Hak(sızlık)lar ve (c)ezaevleri

“En büyük cezaevi taş duvarların,
demir parmaklıkların değil,
insan kafasının içidir.” [1]
“XX. yüzyılın ikinci yarısında tarih yargısı, ayrıcalıktan yoksun olanlar ve yoksullar dışında herkes tarafından terk edildi. Geçmişten dehşete düşen, geleceği göremeyen sanayileşmiş dünya, adalet ilkesinin tüm inandırıcılığını yok eden bir oportünizm içinde yaşıyor. Bu tür oportünizm her şeyi; doğayı, tarihi, acıları, öteki diye bellenen insanları, yıkımları, sporu, cinselliği, siyaseti bir gösteriye dönüştürür,” diyen John Berger, hepimize yaşatılanı betimler…
Hemen her şeyin “gibi”ye tahvil edildiği “gösteri” ortasında, insan hak(sızlık)ları bir oyuna dönüşmüştür…
İNSAN HAK(SIZLIK)LARI MI?!
Hakkında durmadan ve çokça söz edildiği hâlde, La Rochefoucauld’nun, “İnsanın en çok unuttukları, söyleye söyleye bıkmış olduğu şeylerdir,” vurgusuyla ifade ettiği kapsamda ele alınması gereken hak(sızlık)lar konusuna ilişkin en “çarpıcı” veri, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde bir gazetenin manşetinde kocaman puntolarla, “İnsan hakları yok ediliyor,”[2]yazmasıydı…
Evet 10 Aralık, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabul edilişinin 60. yılı. İnsan Hakları ihlâlleri, ancak toplumların bu konudaki duyarlığı arttıkça engellenebilir. Oysa, ders kitaplarında, bilgisayar oyunlarında ve pek çok popüler kültür öğesinde insan hakları ihlâllerini meşrulaştıran bir söylem var. Bunun en büyük hak ihlâli olan kapitalist sistemde farklı olması da mümkün değildir! Kapitalizmde “İnsan Hakları” insanlar için değil; sistemin tek sahibi burjuvalar içindir!
Tamam: İnsan Hakları Bildirgesi altmışıncı yılını doldurdu, doldurmasına da! Ancak işlevselliği tartışmalara çok açık. Haklar evrensel ama adalet her yerde aynı değil. Magna Carta ile temeli atılan, Fransız İhtilali’yle sıfatlandırılan ve İnsan Hakları Bildirgesi’yle resmileşen haklar tarih boyunca farklı çıkarlara hizmet etti.
Eleanor Roosvelt, İnsan Hakları Bildirgesi’ni “tüm insanlık için Magna Carta” olarak tanımlamıştı. Ancak günümüzde bireysel adalet kavramı ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterirken insan haklarının ne kadar işlevsel olduğu büyük bir soru işareti. Oysa iş devletler arası bürokrasiye ve taraf olmaya gelince İnsan Hakları Bildirgesi önemli bir koz hâline gelebiliyor!
Mesela John Pilger’in ifadesiyle, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 60. yıldönümünde özel bir gün düzenleyen Britanya Dışişleri bizimle kafa buluyor. Londra’nın Afrika’ya silah ihracatı yönünde bir politikası olduğu, Gazze ablukasını, Irak işgalini veya Kolombiya hükümetini desteklediği göz ardı edilebilir mi?”
Mesela “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 56. maddesinde mahkemenin yer yönünden yetkisine önemli bir istisna getirilmektedir. Sözleşmenin imzalandığı tarihte taraf devletlerin henüz sömürgeleri bulunduğu için böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu madde ‘sömürgeler maddesi’ olarak anılmaktadır!”[3]
Örnek çok; bir kaçını sıralamakla yetinelim!
i) Britanya polisi artık sokakta şüphelendiği herkesin parmak izini alabilecek!
