GÜNCEL BOYUTLARIYLA KÜRT MESELESİ[1]



“Olayı yaşadık ama
anlamını kaçırdık.”[2]
Kürt meselesi üzerine, durmadan yazmak, tartışmak, anlatmak, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmak; kendi hesabıma son süreçteki merkezi faaliyetime dönüştü diyebilirim.
Girift ve dinamik bir soru(n) olarak Kürt meselesi, gel-gitli helezonik gelişiminde kısa vadede –H. Tarık Şengül’ün ifadesiyle-, “Yeni bir hazan mevsimine doğru” ilerliyorken; giderek büyüyen soru(n) gerçek çözümün, yani çözümsüzlük içinden çıkacak çözümünde tarihsel zeminini oluşturuyor.
Karşılıksız beklenti ve hurafelerin “son kullanım tarihi”nin nihayete ermesiyle, taşlar yerli yerine oturmakta. Günümüzde ortaya çıkan tablo ise, bir ucunda Ahmet İnsel’in, Kürt sorununun insanî bedelini parayla hesaplamaya kalkmak insanlığa hakaret olur. Ama mali bedeli çok yüksek: yılda 6 milyar dolar,” diye tarif ettiği; yanı başında Ayhan Bilgen’in, “Kürtlerden kim özür dileyecek?” sorusunu dillendirirken; Berzan Botî’nin de, “Türkiye solunun Kürdistan’la imtihanı”na dikkat çektiği eğik düzleme işaret ediyor. Bu bağlamda mevcut KCK davası ve dil tartışma(ma)larına eklenmesi gereken bir diğer şey de, şu “özeleştiri”dir:
Mardin Artuklu Üniversitesi ‘Yaşayan Diller Enstitüsü’ öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. Selim Temo Ergül, “Hayatta savunamayacağım tek şey TRT 6’da program yapmaktır. TRT 6 meselesinde de Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) inandım ama yanıldım. Onun için bu konuda bana tepki duyan varsa sonuna kadar haklıdır. Boynum kıldan incedir. Herkesten özür diliyorum,” dedi…
Madalyonun bir yüzü -ana hatlarıyla- böyleyken öteki yüzde; “Malatya İnönü Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Pro. Dr. Salim Cöhce hakkında Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, solculara hakaretten 243 öğrencinin imzasıyla suç duyurusunda bulunuldu,” gerçeği çerçevesinde; E. Fuat Keyman’ın, “Toplumsal kimlikler birbirlerine şüphe içinde bakıyorlar, kendi içlerine kapanıyorlar, her kimlik kendi içinde cemaatleşirken, diğer kimliklerden uzaklaşıyor, birlikte yaşam zayıflıyor Kürt meselesinde hiçbir parti bir diğerine güvenmiyor. Türkler Kürtlere, Kürtler de Türklere güvenmiyor. Yani bütün ülke bir kısırdöngü içinde,” diye resmettiği siyasal tablo ortaya çıkıyor.
Bu “kısırdöngü”den “demokratik çözüm” falan çıkmaz!
Nasıl mı?
Örnek, 28 Aralık 2010 tarihli ‘Zaman’ gazetesinin 21. sayfasındaki iki yazı.
İlki İhsan Dağı’nın, “Hem PKK hem de BDP, hükümetin inisiyatifini zora sokacak işler yaptılar.
Gelinen noktada ‘siyasal rekabet’ Kürt sorununun çözümünü bloke ediyor. BDP’nin ‘demokratik özerklik’ ve ‘iki dil’ gibi son çıkışları da tamamen ‘siyasal’. Bu normal ve meşru. Ancak görülen şu ki; AKP ile rekabet BDP’nin bünyesini zehirliyor, çözüm sürecinde ‘rasyonel’ bir yol haritası geliştirmesini engelliyor.
Demokratik özerklik ve iki dil tartışmalarının gerisinde Kürt sorununu kimin çözeceği ve çözümün parsasını kimin toplayacağı kavgası yatıyor. Ve bu kavgayla ülkeye yazık ediliyor,” dediği “Kürt Sorunu Neden Çözülemez?” başlıklı yazısı…
İkincisi de Mümtaz’er Türköne’nin, “Kürt sorunu bütünüyle bir Kürtçe sorunu.
Kürtçe sorunu çözüldüğü zaman diğer siyasî sorunların tamamı, sabun köpüğü gibi sönecektir. Geriye ideolojiler dünyamıza renk katan marjinal Kürt ulusalcıları kalacaktır. Kürtçe sorununun çözümünün ise tek ölçüsü var: Kürt vatandaşlarımızın dillerini kullanmak ve geliştirmekle ilgili bütün taleplerinin karşılanması,” dediği “Kürt Sorunu Çözülüyor” başlıklı yazısı…
Burada önemli olan aynı siyasi anlayışın dahi Kürt meselesi karşısında farklılaşarak, polarize olması!
