaldırıyı bir bedene/gövdeye kavuşturan eylemler ve bu eylemlerin dili kendi başına ayakta kalamaz. Verili bir gerçeklikle, artık katlanılamaz bir durumla, ismiyle söylersek adaletsizlikle yüz yüze gelmesiyle taşıdığı hoşnutsuzluk duygusunu, ıstırap ve öfke duygusuyla açık olarak kendisini dışa vurur başkaldırı. Karşı çıkılan bu adaletsizlik durumu, tıpkı uyandırdığı duygular kadar neredeyse kendiliğinden apaçıktır, oysa bu adaletsiz durumdan çıkmak, bu durumu ortadan kaldırmak ve yeniden yeşermesini engellemek için yapılanlar aynı apaçıklıkla kendilerini ortaya koyamazlar ve kabul ettiremezler; bu durumda yapılacak her şey yeni bir telif işlemine muhtaçtır, bize göre bu telif işlemi, ancak tüm bağların çözüldüğü ve konum olmayan bir konumdan bakılarak yapılabilir…
Başkaldırı aniden ortaya çıkan bir doğa olayı -bir sel baskını- gibi, gecenin karanlığında çakan bir şimşek gibi kendisini ve etkisini gösterir; kendi kanıtı kendisidir ama kendini bir açıklamaya teslim etmeden sunan bir kanıttır. Bu ani ve beklenmedik göstermede, verili yapının kör noktasına işaret eder ve yeniye doğru henüz dilini bulamamış bir gürültü olduğunun bilinmesini ister. Evet başkaldırı sadece görünür, ama bu bir anlık belirişte, o sabit ve yıkılmaz görünen köklü düzenin -evin-, hiç şüphe duyulmayan temelinin sağlamlığının temelsiz bir boşluğa dayandığını da göstermekten geri kalmaz. İktidarın sahip olduğu zamanın tekdüzeliği ve hep aynı temsilleri sahneye koyan ebediyet tiyatrosu karşısında başkaldırı, zamanın eklemlerini yerinden oynatarak dışarıya doğru kaçmayı sağlayan ve mekânı, fazlasıyla dolu olan mekânı eksilterek, dağıtarak veya boşaltarak yerinden eden, hep açık ve sahipsiz duran bir çağrıyı -Rene Char’ın diliyle “vasiyetsiz bir miras”ı- seslendirir: gürültü olarak ve gürültülü bir şekilde: hem kendisi için hem de iktidar için…[108]
Evet bir halk isyanı, iktidarın zaptı hedefine bağlanmazsa yani Karl Marx’ın, “Her devrim eski toplumsal düzeni yıktığı için sosyal, eski rejimi devirdiği için siyasal devrimdir,” diye formüle ettiği yaratıcı yıkıma tahvil edilmez ise, geri çekilir/ bastırılır/massedilir/dönüştürülür…
O hâlde isyanın tek başına yetmeyeceği devrimin yaratıcı yıkıma muhtaç olduğu unutulmamalıdır…
III.1.1) İSYAN VE DİRENME HAKTIR
Aristoteles’in, “Kullar eşit olabilmek için başkaldırırlar… Devrimleri yaratan ruh hâli budur işte”; Mihail A. Bakunin’in, “Bir solucan bile üstüne basan ayağa kafa tutar. Bir hayvanın canlılığı ve görece onuru, başkaldırı içgüdüsünün güçlülüğüyle ölçülebilir,” diye tanımladığı isyan, egemenlerin “yazgı” diye dayattıklarına karşı insanî bir itiraz ve insan olmanın doğal hakkıdır…
Bunun tarih boyunca böyle olduğu bilinse de, tekrarda yarar var:
Direnme hakkının ilk defa resmen kabul edilerek açıklanması, 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan bağımsızlık Bildirisi ile gerçekleşmiştir. Thomas Jefferson önderliğinde yazılmış olan bu bildirinin, ünlü İngiliz filozof John Locke’un ‘Hükümet Üzerine İki Deneme’ başlıklı yapıtından esinlenerek hazırlandığı bilinmektedir. Belgeye göre:
“Hükümetler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal ve devredilmez haklarını sağlamak için kurulmuştur; eğer bir yönetim, bu kuruluş amacını yıkıcı bir yön tutacak olursa, halk onu değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.”
Buna göre zulmeden bir iktidarı, başka yol kalmadığı için zorla devirmek meşrudur.
Direnme hakkının en geniş ve en net şekilde düzenlenmiş hâlini Fransız İhtilalinin metinlerinde görüyoruz. 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi 2. maddesinde:
“Her siyasal topluluğun amacı, insanın tabii ve zamanaşımıyla kaybolmaz haklarının korunmasıdır. Bu haklar, hürriyet, güvenlik ve zulme karşı direnmedir.”
Diyerek, direnme hakkının tabii ve zamanaşımına uğramaz bir hak olduğunu savunmaktadır. Yine bu ihtilalin bir ürünü olan 1793 Haklar Bildirisi’nin dili çok daha açık ve net olduğu kadar, bir o kadar da keskindir.
Fransız İhtilali’nin meşhur ‘İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi’nin ve 1791 Anayasasının 2. maddesi de, isyan hakkını açıkça tanır.
1793 Fransız Anayasası ise, 33-35’inci maddelerinde çok daha açık bir ifade ile şöyle demektedir: “Zulme karşı direnme, diğer insan haklarının bir neticesidir”. “Hükümet halkın haklarını zedelerse, milletin veya milletin her parçasının direnişi, en kutsal hak ve en kaçınılmaz vazifedir.”