ii) ABD üssü kurulacağı gerekçesiyle 1960’lı ve 70’li yıllarda evlerinden ayrılmaya zorlanan Chagos Adaları yerlileri, yıllardır süren hukuk mücadelesinin ardından evlerine dönebilmelerini öngören kararın İngiliz hükümetinin itirazı sonucu bozulması üzerine yeniden hayal kırıklığı yaşadı… İngiltere, Hint Okyanusu’ndaki sömürgelerinden biri olan Chagos takımadalarında bulunan Diego Garcia Adası’nı, 1960’ların sonunda hava ve donanma üssü kurması için ABD’ye kiralamış ve bölgede yaşayan yaklaşık 2 bin kişiyi Mauritius Adaları’na göndermişti. Diego Garcia, ABD’nin Afganistan ve Irak işgali sırasında da kullanılmıştı!
iii) Skandallarla anılır hâle gelen BM, bu kez Afrika’ya yolladığı barış gücü askerlerinin çocuklara tecavüz ettikleri suçlamasıyla karşı karşıya. Britanyalı yardım kuruluşu ‘Save the Children’, Fildişi Sahili, Sudan ve Haiti’de hem BM askerleri hem uluslararası yardım örgütü çalışanlarının taciz ve tecavüzüne maruz kalmış yüzlerce kurbanın hikâyesini rapor edip uluslararası izleme komitesi kurulmasını istedi!
iv) AB üyesi İsveç’te mahkeme izni olmadan telefon dinlenmesi, elektronik posta ve cepten kısa mesajların izlenmesine imkân veren telekulak yasası şiddetli tartışmaların ardından parlamentodan geçti!
v) İnsan Hakları İzleme Örgütü, Fransa’yı terörle mücadele kapsamında izlediği politikalarla insan haklarını ihlâl etmekle eleştirdi!
vi) İtalya’da polis ve doktorlardan oluşan 15 kişi, Cenova kentinde 2001’de yapılan G-8 zirvesi protestoları sırasında gözaltına alınan küreselleşme karşıtlarına kötü muamelede bulunmaktan suçlu bulundu!
vii) ABD hükümetinin, terörle mücadele ve kaçak göçmenleri kontrol altına alma amacıyla havayolu ve denizyolu şirketlerinden ABD’den ayrılan yabancıların parmak izlerinin alınmasını isteyecek!
viii) “Artık vazgeçtik” açıklamasına karşın “terör zanlılarının” gemilerde tutulduğu ortaya çıktı… The Guardian, insan hakları örgütü Reprieve’in raporundan yola çıkarak yaptığı habere göre 2006 yılından bu yana 200 yeni “işkence seyahati” yapıldı, tutsaklar sorgulanmak üzere çeşitli ülkelerden dünyanın başka bölgelerine taşındı!
ix) Polonya’da, El Kaide zanlılarının sorgulandığı, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilâtı’na (CIA) ait bir hapishane olduğu yolundaki iddiaların soruşturulduğu açıklandı. İddialara göre söz konusu hapishanede işkenceye varan sorgu metotları uygulanıyor!
x) İnsan Hakları İzleme Örgütü, ABD’nin Küba’daki Guantanamo Üssü’nde tuttuğu 270 tutsağa yapılan sert muamelenin uzun süreli psikolojik tahribata yol açabileceğini bildirdi. Örgütün 10 Haziran 2008’de yayımladığı rapora göre, zanlılardan 185’i günde 22 saat tek başlarına hücrede tutuluyor. Bu tutsakların diğer insanlarla teması çok sınırlı ve Kuran’dan başka zaman geçirmelerini sağlayacak hiçbir şeyleri yok. Zanlıların günde iki saatlik havalandırma süresi de tek kişilik kafeslere kapatılarak geçiyor!
xi) Meksika’da yayımlanan El Universal gazetesi, Meksika uyuşturucu kartelinin bir uçağının, CIA tarafından terör zanlılarını taşımakta kullanıldığını öne sürdü. Gazeteye göre, kokain taşırken 2007’de Yucatan’da düşen uyuşturucu karteline ait uçak, CIA’nın Küba’daki üssü Guantanamo’ya terör zanlılarını taşımakta da kullanılıyordu!
İnsan hak(sızlık)ları mı?! Hayır, artık bu kavram sürdürülemez kapitalizm ile yan yana anılamaz!