Bu da gerçek çözümün, çözümsüzlük içinden çatışmalarla çıkacağının emaresidir.
Tam da bu noktada Kürt halk hareketi, Tao Ten-Ching’nin “su” dediği şey benziyor; geleceğini de bu güçle biçimlendirerek, yolunu açıyor:
Bildiğiniz üzere, “Dünyada hiçbir şey sudan daha yumuşak ve zayıf değildir. Sert ve güçlü bir şeye saldırmak için ondan iyisi de yoktur ama. Zira hiçbir şey onun yerini tutamaz. Zayıfın güçlüyü yendiği, yumuşağın serte üstün geldiği herkesçe bilinir…” der Tao Ten-Ching!
“DURUM” HANGİ MERKEZDE?
Durmadan tekrarlıyorum, “Durum vahim, vehamet giderek derinleşip, yaygınlaşacak”…
Umarım -bunu tüm içtenliğimle istiyorum- yanılıyorumdur!
S. Çiftyürek’in, “Kürt ulusal hareketi türbülansa giriyor,”[3] uyarısını dikkate almak durumunda olan “son süreç”in, egemenler için bir “çözüm”den çok, “tasfiye”yi hedeflediği kanaatindeyim…
Siz bakmayın AKP severlerden Abdulvehhab Bedirhan’ın, “Türkiye’de, Kürt sorununun da çözülmemesi kabul edilemez… AKP için sırada ‘Kürtlerle sıfır sorun’ var,”[4] demesine…
Bu karşılıksız bir temenniden başka bir şey değil…
Murat Yetkin’in ifadesiyle, “Kürt meselesinde de, PKK ile mücadelede de çıta artık gönül okşayıcı demeçlerin hâlledebileceğinden fazla yükselmiş”ken; ya da Oral Çalışlar, “KCK davası bir fiyasko… Dava dil noktasında tıkanmış durumda. Bir yol haritası yok,” derken; veya Nuray Mert, “Kürt meselesi hızla bu eşiğe yaklaşıyor… Ulus devletlerin krizinin bizim gibi ülkelerde ‘mikro milliyetçilik’ gibi çok sorunlu bir mecraya girmesinden kaygı duyuyordum, hâlâ duyuyorum,” uyarısını dillendirirken…
Yani “durum” vahimken… “Kürt silahlı varlığı kesin bir yenilgiye uğratılamıyorsa da Kürtlerin bundan sonra ‘silahlı mücadele’yle kazanım elde etmeleri neredeyse imkânsız” vurgusunun altını çizerek “normalleşme alâmetleri”nden söz ediyor olmak, olsa olsa Cengiz Çandar’a has bir liberal şamata olabilir…
Çünkü, “ulusal sol”cu Mümtaz Soysal’ın, “Sonuçları açıkça belli olmuş açılımlar yüzünden çöküşe yüz tutmuş bir Türkiye Cumhuriyeti artık toparlanmak zorundadır. Yoksa, akıbet şimdi düşünülebildiğinden de kötü olabilir,” diye haykırdığı bugünde; Ali E. Erol da biz(ler)i haklı olarak, “Bizi biz yapan değerlere, Anadolu’nun bize sunduğu insan çeşitliliğine sırt çevirdiğimiz sürece kendi kanımızı dökmeye, toplumsal kriz ve çöküşler yaşamaya devam ederiz,” diye uyarmaktadır!
SORU(N) NE? TANIMI
Şimdi burada bir parantez açarak, ekleyelim: Çözmeye talip olduğunuz soru(n) ne ise, ona ilişkin ilk adım soru(n) “nedir”in kapsamlı tanımıdır.
Doğru tanımlanmayan soru(n), doğru çözülemez…
O hâlde Kürt meselesi nedir mi? Tanım çok açık, bir ulusal soru(n) yani tarihsel kökleri olan Kürdistan meselesidir…
Kuşkusuzdur ki, Kürt sorunu öncelikle bir ulusal sorun ve bununla ilintili olarak da bir “kimlik sorunu”.
Ancak Kürtlerin yaşadığı maddi koşullara, sömürgeci kapitalist yıkıma baktığınızda, temeldeki önemli boyutu fark ediyorsunuz: Bu da -aynı zamanda- sorunun sınıfsal boyutları olduğudur.
Evet, Kürt sorunu bir ulusal kimlik sorunu olmanın da ötesinde bir sınıfsal sorun.
Çözüm ve tanımlama arayışları da iki ayaklı yürümek zorunda.
Başka türlüsü de mümkün ve muhtemel değil.