O hâlde isyan ve direnme halkların vazgeçilemez meşru hakkıdır…
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen halk isyanlarıyla bu haklarını kullanmışlar ve kullanmaktadırlar…
III.2) DEVRİM Mİ?
Ne ki bu hakkın kullanımı, her zaman devrime yol açmaz ki, verili aşamada da olan budur…
Sürdürülemez kapitalizm koşullarında devrim, Leon Troçki’nin, “Sadece burjuvazi için parlayacaksa, güneşi de söndürürüz,” sözlerindeki sınıfsal bir kararlılık ve iradedir…
Geçerken ekleyelim: Che’nin de “Ya Sosyalist Devrim ya da Bir Devrim Karikatürü” diye belirttiği koşullarda devrimin anlamı, Troçki’nin altını çizdiği sınıfsal kararlılık ve iradeden başka bir şey olmaz…
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen halk isyanlarına ilişkin olarak “devrim” nitelemesine gelince; ilk anımsanması gereken Alain’in, “Dinyayê de ji nav tiştên herî giran yek jî ev eku gotinên bêfehm bilêvkirina lê ramîn e/ Dünyanın en zor şeylerinden biri, düşünmeden söyleneni düşünerek söylemektir,” uyarısıdır…
Bu uyarıya aldırmayan Gün Zileli şunları der:
“30 yıllık bir diktatörün gidişine yol açan Mısır devrimi bölgedeki ve dünyadaki herkesi şaşırttı, ‘devrim’e ilişkin kalıpları yerle bir etti…
Devrim yalnız iktidarları değil, alışılmış düşünce kalıplarını da yıkar, parçalar.
Birinci kalıp: ‘Bu devrimin öncüsü yok. Başıboş kalabalıklar ne yapabilir ki?’
O başıboş denilen kalabalıklar ne yapabileceklerini gösterdiler. Daha da gösterecekler. Kerameti kendinden menkul ‘öncü’lerin, program sahiplerinin, yeni efendi adaylarının yapabileceklerinden, yaptıklarından, yapamadıklarından ve bir çuval inciri berbat ettiklerinden çok daha iyisini hem de. Klasik Marksist-Leninist kalıba takılanlar acaba bu argümanlarının, ‘cahil halk’ sendromundan kurtulamayan Kemalistlerinkinden hiç de farklı olmadığını göremiyorlar mı?”
Konfüçyus’ün, “Sözcüklerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsınız,” sözünden bi-haber Gün Zileli’ye ne demeli mi?
Öncelikle bunları dediği tarihten (Şubat 2011) yine bu satırların kaleme alındığı tarihe (Mayıs 2011) Mısır’da neyin ne olduğunu anımsatmak bile yeter de artar…
Ancak bununla sınırlı kalmadan devam edelim:
“Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet, demokrasi; bir de, bunların hepsini getirecek bir altüst oluş olarak devrim…
Bu paradigma dünyaya ve tarihe damgasını sosyalizmle birlikte vurmamıştır. Paradigma, Avrupa’da burjuvazinin yükselişi ve burjuva devrimlerle birlikte ortaya çıkmıştır. Eğer Avrupa’daki kitlesel ve aşağıdan yukarıya burjuva devrimler söz konusuysa, bu dalganın düşüş tarihi de verilebilir: XIX. yüzyılın ortası…
‘Devrim’, belirli bir sınıf ve düzen için burada bitmiştir. Biterken, özgürlük, girişimcilik ve emek gücünü satma özgürlüğü; eşitlik, salt yasa önünde eşitlik; kardeşlik, formel anlamda yurttaşlık; adalet, ‘hukukun üstünlüğü’, demokrasi de temsili parlamenter rejim olarak sabitlenmiştir. Az şey değildir, aralarında önemli kazanımlar da vardır; ama bir sınıf ve düzen için her şey burada bitmiştir. Bundan ötesi yoktur. Özgürlüğü, eşitliği, kardeşliği, adaleti ve demokrasiyi olduğundan daha ilerilere taşıyacak bir araç olarak devrim, bir noktadan sonra tarihsel gereklilik sayılmaktan çıkarılmış, düzenin lügatinden düşürülmüştür.
Bu tarihsel uğrağın ardından ‘devrim’, sosyalizmin eline geçmiş, onun malı olmuştur.
Yaklaşık bir buçuk yüzyıl boyunca sosyalizmin elinde kalmıştır. Burjuva devrimlerin gündeme soktuğu değerler, emek sömürüsüne son verme ekseninde sosyalizmle daha ilerilere taşınır, devrim kavramı da bu bağlamda yeni bir içerik kazanırken, yerleşik düzen eski sabitlemelerini biraz daha geliştirme ihtiyacı duymuştur. Eşitliğe ‘fırsat eşitliği’ boyutu eklenmiş, adalet ‘sosyal adaletle’ birlikte anılmaya başlamış, özgürlük ise sınırları çizilen birtakım temel haklarla tanımlanmıştır. Sınırlar, ‘ülkelerin ellerindeki kaynaklar’ ve ‘uygulanan ekonomik ve sosyal politikalarla’ çizilmiştir.
İşte bu kadardır; bunlardan ötesi, hele devrim hiç mi hiç gündemde değildir.
Ta ki 1991’le başlayıp günümüze uzanan ‘yeni’ döneme kadar…
Ne olduysa bundan sonra olmuştur.