DEVLET DALGA GEÇİYOR!
“Bursa’da polis nezarethanesinden hastaneye kaldırıldıktan sonra ölen Serkan Çedik’in (25) kafatasında kırık saptandı,” [4] türünden haberlerin “vaka-ı adiye”den olduğu Türkiye’deki durum bir rapora şöyle yansıyor:
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın “Ülkemizde Yaşam Hakkı 2008 Özel Raporu” adlı 1 Ocak 2008-13 Ekim 2008 tarihleri arasındaki işkence olaylarını inceleyen araştırmasına göre, 2008’in son 10 ayında gözaltında ve cezaevlerinde toplam 31 kişi yaşamını yitirdi. Dur ihtarına uymadığı iddiasıyla 2008 yılında 14, 2007 yılında 2, 2006 yılında ise 2’si çocuk toplam 6 kişi öldürüldü!
Engin Çeber’den Çağdaş Gemik’e uzanan şiddet zincirinde devlet, mağdurlarla dalga geçiyor!
Örneğin… Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Engin Çeber’in ölümünün ardından Metris Cezaevi birinci ve ikinci müdürlerinin de aralarında bulunduğu 30’a yakın personelin görev yerlerini değiştirdi. Çeber ailesinin avukatlarından Oya Aslan, tayinlerin “Bir ödül ve koruma önlemi” olduğunu söyledi; ki haksız da değil…
Örneğin… TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda, MHP’li Mehmet Ekici’nin gözaltındayken işkenceyle öldürülen Engin Çeber’in “Dev-Sol örgütünün ‘Polis gördüğünüz andan itibaren direnin’ talimatı doğrultusunda direndiğini” söylemesi, tartışmalara neden oldu. Komisyonun raporunda da Çeber’in ölüm nedeni ifade edilirken, “işkence” yerine “kötü muamele” denilmesi dikkat çekti. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, dünkü toplantısında, Engin Çeber’in Metris Cezaevi’nde işkence sonucu ölümü üzerine kurulan alt komisyonun hazırladığı raporu görüşerek, DTP’li Akın Birdal’ın karşı çıkması nedeniyle oy çokluğuyla kabul etti
Örneğin… Bilgi Edinme Yasası kapsamında, polisin elindeki biber gazı oranını, bu gazın hangi durumlarda ve hangi ölçülerde kullandığını öğrenmek isteyen Avukat Emre Baturay Altınok’a Emniyet Genel Müdürlüğü alay edercesine yanıtlar verdi!
Altınok’un “Emniyetin elinde ne kadar biber gazı mevcut” sorusu “Yeteri kadar”, “2006 yılında ne kadar biber gazı kullanıldı” sorusu ise “Gerektiği kadar” diye yanıtlandı!
Altınok, yanıtların “muğlak, geçiştirici ve belirsiz” olduğu gerekçesi Başbakanlık Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu’na itiraz etti. Ancak kurul yanıtların yeterli olduğuna karar vererek Altınok’un itirazını reddetti…[5]
Evet, evet devlet, mağdurlarla dalga geçiyor
(ASLINDA) DEVLET NE YAPAR?
İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Kurumu öğretim üyelerinden Şebnem Korur Fincancı’nın, “Türkiye’nin ‘İşkence Atlası’ epey kalın. 12 Eylül’den bu yana 1 milyon kişi işkenceye uğradı,” dediği coğrafyamızda “Devlet ne yapar” mı?