Ancak… Politikacıların, aydınların, akademisyenlerin “kıvırtması”nın âdetten olduğu geleneksel siyaset için Kürt meselesi geleneksel siyaset aktörleri açısından kimsenin sözlerine sahip çıkmadığı konudur.
Gerçekten de Cüneyt Ülsever’in ifadesiyle, “Siyasilerin, aydınların, akademisyenlerin kıvırtmada rekor kırdıkları alan Kürt meselesidir!
AKP, BDP, Hükümet’e destek veren sözüm ona aydınlar ve akademisyenler iş Kürt meselesine gelince, ne şiş yansın ne kebap şiarı ile, belki de kimileri korkuyu yüreklerinde hissettikleri için bol bol kıvırıyorlar.
AKP nerede ise 2 yıl önce ‘Kürt Açılımı’ sözünü ortaya attı ama kendi muhafazakâr-milliyetçi tabanını ürkütmemek için açılımın içine bugüne dek ilaç niyetine bir âdet çakıl taşı bile koymadı.
AKP yalakası Türk ve Kürt ‘aydınları’, peşine düştükleri güç odağı açılımı açmayınca, onlar da açılıma destek veren ama söyleyecek tek somut sözleri olmayan garibanlar hâline düştüler. İçinde ne olduğunu bilmedikleri bir şeyi savunacağız diye yapmadıkları şaklabanlık kalmadı.”
Bu tür tutum(suzluk)lar da, ister istemez, “Soru(n) ne”nin tanımını flulaştırarak, imkânsızlaştırmaktadır…
DEVLETİN İCRAATI
“Soru(n) nedir”in yanıtı, ve tanımı çok önemlidir.
Ancak böylesi bir duruşla, sorunun muhatapları, tarafları; gerçek kimlikleriyle ortaya konulabilir!
Mesela İsmail Beşikçi’nin, “Cumhuriyet Kürtlere ne kazandırdı?”[5] sorusu ekseninde konuya ilişkin olarak devletin icraatlarının ne olduğunun bilinip, sergilenmesi ve sorunun çözümünde de buna uygun tavır ve tutum alınması gerekliliği gibi…
Bu konuda sözü çarpıcı bir örnek için Hasan Cemal’e bırakıyorum:
“Genelkurmay baştan beri acı gerçeği biliyordu. Ama sakladı. Üstünü örttü.
Hatta kamuoyunu yanlış yönlendirdi, gerçeği yansıtmayan açıklamalarıyla.
Gerçeğin üzerine gitmek yerine, yalan rüzgârı estirildi devlet tarafından.
Ama ancak 18 ay sürdü bu yalan zinciri, bir nokta geldi kırıldı zincir…
Gerçekler ilelebet gizlenemez. Gerçek neyse er geç ortaya çıkar. Tıpkı ‘altı asker olayı’nda olduğu gibi.
Tarih, 27 Mayıs 2009.
Yer, Hakkari’nin Çukurca’sı.
Gece yarısına doğru sınır bölgesinde mayın patlar. İlk açıklama Vali’den gelir, ‘PKK’lılarca yerleştirilen mayın düzeneği’ diye başlayan ve altı askerin düştüğünü bildiren…
Tarih, 28 Mayıs 2009.
Yer, Genelkurmay Başkanlığı.
Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine hava operasyonu başlatıldığına dair açıklama yapılır.
Tarih, 5 Haziran 2009.
Genelkurmay’dan ilk açıklama:
‘Altı personelimiz, Bölücü Terör Örgütü mensuplarınca tuzaklanan patlayıcının infilak etmesi sonucu şehit olmuştur.’
Tarih, 25 Haziran 2009.
İki komutan arasındaki bir telefon görüşmesi internete düşer. Bir tarafta Hakkari Tümen Komutanı, öbür tarafta Çukurca Tugay Komutanı vardır. Tugay Komutanı’nın itirafı tüyler ürperticidir:
‘Mayını biz döşedik, bölücü örgüt değil.’
Tarih, 26 Haziran 2009.
PKK’dan açıklama:
‘Mayını bizim değil, askerin döşediği ortaya çıktı.’
Genelkurmay sessizliğe bürünür.
Tarih, 26 Ağustos 2009.
Şehit askerlerden Deniz Demirci’nin ailesinin savcılığa suç duyurusunda bulunduğu Taraf’ta haber olur.
Tarih, 29 Ağustos 2009.
Radikal’de Murat Yetkin, komutanların ses kaydının internete düşmesinden sonra sessizliğe bürünen Genelkurmay’da konuyla ilgili soruşturma başlatıldığını yazar.
Ve bugüne gelinir.
Altı askerin ölmesine olmasına neden olan mayının PKK değil, asker tarafından döşendiği gerçeğini ele veren telefon konuşmasının internete düşmesinden 10 ay sonra…
Genelkurmay’ın olaya ilişkin soruşturma başlatmasından 7 ay sonra…
Van Başsavcılığı iddianamesinde açıklar:
‘Mayınları asker döşedi!’
