İFADE ÖZGÜR(SÜZ)LÜĞÜ, YARGI(SIZLIK) VE HUKUK(SUZLUK)[1]


“Buradaki adaletsizlik
neredeyse kusursuz!
Yanlış insanlar açlık çekiyor,
yanlış insanlar seviliyor,
yanlış insanlar ölüyor!”[2]
“İfade Özgürlüğü, Yargı ve Hukuk” başlıklı oturumda, hiç istemesem de, “İfade Özgür(süz)lüğü, Yargı(sızlık) ve Hukuk(suzluk)”tan bahsetmek zorundayım.
Keşke böyle olmasaydı!
Ama böyle…
Böyle, çünkü hepimiz, görüşlerini, resmi ideolojiye aldırmadan, özgürce ve oto sansüre de kurban etmeyerek ifade ettiği için hukuksuzluğun her türlüsüne maruz kalmış bir İsmail Beşikçi örneğiyle yüz yüzeyiz…
Evet, evet abartmıyorum: Coğrafyamızda her ifade özgür(süz)lüğü, yargı(sızlık), hukuk(suzluk) meselesinde İsmail Beşikçi örneğinden türevler bulabilirsiniz…
Çünkü Beşikçi Hoca(mız) rejimin turnusol kâğıdıdır…
O, “Kanla, irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti/ Cehennemler kudursa ölmez nigahbanıyız!”diye haykıran inkârcı resmi ideoloji karşısında diz çökmeyen, teslim olmayan, “üç maymunlar”ı oynamayı reddeden, dik duran bir organik aydın olarak, rejimin ve hukuk(suzluk) söylencelerinin turnusol kâğıdıdır…
Onun öğrencilerinden -ve hemşehrisi olmaktan da-, müthiş onur duyan birisi olarak Türkiye’de formel burjuva hukukunu konuşmanın bile abes olduğunu düşünüyorum.
“Neden” mi?
Gayet basit: Hepimize Özdemir Asaf’ın, “İnsansız adalet olmaz/ Adaletsiz insan olur mu?/ Olur, olmaz olur mu!/ Ama, olmaz olsun!” dizelerini ya da Euripides’in, “Madem haksızlık hakseverliğe ağır basacak, o zaman inanmayalım tanrılara,” sözlerini anımsatan Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun ne olduğunu, ‘İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) ‘2010 Türkiye İnsan Hakları İhlâlleri Raporu’ndaki verilerde görebilirsiniz.
Aslı sorulursa bu veriler bile, sözün bittiği yerde olduğumuzu, yani düşünmenin, konuşmanın yasaklanıp, hukuksuzluğun ayyuka çıktığı bir yerde olduğumuzun göstergeleridir…
Evet Dilek Kurban’ın ifadesiyle, “Türkiye temel hakların ihlâl edildiği bir ülke”dir.
Rejimin sahibi bir tekelci-kapitalistin, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın bile, “Daha hızlı hukuka ihtiyaç var,” demek zorunda kaldığı koordinatları, yüzlerce yıl öncesinden Ziya Paşa’nın, “Kadı ola davacı ve muhzır [mübaşir] dahi şahit/ Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?” beyiti anlatmaktadır…
Özgürlükleri gasp eden Türk(iye) hukuk(suzluğ)u açısından, TSK damgalı “askeri vesayet” diye anılan evre ile yine AKP damgalı “polis devleti otoritaryanizmi” arasında yapısal hiçbir fark yoktur…
“Hukukun üstünlüğü” sadece soyut bir retorikken, üstünlerin (yani üsttekilerin) hukuk alttakilerin ensesinde boza pişirmeye devam etmektedir!
Gelen gideni aratırmış derler ya. Neredeyse “eskisini” arayacağız? Hani Şemdinli Savcısını avukatlık bile yapamayacak biçimde meslekten men ederek bombayı soruşturduğuna soruşturacağına pişman eden o “eskisini”… 12 Eylül’ün silme hukuksuzluğu ve idamlarını olmasa bile ‘90’ların faili meçhuller “hukukunu”.. JİTEM katliamlarına onay veren “duymadık, görmedik, bilmiyoruz”, “hukukunu”..
Şakası bir yana, HSYK’nın yapısını ve üyelerinin seçim formatını “üstünlerin hukuku”na son verip “hukukun üstünlüğünü tesis etmek için” değiştirmemiş miydik? Bir de “mezhep eli”ni hukukun içinden çekip almak için? Öyle dememiş miydi Başbakan?
Eee, şimdi bu ne hâl? Bırakalım balyozu malyozu, Ahmet’le Nedim’i de “yardımcılık”tan suçlayan soruşturmacılar için güllük gülistanlık her şey, belli. Ama Deniz Feneri’ni soruşturanlar neredeyse Şemdinli Savcısı’na döndürüleceklerdi! Tümü görevden alındılar. Oysa Balyoz vb. savcıları sabahın köründe gözaltılarla soruştururlarken, Ahmet’le Nedim’in savcısı daha yayımlanmamış kitabı bilgisayar ortamında bile silip yok ederken, Deniz Feneri savcıları zanlılara ne izzet ikramda bulunmuşlardı! Hayranlarla fotoğraf çektirmeler, uçaklarda eşleriyle birlikte seyahatler..
Sanki bu “yeni hukuk”ta bir tarafgirlik var gibi! Eskiden, kollanmak ne kelime, askerlerin yanlarına yaklaşılmazdı. Yanılıp Şemdinli Savcısı gibi yaklaşayım diyenler analarından doğduklarına pişman edilirlerdi. Şimdi beyefendiyle hocaefendiye yan bakanların vay hâline.. Ahmet’le Nedim gibi, laf eden haydi “içeri”ye! “Yakîni” olanları soruşturmaya kalkan olursa, yallah başka “göreve”!
Bu mu hak, bu mu hukuk!
Elbette değil!
Unutulmasın, halkın ekmeği olan adaleti sahiplenen hukuk ancak özgürlük vaat eder ve özgürlükleri güvence altına alırsa saygındır.
Çünkü “Halkın ekmeğidir adalet,” der Bertold Brecht bir şiirinde ve ekler:
“Bakarsınız bol olur bu ekmek/ Bakarsınız kıt./ Bakarsınız doyum olmaz tadına/ Bakarsınız berbat/ Azaldı mı ekmek, başlar açlık/ Bozuldu mu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.// “Ekmek her gün gerekliyse nasıl/ Adalet de gerekli her gün/ Hem o günde birçok kez gerekli/ Mademki adaletin ekmeği bu kadar önemli/ onu kim pişirmeli, dostlar söyleyin?/ Adaletin ekmeğini de/ Kendisi pişirmeli halkın/ Gündelik ekmek gibi/ Bol, pişkin, verimli.”
Adalet, yargı, hukuk!.. Bunların “hoş” ama “boş” sözler olmaması için, ister “ileri demokrasi” diye sunulsun veya başka bir niteleme ile, kapitalizmin sınıf hukuk(suzluğu)u ile, bununla hesaplaşmanın önüne dikilen resmi ideolojik zor (ve aygıtları) ile hesaplaşmak gerek…
Söz konusu hesaplaşma da düşünce ve ifade özgürlüğünün koşulsuz, vazgeçilemez gerekliliğini devreye sokar…
I) DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜR(SÜZ)LÜĞÜ
Düşünce ve ifade özgürlüğü deyince:
Tacitus’un, “Xweza, azadî daye hemû zindîyên bêziman jî/ Doğa, dilsiz bütün canlılara da özgürlük vermiştir”…
İtalyan Atasözünün, “La lingua non ha ossa ma fa ronpere il dosso/ Dilin kemiği yoktur ama insanın belini kırar”…
H. de Balzac’ın, “Düşünmek görmektir”…
Elbert Hubbart’ın, “Doğru düşünmek yaratmaktır”…
W. Goethe’nin, “Şüphesiz, düşünmek güç bir iştir.” “Önemli olanı ne kadar düşünsek azdır”…[3]
Victor Hugo’nun, “Düşünmek ışıktır”…
Demokritos’un, “Düşünmek insana üç üstünlük sağlar: iyi görmek, iyi konuşmak, iyi eylemde bulunmak”…
Thomas Carlyle’nin, “Düşünce bir kez uyandı mı, bir daha uyumaz”…
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Er geç çıkar duvarlardan,/ Düşünce içeride kalmaz”…
Oscar Wilde’ın, “Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım”…
Voltaire’in, “Düşüncelerinin karşısındayım, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim”…
Rosa Luxemburg’un, “Özgürlük, ‘farklı’ düşünenler için özgürlüktür”…
John Mortimer’in, “Borsada servet yapma özgürlüğü, ifade özgürlüğünden daha çekici kılındı”…
Bertrand Russell’ın, “Düşünce özgürlüğü lehindeki temel sav, bütün inançlarımızın kuşku götürür olmasıdır.” “Düşünce özgürlüğü, ancak hükümet kendini güvende hissettiği zaman var olabilir”…
V. İ. Lenin’in, “Devlet varsa özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır”…
Hegel’in, “Özgürlük, zorunluluğun tanınmasıdır!” uyarılarının altı özenle çizilmelidir…
Çizilmelidir ki; düşünce ve ifade özgürlüğünün Türkiye’deki ihlâlleri konusundaki rezalet kavranabilsin…
Söz konusu rezalete dair, soyut sözler yerine, somut örnekleri hızla sıralamak daha yararlı olacaktır!
i) Sanatçı Pınar Sağ ile Mehmet Özcan’ın 10 ay ceza almalarının nedeni, “Tunceli’nin özgün yapısı nedeniyle suç oluşturacağı”iddiasıymış! Sağ’ın avukatı Taylan Tanay, mahkemenin gerekçesini, “Bu türkü başka bir ilde söylenseydi suç oluşturmayacaktı”sözleriyle açıkladı. Kırmızı Gül’ün İbrahim Kaypakkaya’ya, Mercan Dağları’nın da 2005’te öldürülen 17 MKP üyesine yazıldığını söyleyen Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, bu türkülerin gençlerin örgüte katılma iradelerini güçlendireceğini savundu!