Somut örneklerden hareketle, hızla sıralıyorum:
i) Devlet vurur… Ankara’da Soner Çankal’ı kafasından vuran polis H.Y., kendini savunurken, “Kafasına sıkmak benim yasal yetkim,” dedi! Ayrıca polisin “dur ihtarı”na uymadığı gerekçesiyle üç yılda (2006-2008) 2’si çocuk 22 kişi öldürülürken son 10 ayda da gözaltında ve cezaevlerinde toplam 31 kişi yaşamını yitirdi…
ii) Yetkilileri hedef gösterir… AKP Yozgat Milletvekili Abdulkadir Akgül, “Devletime milletime karşı suç işleyenleri vurmaktan hoşlanacağım. Adalet herkese fazla eşit uygulanıyor,” dedi…
iii) Cezalandırır, hapseder… Güneydoğu’nun birçok ilinde 2008’in ekim ayında düzenlenen gösteriler sonrasında gözaltına alınan en az 100 çocuğa 20 yılı aşkın hapis isteniyor…
iv) Kaybeder… 2004’te Silopi-Cizre yolunda bir kuyuda iskeletler bulunmasının ardından Mardin’deki bir kuyuda da iki iskelet çıktı. OHAL döneminin yüzlerce faili meçhul cinayetine sırdaşlık eden kuyular, aradan geçen 15 yılın ardından artık gizlerini taşıyamaz hâlde, çürümüş iskeletleri ikişer, üçer dışarı kusuyor…[6]
v) Coplar… Emniyet, tartışma doğuracak yeni bir uygulamaya geçiyor. Emniyet teşkilâtı, plastik yerine “demir cop” kullanmaya hazırlanıyor. Asayiş ekiplerine dağıtılacak yeni coplar, yarım metre uzunluğunda olmasına rağmen, içe doğru katlanarak 15 santimetreye kadar küçültülebiliyor…
Bu kadarı yeter mi? Yetmez! Bir de, “Hayata Dönüş”leri var!
“HAYATA DÖNÜŞ” ÖRNEĞİ!
“Hayata Dönüş” diye anılan, cezaevinde insanların kurşunlandığı, yakıldığı harekâtı anımsıyor musunuz?[7]
“2000 yılında ölüm oruçlarını bitirmek için 20 cezaevine birden eş zamanlı düzenlenen ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nda, Çanakkale E Tipi Ceazevi’nde ölen üçü tutuklu ve hükümlü ile bir asker, mahkeme kararıyla ‘kim vurdu’ya gitti. Olayla ilgili dava 15 Eylül 2008’de karara bağlanırken Mahkeme, hem arkadaşlarının ve askerin ölümüne sebebiyetle suçlanan tutuklu ve hükümlülerin, hem de sanık erlerin beraatine karar verdi.
19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaeviyle eş zamanlı olarak düzenlenen Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevinde düzenlenen operasyonda da üçü tutuklu, biri asker dört kişi hayatını kaybetmişti. 2001 yılında cezaevindeki 154 kişi hakkında ‘adam öldürmeye teşebbüs, intihara teşvik, cezaevi idaresine isyan’ suçlamasıyla dava açıldı. İki yıl sonra da operasyonda görevli 563 kamu görevlisi hakkında ‘Birden fazla kişiyi öldürmek ve yaralamak’ suçlamasıyla yargılanmaya başlandı.
Savcı yargılanan 154 sanıktan 17’si için ‘faili belli olmayacak şekilde adam öldürmeye teşebbüs’, suçlamasıyla 15 ila 20 yıl arasında ceza talep etmişti. Savcı operasyonda görevli 563 asker için ceza istememişti. Savcının operasyon bitiminde 17 sanıktan alınan el svaplarında barut tespit edildiği gerekçesiyle suçlamayı yapmıştı. Ancak uzmanlar bu el svaplarının olaydan 3-4 saat sonra alınması gerektiğini belirterek delil olamayacağını belirtmişti.
Davanın 15 Eylül 2008 tarihli duruşmasında karar çıktı. Mahkeme, tutuklu ve hükümlülerin tümünün beraatine karar verirken, Sultan Sarı, Fahri Sarı ve İlker Babacan adlı tutuklu ve hükümlülerin ölümünden sorumlu tutulan güvenlik kuvvetleri için yapılan suçlama için de ‘yeterli delil’ olmadığı belirtildi ve askeri personel için de beraat kararı verildi.”[8]
Soruyorum: “Hayata Dönüş” diye anılan harekât “devlet şiddeti” değil midir?
Evet, evet, bin kere evet!