Tarih, 5 Kasım 2010.
Mayının PKK değil asker tarafından döşendiğini telefonda itiraf etmiş olan Tugay Komutanı, acı olayın yaşanmasından 18 ay sonra tutuklanarak Mamak Askerî Cezaevi’ne konur.
Bu gecikme neden?
Demek mümkün olabilse, bu korkunç olayın üstü örtülecekti.”
Evet, Kürt meselesinde icraatı bu olan devlet gerçeğiyle yüz yüzeyken; şurası çok açıktır ki, devletin ne yaptığını ve ne olduğunu idrak ve ifşa etmeden ne diyalog olur ne de başka bir şey…
KÜRTLER VE DEVLET 
Evet, kastettiğim şey Kürtler ile T.“C” devletinin ilişki ve konumlarının, statülerinin açıklığa kavuşturulmasıdır.
Yani Kürtler T.“C” devleti için nedir ya da ne değildir? Yeni bir toplum sözleşmesiyle tanımlanması gerekenlerden birisi de budur.
Hayır kastettiğim hakların bireysel boyutu değil; Kürtlerin kolektif haklarıdır!
Ne mi anlatıyorum?
Sözü, “Kürtler anayasal düzenin nezdinde bir görünür, bir görünmez, BDP ise bir muhatap alınır, bir alınmaz,” vurguyla ekleyen Dilek Kurban’a bırakıyorum:
“Türkiye’de Kürtleri ‘gören’ tek hukuk kolu, ceza hukukudur. Yargının, Meclis’in, hükümetin ve ordunun Kürtlerin kendine özgü bir grup olarak varlığını fiilen kabul ettiği yegâne anlar da bu partinin ve temsilcilerinin söylem ve fiillerinin ceza hukukunun kapsama alanına girdiği anlardır. Bu anlarda sistemin, ne Kürtlerin kimliğini kabul etmekle ne de BDP’yi Kürtlerin siyasi temsilcileri olarak ‘muhatap almakla’ ilgili herhangi bir tereddüdü olamaz. DTP (ve öncesinde HADEP, DEP vs), PKK’nın uzantısı olduğu gerekçesiyle kapatılır, partinin yöneticileri, üyeleri ve milletvekilleri sıfatıyla tutuklanır, siyasetten men edilir. O anlarda bu partiler ile Kürt halkı arasındaki temsil ilişkisi sorgulanmaz.”
Gerçekten de eğer “demokratik denilen düzen içi bir düzenleme”den dahi söz ediyorsanız; öncelikle Kürtlerin ulusal gerçeğini inkârdan vazgeçmeniz gerekir.
Kürt ulusal gerçeğinin ikrarı da, de facto olarak Kürt ulusal haklarını kolektif boyutlarıyla devreye sokar.
Ancak T. “C” devletinin raison d’etat’sı (hikmet-i hükümeti) buna el vermez.
Tıpkı Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, “iki dilli yaşam” ve “Demokratik Özerk Kürdistan” tartışmalarını yorumlarken “Cumhuriyetin kuruluş felsefesine, ulus devlete, ulus devletin oturduğu zemine ‘demokrasi’ namı altında tecavüzler var… Durum iyi değil,” ifadesinde dile getirdiği üzere!
Devamla şunları ekliyor Demirel:
“İki milletli devlet olmaz: Bu ülkenin insanları hangi etnik gruba, inanca mensup olursa olsun mensup oldukları inancı ve etnik grubu hiç zedelemeyen bir olay var. Bir vatana ve devlete sahip olmak. Ve bir milletin ferdi olmak. Nerede beraberiz? Bu ülkenin geçmişine sahiplikte, geleceğine sahiplikte beraberiz. Bunlar millet yapmak için kafidir. Ama bunu Kürt meselesine, inanç meselesine indirirseniz ulus devleti ayakta tutamazsınız. İki milletli, çok milletli devlet olmuyor. Çok halklı oluyor. O halkların hepsi bir ulusta birleşiyor.”
“PKK’nin terör örgütü olduğu dünyaca kabul edilmiştir. Size bağımsız devlet kuracağım diye üstünde baskı kurduğu halkı korku altında tutmak için öldürüyor. “Suçsuz yere bir kişiyi öldürmek bütün insanlığı öldürmektir” diyen bir dinin mensupları olduklarını iddia edenler böyle bir teşkilâtla neden işbirliği yapar, anlamak mümkün değil.”
AÇILAMAYAN AÇILIM YAYGARASI
Evet, T. “C” devletinin raison d’etat’sı (hikmet-i hükümeti) Kürtlerin ulusal haklarının tanınmasına el vermez.