ii) Tunceli’de 2010 yılında ‘Laz Marks’adlı oyunu sergileyen tiyatro oyuncusu Haldun Açıksözlü’ye, terör örgütü kurucuları Mazlum Doğan ve İbrahim Kaypakkaya’yı övdüğü gerekçesiyle 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı!
iii) Kırşehir Postası’nda çalışan gazeteci Havva Karakaya’nın Kırşehir Belediyesi’nde görevli çalışanlarla ilgili yazdığı bir haber dava konusu oldu. Karakaya’yı yazdığı haber nedeniyle 10 ay karşılığı 300 gün adli para cezasına çarptıran Kırşehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nden hâkim Kamuran Haydar Arslanoğlu, gazetecilik mesleğini “kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu” olarak değerlendirdi ve Karakaya’ya “375 gün gazetecilik mesleğini yapmaktan yasaklama” cezası verdi!
iv) Chuck Palahniuk’un “Ölüm Pornosu” kitabının çevirmeni Funda Uncu, Bodrum Emniyet Müdürlüğü’ne çağırılıyor, “Sen manken misin, ne diye böyle kitaplar yazıyorsun?” sorusuyla ifadesi alınıyor ve tacize uğruyor… Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan bu kitabın Türkiye PEN tarafından ayın kitabı seçildiğini anımsatayım!
v) Gülseren Aksu’nun ‘Anılarla Abdullah Öcalan- Güneşin Sofrasında’ adlı kitabına açılan davada, yazar ve kitabı yayımlayan Çetin Yayınları sahibi Abdülrezzak Güngör beraat etti. İstanbul Özel Yetkili 14. Ağır Ceza Mahkemesi kitabın basıldığı Berdan Matbaası’nın sahibi Sadık Daşdöğen’i “Terör örgütü propagandası yapmak” suçundan 1 yıl hapis cezasına çarptırdı!
vi) Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının toplatıldığı Türkiye’de bir basılmamış kitap vakası da Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi’nde yaşandı. TKP (ML)-TİKKO davasından hükümlü Halil Gündoğan’ın 200 sayfalık kitabının tamamı “sakıncalı” bulundu. 2005 yılında cezaevinde yazdığı “Metris’ten Munzur’a/ Bir Firarinin Öyküsü” başlıklı kitabı serbestçe okunan Gündoğan’ın kaleme aldığı kitabın ikinci cildine Cezaevi Disiplin Kurulu’nca “el konuldu”. 200 sayfalık kitabı hükümlünün mektubu olarak değerlendiren Disiplin Kurulu, İnfaz Tüzüğü’nün 123/2. maddesine göre “mektubun yok edilmesine” yönelik işlem yapılmasına karar verdi!
vii) Şık’ın basılmamış kitabına “imha”nın yankıları sürerken, garip bir kitap kararı da Sincan Cezaevi’nden çıktı. Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi Komünist Çin’in kurucusu Mao Zedung’un yazdığı 5 ciltlik ‘seçme eserler’in 1 ve 2. ciltlerini, aynı kampüsteki Kadın Kapalı Cezaevi de 2. ve 4. ciltlerini sakıncalı buldu!
İnternetin bile filtrelendiği Türkiye’de daha çok var ama somut örnekleri aktarmayı durdurup, bir parantez açalım:
Uluslararası PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi Başkanı Marian Botsford Fraser’in, “İfade özgürlüğü bir insan hakkı sorunudur, böyle bakmak gerekir,” derken; Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğü ile ilgili durumun hâlâ kaygı verici olduğu saptamasını yapan ‘Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’ Thomas Hammarberg’in, “Bu hakların savunulması ve eleştiriye ve karşıt görüşlere karşı hoşgörülü bir ortamın desteklenmesi için acil tedbirlere ihtiyaç vardır,” diye eklediği tabloda daha farklı düşünüp, davranmak gerek!
Örneğin İsmail Beşikçi gibi…
Evet, evet İsmail Beşikçi gibi“Düşünce ile eylem arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasının zamanı gelmiştir. Madem ki okumak, yazmak, düşünmek, fikir yürütmek, tümünün hayatla diyalektik ilişkisini kurma becerisini göstererek insanları etkilemek bir eylemdir, öyleyse düşünceye de artık bir suç, yazılana, çizilene, konuşulana da suç aleti olarak bakabiliriz.
Bu da yeni barbarlık çağımızın bir kazanımıdır.
Ne yapıyorsun? Düşünüyorum. Ne düşünüyorsun?
Memleketin hâllerini, yoksulların sömürülme katsayısının her gün biraz daha arttığını, heykellerin uzaya bile gidebilen teknoloji ile yıkılabileceğini, utanmanın rafa kalktığını, birilerine dokunanın yandığını, kitap yazmanın ne kadar tehlikeli bir iş hâlinegeldiğini, (…) Hrant’ı ölüme gönderenlerin peşine düşen Nedim’i, ‘Dokunan yanıyor arkadaşlar’ diye bağırarak, yazdığı kitabı bastıramadan Silivri’ye giden Ahmet’i, insanın yazmasa delireceğini, delirmenin de bir insanlık hâli olduğunu ve mutlaka insan olmak gerektiğini…”[4]anımsamalıyız yeniden; hukuk(suzluk)larına isyan ederek…
II) MEVCUT YARGI(SIZLIK)
Türkiye’deki mevcut hukuk(suzluk), kendini “kanun devleti” diye tanımlar.
Bu öyle bir “kanun(suzluk) devleti”dir ki, ancak ve ancak Can Yücel’in, “Kanun çalacağız diye çıkıp orta yere kanunu çaldılar yere”; F. Bacon’un, “İşkencelerin en kötüsü yasalarla işkence etmektir”; Edmund Burke’nin, “Kötü yasalar, zulmün en kötü çeşitleridirler,”sözlerindeki zihniyetle betimlenebilir!
Evet bu Türk(iye) hukuk(suzluk)uğunun yargısı(zlığı)na, yargının yürütmeye dört dörtlük bağımlılığı olarak yansır ki, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi’nin ‘Yargının Sorunları ve Çözüm Önerileri’ başlıklı raporunda, anayasanın 140/6. maddesinin, yargının idari görevlerini Adalet Bakanlığı’na bağladığına dikkat çekilerek, “Yargının bağımsızlığının ilk önce yürütme organına karşı korunması gerektiği düşünüldüğünde bu hükmün bulunduğu bir hukuk sisteminde yargının bağımsızlığından söz edilemeyeceği açıktır,” denilmesi de bundandır.
Yargının yürütmeye dört dörtlük bağımlılığının açık seçik ortada olduğu Türkiye’ye ilişkin olarak, “Yargı erkinin yargılama yaklaşımında kökten bir değişiklik olmadıkça…” diye başlıyor Avrupa Konseyi’nin İsveçli İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, raporunun 39’uncu paragrafına…
Ve şöyle devam ediyor: “… Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nda şu ana kadar benimsenen yasal değişikliklerin, Türk hâkim ve savcıların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (ifade özgürlüğüyle ilgili) 10’uncu maddesine ilişkin yaptıkları benzer ihlâlleri önlemede tek başına yeterli olmadığı anlaşılmaktadır.”
Basın özgürlüğü alanındaki sorunları yerinde incelemek üzere 2011 nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden Hammarberg, bu sorunların önemli bir bölümünün doğrudan yargıdan kaynaklandığı görüşünde. Basın özgürlüğü raporu, bir noktadan sonra yargının zihniyetine, uygulamalarına ilişkin eleştirel bir metne dönüşüyor.
Hammarberg’ün temel eleştirilerinden biri, Türkiye’nin AİHM’in son 10 yılda verdiği ifade özgürlüğüyle ilgili kararlarına konu olan ihlâlleri durdurmak için önlem almamasıdır.
Zaten Komiser’e göre, gazetecilerin cezai takibata uğramaları ve tutuklanıp özgürlüklerinin kısıtlanması gibi tasarruflardaki artış, önemli ölçüde AİHM kararlarında tespit edilen ihlâllerin etkin bir biçimde ele alınmamış olmasından kaynaklanıyor. Bu durumdan “sistematik bir bozukluk” olarak söz ediyor Hammarberg. Bu noktada sorunun bir boyutunda yasal çerçevenin AİHM karşısındaki yetersizliği yer alıyor.
Gerçekten de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Türkiye’yi “davaların süresinin haddinden uzun olduğu ve makul süre koşuluna uyulmadığı”gerekçesiyle bir kez daha mahkûm ettiği tabloda tutuklama yoluyla cezalandırma, Türkiye hukuk(suzluk) rejiminin ve adalet(sizlik) anlayışının özbeöz evladıdır.
Nature dergisinin 24 Şubat 2011 tarihli sayısında yer alan ‘Rights for All/ Herkes İçin Hak’ başlıklı yazısında, “Avrupa İnsan Hakları Antlaşması’na göre herkes makul bir süre içinde adil bir şekilde yargılanma hakkına sahiptir. Türk hükümetinin dünyanın gözünün bu davalarda olduğunun bilincinde olması gerekir,” denilirken; siz bakmayın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK), “Keyfi gözaltı ve gıyabi tutuklama yapılıp mağduriyete yol açılmasın” genelgesi yayınlamasına…
Özgür Mumcu’nun ifadesiyle, “Bütün memleketi saran uzun tutukluluk dalgası, sonunda Meclis’e de vurdu. Sadece Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargâh davalarıyla sınırlı değil bu tutukluluk sorunu. Hüseyin Edemir’in sembolü olduğu daha birçok izahı zor tutukluluk hâli var” Türkiye’de…
Oysa… Geçerken anımsatalım: Milattan önce 454: Yeni yasaları yapmakla görevlendirilip, olağanüstü yetkilerle donatılan on kişilik heyet Atina’ya gidiyor. Solon Kanunları’nı inceliyor. Sonra ülkesi, Roma’ya dönüyor.
İzleri günümüze kadar gelen Roma Hukuku’nda 12 Levha Kanunları bundan iki bin beş yüz yıl önce Roma’da böyle hazırlanıyor. İki bin beş yüz yıl öncesinden gelen bu yasalar içinde, günümüz açısından dikkatimi çeken bir madde var.