Kapitalist-emperyalist merkezlerde çoktan rafa kaldırılan ‘devrim’, diğer coğrafyalarda sık sık zuhur etmeye başlamıştır. Kapitalist-emperyalist merkezler ve ideologları artık hep devrim yanlısı olmuşlardır; son 20 yıldır gündeme gelen hemen her ‘devrimi’ selamlamışlardır.
İşin özeti, burjuvazi, 150 yıl önce gündeminden sildiği, başkasının eline geçen ‘devrim’ kavramsallaştırmasını şimdi geri almak istemekte ve doğrusunu söylemek gerekirse almaktadır da.
Bit yeniği ise şuradadır: Bugünkü dünya sisteminin ‘devrim’ merakına ve ‘devrim’ yandaşlığına, özgürlük, eşitlik, demokrasi gibi değerlerin iğdiş edilerek sistemin göstermelik ve dar demokrasi anlayışına hapsedilmesi eşlik etmektedir. Başka bir deyişle, XIX. yüzyılın ilk yarısına kadar eşitliği, adaleti, kardeşliği özgürlüğü, demokrasiyi vb getiren bir altüst oluş olarak devrime, şimdi ‘fazlalıkları tıraşlayan’ bir işlev tanınmaktadır.
Doğrusu iyi numaradır:
Senin kaynakların başkalarının eline geçse ne olacak sanki? Devrim oldu, sen ki devrim yaptın, boru mu?
Yok, asker gelmiş, yok dinci gericilerin gücü artmış, yok başka olumsuzluklar ortaya çıkmış, ne yazar? Ortada devrim var, devrim!
Açlık ve yoksulluk yaygınlaşmış, dış göç artmış olabilir; ama rengârenk devrimler yapmış ülkeler ve insanlar için bunların lafı mı olur?
Eşitsizlikler artmış, insanlara birbirinin kuyusunu kazdıran hırs ve rekabet tutkusu kardeşliğin yerini almış, adalet denen şey her zamankinden çok mafyatik etkiler altına girmiş, ülke başkalarının elinde oyuncak olmuş, ne önemi var? Sen devrimine bak, devrimine!
Koskoca, rengârenk ve botanik devrimler yapan insanlar, açlığa, işsizliğe, evsizliğe ve bin bir türlü musibete elbette katlanacaktır…
Gerçekten iyi numaradır: Sen yap devrimini, gerisini merak etme…
Onlar için iyi numaradır; ama ‘devrim’ kavramının karşı tarafın orta malı hâline gelmesi bizim için iyi değildir.
Bir açıklama gerekiyor: Kuzey Afrika ve kimi Ortadoğu ülkelerinde son dönemde ortaya çıkan gelişmeleri,… elbette daha önceki renkli ve baştan manipüle edilen devrimlerle karıştırmamak gerekir. Ortada gerçek bir halk hareketi olduğu, bu hareketin şu veya bu dış merkezin güdümünde yükselmediği bellidir.”[109]
Ancak tekrarlayalım, bunlar ne yazık ki bir devrim değildir; devrime dönüşememiştir…
III.3) “ARAP BAHARI”YLA TAHRİR’LER ÇOĞALIRKEN
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen halk isyanlarının devreye soktuğu “Arap Baharı’, yerkürede Tahrir Meydanları’nı çoğaltırken rüzgârların soldan esmesine yol açmıştır…
Örneğin 2010 Aralık’ında Tunus’ta ortaya çıktı, 2011 Ocak’ında Tahrir Meydanı ve giderek “Arap Baharı” denen “olayı” yarattı, Mayıs 2011’de yeniden Avrupa’daydı: Önce Madrid-Puerto del Sol, Barselona, Portekiz, Lizbon-Porto Batelha, Roma. Milano Floransa, Berlin…
Enerjisini gençlik eylemlerinden alan bir protesto dalgası Avrupa ve çevresini sarsmaya devam ediyor. Neo-liberalizme, yolsuzluklara, yozlaşarak artık yalnızca düzeni onaylama ritüeline dönüşen bir “demokrasi”ye karşı yükselmeye devam eden bu dalga 1980’lerde başlayan uzun gericilik döneminden artık çıkılmakta olduğuna ilişkin umutları güçlendirdi.
Tarihin hayret verici çekim gücüyle, Avrupa’da “Arap Baharı virüsünü” kapan ilk ülke, İspanya oldu.
Arap Baharı, birkaç aylık rötarla Cebelitarık’ı aşarak Avrupa’ya ulaştı.
Bu konuda Joseph Maria Antentas ile Esther Vivas, ‘Öfkelinin İsyanı: Barselona’nın Tahrir Meydanı’ndan Notlar’ başlıklı yazılarında şunları dedikleri gibi:
“Arap dünyasını harekete geçiren rüzgâr; Yunanistan’da süregiden protestoların, İtalya ve İngiltere’deki öğrenci mücadelelerinin, Fransa’da Sarkozy karşıtı toplumsal hareketliliğin ruhu İspanya’ya ulaşmış durumda.
Fransız direnişçi Stéphane Hessel’in kullandığı biçimde bu protestoları tanımlayabilecek ana fikirlerden biri ise ‘öfke’. Tıpkı Zapatistaların 1 Ocak 1994’te ‘Ya Basta!’ (Yeter!) sloganıyla ayaklanması, ardından SSCB’nin çöküşü, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve ilk Körfez Savaşı’nın ardından baba Bush tarafından dillendirilen ‘Yeni Dünya Düzeni’ne karşı ilk ayaklanmalarda olduğu gibi.