Bunun en anlamlı verilerinden birisi, Sakallı Celal (Yalnız)’ın, “Gotin, ey xwedîyên welat rabin ser xwe, em rabûn, bi cih bûn ew û em li ser pîyan man/ Kalkın ey ehli vatan dediler, biz kalktık, onlar oturdu. Biz ayakta kaldık,” ironisiyle betimlenmesi mümkün olan açılamayan açılım yaygarasıdır!
“Kürt açılımı seçime kadar tatil mi, değil mi?” vurgusuyla ekliyor Murat Yetkin: “AK Parti, seçime kadar milliyetçilik bayrağını MHP’nin elinden almak istiyor. Kürt adımlarıyla dansı bu amaca uygun değil.”
Evet, reel-politikada bir “oy” meselesi olarak ele alınan “açılım”, birkaç adım sonra AKP ile “milli birlik projesi”ne dönüştürüldü…
Zaten başka türlüsü de mümkün değildi; çünkü, “… ‘Kürt Açılımı’ AKP’nin oy kaybetme kaygısıyla unutuldu. ‘Alevi Açılımı,’ netameli bir konu olmamasına rağmen, cemevlerinin ibadet yerleri olarak kabulünü ve Alevi çocukların din dersinden muafiyetini bile gerçekleştiremedi. ‘Roman Açılımı’ X. yüzyıldan beri tarihteki en eski yerleşim birimleri olan Sulukule’den kovulmalarıyla sonuçlandı. ‘Gayrimüslimlere Açılım’ Ermenilerin kimi patrik seçeceklerine iktidarın karar vermesiyle noktalandı…”[6]
Tam da bu noktada BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Bu ülkeye ameliyat yaptırmam” diyen Başbakan Erdoğan’a, ‘İkinci Cumhuriyet Tartışmaları’ başlıklı kitapta yer alan 1993 tarihli görüşlerinden alıntı yaparak verdiği yanıtlar anımsanmalıdır:
“1993 yılında ‘İkinci Cumhuriyet Tartışmaları’ başlıklı kitapta siyasetçilerle röportaj yapmışlar. Soruyorlar; Kürtler milli yapı içinde olmak istemezlerse ne olacak diye. Recep Tayyip Erdoğan diyor ki; Onun kararını halk verecek. Kürtler ayrı yaşamak istiyoruz derlerse diye soruyorlar. Cevap; ‘Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir’ oluyor. Nereden nereye? Tezgâh ha? Özerklik tezgâh demek. Vatan memleket toprakları üzerinde ameliyat ha? Bu ne peki? Basbayağı çözüm önerisi. Bu çözüm önerisini 1993’te söylemişsin. Kimse de sana tezgâhçı, provokatör bölücü dememiş, demişse de yanlış yapmış. Yine aynı röportajda Türkiye Türklerindir yanlıştır demiş. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesin demiş. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu… 1993’te bunları biz söylesek kıyamet kopardı. 1993’teki Recep Tayyip Erdoğan’ı kutluyoruz, cesaret etmiş söylemiş. Ne değişti o günden bu güne. Tabi o gün başbakan değildi. İktidar sahibi, muktedir değildi mazlumdu. Bugün zalimlerin koltuğunda, bu değişti. Yoksa Kürtler aynı Kürtler, Türkiye aynı Türkiye… Değişen; Recep Tayyip Erdoğan’ın başına sadece Başbakan sıfatı geldi.”
BALIKÇI PALAVRASI
Tüm bu yalanların estetize edilmesi içinse, AKP sevdalısı liberallere ve onların palavralarına ihtiyaç vardı; ki ‘Taraf’ da, “Balıkçı palavrası”[7] da bunun için vardı…
Örneğin şöyle diyordu ‘Taraf’ ve kalemşörü Yıldıray Oğur:
“İmralı’da Öcalan ve devlet arasında görüşmelerin başladığını, ateşkes sürecinde askerlerin sessiz kalacağını, operasyonların azalacağını Türkiye ilk kez Balıkçı’dan ve Taraf’tan öğrendi.
Bugün Türkiye’de herkes devletin İmralı’da Öcalan’la görüştüğünü artık biliyor. Operasyonların azaldığını, askerlerin bu süreçte sessiz kaldığını da görüyor.
Bunu ne Öcalan’dan, ne PKK’dan, ne devletten, ne istihbarat örgütlerinden çok iyi haber alan gazetecilerden, ne de arabulucu namzetlerinden değil, Balıkçı’dan öğrendik.
Temmuzdan bu yana herkes Balıkçı’dan bahsederken ne devletten ne de PKK’dan bir Balıkçı yalanlaması geldi.
Çünkü bu görüşmeleri yapan kişi Balıkçı’ydı.