“Mahkemeye düşmüş iki taraf, aralarında anlaşamazlarsa” şimdi dikkat, “yargıç hükmünü güneş batmadan önce verecek”. Yani kim haklı, kim haksız bir gün içinde belli olacaktır!
M.Ö 454 Roma’sında böyle olsa da XXI. Yüzyıl Türkiye’sinin AKP periyodunda durum farklıdır!
Kolay mı? Hükümet tarafından “büyük yargı reformunun başlangıcı” olarak sunulan 12 Eylül Referandumu sonrasında oluşturulan HSYK’nın icraatları ve yapılan yüksek yargı seçimleri, söylemin aksine yargının üzerindeki vesayetin kaldırılmadığını sadece vesayetin merkezinin hükümetin anlayışı lehine değiştiğini göstermektedir. Bu tartışma süreçlerinden öğrendiğimiz, iktidar içi güç odakları açısından sorunun ana halkasının vesayetin merkezinde kimin oturacağının belirlenmesi olduğudur. Yoksa anlaşıldığı kadarıyla kimsenin vesayetle bir sorunu bulunmamaktadır.
Hâkimlerin mesleğe alınmalarından, staj ve eğitimlerine kadar zaten etkili müdahale imkânlarına sahip bulunan Adalet Bakanlığı, HSYK ve Başsavcılık yetkilerini de “siyasi çevresinde” toplayınca yargı ve yürütmenin tam anlamıyla iç içe geçtiği bir tablo yaratılmıştır.
Ülkemizde İstiklal Mahkemeleri ile başlayan olağanüstü yargılama usulünü kurumsallaştıran Devlet Güvenlik Mahkemeleri 2004 yılında yürürlülüğe giren 5190 Sayılı Yasa ile kaldırılmış yerine Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri kurulmuştur. Daha sonra 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. Maddesi ile yetkilendirilen bu mahkemelerin bugüne kadarki pratiği adil yargılama açısından dehşet vericidir.
Tamamen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin devamı olan, onlarla aynı mahkeme salonlarında, onların derdest dosyaları üzerinden aynı esasla, aynı hâkim ve savcılarla, aynı kolluk ve soruşturma usulü ile yargılamaya devam eden bu mahkeme gerçeği, Türkiye’de hâlen olağandışı -olağanüstü yargılamanın sürdüğünü göstermektedir. Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikle Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçların 1/3’ünü yargılama yetkisine kavuşan bu mahkemeler adil ve tarafsız yargılama önündeki en büyük engel olma durumunu sürdürmektedir. Bugün bu mahkemeler adeta muhaliflere yönelik devlet terörünün merkezi hâline gelmiştir. Halka karşı işlenmiş kimi suç ve suçlulara konu yargılamalar nedeniyle kamuoyunda meşrulaştırılmaya çalışılan özel yetkili mahkemelerin, asıl olarak devrimciler ve Kürt siyasal hareketi başta olmak üzere halkın her kesimine yönelik saldırıların hukuki ayağını oluşturduğu unutulmamalıdır.
Mesele artık ‘Adil Yargılanma Hakkı’nın soyut güvencesini talep etmeyi aşmış; KCK davaları ile somut olarak kamuoyuna taşınan “anadilde savunma hakkının ihlâli”, “mahkeme önüne getirilme hakkının ihlâli”, “hâkim önüne çıkarılmaksızın uzun tutukluluk”, “savunmanın tahdidi” gibi kişi güvenliğini ortadan kaldıran bir mahiyete bürünmüştür.
Ya da Çetin Aşçıoğlu’nun deyişiyle “Bağımsızlık ve yansızlık yargının özünü oluşturan olmazsa olmaz değerlerdir. Yasalarda ve yetkili ağızlarda ne denli onaylanırsa onaylansın; yargıç güvencelerine sahip bilgili, etik değerleri özümsemiş yargıçlar olmadan bu değerlerin korunması ve güncelleşmesi beklenmemelidir… Yargı bağımsızlığı ve yansızlığı için, en yakın tehlikeyi siyasal güç oluşturur. Yapılan yasal düzenlemelerle tehlike eylemli olarak gerçekleşmiştir.”
Bu böyle olunca da yargıda, seçim sonrası yapılan HSYK atamaları, özellikle de Doğu Karadeniz Bölgesi’nde verilen HES karşıtı mücadeleyi etkiledi. Kararname ile bölgede HES’lere karşı açılan en fazla “yürütmeyi durdurma ve iptal”davasının olduğu Rize İdare Mahkemesi’nde köklü değişiklikler yapıldı. Rize İdare Mahkemesi’nin başkan ve üyeleri başka bölgelere atandı. HES’lere karşı açılan davalarda bilimsel raporlarla manifesto gibi kararlara imza atan Rize İdare Mahkemesi’nde köklü değişiklikler yapıldı. Başkan ve üyelerin görev yerleri değişti…[5]
İşte AKP patentli “yargı bağımsızlığı” dedikleri tas tamına budur!
Ve birkaç örnek daha:
i) Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği, tutuklu eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat’başlıklı kitabıyla ilgili, Fethullah Gülen Hocaefendi ve kitapta ismi geçen O. H. Ö. hakkında başlatılan soruşturma sonucunda “kovuşturmaya yer olmadığına”karar verdi… Kararda, “Kitapta belirtilen hususların soyut iddiadan ibaret olduğu ve somut herhangi bir delil ve belgenin sunulmadığı, iddiaların genel olarak yazarın kendi düşünce ve kanaatlerine dayandığı, kendisine geldiğini iddia ettiği bilgi ve belgelerin nereden, kimin tarafından gönderildiği konusunda da net bilgiler vermediği”ifade edildi!
ii) Hopa’daki protesto eylemlerine katılan ve gözaltına alınanların Erzurum’daki sorgu sırasında avukatların savcı ile görüşmesinin engellendiği bunun üzerine avukatların 155’yi arayarak yardım istediği ortaya çıktı!
iii) Ankara’daki Hopa protestolarına katılan 15 kişi 18 Haziran 2011 gecesi “terör örgütü yararına faaliyette bulunmak”tan tutuklandı. Mahkemede buna dair sorulan tek soru ise “eyleme kimin çağrısıyla gittin?”oldu!
iv) Ankara’da 2010 yılında PKK’nın kuruluş yıldönümü kutladıkları gerekçesiyle yargılanan 11’i tutuklu 18 öğrencinin davasında, jandarma, mahkeme heyeti önünde sanıkları dayaktan geçirdi. Ailelerin de izlediği duruşmada sanık öğrencilerin coplanmasını engellemek isteyen avukatları, mahkeme heyetinden “Bu arbedede bizi de dinlemezler” yanıtı aldı!
v) Ordu İdare Mahkemesi, 2011 Şubat ve Mart aylarında iki hidroelektrik santralı (HES) projesinin yürütmesini durdurarak çevrecileri sevindirdi. Ancak Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kararıyla mahkemenin iki üyesi gidince, bu kez aynı projeler jet hızıyla onay aldı.
vi) “7. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, devlet kurumları tarafından resmen kabul edilen JİTEM’in var olmadığını öne sürerek, JİTEM cinayetleriyle ilgili dosya hakkında görevsizlik kararı verdi”![6]
Evet Türk(iye) yargıs(ızlığ)ı defalarca yaptığı vahim hatayı durmadan tekrarda ısrar ederken, mülkün temeli buysa yanmışız!
II.1) ÖZEL YETKİLİ MAHKEME
Buraya kadar değindiğim olumsuzlukların doruk noktası özel yetkili mahkemeler meselesidir!
Carl Schmitt’in, “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir,” saptamasını doğrulayan özel yetkili mahkemeler, i) “Nullum crimen sine lege/ Yasasız suç olmaz,” ii) “Nullum crimen, nulla poena sine praevia lege poenali/ Önceden ceza yasasında belirtilmeyen suç ve ceza olmaz” ilkelerini yerle yeksan eden bir uygulamadır ki, bu da, tarihin ilk özel yetkili mahkemelerinin Engizisyon olduğunu ortaya koyar.
Avrupa tarihindeki ilk özel yetkili mahkeme, Roma Katolik Kilisesi tarafından IX. yüzyılda kurulan Engizisyon Mahkemesi’dir. Bu mahkemenin özelliği, son karar merciinin yargıçlar kurulu değil, Papa’nın atadığı ve “Birinci Enkizitör” diye anılan bir başsavcı oluşuydu. Bu başsavcı, ihtiyaca göre “taşınır” mahkemeler kurar, bir savcıya yetki verir, yargıçlar kurulu atar, yanlarına infazla sorumlu işkencecileri ve cellatları alet edevatlarıyla birlikte katar, bir nöbetçi mangası eşliğinde görev yerine gönderirdi. 1478’de İspanya’da, 1531’de Portekiz’de çok iş olduğu için kalıcı kurulan mahkemelerin tüm savcıları da yetkilerini Vatikan’daki Başsavcı’dan almış olup, tek merkezden yönetilen Engizisyon Mahkemesi’nin çoğul anılmasının nedeni bu alt yapılanmadır.
Engizisyon “hukuku”, egemenin hukuksuzluğu üzerine yükselir. Bu çarpık anlayışa göre halk günah işlemeye eğilimlidir. Kilise tarafından tam yetkiyle donatılan engizisyon mahkemeleri, halkın içindeki zayıf halkaları bulmakla ve toplumu günah çukuruna düşürecek zayıflıklarla mücadeleyle yükümlüdür. Bunun için sadece günah işleyenlerle değil, günah işleme potansiyeli taşıyanlarla da savaşmak gerekmektedir. Böylesine bir seferberlikse ancak ahlâki düşkünlükle mümkündür.
Engizisyonun ispiyonculuğu ve tövbe etmeyi teşvik etmesi bu yüzdendir. Bir bölgede engizisyon kurulduğunda ilk olarak bir duyuru yayımlanır. Buna göre bütün dindarlar etraflarındaki cadıları, dinsizleri ve günahkârları ihbar etmelidir. Tövbe eden günahkârların pişmanlıkları göz önünde tutulacaktır. İhbar samimiyetin, tövbeyse nedametin işareti kabul edilmektedir. “Cadı Avı”nın başlayacağını ilan eden bu duyuruya itibar etmeyenler, başlarına geleceklere hazır olmalıdır.