Ancak unutturmayalım, hatırlatalım: “Düşünceleriniz için ölmeye hazır mısınız’ diye bir soru yöneltildiğinde şöyle karşılık veriyordu: ‘Hayır… Çünkü düşüncelerimde hatalı olabilirim,” diyen Bertrand Russell’a inat, 19 Aralık 2000 tarihinde 20 (c)ezaevinde yaşananlarla: H. de Balzac’ın, “Toprağa ekilen tohumlar içinde en çabuk mahsul veren fedailerin döktükleri kandır”; Mevlana’nın, “Zahitlikle bu dünyayı terk edenin önüne, dünya çokça gelir”; Albert Einstein’ın,İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz”; Alexander Pope’un, “Doğru olan, haklı olandır”; Milton’un, Yaptıkların, söylediklerine uysun”; Mary Wollstonecraft’ın, “Yeteneklerin en fazla geliştiği zaman, insanın bütün bir dünyayı karşısına aldığı zamandır,” sözlerinde betimlenen gerçek, zulmü bir kez daha yenmiştir…
(C)EZAEVLERİNDEKİ BASKILAR
Kim ne derse desin, nasıl sunarsa sunsun, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda Engin Çeber’in ölümüyle ilgili oluşturulan alt komisyon raporunda, “Askeri bir düzene sokularak yapılan sayım işlemi insanlık onurunu kırıcıdır. Bu durumun güvenlik gerekçesiyle dahi uygulanması düşünülemez,” diye betimlenen (c)ezaevinde değişen bir şey yoktur!
“İçeri’de verem, dışarı’dakinden resmi verilere göre altı, başka verilere göre 100 kat daha fazla görülüyor”[9] gerçeğinin yaşandığı mahpuslarda baskılar sadece siyasiler için mi? Hayır adliler de paylarını bolca alıyorlar…
Sakarya’nın Ferizli ilçesindeki L Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Selahattin İşçimen’e “kızgın ütüyle işkence yaptıkları” belirlenen 5 gardiyan tutuklandı. Sakarya Barosu altı tutuklunun işkenceye maruz kaldığı tespit etti. Sakarya Barosu Başkanı Vacit Öktem, “Dört tutuklunun durumu ciddi” dedi…
Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD), Adalet Bakanlığı’nca 22 Ocak 2007 tarihinde yayımlanan genelgeyle cezaevlerindeki ölüm orucu eylemlerine ara verildiğini belirterek genelgenin hiçbir cezaevinde uygulanmadığını belirttiler…
Karakolda ve konulduğu Metris Cezaevinde gördüğü işkence sonucu hayatını kaybeden Engin Ceber’e ilişkin tepkiler sürerken, Sincan 1 Nolu F tipi Cezaevi’nde yeni bir işkence skandalı ortaya çıktı. Şeker Bayramında açık görüş için kardeşini ziyarete giden Derya Bakır, gardiyanların saldırısına uğradı ve sol ayağı iki ayrı yerden kırıldı!
İnsan Hakları Derneği’nin, Marmara Bölgesi’ndeki yedi hapishaneye ilişkin hazırladığı ilk altı aylık hak ihlâlleri raporundaki iddialar, cezaevlerindeki koşulları iyileştiren düzenlemelerin kâğıt üzerinde kaldığını gösterdi: “10 tutuklunun haftada 10 saat diğer tutuklularla bir arada olabilmesi” şeklindeki “Behiç Aşçı Genelgesi” diye anılan genelge, bir cezaevi hariç uygulanmıyor, birden çok “Kuddusi Okkır” vakası bekliyor, Türkçe dışındaki dillere yasak sürüyor, sevk ve kabuller sırasında şiddet eksik olmuyor, çocuk tutuklulara askeri disiplin dayatılıyor.
Özetle TBMM Genel Kurulu’nda, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü nedeniyle yapılan genel görüşmede, CHP’li Malik Ecder Özdemir’in, mahkûmların iç çamaşırlarına kadar soyulduğunu kaydederek, “Makat kontrolü yapılıyor. Hangi çağda yaşıyoruz?” dediği koordinatlarda; evet (c)ezaevlerinde zulüm devam ediyor!