‘Öfke başlangıçtır. Biri haksızlığa ve zulme uğrar, ayağa kalkar ve ardından görür’ diyordu Daniel Bensaïd. Her ne kadar huzursuzluktan öfkeye ve ardından da hareketliliğe yavaş yavaş geçsek de gerçek anlamda ‘öfkeli bir kalkışma’ söz konusu. Bu kalkışma krizin neden olduğu deprem ve toplumsal hareketliliğin yaratığı tsunamiden besleniyor.”
Evet “Arap Baharı” İspanya’ya sıçradı. Ekonomik krizin en çok vurduğu, yüzde 21.2 işsizlik oranıyla Avrupa rekorunu elinde bulunduran İspanya’da gençler yerel seçimler öncesinde daha iyi yaşam koşulları talebiyle ayaklandı.
Tarihin yönü Tahrir’lerin çoğalacağı bir doğrultudadır; bunu herkesin görüp, bu imkâna uygun hazırlanması gerekiyor…
III.4) İSYAN TEZLERİ
i) Louis Althusser’in, “Bilginin güçten düşmesi ya da alışkanlıklar edinen insanın yıkılışı. Hiçbir zaman edinmediğimiz kadar çok alışkanlık edindik, güçsüzlük işareti bu,” sözleriyle betimlediği bir gericilik döneminin sonunda yine Dario Fo’nun deyişiyle, “Gırtlağımıza kadar boka battığımız doğru; o yüzden başımızı dik tutarak yürüyoruz.”
Hayatın sunduğu zengin imkânları değerlendirmedeki yetmezliğimiz açık.
Ama bu durum bizi, yapmak zorunda olduklarımızı yapmaktan vazgeçirmemelidir.
Yetmezliklerimizi, yetmezliğimize aldırmadan, yapmak zorunda olduklarımızı yaparak aşabileceğiz.
Muhtaç olduğumuz şey, daha çok irade ve cüretle Jerzy Lec’in, “Tüm sözcükler tükendiğinde, insan insanı anlamaya başlar,” sözlerinin altını özenle çizen devrimci çoğul praksistir…
ii) Hayır! Sürdürülemez kapitalist vahşet karşısında Karl Marx’ın, ‘Alman İdeolojisi’ndeki “Komünistler asla ahlâk vaazı vermezler” uyarısını unutmayacağız!
Karl Marx’ın, “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa asıl sorun onu değiştirmektir,” haykırışına kulağını tıkamadan dünyayı değiştirmek isteyenler, sözle, vaazla yetinemezler.
İnsan(lık)a gereken, şimdi ekmekten çok özgürlük için başkaldıran onurdur.
Bu uğurda da “Komünizm için dövüşen insan bütün erdemlerden yalnızca birine sahiptir: O, komünizm için dövüşür,” Bertolt Brecht’in işaret ettiği gibi…
Bu yolda birçok yanlış yaptık, daha da yapabiliriz ve yapılabilir de…
Yeter ki doğruya yanlıştan gidileceği unutulmasın!
iii) Sonra da “Hırsız Kim?” sorusuna Antonio Vieira’nın (1608-1697) çok önceleri verdiği şu yanıt verilebilsin:
“Hırsız tanımına daha uygun olanlar ve onu hak edenler, kralların ordularının ve lejyonlarının, eyalet yönetiminin ya da kentlerin başına getirilenlerdir; çünkü bu türler insanları kurnazca veya zorla soyarlar, yağma ederler. Sıradan hırsızlar bir kişiyi soyarken bunlar tüm kentleri ve krallıkları soyarlar. Sıradan hırsızlar kendilerini tehlikeye atarak soyarken bunlar hiçbir tehlikeden korkmazlar. Sıradan hırsızlar, eğer soyarlarsa, asılırlar; ancak bunlar hem hırsızlık yaparlar hem de asarlar…”
Ardından 1794’den bugünlere uzanan Sylvain Maréchal’ın, “Burjuvazi asla demokrat değil…” uyarısı unutulmasın!