Bilinenin aksine yeniçağla bitmeyen ve yer yer, örneğin Almanya’da XVIII. yüzyıl başına kadar süren Engizisyon Mahkemeleri, yüzyıllar boyunca Avrupa’da bir dehşet iklimi yarattı. Güya Katolik dogmaları inkâr edenleri, ruhunu şeytana satan ya da şeytana tapanları ve büyücüleri yargılayan bu özel yetkili mahkemenin asli görevi, Katolik Kilisesi’nin hegemonyasına muhalefeti yok etmek ve muhalifleri “temizlemek”ten ibaretti!
Tarih boyunca ve tüm dünyada, hangi rejim altında ve hangi düzeni korumak adına kurulursa kurulsun, “özel yetkili mahkemeler”in istisnasız tümü, muhalefeti yok etmek amacına hizmet eder.
Bu, Türkiye’de de böyledir!
Kaldı ki özel yetkili hukukun, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne bir zümrenin kendi iktidarını kurma ve muhafaza etme aracına dönüştüğünü söylemek de pekâlâ mümkündür. Ve özellikle de ceza yargısının seyri bu ideolojinin yansımalarıyla doludur!
Hatırlayalım: ‘Rejim düşmanları’nın yargılandığı İstiklal Mahkemeleri, Adalet Partililerin yargılandığı Yüce Adalet Divanı, “anarşişt/ komünist”lerin yargılandığı Sıkıyönetim Mahkemeleri, “bölücü/ terörist”lerin yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve neredeyse tüm “muhalifler”in yargılanabilme tehdidi ile karşı karşıya olduğu günümüz Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri…
Yine bu seyre paralel giden Hiyanet-i Vataniye Kanunu, Şeyh Sait Ayaklanması sonrası çıkarılan Şark Islah Planı, Dersim İsyanı’na katılanlar için çıkarılan Tunceli Kanunu, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu da bunun parçalarıdır…
Cumhuriyet tarihinin neredeyse tamamı yukarıda belirttiğimiz mahkemelerle ve yasalarla doludur. Ve rejimin ilk kuruluşunda bugüne, yani 87 yıl boyunca söz konusu anlayışın düşman algısı kesintisiz devam etmektedir.
Bunun bugündeki tezahürleri ise, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin aynı vatandaşlık statüsüne tabi kişiler farklı bir statüde ve usulde yargıladığı; KCK, Ergenekon, Devrimci Karargâh davaları ve benzerleridir…
Hatırlanacağı üzere Ataol Behramoğlu’nun ifadesiyle, “Cumhuriyet tarihinin tanıdığı ilk özel yargı kurumu İstiklal Mahkemeleri’dir.
Bu gün hiç kimse bu özel yetkili mahkemelerde yapılan yargılamaların, verilen hükümlerin adil olduğunu, hukukun evrensel kurallarına uygun nitelik taşıdığını düşünmüyor…
Gerekçe ve işlev ne olursa olsun, günümüzdeki özel yetkili ağır ceza mahkemelerinden hukukun evrensel ilkelerine uygun âdil kararlar beklemek boşunadır, havanda su dövmektir, kendini aldatmaktır.
Bu mahkemeleri her türlü muhalefete karşı bir tehdit silahı olarak kullanan ve uygulayan günümüz siyasal iktidarından demokratlık beklemek de aynı ölçüde boş bir hayaldir. Olması gereken, bu mahkemelerin ortadan kaldırılmasıdır.”
Eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı, CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner de ekliyor: “[Özel yetkili mahkeme ile] düşman ceza hukuku yarattılar.
Düşman ceza hukuku adaleti sağlamak, maddi gerçeği ortaya çıkarmak yerine karşısında yok edilmesi gereken, insan yerine bile koymadığı şüpheliyi yaşamın dışına atılması gereken kişi olarak görür.
2005’te uygulamaya giren yasalar, daha demokratik bir ülkeyi oluşturmada araç olarak kullanılmayı bırakın, şu anda yaşadığımız korku filminin altyapısını hazırladı.”
“Örnek” mi? Alın birkaç tane…
i) Özel yetkili Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Çorum’da bir inşaata “Yaşasın 19 Aralık Direnişimiz Devrimci İrade Teslim Alınmaz, DEV-LİS” yazılı pankart asan iki gence ‘terör örgütü propagandası’ndan 10’ar ay hapis cezası verdi… Aynı mahkeme daha önce Ankara’da bir marketin duvarına benzer yazılar yazan genci beraat ettirmişti. Ankara’da Pursaklar ilçesinde bir marketin duvarına “Özgürlük sokaktadır, DEV-LİS, DEV-LİS Org, Faşizme Geçit yok. DEV-LİS, Tek Yol Devrim, DEV-LİS” yazdığı iddiasıyla hakkında dava açılan Armanç Yıldırım’ın terör örgütünün propagandası suçu işlendiği sabit olmadığı gerekçesiyle beraatına karar vermişti. Mahkeme kararında Emniyet’in gönderdiği bilgi notunun DEV-LİS grubuyla THKPC/Kurtuluş arasında bağlantıyı ortaya koymadığının altı çizilmişti!
ii) Uygulamaları nedeniyle eleştirilerin hedefi hâline gelen ve kaldırılmaları gerektiği dillendirilen özel yetkili savcılık yine tartışılacak bir karara imza attı. Malatya Özel Yetkili Başsavcı Vekilliği, Dünya Kadınlar Günü’nde, ölüm orucunda ölen kızının fotoğrafını taşıyan 57 yaşındaki Hatice Harman hakkında “yasadışı örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı”!
“Örnekler” meydanda!
Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nce üretilen hukuk, “düşman ceza hukuku” olarak tanımlanan hukuk alanına girer…
Haluk İnanıcı’nın hatırlattığı gibi, “Olağanüstü yargılama her zaman birtakım düşmanlara karşı yürürlüğe konur. Bugün düşman başkasıdır, yarın siz olursunuz.”
Olup, biten buyken, buna “hukuk” falan denemez!
III) “HUKUK(SUZLUK)” MU? DEDİNİZ!
Nihayet “hukuk(suzluk)” mu dediniz! Bu ülkede her şey, İsmail Beşlikçi’ye reva görülen zulüm gibi egemen terörden başka bir şey değildir!
III.1) “HAYATA DÖNÜŞ”/ TUFAN(I)
Coğrafyamızda “Hayata Dönüş”/ “Tufan”(ı) denilen, bir katliam, hem de “cezaevleri”nde devlet eliyle yaşandı…
Cezaevlerinde F Tipi’ne geçiş için 19 Aralık 2000’de 20 ayrı cezaevinde eşzamanlı biçimde ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ yapılmıştı. 12 kişinin öldüğü ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun 11 yıldır gizlenen planları ortaya çıktı. Planın adını ‘Tufan’ koymuşlar.
Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 tutuklunun öldüğü, 55’inin de yaralandığı “Hayata Dönüş Operasyonu”na ilişkin, tam 11 yıl boyunca savcılıktan saklanan ‘Tufan’ adlı müdahale planı, nihayet gün yüzüne çıktı. ‘Tufan Planı’nın, ölüm orucunun bitirilmesi amacıyla Adalet Bakanlığı ile koordineli biçimde aydınların tutuklularla masaya oturduğu günlerde hazırlandığı anlaşılıyor. Dava açılana kadar isimleri savcılıktan saklanan askerî birliklerin, müdahaleden önce isim isim ve kan gruplarına kadar kaydedildiği de ortaya çıktı. Plandan yıllardır “Kamera kaydı yok” diyen askerin operasyonu görüntüye aldığı da anlaşılıyor.
“Hayata Dönüş” baskını Bayrampaşa Cezaevi’nde aralıksız 14 saat sürdü. “Diri diri yaktılar” feryadı, Hayata Dönüş’ün özeti gibiydi.
Bayrampaşa’nın C-1 koğuşunda nasıl yandığını anlatıyor Birsen Kars:
“Bomba atmak için deldikleri koğuş tavanından demir kafes içerisinde bir cisim indirdiler. Kara bir duman çıkaran bu farklı nesne nedeniyle plastik gibi eridiğimi hissediyordum. Kimyasal gazla yakılıyorduk. Üstüm başım sapasağlamdı ancak derim adeta sıvılaşmıştı. Çevremden saç ve deri yanığı kokusu geliyordu. Sonra önümde saçlar uçuşmaya başladı. Uzandım, benim saçlarımdı. Önce gaz odalarından geçirildik, sonra fırınlarda yakıldık…”
Ölenleri nasıl anlatalım? Fırat Tavuk’un bedeninin yüzde 90’ı yandı, Özlem Ercan’ın bedeni kömüre dönüştü, ailesi üç hafta kızlarının yaşadığını düşündü, acı gerçek, ancak DNA testiyle ortaya çıkabildi…
Bunları bilmeyen, görmeyen var mı?
“İyi de hukuk” nerede?
Çağdaş Hukukçular Derneği(ÇHD) üyesi avukatlar, 19-22 Aralık 2000’de yapılan operasyonla ilgili 10 yıl sonra açılan davada, ortaya çıkan Tufan Harekât Planı’nda adı geçen ordu mensupları ve askerler hakkında suç duyurusunda bulundu. Askerlerin, “kasten öldürme”, “işkence”, “eziyet”, “kasten yaralama” suçlarından yargılanması istendi.
Yine ÇHD, “Hayata Dönüş” operasyonunda 39 er dışındaki sorumlular hakkında takipsizlik kararı veren Eyüp Cumhuriyet Savcısı Ali İhsan Demirel hakkında Bakırköy Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu.
Avukat Oya Aslan, “Dokuz yıldır soruşturmayı yürüten Demirel, operasyonların gerçek sorumlularını bildiği hâlde bunlar hakkında herhangi bir girişimde bulunmadı” dedi…
Ortada “tık” yok!