“SONUÇ YERİNE”
Voltaire’in, “Suçluları asmak onları iyileştiremez ki”; Faruk Erem’in, “Suçluyu kazıyın altından insan çıkar”; Ovidius’un, “Yargının görevi, olayın yalnız kanıtlarını değil, hangi koşullar altında geçtiğini de gözönünde tutmaktır,” uyarılarına kulağını tıkayan tekelci kapitalist sistemin içinde bulunduğu durumu Hüsnü Öndül’ün şu saptamaları yerli yerine oturtuyor: “Türkiye, demokratik ülke olma isteksizliğinin ve kararsızlığının acılarını ve sancılarını yaşıyor. Bunda Türkiye’yi yöneten politik ve bürokratik kadroların sorumluluğu büyük.
Otoriter ve yer yer totaliter özellikler taşıyan Türkiye’nin anayasal ve yasal sistemi, sorunun bizzat kaynağıdır. Sürekli ve sistemli sorun üreten sistem, kriz hâlini de sürekli kılmaktadır. Dolayısıyla en küçük bir demokrasi hamlesi bir süre sonra geri alınmak istenmektedir. Bunun sonucu, sistemin hiçbir zaman demokratikleşememesidir.
Buna eklenmesi gereken bir diğer unsur da, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilimdalı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın, insanların düşünceleri nedeniyle cezaevine konmuş olmalarının en büyük sorun olduğuna dikkat çekerek şunları eklemesi:
“Rehabilitasyon adı altında düşünceyi değiştirme çabasından sonuç alınması da kolay değil. İnsanlar düşüncelerinden vazgeçmeyeceklerdir. Bunun için de birtakım tedbirler alınması, hakların ciddi boyutta ihlâl edilmesi gerekir.”
Duvara yazı yazan, bildiri dağıtan, kitap yazan insanların bile başka nitelemelerle hâlâ cezaevlerine konduğunu anımsatan Fincancı, “Burada insanlar, tecrit dediğimiz bir yöntemle tümüyle sosyal ortamdan yalıtılıyor. Sosyal ortamlardan yararlanması için de birtakım şartlar koşuluyor. Tahribatlara yol açan, baskı altında tutmayı hedefleyen tutum bu,” diyor.
Ayrıca da, Türkiye’nin son birkaç yıldır insan hakkı ihlâllerinin ivme kazandığı bir dönemden geçtiğini, bu ihlâllerin cezaevlerinde daha yoğun yaşandığını belirtiyor. Cezaevlerinde disiplin adı altında verilen cezaların ikincil bir cezalandırma olduğunu, bunun kabul edilemeyeceğini vurguluyor.
Evet tam da böyle!
Gerçekten de İnsan Hakları Derneği’nin Ocak 2008 ile Eylül 2008 tarihleri arasında cezaevlerinde yaşanan hak ihlâllerine dair çıkardığı bilançoya göre geçen sürede cezaevlerinde 26 kişi yaşamını yitirirken, toplamda 2 bin 110 hak ihlâli yaşandı.
Başta F tipi cezaevleri olmak üzere bütün cezaevlerinden ihlâllere dair başvurular yapıldığı aktarılan, cezaevlerinde insanlık dışı uygulamaların hüküm sürdüğü yönünde yoğun şikayetler olduğu bildirilen raporda, “Cezaevleri derhâl masaya yatırılarak sorunların kimden ve neden kaynaklandığının belirlenmesi ve buralara müfettiş gönderilerek gerekli soruşturmanın yapılarak sorunun çözülmesi gerekmektedir” denildi.