Burjuvazinin, tekelci evresindeki “demokrasi”nin fiziki/ siyasi sınırı göz ardı edilmesin; hem de “Bugün demokrasiden ne anlaşılması gerektiğin dair söylev, demokrasinin bu hâliyle esasen bir plütokrasi (zenginlerin yönetimi), ya da daha doğru bir ifadeyle, içinde oligarşik unsurları giderek baskın hâle gelen bir karma yönetim olduğunu tespit etmekle işe koyulmak durumunda”yken![110]
iv) Bu çerçevede “Arap Baharı”nın ikinci perdesine ilişkin olarak Karl Marx’ın, ‘Fransa’da İç Savaş’ındaki, “Burjuva düzenin uygarlık ve adaleti, bu düzenin köleler ne zaman efendilerine karşı başkaldırırsa, kendi korkunç yüzlerini açıkça gösterir. O zaman bu uygarlık ve bu adalet, maskesiz yabanıllık ve yasasız öç alma olarak, ereklerini açığa vurur,” sözleri unutulmamalıdır…
Evet bir isyan devrime kapı açıp, sürekli kılınarak yürütülemiyorsa püskürtülüp, bastırılmaktan kaçınamaz…
Hele hele bir isyan yine aşmak zorunda olduğu düzenin sınırlarına mahkûm olup aşamıyorsa; baskı gücü orduyu dağıtamıyorsa; burjuva kavramların esaret zincirlerini parçalayamıyorsa; Aristophanes’in, “Hûn qet nikarin kevjalekê hînî meşa rast bikin/ Bir yengece, doğru yürümesini asla öğretemezsiniz,” ve Karl Marx’ın, “… Para, Augier’in dediği gibi, ‘Dünyaya bir yanağında doğuştan kan lekesiyle geliyor’sa, sermaye[111]tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak geliyor,” sözlerinin gereğini kavramıyorsa devreye sadece düzen için bir “toplumsal ilerleme”yi sokar…
“Arap Baharı”nın da şimdilik devreye soktuğu budur; ama bu kadarla sınırlı değildir…
v) Çünkü “Arap Baharı”, insan(lık)a, Mao Zedung’un, “Göğün altında muhteşem bir kaos var, bu şahane bir durum!” ve Bertolt Brecht’in, “Dünyayı değiştirin, onun buna ihtiyacı var…” sözleriyle betimlenen gerçeği anımsatmıştır ki, aslolan budur ve tarih “Arap Baharı”nı bu aslî başkaldıran özelliğiyle anımsayacaktır…
vi) Kimse Karl Marx’ın, “Sekter, kendi varlık nedenini (raison d’etre) ve neyi onur sorunu yapacağını sınıf hareketiyle ortak olarak sahip olduğu şeyle değil, ama kendisini hareketten ayırt eden özel parolada görür,” uyarısını göz ardı edip, soldan ahkâm keserek, zinhar “Arap Baharı”nı “küçümseme”ye kalkmasın…
“Arap Baharı”, insan(lık)a yeniden başkaldırmayı ya da Arthur C.Clarke’ın, “İnsanların yapacakları hayal ettikleri ile sınırlıdır”; Bernard Shaw’ın, “Hiç hayal kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır,” sözlerini anımsatmıştır…
vii) Nâzım Hikmet’in dizelerinde, “Birden-bire kayalardan dökülür/ gökten yağar yerden biter gibi,/ bu toprağın verdiği en son eser gibi/ Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar./ Dikişsiz ak libaslı baş açık yalınayak ve yalın kılıçtılar,” diye betimlediği ezilenlerin isyanı, iyi ve doğadaki fırtınalar kadar gerekli, kaçınılmazdır…
Çünkü ezilenlerin isyan(lar)ı umutlarıyla, hayallerinin sokaklara dökülüp, egemenlere öfkeyle meydan okuduğu tarihsel değişim imkânlarıdır…
Tam da bunun için, aklı ve iradeyi zincirlemenin yolunu bulamayan egemenler açısından başkaldırının anası baskı ve yoksulluktur.
Ezilenler mutsuzluk içinde bilgeleşirken; yeneceklerine inananlar, yenerler.
Şurası da çok açıktır ki cesaretle/ iradeyle dolu bir insan, inançla dolu bir insandır.
Nihayet örgütlü kolektif cesaret, bütün silâhlardan üstündür.
“Arap Baharı”, herkese bunu göstermiştir…
viii) Ancak imkân(lar)ı değerlendirmek konusundaki yetmezliğiyle “Arap Baharı”, hepimize Georg Christoph Lichtenberg’in, “Ma qey berbang çi bike ku em ne rabûyîn bin,/ Şafak ne yapsın ki biz kalkmıyorsak,” sözünü anımsatmaktadır sanki…
ix) Bu zaafı aşmak için de İrlanda’daki isyan lideri James O’Connoly’nin 1899’deki şu uyarısını yüksek sesle telaffuz edilmelidir:
“Örgütlenelim, efendilerimizin karşısına çıkıp efendilerini ortadan kaldırmak için…
Örgütlenelim, siyasal iktidarları aracılığıyla denetimlerinde tuttukları kamu yaşamından onları uzaklaştırmak için…
Örgütlenelim, üstünde ve içinde bizi köleleştirdikleri toprak ve atölyeleri soyguncu pençelerinden sökmek için…
Örgütlenelim, toplumsal yaşamı, toplumsal yamyamlık lekesinden, insanın insan avıyla beslenmesinden temizlenmek için…
Örgütlenelim, YA HERKES İÇİN YA DA HİÇ KİMSEYE dolu dolu, özgür ve mutlu bir yaşam için…”
x) Tamamlıyorum; ezilenlere “De Stranên Xwe Bêjin!/ Haydi şarkılarını söyle!” dedirten…
Victor Hugo’nun, “Tu artêş bi qasî ji ramanên ku di çaxa xwe de ne hêzdar e,/ Hiçbir ordu zamanı gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir,” sözünü hatırlatan…
Che Guevera gibi, “Dizlerimin üstünde yaşamaktansa, ayaklarımın üstünde ölmeyi tercih ederim,” diye haykıran…
Vladimir İliç Lenin’in, “Her devrimin temel sorunu, iktidar sorunudur,” uyarısının önemini bir kez daha saptayan Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen halk isyanlarının verdiği en büyük ders Bertolt Brecht’in, “TEPEDEKİ KODAMANLARIN ZAFER VE YENİLGİLERİ HER ZAMAN DİPTEKİ YOKSULLARIN ZAFER VE YENİLGİLERİ DEĞİLDİR,” uyarısıdır!