“Unutmayacağız. Ne devletin bu katliamını ne de devletle suç ortaklığına gönül indiren zevatı,” diyen Yıldırım Türker’in işaret ettiği üzere:
“O dönem yaşanana katliam dediğimiz için, (“Devlet katliam yapmaz” gerekçesiyle) alınan cezalar yanımıza kâr kaldı. Operasyonu planlayıp yönetenler ne oldu dersiniz? Dönemin İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü başta olmak üzere bu operasyonun planlamasında ve icrasında görev alanlar bırakınız yargılanmayı, ödüllendirildiler.
Sözgelimi Ali Suat Ertosun, dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in önerisi üzerine, bu operasyondaki büyük katkısı nedeniyle bakanlar kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onayı ile ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’yla ödüllendirildi.
Daha sonra da Ali Suat Ertosun’un önlenemez yükselişi HSYK üyeliği ile perçinlenecekti.
Kanlı katliam operasyonundan birinci derece sorumlu bir muhterem olarak yargının zirvesine oturtulmuştu”![7]
III.2) KÜRTLER
“Kürtler” denince akla ilk gelmesi gereken, ezilen bir ulusun tüm haklarını gasp eden dört başı mamur, kural ve sınır tanımayan, sömürgeci hukuksuzluktur…
“Kürt Meselesi”, çaplı bir yüzleşme sorunsalıdır.
Egemen adalet(sizlik)e gözlerinin içine bakıp “adalet nedir?” diye sormaktır…
Bakın bu konuda Aslı Erdoğan nelere dikkat çeker:
“Neredeyse 30 yıldır süregiden savaşın sebebinin, devletin Kürtlere karşı uyguladığı politikalar olduğu gerçeği pek çok değişik ağızca dillendirilmiş, barışa doğru ilk adımın, siyaset kanallarını tıkayarak değil, sonuna dek açarak atılabileceği gerçeği hemen her kesimce kabul görmüşken… Belki şiddet çarkının nasıl döndüğünü anlamamıza sayılar yardım edebilir: 2011 ilk altı ay, Doğu ve Güneydoğu, PKK’nın eylemsizlik döneminde süren operasyonlarda askeri kayıplar: 12 ölü, 43 yaralı. PKK: 49 ölü, 3 yaralı. Faili meçhul ve yargısız infazlar: 11 ölü. Mayın patlaması: 5 ölü. Gözaltılar: 4015. Tutuklamalar: 1145. Cezaevlerinde hak ihlâlleri: 476. Bildirilen işkence vakası: 1010. 335 toplumsal müdahalede 762 yaralı. Açılan 85 toplu mezarda bulunan ceset sayısı 1330.
Sonra da… KCK davası adı altında iki bin siyasetçinin tutuklanması ve hâlâ tutuklu bulunması, Şubat’ta başlayan, sayıları bini bulan gözaltı ve tutuklama furyaları, seçim öncesi sertleşen söylevler ve gözdağları, bir oldubittiyle gasp edilen oylar, tutuklu vekillerin salıverilmeyişi, yürürlüğe konduğu yıl, mahpus sayısını 55 binden 70 bine çıkaran TMK, şu anki sayı 125 bin… Sanırım şiddet çarkının giderek hızlandırıldığını, bu çarkı durdurmanın döndürmekten çok daha zor olduğunu görmek için siyaset bilimci olmak gerekmiyor…
‘Devleti dokunulmaz, sorgulanmaz, kutsal kabul eden anlayış, tekeline aldığı şiddeti her tür denetim ve sınırlamadan muaf tutar. Böylece iktidar sahibi olmayanların haklarının sistematik biçimde çiğnendiği bir şiddet ortamı oluşur.’ Sözgelimi, devletin sistematik olarak işkence yaptığı, üstelik şiddetini meşru kılan ve sınırlayan yasalarını çiğneyerek işkence yaptığı bir toplum nasıl yapılar, ilişki biçimleri üretir? İşkence bir insanlık suçudur, kim kime, hangi gerekçeyle yaparsa yapsın. Ama işkencenin durması çağrısının öncelikle kime yöneltilmesi gerekir ki, bir etkisi, karşılığı, anlamı olsun?
Sözgelimi bir ülkenin cezaevlerinde operasyonlar düzenleniyor, mahpuslar yangın bombaları ve benzine bulanmış battaniyelerle diri diri yakılıyorken, siyasi görüşlerini, yöntemlerini, kendilerine ve başkalarına uyguladıkları şiddeti kolayca eleştirebildiğimiz mahpusları eleştirmek ve ötesine geçmemek, onlara uygulanan şiddeti meşrulaştırmaz mı? Meşrulaştırmadı mı? İki sayı daha. 14 yıl, 17 bin. İlki ana medyada kendine yer bulamayan, yüzlerce benzerini okuduğumuz bir haberden… Güneydoğuda bir gösteriye katılmaya biçilen ceza: Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına propaganda yapmak, mukavemet etmek, suç işlemek: 14 yıl…”
Birkaç şey daha ekleyelim:
i) Çankaya’da bir barda Kürtçe şarkı söyleyen Emrah Gezer’i çıkan tartışmanın ardından beylik silahıyla vurarak öldüren özel harekât polisi Serkan Akbulut’a 19 yıl 5 ay hapis cezası verildi. Mahkeme heyeti, bu cezayı “ilk atışın karşıdan geldiği” gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasından indirerek verdi!
ii) Diyarbakır’da YSK’nın, BDP’nin desteklediği adayları veto kararının protesto edildiği gösteride iş makinesini polisin üzerine sürdüğü öne sürülen belediye işçisi için ağırlaştırılmış müebbet ve 120 yıl hapis cezası istendi!
iii) Başbakan Erdoğan, ünlü aşk destanı ‘Mem û Zîn’i seçim meydanlarında dile getirdi, Kültür ve Turizm Bakanı bir ilke imza atarak Mem û Zîn’i Kürtçe bastırıp Meclis’te dağıttı. Ancak ‘Mem û Zîn’in yazarı, Kürt şair ve filozof Ehmedê Xani’nin isminde yer alan ‘X’ harfi dava konusu oldu, ‘sorumlular’ hapis cezası aldı!
v) Nihayet Türkiye’de yaşanan gözaltı kayıpları için veri tabanı oluşturan ‘Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın rakamlarına göre, 1980-2000 yılları arasında 757 kişiye gözaltına alındıktan sonra bir daha ulaşılamadı. 2000 yılından sonrasıyla ilgili ise herhangi bir veri bulunmuyor. Gözaltına alınmasına karşın nerede ve nasıl alındığına ilişkin bilgi bulunmayanların sayısı 9 iken, sınır dışı edilenlerin sayısı ise 2. Diyarbakır, 151 kayıpla birinci sırada yer alırken, Diyarbakır’ı 48 kayıpla İstanbul, 28 kayıpla Şırnak-Cizre izliyor. Veri tabanına göre gözaltında kaybolan kadınların sayısı 30. Aynı aileden kaybolanların da yer aldığı veri tabanın rakamlarına göre Türkiye’de en fazla kayıp 1994 yılında diğer yılları 3’e katlayarak yaşandı.
“GÖZALTINDA KAYIPLAR”
Cizre
28
Başkale
8
Pertek
5
Bitlis
2
Uludere
1
Nusaybin
26
Dargeçit
8
Bingöl
4
Muş
2
Pendik
1
Adana
24
Bismil
8
Uludere
4
Beytüşşebap
2
Çukurca
1
Silvan
23
Ş. Urfa
7
Çınar
4
Tarsus
2
Erzincan
1
Kulp
22
Hozat
7
Ahlat
4
Elazığ
2
Araban
1
Batman
21
Ankara
7
Pazarcık
4
Burhaniye
2
İzmit
1
Midyat
21
Ağrı
7
Karlıova
4
Suruç
2
Amasya
1
Yüksekova
20
Siverek
7
Malatya
4
Edirne
2
Yayladere
1
Ömerli
16
Genç
7
Doğanşehir
4
Tekman
2
Patnos
1
Kızıltepe
16
Hizan
6
G. Antep
3
Manisa
2
Türkoğlu
1
Tunceli
16
Mazıdağı
6
Antalya
3
Halfeti
2
Kığı
1
Silopi
14
Kozluk
6
Ovacık
3
Hasankeyf
1
Savur
1
Hakkâri
13
Viranşehir
5
Karakoçan
3
Isparta
1
Habur
1
İzmir
12
Malazgirt
5
Divriği
3
İskenderun
1
Karamürsel
1
Hani
10
Mersin
5
Van
3
Elbistan
1
Dicle
1
Şırnak
9
Şemdinli
5
Varto
3
Çemişgezek
1
Payaz
1
Eruh
9
Siirt
5
Kars
2
Kurtalan
1
Arıcak
1
Derik
9
Gercüş
5
Erzurum
2
Hatay
1
Söke
1
Hazro
8
Beşiri
5
Tatvan
2
Dörtyol
1
Fethiye
1
Güçlükonak
8
Mardin
5
İdil
2
Ergani
1
Yalova
1
vi) Ve toplu mezarlar…
“Bitlis’in Mutki ilçesindeki kazıda 8 kişiye ulaşıldı, 4’ü çıkarıldı. Bir dönem cenaze gömen kepçeler şimdi hakikâti sergilemekle meşgul.
Mutki’de neredeyse 15 yıldır ‘kasabanın sırrı’ olarak kalan toplu mezarlar tek tek ortaya çıkıyor. İki gündür yapılan kazılar sonucunda, dün 8 kişinin daha toplu mezarına ulaşıldı. Cenazelerden 4’ü çıkarıldı. Havanın kararması nedeniyle ara verilen kazılara bugün devam edilecek. Çıkan cenazelerden ikisinin kafatasının olmadığı görüldü. O yıllarda Mutki Belediyesi’nde kepçe operatörlüğü yapanlar, toplu mezarların yerlerini gösterdikçe, Mutki ve çevresinden yüzlerce cenazeye ulaşılması söz konusu.