Söz konusu dönemde kaba dayak, taciz, sözlü hakaret, işkence, tecrit, çırılçıplak soyma, kadın mahpuslara yönelik fiziksel ve sözlü taciz, tek sıra hâlinde sayım dayatması, soğukta bekletme, çocuk tutuklulara yönelik cinsel içerikli konuşma ve cinsel organlarına cop sürülmesi gibi uygulamalarla ilgili pek çok şikayet alındığı belirtilen raporda, aynı süre içerisinde toplam 370 tutuklu ve hükümlünün sağlık hakkı ihlâline maruz kaldığı bildirildi. Raporda, yaşamsal sorunu olan hastaların tam teşekküllü hastanelerin bulunduğu illere sevkinin yapılmadığı, yatalak durumda olan hastaların, hastaneye sevk edilişlerde uygun olmayan cezaevi ring araçları ile götürüldükleri ve yaralı olarak cezaevine getirilen mahpusların tedavileri yapılmadan hücreye konuldukları ifade edildi.
Burjuvazi bun(lar)a zorunludur; çünkü bedenini insanın elinden alan hapishane, bireylerin bedenleri üzerindeki iktidarın maddiliğinin kanıtı/ cebridir![10]
Michel Foucault’nun, ‘Hapishanenin Doğuşu’nda ifade ettiği üzere, “Karanlıklara çekilen modern iktidar herkesi bireyselleştirmek istemektedir; çünkü bireyselleştirmek, gözetim altında tutmak ve cezalandırmak, yani egemen olmak demektir. Böylece modern iktidar çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle kuşatarak bireyselleştirmiş, kaydetmiş, sayısal hâle getirmiş, egemen olmuştur. Her kişi bir yerde kayıtlı hâle gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır…”
İçerde yani (c)ezavlerinde ve dışarıda kapitalist zulüm, biz ona dur diye dek ve Thoreau’nun, “Haklıların mahkûm edildiği bir ülkede, bütün doğruların yeri cezaevidir,” sözünü durmadan anımsatarak sürüyor…
10 Aralık 2008 13:00:00, Ankara.
N O T L A R
[1] Lovelace.
[2] “İnsan Hakları Yok Ediliyor”, Cumhuriyet, 10 Aralık 2008, s.1.
[3] Metin Aslan, “İnsan Hakkında Sömürge İstisnası”, Radikal, 17 Haziran 2008, s.13.
[4] Levent Gencelli, “Bursa’da Şüpheli Ölüm”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2008, s.8.
[5] Mesut Hasan Benli, “Polis Bilgi Edinme Hakkıyla Alay Ediyor”, Radikal, 21 Temmuz 2008, s.8.
[6] İlk iskeletler, Silopi-Cizre yolundaki bir kuyuda 2004 yılında bulundu. Şırnak Barosu işin peşini bırakmadı. İskeletlerin kime ait olduğunu belirlemeye çalıştı, başaramadı. Şimdi BOTAŞ tesislerinin yakınlarındaki dört kuyunun daha faili meçhul cinayet kurbanlarına mezar olduğu inancıyla savcılığı harekete geçirmeye çalışıyor. Mardin’in Katarlı köyünde de bir kuyudaki iki iskelet yakın zamanda gün ışığına çıktı. Kayıp aileleri, sevdikleri için hiç değilse bir mezar dilerken soru şu: Arjantin’de cunta yıllarında gözaltındakilerin uçaklarla okyanusa atılması gibi, Türkiye’de de gözaltında kaybedilenler kuyulara mı gömüldü? (Ertuğrul Mavioğlu, “O HAL’de Kuyudaki İskeletler Ne?”, Radikal, 6 Aralık 2008, s.6.)
[7] Mağdurlarına Schiller’in, “Ölmeyi göze almazsan, yaşayamazsın”; Claudianus’un, Ölüm her şeyi eşit yapar”; Manilius’un, “Doğar doğmaz ölmeye başlıyoruz”; Epikuros’un, “Ölümden niçin korkayım ki, ben varken o yok, o varken ben yokum,” sözlerini anımsatan günlerdi o kesit…[8] Mesut Hasan Benli, “… ‘Hayata Dönüş’e Delil Yetersizliğinden Beraat Çıktı”, Radikal, 17 Eylül 2008, s.8.
[9] Osman Elbek, “(C)ezaevlerini Konuşabilmek…”, Radikal İki, 14 Eylül 2008, s.7.
[10] Michel Foucault, İktidarın Gözü, Seçme Yazılar 4, Çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yay., 2007.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s