xi) Evet şimdi 1789’un “İleri kardeşler vatan için ileri!/ Şan şeref günü geldi çattı işte!’ diye başlayıp,/ ‘Tiranlar, hainler, onun bunun artıkları,/ Artık korkudan titremeye başlayın!/ Adi suikastçılar, çözülsün dizlerinizin bağları!/ Yakındır geliyor zamanı hesap sormanın!” diye haykıran ‘La Marseillaise’iyle…
Komünarlar’ın “Uyan artık uykudan uyan/ Uyan esirler dünyası/ Zulme karşı hıncımız volkan/ Bu ölüm-dirim kavgası/ /Bu kavga en sonuncu/ Kavgamızdır artık/ Enternasyonal’le kurtulur insanlık” çığlığı ‘Enternasyonal’in yerkürede yankılanacağı ve Bertolt Brecht’in, “Birinin mutluluğu, cehennem azabıdır öbürünün; bugün de böyle bu, yarın da böyle olacak,” diye tarif ettiği bir yere gidiyoruz…
26 Mayıs 2011 10:52:56, Ankara.
TEMEL DEMİRER
N O T L A R
[1]28 Mayıs 2011 tarihinde Ludwigshafen’de (Almanya) ve 29 Mayıs 2011 tarihînde Basel’de (İsviçre) düzenlenen “İbrahim Kaypakkaya’yı Anma Toplantısı”nda yapılan konuşma… 2 Aralık 2011 tarihinde Ankara Özgür Üniversite verilen derste yapılan konuşma… Newroz, Yıl:5, No:195, 8 Aralık 2011…
[2]Antonio Porchia, Yeni, No:2, Kış 2011, s.34.
[3]Ferid Zekeriya, “Ortadoğu’daki Protestolar Sismik Bir Değişim Yaratıyor”, The Washington Post, 24 Şubat 2011.
[4]Christopher Walker-Robert Orttung, “Devrimden Demokrasiye Giden Uzun ve Karmaşık Bir Yol”, The Wall Street Journal, 7 Mart 2011.
[5]Hüseyin Şubukşi, “Aşırılıkçı Savaşı”, Şark ül Evsat, 9 Mayıs 2011.
[6]Emel Musa, “Tunus’ta Siyasi Partiler Tsunamisi”, Şark ül Evsat, 26 Mart 2011.
[7]L’Humanite, 27 Ocak 2011.
[8]Hüseyin Baş, “Bin Ali’nin Dikta Rejimi ve Destekçileri…”, Cumhuriyet, 21 Şubat 2011, s.10.
[9]Slavoj Zizek, “Tahrir Meydanı Mucizesi”, The Guardian, 10 Şubat 2011.
[10]Abdulbari Atwan, “Mısır Halkı Tarih Yazıyor”, Kuds ül Arabi, 1 Şubat 2011.
[11]İsam el Hafaci, El Hayat, 29 Ocak 2011
[12]The Washington Post, 29 Ocak 2011
[13]Gassan Şerbel, El Hayat, 1 Şubat 2011
[14]Tarık Ramazan, “Türkiye, İhvan İçin Örnek”, The Huffington Post, 8 Şubat 2011.
[15]Yusuf El-Kaid, Mısır Topraklarında Savaş, Çev: Sema Öğünlü, Kanat Kitap, 2005.
[16]“Mübarek’e Yurtdışı Yasağı”, Kuds ül Arabi, 2 Mart 2011.
[17]Sharon Otterman, “Kadınlar Mısır’ın Yeniden İnşasında Rol Almak İçin Savaşıyor”, The New York Times, 5 Mart 2011.
[18]Samir Amin, “Mısır’daki Hareketler ve ABD’nin Planları”, Birgün, 7 Şubat 2011, s.12.
[19]“Mısır Devrimi Asıl Şimdi Başlıyor”, Ehram, 12 Şubat 2011.
[20]Cem Somel, “Mısır Üzerine Tefekkür”, Evrensel, 13 Şubat 2011, s.14.
[21]Abdulvehhab Elefendi, “Ordunun Devleti mi Devletin Ordusu mu?”, Kuds ül Arabi, 18 Şubat 2011.
[22]Paul Salim, “Mısır’a Öneriler: MGK ve Orantılı Seçim”, Şuruk, 8 Şubat 2011.
[23]Fareed Zakaria, “Mısır: İran Devrimi’nin Gerçek İzdüşümü”, The Washington Post, 7 Şubat 2011.
[24]The Washington Post, 11 Şubat 2011.
[25]Erol Manisalı, “Mübarek Gitti, Herkes Memnun mu?”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2011, s.10.
[26]Eyman Nur-Vail Nevara, “Mısır Tarihînde Bir Milat: 25 Ocak 2011”, The Guardian, 5 Şubat 2011.
[27]Neval Saddavi, “Mısırlı Seçkinlerden Devrimcilere Nutuk”, The Guardian, 26 Nisan 2011.
[28]Velid Nüveyhid, “Mısır’da Beklentiyi Makul Düzeyde Tutmak Gerekir”, Vasat, 7 Şubat 2011.
[29]Fehmi Hüveydi, “Mısır’ı Henüz Anlamadılar”, Şuruk, 3 Şubat 2011.
[30]Hasan Cemal, “Suyu Artık Tersine Akıtmak Çok Güç!”, Milliyet, 24 Şubat 2011, s.17.
[31]Yaser El Zeatire, “Destekçilere 10 Dolar ve Yemek”, Düstur, 9 Nisan 2011.
[32]Muhammed b.Selam, “El-Kaeda in the Arabian Peninsula”, Yemen Times, 17 Şubat 2011, s.5; Noah Browning, “Yemen, Ancestral Home of Osama bin Laden”, National Yemen, 13 Şubat 2011, s.6.
[33]Abdulghani Al Iryani, “Yemen: Tasarlanmış Kaos”, Birgün, 29 Mart 2011, s.10.
[34]Abdulvehhab Bedirhan, “Yemen’de, İki Sokak Arasında”, İttihat, 5 Nisan 2011.