Bitlis’te Mutki-Kavakbaşı yolu birinci kilometrede 2. çöplük denilen mevkide 5 Ocak’ta yapılan kazılarda bulunan 12 kişiye ait kemiklerin ardından 19 Ocak 2011 günü başlayan kazılarda da 8 kişilik toplu mezara ulaşıldı. Çıkarılan dört cenazeye ait kemiklerden 2’sinin kafatası yok.”
Bir ek daha: Tunceli’de 1997’de tank ateşiyle öldürüldükleri iddia edilen 18 silahlı militandan 16’sının gömülü olduğu üç ayrı toplu mezardan çıkarılan bazı cesetlerin kafataslarının bulunmadığı, uzuvlarının eksik, kemiklerinin kırık olduğu saptandı. Kimi kemiklerde mermi ve metal parçaları bulundu. Kimi cesetlerin yanında toka ve şortların da çıkması, gelişigüzel defnedildikleri izlenimini doğurdu.
TUTANAKLARA GÖRE GÖRÜNÜM
A-1 NO’LU MEZAR
Bir tabut ya da kefen içerisinde bulunmayan kemiklerin incelemesinde; sol elin olmadığı görüldü. Kemiklere yakın bölgede yeşil renkli toka, kumaş parçaları, yeşil renk almış deforme hâlde bir mermi çekirdeği ve şekilsiz paslı metal parçaları bulundu…
A-2 NO’LU MEZAR
Bir adet kafatası çıkartıldı. Kafatasının sol göz boşluğunda 0.5 cm çapında defekt olduğu, diğer kemiklerin yerinde olduğu, cesedin alt kısmında giysi parçaları olduğu, kafatası çevresinde siyah renkli saç olduğu görüldü…
A-3 NO’LU MEZAR
Kafatası çıkartıldı. Sağ kürek kemiğinde kırık olduğu, kuyruk sokumunun boydan dikey hâlde orta hattan ayrıldığı, uyluk kemiğinin kırık olduğu görüldü…
A-4 NO’LU MEZAR
Kol ve bacak kemiklerinin bulunmadığı, omurların kırık olduğu görüldü. Cesedin bulunduğu alanda metal parçası bulundu…
A-5 NO’LU MEZAR
Kafatasının parçalanmış olduğu…
A-6 NO’LU MEZAR
Her iki kürek kemiği ve kolda kırık olduğu, birkaç parça bacak ve kol kemiğinin olduğu, parçalı vaziyette çok sayıda kemik olduğu görüldü…
A-7 NO’LU MEZAR
Kafatasının parçalanmış olduğu görüldü. Cesedin bulunduğu yerde üç adet metal parçası bulundu. Birinin patlamamış hâlde mermi olduğu görüldü…
B-1 NO’LU MEZAR
Çürümüş tahta parçaları arasından çıkan insan kemiklerinin incelenmesinde; bazılarında kırıklar olduğu, kaburgalarda kırık ve bu bölgenin üzerinde bandaja benzetilen kumaş parçaları olduğu görüldü…
B-2 NO’LU MEZAR
Belden aşağısının olmadığı, diğer tüm kemikleriyle bir miktar niteliği tanımlanamayan kemik parçaları olduğu görüldü…
B-4 NO’LU MEZAR
Kafatasında lezyon olduğu…
B-5 NO’LU MEZAR
Omuz ve göğüs kemikleri, kürek kemiği ve muhtelif sayı ve ebatlarda kırık hatları bulunan, bazıları bütün vaziyette kemiklerle bez parçaları ve ip bulundu…
B-6 NO’LU MEZAR
Çene kemiğinin ortadan kırık olduğu, kolda kırık olduğu, kürek kemiği ve çok sayıda kırık kol ve bacak kemiği parçaları olduğu görüldü. Ayrıca cesette bir metal parçası görüldü…
C-1 NO’LU MEZAR
Kaval kemiğinde eksiklik olduğu, kuyruk kemiği kırık olduğu, muhtelif boyutlarda kemik parçaları olduğu görüldü…
C-2 NO’LU MEZAR
Kol veya bacakla muhtelif boyutlarda üç et kemik parçası olduğu, kumaş ve ip parçası bulundu…
C-3 NO’LU MEZAR
Kürek kemiği, kol kemiği ve bir miktar kemiklerin bulunduğu görüldü. Kemiklerle kumaş ve ip parçası delil torbasına konuldu…
Aynı konuda bir şey daha: Siirt’in eski çöplüğü olan Kasaplar Deresi, 1989 yılında gazeteci Günay Aslan’ın Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığı tarif üzerine kazıldı. Eski çöplüğü 73 kişinin gömüldüğünü söyleyen Aslan, bu konuda bir de kitap yazdı. Kazılarda insan kalıntıları ve kemikler bulunurken Aslan’a kitabından ötürü 2 yıl hapis cezası verildi.
vii) Nihayet Diyarbakır’da görülen JİTEM davasında tanıklık yapan emekli Koramiral Atilla Kıyat’ın, “Faili meçhul cinayetler konusunda eğer böyle bir suç işlenmişse teğmen, üsteğmen veya yüzbaşı rütbeli askerin kendi başına bunu yapamayacağını düşünüyorum. Okuyup izlediklerimle eğer bir ülkede binlerce faili meçhul varsa arkasında devlet politikası olmadan olmaz. Bu benim şahsi görüşümdür. 1990-2000 yılları arasında yaşananlar devlet politikası değilse açıklasınlar, eğer devlet politikasıysa nasıl rahat bir şekilde uyuyorlar? Yaşananlar, birbirinden nefret eden bir neslin doğmasına neden oldu” saptaması…
III.3) AHPARİK HRANT
Nihayet Ahparik Hrant’ın katli!
Cüneyt Özdemir, “Bu cinayet tıpkı Gabriel Garcia Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’ romanında olduğu gibi göstere göstere geldi,” derken; Nedim Şener de ekler: “Dink cinayeti, ‘Kırmızı Pazartesi’den daha kanlı”dır!
Aslı sorulursa, “Dink cinayeti, her birimizi kirleten ve hiçbirimizi sorumluluktan muaf tutmayan kolektif bir eylemdir,” Dilek Kurban’ın deyişiyle…
Kolay mı, “Dink dosyasında, AİHM kararında adı geçen bürokratlar hâlâ görevden alınmadı” vurgusuyla yine altını çizerek hatırlatır Dilek Kurban:
“Hükümet ne kadar sessiz. Başbakan Erdoğan, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı… Hrant’ın ailesi tam dört senedir adalet talep ediyor. Geçmişte benzer siyasi cinayetlere kurban gitmiş insanların yakınlarıyla birlikte çoğalarak, adalet istemeye, Hrant’ın gerçek katillerinin yargılanmasını talep etmeye devam ediyorlar. Meclis’e gidiyorlar, basın toplantıları düzenliyorlar, cinayetin tetikçilerinin yargılandığı davayı izliyorlar, anma toplantıları yapıyorlar. Ama hükümetten çıt çıkmıyor”!
Gerçekten de hemen her şey, “Dava süreci boyunca gördük ki, devlet bu cinayetin içinde bilinenden daha fazlasıyla var. Dink cinayeti davası hâlâ üç tetikçiyle boğuşup duran bir karamizah hâlinde,” diyen Oral Çalışlar’ın altını çizdiği güzergâhta tecelli ediyor…
Avukat Fethiye Çetin, dördüncü yılına giren Hrant Dink cinayetiyle ilgili davada, “yargı süreçlerinin sınırlarının ve çerçevesinin çizilmesi ve bu sınırların dışına çıkılmamasındaki uyum ve ideolojik ortaklığa”dikkat çekip, “Bu cinayet kamu görevlilerinin denetiminde işlenmiştir,” diyor…
III.4) “DEVRİMCİ KARARGÂH”
Sonra Kürtlerin yargılandığı KCK benzeri bir saçmalık olarak ‘Devrimci Karargâh’ davası…
Konuya ilişkin olarak, “Siyasi bir partinin genel başkanı tam 10 aydır yargılanmadan tutuklu yatıyor. Demokrasimizin bir de buradan okunmasında yarar var. Pekâlâ şöyle başlayabiliriz: Siyasi bir partinin genel başkanı tam 10 aydır yargılanmadan tutuklu olarak yatmaktadır. Yalnız o da değil. SDP’nin başkan yardımcıları ve yöneticileri ‘Devrimci Karargâh’ davasından bir tek dişe gelir delile dayanmadan 10 aydır ailelerinden, hayatlarından koparılmış durumda. Usta işi demokrasimizin bir de buradan okunmasında derin yarar görüyorum,” notunu düşüyordu Yıldırım Türker haklı olarak…
Kurgusal bir dava olarak sürdürülen ‘Devrimci Karargâh’ davası, 2010 yılının eylül ayında, Amerikan polisiye filmlerini andıran ev baskınlarıyla gözaltına alınan sosyalist çevrelerin yönetici ve temsilcilerinin tutuklanmasıyla başladı…
Baskınlara gerekçe olarak, yasadışı ‘Devrimci Karargâh’ Örgütü üyeliği gösterilmişti. Oysa, evleri basılarak önce gözaltına alınan ve sonra tutuklananlar, Türkiye’de uzun yıllardır demokratik, meşru alanda siyaset yapan parti, platform ve dergi çevrelerindendi.
Bu operasyonda yan yana gelmez kişiler aynı örgüt üyesi yapıldı. İşkenceci bir geçmişi sahip emniyet müdürü Hanefi Avcı ile sosyalistler aynı örgüt üyesi olarak iktidara yakın TV kanalları ve gazetelerce günlerce işlendiler. Hatta siyasal gündemi yakından izleyen pek çok kişi, Hanefi Avcı’nın Gülen Cemaatinin emniyetteki ve bürokrasideki kadrolaşmasına dair açıklamalar yaptığı ve ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’adlı kitabıyla bu süreci medya önünde tartışırken bir yandan da ‘Avcı iken Av olabileceği’endişesini dile getirdiği bir süreçte ‘Devrimci Karargâh’üyesi olduğu savıyla tutuklanmış olmasını izlerken, ‘sosyalist örgüt temsilcileri Avcı senaryosuna dolgu yapıldı’diye düşünmekten de kendisini alamamıştı.