Tıpkı bundan 12 yıl önce ilan edilen ve 2004’e kadar süren 1998 ateşkesinin görüşmelerini yapan iki kişiden birinin o olduğu gibi.
1998’de ilan edilen ve 2004’e kadar süren ateşkesin gerçek hikâyesini onun anlatımıyla ilk kez Taraf’ta okudunuz. Yine tek bir yalanlama gelmedi, haklarında çok ciddi iddialar ileri sürülen isimlerden hiçbiri tekzip göndermedi, dava açmadı.”
“Balıkçı” bağıntılı olduğu iddia edilen bilgileri neden -dezenformasyon ve manipülasyon için- devlet (daha önce Aydınlık’a olduğu gibi!) ‘Taraf’a servis etmemiş olsun?
Devam edelim: Sonra ensesinden tanıdığımız ve Neşe Düzel’in takdimiyle, “Balıkçı, Yıldıray Oğur’un yazılarıyla ve haberleriyle Türkiye’nin gündemine girdi. Devletle, İmralı’daki Abdullah Öcalan arasında ‘arabuluculuk’ yapan ve isminin açıklanmasını istemeyen ‘balıkçının’ bu lakabı, muhataplarıyla İstanbul’da köprü altındaki bir balıkçıda buluşmasından kaynaklanıyor.
Balıkçı’nın devletle PKK arasında mesaj getirip götüren diğer arabuluculardan farkı, onun aynı zamanda sorunun tesbitiyle ve çözümüyle ilgili ‘stratejik önerilerde’ bulunmasından kaynaklanıyor. Kendisi bir Kürt aydını. Hiç PKK’lı olmamış.
Aksine PKK çizgisinin çok uzağında olan yasadışı Türkiye Komünist Partisi geleneğinden geliyor. Bir ara HEP’te siyaset yapmış. Geçmişte iki defa PKK tarafından vurulmuş olmasına rağmen, Öcalan’ın ona güveni tam. Perde arkasında yaşanan her şeyden haberdar ve bugüne dek Yıldıray Oğur’a bütün söyledikleri, daha sonra gerçekleşti. Sadece olanları değil ‘olacakları’ da biliyor,” diye pazarlanırken; Balıkçı alıyor sazı eline:
 “1996’dan beri arabuluculuk yapıyorum. Öcalan bana güveniyor, onu hiç yanıltmadım. O da beni. 1996-1998 ateşkesi ve referandum ateşkesinin siyaseti, stratejisi bana ait…
“Bazıları, Kürtleri aşağılamak babında, Öcalan’ın beklentisinin sadece kendini kurtarmak olduğunu söylüyor. Doğru değil. Öcalan, ‘önce dağdakilerin güvenliği, sonra benimki’ diyor…
“Devlet, Öcalan’a ‘Kürt meselesi benim için artık bir aile meselesi. Bu meselenin çözümünde size ihtiyacımız var. Seninle görüşeceğim ve bunu deklare edeceğim’ dedi ve deklare de etti,” diye…
Oysa Öcalan İmralı’da T.“C” devletinin elinde tutsakken ya da Öcalan’ın tutsak olmadığı dönemde önemli PKK isimleri içerdeyken “diyalog” için neden “Balıkçı”ya ihtiyaç duyulsun ki?
GÖRÜŞME(ME!) Mİ?
“Görüşmeler”den sıkça söz edilen bu süreçte bunların aslında bir görüşmeme olup, olmadığı üzerine de kafa yorulmalıdır.
Bir an hadi “Görüşmeler” oluyor diyelim; ancak buradan önemli bir soru(n) çıkıyor ortaya: “Görüşenler” kim, görüşülen ne?
Mesela eski Genelkurmay İkinci Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir’le, 1999’da İmralı’da görüştüğünü söyleyen Abdullah Öcalan, avukatlarına görüşmenin İmralı’daki hücresinin havalandırmasında gerçekleştiğini anlattı. Görüşme sonrasında da, Öcalan’ın talimatıyla örgüt silahlı güçlerini Kuzey Irak’a çekilmişti.
‘Milliyet’in edindiği bilgilere göre Öcalan’la Bir arasındaki görüşme İmralı’ya geldikten sonra, yargılama aşamasında gerçekleşti. İmralı’ya giden Bir, Öcalan’ı havalandırmada bir süre izledikten sonra, kapıyı açıp yanına gitti ve sert bir üslupla hitap etti.
Öcalan Bir’e, “Gelin, bu sorunu çözelim, artık ölümleri durduralım” deyince Bir, “Nasıl dağa çıkardıysan öyle indireceksin” karşılığını verdi.