[35]İyad El Düleymi, “Bağdat’ta Değişim Rüzgârları Bekleniyor”, Arap, 19 Şubat 2011.
[36]“Irak’ta Unutulan Devrim Ruhu”, Kuds ül Arabi, 4 Mart 2011.
[37]Reşid Hasan, “Hamaney’in Tuhaf Fetvası”, Düstur, 3 Mart 2011.
[38]“Ürdün’ün Reform Vaatleri”, Kuds ül Arabi, 2 Şubat 2011.
[39]Hüda Elhuseyin, “İran Rejiminin Düşmesinden Korkan, Parasını Kaçırıyor”, Şark ül Evsat, 14 Nisan 2011.
[40]Sami Kohen, “Akdeniz’de Sular Isınıyor”, Milliyet, 23 Şubat 2011, s.12.
[41]Yaser El Zeatire, “İhvan’ın Mısır Devrimindeki Misyonu Nedir?”, Düstur, 10 Şubat 2011.
[42]El Şark El Awsat, 30-31 Ocak 2011.
[43]Abdurrahman Elraşid, “Arap Hayalleri ve Hediyeleri”, Şark ül Evsat, 23 Mart 2011.
[44]“Suudi Arabistan’da Değişim Gerekli”, The Guardian, 25 Şubat 2011.
[45]Tarık Ali, “Arap 1848’i Yaşanıyor”, The Guardian, 22 Şubat 2011.
[46]Vijay Prashad, “Uzun Arap Devrimi”, Sendika.Org, 26 Şubat 2011.
[47]Mete Çubukçu, “Mağrip ve Maşrık’ta Kırılma”, Radikal İki, 27 Şubat 2011, s.10.
[48]“Bahreyn’deki Türk Arabuluculuğu”, Kuds ül Arabi, 6 Nisan 2011.
[49]“Suudiler Körfez’deki Tansiyonu Yükseltiyor”, The Financial Times, 14 Mart 2011.
[50]Rannie Amiri, “İnci Meydanı’nda Öfke Günlerinin Getirdikleri”, Counterpunch, 18 Şubat 2011.
[51]Alaeddin Yalçınkaya, “Bahreyn’de Terör, Libya’da İnsan Hakkı”, Esmer, No:70, Nisan 2011, s.11-12.
[52]Sara Flounders, “Libya, İsyan, Emperyalizm”, sendika.org, 25 Şubat 2011.
[53]Manuel Freytas, “Kaddafi ve CIA’nin ‘Petrol Darbesi’…”, sendika.org, 28 Şubat 2011.
[54]Mehdi Darius Nazemroya, “Libya: NATO-ABD Askerî Müdahalesi İçin Washington Bir İç Savaş Çıkarmaya mı Çabalıyor?”, Sendika.Org, 2 Mart 2011.
[55]Abdulbari Atwan, “Libya İsyanı”, Kuds ül Arabi, 21 Şubat 2011.
[56]Aydın Ayaydın, “Libya’da Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak”, Vatan, 24 Şubat 2011, s.8.
[57]Arif Işıldar, “Kaddafi Mübarek Değildir”, Atak, 28 Şubat 2011.
[58]Gilbert Ahcar, “Libya’daki Gelişmelere Nasıl Bakmak Lazım?”, Birgün, 28 Mart 2011, s.10.
[59]Raja Kemal, “Libya Bir Karikatür Karakterinin Elinde Çürüyor”, The Daily Star, 8 Eylül 2010.
[60]Abdurrahman Elraşid, “Devrimlerin Benzerliği”, Şark ül Evsat, 21 Şubat 2011.
[61]Mazin Hammad, “Ya Halk Devrimi Ya Kaddafi’nin Zulmü”, Vatan, 6 Nisan 2011.
[62]Fidel Castro, “NATO, Libya’yı İşgal Etmeyi mi Planlıyor?”, CounterPunch, 22 Şubat 2011.
[63]Miguel Urbano Rodrigues, “Libya: Medya Neyi Gizliyor”, Sendika.Org, 3 Mart 2011.
[64]David Cameron-Barack Obama-Nicolas Sarkozy, “Kaddafi Gidene Dek Bombardıman Sürecek”, The Washington Post-The Times-Le Figaro, 15 Nisan 2011.
[65]Cemil El Salhut, “Libya’yı Ancak Libyalılar Kurtarır”, Arap, 25 Mart 2011.
[66]Deniz Kavukcuoglu, “Özgürlükçü Koalisyon İşbaşında”, Cumhuriyet, 21 Mart 2011, s.15.
[67]Chris Phillips, “Suriye Beşar’la Küllerinden Doğdu”, The Guardian, 17 Şubat 2010.
[68]Rula Halef, “Batı İran’a Karşı Suriye’ye Sarılıyor”, Financial Times, 12 Ağustos 2010.
[69]Abdulbari Atwan, “Suriye’deki Hareketlilik Nereye Doğru Gidiyor?”, Kuds ül Arabi, 17 Mart 2011.
[70]Muhammed Ali Herefi, “Esad, Ders Almayı Öğrenemedi”, Vasat, 26 Nisan 2011.
[71]Nilgün Cerrahoğlu, “Suriye Çıkmazı”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2011, s.11.
[72]Erdal Güven, “Babadan Kalma Diktatör”, Radikal, 2 Nisan 2011, s.39.
[73]Henri J. Barkey, “Komşu Kapısında Sıkıntılı Zamanlar”, Los Angeles Times, 4 Mayıs 2011.