‘Devrimci Karargâh’ operasyonu sonrası hazırlanan iddianameler daha nice “traji komik”iddialar ile dolu… Örneğin ‘Devrimci Karargâh’ davasının 1 numaralı sanığı Osman Baha Okar’ın “irtibatlı olduğu Ergenekon şüphelisi” 11 yıl önce kanserden yaşamını yitiren Fransızca öğretmeni Sabriye Çağırıcı çıktı…
Ya da ‘Devrimci Karargâh’ Operasyonu kapsamında tutuklanan sendikacı Kemal Hamzaoğlu hakkında hazırlanan iddianamede ‘Nihavent Şarkılar Listesi’, Ruhi Su’nun plakları ‘örgütsel doküman’olarak kayda geçti.
İddianamede Hamzaoğlu’nun oturduğu sitenin arka kısmında bulunan ‘Cripton Park Koruma Birliği üye listesi alt yapı örgütlenmesi’olarak sunulurken, okey oynamakda ‘örgütsel toplantı’olarak gösterildi…
III.5) “DENİZ FENERİ”
“Deniz Feneri Yolsuzluğu” hukuksuzluğuna gelince…
Almanya’daki “en büyük bağış yolsuzluğu” olduğu belirtilen Deniz Feneri e.V’ye yönelik ilk dava 2008 yılında sonuçlandı.
Davaya bakan Almanya’daki mahkeme, dernek yöneticisi Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taştan’a toplamda 10 yıl 5 ay hapis cezası verdi. Almanya’daki soruşturma kapsamında yardım adı altında toplanan 41 milyon Avroluk paranın Türkiye’ye gönderildiği ve gönderilen paranın yaklaşık 7 milyon Avroluk kısmının Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’ne aktarıldığı tespit edildi.
Tam bu nedenle de Deniz Feneri e.V. soruşturmasının her aşaması tartışma yarattı…
Almanya’da “yüzyılın bağış yolsuzluğu” olarak adlandırılan Deniz Feneri e.V davasına dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in, “Bana ne ya” dediği bağış yolsuzluğunda Türkiye’ye getirilen 17 milyon Avro’nun akıbeti “bilinmiyordu” bilinmesine de; bilinen başka bir şey vardı; o da ‘WikiLeaks’in Belgeleri’nde Erdoğan ve ekibi ile ilgili yolsuzluk iddiaları!
Sadece bu kadarı mı? Elbette değil!
Devamı da var!
Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş, “yüzyılın bağış yolsuzluğu” olarak adlandırılan Deniz Feneri e.V. vurgununu soruşturan Nadi Türkaslan ile iki savcıyı görevden aldı. Soruşturma dosyası için iki yeni savcı görevlendirildi. Savcıların kararı yakın çevresine “soruşturmanın önü kesildi” şeklinde değerlendirdiği belirtildi.
Sonra da Deniz Feneri soruşturmasından el çektirilen savcılara, HSYK tarafından soruşturma açıldı…
“Türkiye bir hukuk devletidir” mi dediniz; hadi canım sende!
III.6) ÖRNEKLER, ÖRNEKLER, ÖRNEKLER…
François-René de Chateaubriand’ın, “Adalet, halkın ekmeğidir; halk adalete her zaman açtır”; William Shakespeare’in, “Günahı altınla kapla, adaletin güçlü kargısı bile un ufak olur”; Clarence Darrow’un, “Adalet diye bir şey yoktur; mahkemede de, mahkeme dışında da”; Anatole France’ın, “Adalet, yerleşmiş adaletsizlikleri onaylamaya yarar,” saptamalarını bir kez daha doğrulayan örneklerden kimilerini sıralarsak:
i) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Halkevleri üyesi Dilşat Aktaş’ın bir polis memuru tarafından yumruklanmasına ilişkin soruşturmada, görüntülerde tespit edilmesine rağmen, yumruğun ‘savunma amaçlı’ olduğu gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi. Oysa Halkevleri üyesi Dilşat Aktaş ın polisten yediği yumruklar kameralar tarafından tespit edilmişti. Polis Deniz Naci Uruçay, savcılığa verdiği ifadede, “Eğer vurabilmiş olsaydım, o kişinin burnu veya çenesi kırılırdı” dedi. Savcılık polisin bu ifadesine de hak verdi!
ii) Duvara yazı yazmaktan ‘ağır ceza’da yargılan genç beraat etti, aynı suçtan çocuk mahkemesinde yargılanan çocuk ceza aldı… 17 yaşındaki Okan Armağan Ateş çocuk mahkemesinde yargılandı. 6 ay hapis cezası alırken; 18 yaşındaki Armanç Yıldırım Ağır Ceza’da Ateş ile aynı suçtan yargılandı ve beraat etti…
iii) Gösteriye katılan iki üniversiteli, savcının “Tahliye edilsinler”görüşüne ve haklarında delil olmamasına rağmen 2 yıldır tutuklu. SDP üyesi ve üniversiteli Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç 2009 yılında DTP’lilerin İstanbul’daki protestosuna katıldı. Eylem sırasında gerginlik olunca Nayır ve Kılıç’ın da aralarında olduğu dokuz genç bir sokakta gözaltına alındı. Polise göre, aynı sokakta bir torba içinde, soda şişesine doldurulmuş altı adet molotofkokteyli bulunmuştu. Hâl böyle olunca dokuz genç tutuklandı… Yargılama esnasında, molotofkokteyli torbasını bulup ilgili tutanağı hazırlayan polislerle imzalayanların farklı olduğu ortaya çıktı. Çağrılan polisler, “Onları biz yakalamadık”dedi. Yedi genç bırakılırken molotofkokteylleri üzerinde parmak izleri bile çıkmayan Baran Nayır ile Ali Deniz Kılıç, tahliye edilmedi. Savcının bile “Tahliye edilsin”dediği iki genç, iki yıldır cezaevinde…
iv) Mahkeme, 21 gence artık var olmayan THKP/C’nin propagandasını yapmaktan 10 ay hapis cezası verdi… Adana Cumhuriyet Başsavcılığı, Mahir Çayan ve arkadaşlarını anan gençlerden 2 kişi hakkında örgüt üyeliği, 19 kişi hakkında ise terör örgütü propagandası yapmak suçlamasıyla dava açtı. Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti 21 kişi hakkında, artık olmayan örgütün propagandasını yapmaktan 10 ay hapis cezası verdi!
v) Mahkeme parasız eğitim açtıkları için 16 aydır cezaevinde tutulan 2 gencin tutukluluk hâllerinin devam etmesine karar verdi… ‘Parasız eğitim istiyoruz’yazılı pankart açtıkları için örgüt üyeliği savıyla 16 aydır cezaevinde olan Ferhat Tüzel ve Berna Yılmaz’ın tutukluluğunun devamına karar verildi. Mahkeme ‘delillere ve savcının talebine uygun olarak’bu kararı aldığını kayda geçirdi. Oysa 21 Haziran 2011’de HSYK kararnamesi ile özel yetkisi kaldırılarak Büyükçekmece Adliyesi’ne atanan Kasım İlimoğlu, 2 gencin beraatini ve derhâl tahliye edilmelerini istiyordu!
vi) Mersin’de DEV-LİS üyesi olan Çağdaş Doğan ve Hakan Serttaş 2006 yılında bir lise duvarına sprey boya ile “Uyuşturucuya hayır!/DEV-LİS” yazdı. Duvara yazı yazdığı gerekçesiyle hakkında yakalama kararı çıkarılan Çağdaş Doğan, mahkemece 6 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı!
IV) SONUÇ YERİNE: MARKSİZM VE HUKUK
TSK, yüksek mahkemeler, YSK gibi kurumlar Türkiye’de her dönem siyasetin işleyişinde ciddi bir müdahale ekseni oldular.
AKP otoritaryanizminin, ‘Ergenekon’, ‘Balyoz’, ‘İnternet Andıcı’ gibi dava süreçlerinin yardımıyla TSK generallerinin “askeri vesayeti”ni, tasarruflarını dizginlemiş olması Türkiye’nin “darbesel”süreçlerden, “vesayet”ten kurtulduğu anlamına gelmiyor.
YSK’nın seçilmiş vekiller konusunda çıkardığı engel, ‘Deniz Feneri’ soruşturmasını yürüten savcılar hakkında HSYK’nın başlattığı soruşturma, Kürt siyasetini güçten düşürerek marjinalize etme gibi amaçlara bağlanan KCK davası, gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener’in kamuoyunu ikna etmeyen gerekçelerle cezaevinde tutulması, kurgusal bir dava olarak radikal sosyalistlerin tasfiyesi için sürdürülen ‘Devrimci Karargâh’ davası ve İsmail Beşikçi şahsında entelektüel hayata yöneltilen saldırı AKP otoritaryanizminin konsolidasyonu yanında polis devletinin restorasyon sürecine de denk düşmektedir.
Bu süreçte AKP hukuk(suzluk)u daha da araçsallaştırılırken, XIII. yüzyıldaki “Magna Carta Libertatum/ Büyük Özgürlükler Sözleşmesi”nin çok gerisine düşmüştür!
Söz konusu gidişata “Dur” demek; şimdi her zamankinden daha elzem ve “olmazsa olmaz”dır!
Tam da bunun için “AKP, BDP’nin taleplerini, ‘Yargıya müdahale etmemizi istiyorlar’ diyerek reddediyor. Bu yargıya müdahale etmek gerekmez mi?” diye haykıran Dilek Kurban ile hepimizi şu satırlarıyla uyaran Yıldırım Türker haklıdır:
“… ‘Yüce Türk Adaletine’ inanıp sığınmak, ‘Yüce mahkemenin kararına saygı duymak’, ‘Şeriatın kestiği parmağın acımaması’ ve benzeri klişelerle yargıya gösterilen saygı, neyi sağlamlaştırıyor?…
Ne zaman hukuk ve adalet üstüne düşünmeye koyulsam kulaklarımda Anatole France’ın buz gibi sözleri çınlar: ‘Hukuk, o muhteşem eşitlikçiliğiyle, köprü altında yatmayı, sokaklarda dilenmeyi ve ekmek çalmayı yoksullara da varsıllara da aynı şekilde yasaklar’…
‘Önce vatan’cı yargıçların tahakkümü altında boğulurken… Onların yerini polis hukuku, cemaate hörmetli yargı aldı sadece…
Çünkü adaletin, benim için en geçerli tanımı ta XVIII. yüzyıl sonundan. William Godwin’den. ‘Bir insanın bir başkasına karşı davranışının hakiki ölçüsü, adalettir’ diyor Godwin. ‘Adalet, en büyük miktarda haz ve mutluluk yaratmayı amaçlayan ilkedir. Adalet, benim, insanlık çıkarlarının yansız gözlemcisi olmamı ve kendi tercihlerimi göz ardı etmemi gerektirir’…
Yargının tarafı bellidir.