Bir’in ellerini arkasına bağlayarak konuştuğunu belirterek, tehditkâr bir üslup kullandığını da söyleyen Öcalan, görüşmeyi avukatlarına, “Tabii burada yarı tehdit de vardı, tehdit olabilir de olmayabilir de. Önemli olan bir gerçeği tespit etmesiydi” dedi!
Bu bir “görüşme” mi? Eğer “görüşme”yse Kürtler için getirisi neydi?
Öte yandan PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Muzaffer Ayata, Bursa Özel Tip Cezaevi’nde olduğu 1997 yılı ortalarından 1998 Eylül ayına kadar TSK ile süren dolaylı görüşmeler sonrasında örgütün ilan ettiği ateşkesi şöyle anlattı:
“Abdullah Öcalan ile devletin temas kurmasına aracılık etmeleri için, Bayrampaşa Cezaevi’ndeki PKK’lılara haber gönderilmiş. Biz bunu duyunca, oradaki arkadaşları arayıp, ‘Siz bu işe karışmayın. Uygun değil. Görüşme istekleri neyse bize gelsinler’ dedik. Bursa Cezaevi’ne bir avukat geldi. Avukat, devletin bir süreç başlatmak istediğini, bunun için de bir kontak aradıklarını, bu iş için en uygun isimlerin bizler (Muzaffer Ayata, Sabri Ok) olduğumuzu söyledi. Sürecin basına sızmasından endişe ediliyordu. Bu talep bize 1997’nin ikinci yarısında getirildi.”
Kendilerine gelen avukatın Selim Okçuoğlu olduğunu belirten Ayata, görüşmelere daha sonra da HADEP’li bir milletvekilinin dahil olduğunu söylüyor. Ayata bu milletvekilinin ismini vermemesine karşın, bir ipucu var: “Hâlâ milletvekili.”
Ayata’nın anlatımlarına göre, bir avukat ve bir milletvekili ile devam eden görüşmelere bir avukat daha eklendi. Fakat asker kanadı, görüşmelere sonradan eklenen bu iki isme itiraz etti ve ilk avukatla devam edildi. Sivil istihbaratın görüşmelere dahil olma çabalarının engellendiğini anlatan Ayata, avukat aracılığıyla askerin ilettiği bilgileri cezaevinden cep telefonuyla Öcalan’a düzenli olarak aktardıklarını da söyledi.
İyi de bunlar böyleyse, bunlardan Kürtler için ne gibi olumlu sonuçlar ortaya çıktı; çıktıysa bunlar ne(ler)dir?
Nihayet 16 Eylül 2010’da İmralı’da Abdullah Öcalan ile hükümet adına görüşme yürüten heyet arasında “anlaşma” sağlandığı ve yol haritası için bir protokol oluşturulduğu bildirildi. Bu protokolün bir örneğinin Kandil’e de ulaştırıldığı, Kandil’in de 30 Eylül 2010’daki eylemsizlik kararını bunun üzerine uzattığı ifade edildi.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, İmralı’da üzerinde anlaşma sağlanan yol haritasından ve yükümlülükleri içeren bir protokolün varlığından bahsetti. Protokolde, KCK davasının tutuklularının serbest bırakılacağı hükmünün bulunduğu belirtiliyordu! (Konuyla ilgili dikkat çekici bir yazıyı Kürt sitelerinden aktuelbakis.com’da yazan Cahit Mervan gündeme getirdi.)[9]
Ya da Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşmede şunları diyor:
“Silahsızlanma en son aşamadır. Devlet benimle barış için görüşüyor. Fakat Hükümet henüz kararını vermemiş. Ne müzakere kararını veriyor ne de barış kararını. Devlet adına benimle görüşenler beni anladı, tehlikenin farkındalar. Türkiye Iraklaşabilirdi ama bunu ben engelliyorum. Sayın Erdoğan’dan, bir tek şunu istiyorum, Meclis’ten bir barış kararı çıkarsın yeter. Ondan sonra her şey çözüm yoluna girer.
Devlet ve ordu çözüm istiyor, AKP çözüm istemiyor, çözüme hazır değil. Bu durumda, barışın önündeki en büyük engel AKP’dir. Ben Başbakan’ı henüz çözemedim, çünkü kapalı biri. Şu çok önemli; Başbakan, Özal’a mı evrilecek, Çiller mi olacak?”
“Devletin yaklaşımı AKP’den çok daha iyi durumdadır” diyen Öcalan, “Henüz diyalog aşamasından müzakere aşamasına geçilmiş değil ama müzakereye geçiş aşaması olarak değerlendirebiliriz” yorumunu yaparak ekliyor:
“Kamuoyu ile şunları paylaşmak isterim. Öcalan’ın devletle görüşmeleri devam ediyor, görüşmeler daha da ciddileşiyor… Gelen yetkililer dürüst ve ciddi insanlar. Biz çatı rolünde devlete karşı değiliz. Şu anda devletin yaklaşımı olumludur ancak bir bütün olarak politik oligarşi, CHP, MHP ve AKP engeldir.”