[74]“Düşünce Suçlularına Özgürlük”, Haliç, 17 Mart 2011.
[75]Fehim Taştekin, “Ne Musa’nın ne de İsa’nın Oğlu Olabildi”, Radikal, 27 Mart 2011, s.27.
[76]Nizar Abdülkadir, “Beşşar Esad’ın Suriye’ye Uzun Vadeli Çözümü Yok”, The Daily Star, 26 Nisan 2011.
[77]Simon Tisdall, “Esad Özgürlük Nezlesine Tutuldu”, The Guardian, 25 Mart 2011.
[78]Bernard Henri-Levy, “Fransa Olmasa, Hiç Kimse Akan Kanı Durduramazdı”, El Pais, 17 Nisan 2011.
[79]Seumas Milne, “Libya’ya Batı Müdahalesi Arap Devrimini Zehirler”, The Guardian, 2 Mart 2011.
[80]Güray Öz, “Kavramlar da Savaşır”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2011, s.6.
[81]“Obama Belirsiz Bir Rota Çiziyor”, The Guardian, 20 Mayıs 2011.
[82]Abdulbari Atwan, “Obama’nın Tatlı Dilinden Bıktık”, Kuds ül Arabi, 20 Mayıs 2011.
[83]Tarık Elhumeyid, “Arap Bölgesindeki Yangın Nereye Gidiyor?”, Şark ül Evsat, 1 Mart 2011.
[84]Pepe Escobar, “Savaşa Girişmek Çok Kıyak İştir”, Asia Times, 29 Mart 2011.
[85]Immanuel Wallerstein, “Libya Aldatmacası”, Znet, 1 Nisan 2011.
[86]Slavoj Zizek, “Arapların Devrimci Ruhundan Korkulmasının Sebebi Ne?”, The Guardian, 1 Şubat 2011.
[87]Robert Fisk, “Değişim Rüzgârıyla Ortaya Çıkan İkiyüzlülük”, The Independent, 10 Şubat 2011.
[88]“Araplara Türk Modeli Şart mı?”, Haliç, 7 Şubat 2011.
[89]Tarık Ali, “Batı Dünyasının Son Gayrimeşru Kuklası Libya”, The Guardian, 29 Mart 2011.
[90]Yaser Saad, “Batı Dünyası, Libya Halkını Ezen Kaddafi’nin Suç Ortağı”, Arap, 24 Şubat 2011.
[91]“Bahreyn İkilemi”, The Telegraph, 17 Şubat 2011.
[92]Ureyb El Rentavi, “Denge Kaybının İkili Tablosu”, Düstur, 4 Mart 2011.
[93]Fehmi Hüveydi, “Batılılar mı Daha Kötü Kaddafi mi?”, Şuruk, 21 Mart 2011.
[94]Koray Çalışkan, “Tek Suçlu Kaddafi Değil”, Radikal, 23 Şubat 2011, s.33.
[95]Adam Hanieh, “Mısır Ayaklanması: Yalnızca Bir ‘Geçiş’ Sorunu Değil”, http://www.sendika.org, 19 Şubat 2011.
[96]Stephen Kinzer, Hawaii’den Irak’a Amerika’nın Rejim Değişiklikleri Yüzyılı, Çeviren: Zeynep Beler, İletişim Yayınevi, 2007.
[97]Elçin Poyrazlar, “ABD’nin 3. Cephesi”, Cumhuriyet, 19 Mart 2011, s.11.
[98]Vitali İvanov, “Mısır’da Yaşananlar Gerçekten Halk Hareketi mi?”, İzvestiya, 14 Şubat 2011.
[99]Pelin Cengiz, “Batı Petrol İçin Savaşıyormuş!”, Taraf, 27 Mart 2011, s.6.
[100]Zbigniew Brzezinski, “Her Devrim Gençtir”, Newsweek, 7 Şubat 2011.
[101]Tarak Barkavi, “Küreselleşen Devrim”, Evrensel, 25 Mart 2011, s.8.
[102]Taraf, 21 Nisan 2011, s.1.
[103]Antonio Porchia, Yeni, No:2, Kış 2011, s.33.
[104]Alain Badiou, “Tunus, Mısır: Doğu’nun Rüzgârı Batı’nın Küstahlığını Süpürdü”, Le Monde, 18 Şubat 2011.
[105]Daniel Bensaid, Köstebek ve Lokomatif, çev: U. Uraz Aydın, Yazın Yay., 2006, s.29.
[106]Walter Benjamin, Pasajlar, çev: Ahmet Cemal, YKY, 2007, s.40.
[107]Slavoj Zizek, Lenin Üzerine, çev: Nilgün Aras, Encore,2004, s.127.
[108]Savaş Ergül, “Zamanın ‘Dar Kapısı’ndaki Gürültü”, Felsefe Yazın, Yıl:6, No:18, Haziran/ Temmuz 2011, s.3-7.
[109]Metin Çulhaoğlu, “Meydanı Boş Bulana ‘Devrimcilik’ Kolay”, Birgün, 25 Mart 2011, s.9.
[110]Aykut Çelebi, “Demokrasi: Siyasal Bir Enerjinin Yeniden Keşfi”, Felsefe Yazın, Yıl:6, No:18, Haziran/ Temmuz 2011, s.16.
[111]“Sermaye ölü emektir, vampir gibi sadece canlı emeğin enerjisini çekip aldığında yaşıyor, ne kadar çok canlı emeğin enerjisini çekip alıyorsa o kadar güçleniyor ve daha fazla yaşıyor.” (Karl Marx.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s