‘Yüce Türk Adaletine’ inanıp sığınmak, ‘Yüce mahkemenin kararına saygı duymak’, ‘Şeriatın kestiği parmağın acımaması’ ve benzeri klişelerle yargıya gösterilen saygı, neyi sağlamlaştırıyor? Bu vatandaşlık bilinci gösterisinin içtenliğine inanmak mümkün mü? Yasalar karşısında boynu kıldan ince vatandaş müsameresine çıkan, bu danışıklı dövüşten bir an için sıyrılabilse kim bilir diyeceği neler vardır. Sözgelimi beni heyecanlandıran, kendisini tutuklamaya gelen polisin ‘Seni kanun namına tutukluyorum’ sözüne ‘Ben de seni özgürlük namına tutukluyorum’ cevabını yapıştıran anarşist Duval.
Yargının siyasallaşması konusunda gösterilen karşılıksız kaygı da cevabını yine birkaç yıl önce Yüksek Seçim Kurulu Başkanı’ndan almıştı: ‘Yargı siyasallaşmaz. Yargı, devletin menfaatlerine bakar.’
Demem o ki, yargı, zaten siyasidir. Doğası icabı siyasidir. Tarafı bellidir…”
Hukuk konusundaki, “Berlin’de yargıçlar” vardır söylencelerine (istisnaları dışında) fazla itibar etmemekte yarar vardır…
Hukuk “sınıfsal”dır; elbette, taraflıdır!
“Hukukun meşruluğu yasaların arkasındaki toplumsal mutabakatın varlığına sıkı bir şekilde bağlıdır. Bu bağlamda hukuk sisteminde yaşanan aksaklıklar, toplumsal parçalanmanın izdüşümünden başka bir şey değildir.”
Bu bağlamda ve nihayetinde; Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, “Yargı müzakereci demokrasinin bir aktörü olmalı”[8]dese de; “l’Esprit des lois c’est la propriété/ Yasaların ruhu mülkiyettir,”[9]diye haykıran kapitalizm koşullarında ABD Temyiz Mahkemesi Üçüncü Bölge Başkanı Yargıç Brooks Smith’in, “Demokrasi için kuvvetler ayrılığı şarttır”; Ertuğrul Kazancı’nın, “Devleti saygın bir kurumsal konuma getiren özellik, yurttaşları için eşit, adil ve nesnel hukuksal kıstaslara sahip olmasıdır. Yargısal işleyiş ise siyasal iktidarların etkilerine göre asla şekillenemez,” saptamaları kuru bir “dilek ve temenni”nin ötesinde anlam ifade etmez…
Unutulmasın: Carl Schmitt, demokrasinin eşitlere eşit muamele olduğu kadar, mantığın kaçınılmaz sonucu olarak eşitsizlere de eşitsiz muamele anlamına geldiğini belirtirken; kendisinin temelde “hukuk devleti” olduğunu ileri süren modern devlet paradigması açısından bakıldığında, tuhaf bir durum ve soru(n) söz konusudur:
Eşitsizlerin durumu, hukuken tarif edilecek midir?
Eşitsiz oldukları bizzat (pozitif) hukuk tarafından beyan edilecek, hukuksal statüleri, eşitsiz bir konum olarak bildirilecek midir?
Hukuk bu eşitsizleri nasıl içerecektir?
Sorular uzayıp gider ve temelde hepsi de yanıtsızdır. Çünkü modern devletin kendisini sunuş biçimi itibarıyla, soyut da olsa, herkes yasa önünde eşittir. Peki ya eşitsizler?
Aynı Schmitt, bir başka yerde, egemenin olağanüstü hâle karar veren olduğunu söylüyordu: Anayasal rejim tehlikeye girdiğinde, tehlikenin varlığına ve hukukun bu tehlike geçene kadar askıya alınmasına karar veren.
Fakat eşitsizler? Açıkça söylemek gerekiyor: Bir demokraside eşitsizler varsa, bunun anlamı sürekli bir olağanüstü hâlin yaşandığıdır.
Kapitalizm için sürekli olağanüstü hâl ya da istisnanın bir kural oluşu, hiç de bir sürecin sonucu değil, eşitsizlere eşitsiz muamelenin mantıksal sonucu olarak, kuruluştan itibaren her daim söz konusu olan bir şeydir.
Walter Benjamin, kurucu şiddet ile koruyucu şiddet arasında bir ayrım yaptığında, koruyucu şiddetin, aslında sürekli yeniden-kurucu şiddet olduğunu belirtmek için yapmıştı bu ayrımı…
Sakın ola ki buraya dek söylediklerim, bir “hukuk devleti” savunuculuğu olarak anlaşılmasın!
Nihayetinde, “hukuk”da egemen(lerin) devletinin, “ceberut” bir baskı aygıtından başka bir şey değildir…
Yeri geldi; değinmeden geçmeyeyim: “Roma Hukuku, özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumun yaşam koşullarıyla uyuşmaz çelişkilerinin klasik hukuk diliyle öylesine ustaca bir anlatımıdır ki o zamandan bu yana yürürlüğe konan yasaların hiçbirisi bu hukukta herhangi bir değişiklik yapamamıştır,”der F. Engels…
Çünkü K. Marx’ın “Hukuk, hiçbir zaman toplumun iktisadi yapısından ve onun koşullandırdığı kültürel gelişmelerden daha yüksek olamaz,” ifadesi, hukukun oluşumu meselesine nasıl bakması gerektiğinin ilk ağızdan en iyi izahıdır.
Hukuk normu sayılabilecek töre, gelenek, örf ve adetlerin kapsamı ilk sınıflı toplumdan bu yana varoldukları toplumun üretim ilişkilerinden bağımsız değildir; burjuva hukukun da kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız olmadığı gibi…
Bu çerçevede K. Marx ve F. Engels, hukuku, toplumun gerçek ilişkilerinin gizlenmesinde bir duvar olarak görüyorlardı. Bu anlayışla, çalışmalarını toplumun ve doğanın gerçek ilişkilerinin kavranmasına yoğunlaştırırken, bunu gizleyen hukuku ise parçalama amacını taşımışlardır. Hâliyle hukuk yeniden inşa edilmediğinden, ortaya Marksist bir hukuk felsefesi değil, hukukun gerçek niteliğini ortaya koyan saptamalar çıkmıştır.[10]
K. Marx ve F. Engels’in hukuka ilişkin saptamalarının özetini “Dünya salt hukukçu bakış açısıyla açıklanıp anlamlandırılamaz” tespitiyle ifade edebiliriz. Bir hazine değerindeki bu saptamaların gün yüzüne çıkarılmasının taşıdığı ihtiyaç, bugün kendini daha da fazla hissettirmektedir. Keza hem egemenler, hem de büyük bir hukukçu kitlesi, toplumsal ilişkileri hukuk üzerinden tanımlamaya başlamıştır. Oysa toplum, maddi hayatın üretim biçimi tarafından belirlenmiş bir kategoridir. Hukuk, toplumun kurucu unsuru olamaz…
K. Marx, geliştirdiği araştırma ve inceleme yöntemini bütünsel biçimde sadece, tüm diğer ilişki biçimlerinin temeli olarak üretim ilişkilerinin çözümlenmesinde kullanmıştır.
Marksizm ve hukuk dendiğinde yapılabilecek temel saptama, dünyanın hukukçu bakış açısıyla açıklanıp anlamlandırabileceğinin reddedilmesidir.
Adorno’nun ifadesiyle, “Geçmişle ancak, yaşananların sebepleri ortadan kalktığı zaman hesaplaşmış olacağız”; bunu sakın ola unutmayalım!
O hâlde İsmail Beşikçi’lerin yargılamayacağı yeni bir dünya için, Halit (Çelenk) abimizin dediği üzere “Önce insan olacağız, sonra hukukçu…”
Böyle bir dünyayı yaratmak, hem mümkün hem de gereklidir…
Beşikçi Hocanın dik duruşu bize bunu anlatır…
16 Eylül 2011 18:55:45, Ankara.
N O T L A R
[1]Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin 17 Ekim 2011 tarihinde düzenlediği “Uluslararası İnsan Hakları Örgütleri ve Aydınlar İsmail Beşikçi için Ankara’da” başlıklı sempozyumun “İfade Özgürlüğü, Yargı ve Hukuk” başlıklı oturumda yapılan konuşma… Newroz, Yıl:5, No:188, 29 Eylül 2011…
[2]John Osborne.
[3]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.195-197.
[4]Güray Öz, “Dünyanın En Güzel Suçudur Düşünmek”, Cumhuriyet, 9 Mart 2011, s.6.
[5]Ömer Şan, “Hayır Diyen Başka Yere”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2011, s.9.
[6]“Askeri Mahkeme’ye Göre JİTEM Yokmuş!”, Birgün, 3 Eylül 2011, s.7.
[7]Yıldırım Türker, “Hakikâte Dönüş”, Radikal, 10 Nisan 2011, s.21.
[8]Bertil Emrah Oder, Anayasa Yargısında Yorum Yöntemleri, Beta Yay., 2011.
[9]K. Marx, Kapital, 1. Cilt, 2004, s.643-644.
[10]K. Marx-F. Engels, Devlet ve Hukuk Üzerine, çev: Rona Serozan, Çağdaş Hukukçular Derneği Yay., 2010.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s