Vb’ler, vd’eri… Sonra ne mi oldu? Kocaman bir hiç…
Bu konuda sözü devletin mutemet kalemlerinden Ertuğrul Özkök’ün yanıtlanması gereken satırlarına bırakıyorum:
Şimdi İmralı tablosuna bir bakalım.
Askerler, ‘Biz bu işte yokuz’ diyor.
AKP hükümeti, başından beri siyasi olarak bu işin sorumluluğunu yüklenmiyor.
Ortada hep bir ‘Öcalan’la devlet görüşüyor’ lafı dolaşıyor.
Peki Allah aşkına İmralı’da ‘Öcalan’la kim görüşüyor?’
Ankara’dan gelen tek cevap şu:
‘Devlet görüşüyor…’
Kimmiş bu ‘devlet’?
Her konuda ‘Siyasi sorumluluk bende’ diye böbürlenen parti mensupları, bakanlar nerede?
Başbakan her konuyu ‘benim’leştirerek’ konuşuyor.’Benim bakanım’, ‘benim başkanım’, ‘benim memurum’…
O zaman nerede bu Öcalan’la görüşen ‘benim devletim’…
Öyle anlaşılıyor ki, Ankara’da Kürt sorununu çözecek ‘siyasi cesaret’ henüz yok.”
AKP’NİN -TARTIŞMASIZ, NET- GERÇEĞİ!
“Ankara’da Kürt sorununu çözecek ‘siyasi cesaret’ yok”ken; AKP, Kürt meselesiyle “oynamaya çalışmakta”dır.
İşte bunun için de BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Türkiye’nin barışı, AKP’den, siyasi partilerden, o koltuklardan daha değerlidir. Artık AKP oyalamayı bırakmalıdır,” uyarısını dillendirirken; Muhammed Nureddin de, “AKP’nin… Kürt sorununda kafası hâlâ epey karışık,”[10] saptamasının altını çizer.
Gerçekten de Tarhan Erdem’in, “Kürt sorununda Başbakan Erdoğan’ın bir günü diğerine uymuyor,” diye betimlediği başkalaşım çerçevesinde ve “müthiş olduğu”nu zannettiği bir sıradanlıkla Başbakan Erdoğan, “Terör örgütünün koşulsuz olarak silah bırakması durumunda operasyonlara gerek kalmayacaktır,” türünden açıklamalarla -sadece liberallerden alkış alan- komik durumlara düşerken; Türk şoveni sınırlarını gayet net biçimde tarif eder.
Örneğin Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin resmî dilinin Türkçe olduğunu bir kez daha yineleyerek, herkesin ana dilini konuşmakta da özgür bırakıldığını, buna kimsenin müdahale edemeyeceği vurgusuyla bir şart daha koşup, “Türkçe’nin sosyal barışı sağlama adına da gölgelenemeyeceği”ni dillendirip, “MGK bildirisi barış içeriyor” dedi.
Aynı minvalde TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, BDP’lileri kürsüden “Türkçe dışında bir dille hitap etmemeleri” yönünde uyardığını ifade etti.
Ayrıca Şahin, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) kararları ile ilgili bir soruyu yanıtlarken, Türkiye’nin her türlü sorununun konuşulduğu ve çözüleceği yerin TBMM olduğunu belirterek, “Başka bir kongre, başka bir meclisi tanımıyoruz. Bu sevda peşinde koşan arkadaşlarımız durumlarını lütfen değerlendirsinler. Sonuçlarına katlanmak zorunda kalırlar” dedi.
Tüm bunlara “tuz biber ekercesine” AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, “iki dil” ve “demokratik özerklik” tartışmalarına tepki gösterip, “Özerklik tartışmalarını, resmî dilin iki dilli olması tartışmalarını, ben Türkiye’deki gerçek demokratikleşme sürecine, gerçek açık toplum arayışlarına suikast teşebbüsü olarak görüyorum,” dedi.
Bunlara ilave olarak da Kürt ulusal hareketini bölen bir söyleme sarıldı!
Toparlarsak AKP’nin Kürt sorunundan ne anladığını; Türkiye’deki “Kart-Kurt”çu militarist zorbalıktan şimdilerde “… ‘Kart-Kurt’tan ‘Koyun-Kurt’a” yönelen vesayetçi/ neo-Osmanlıcılığına geçiş olarak betimleyebiliriz.
Gerçekten de AKP’nin geleneksel Kızılcahamam kampında bakanların “terör sunumu çerçevesinde açılım” tartışılıp, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in ağzından, “Habur’un altyapısı hazırlanmalıydı” diyerek açılım özeleştirisi yapılırken; Cengiz Çandar’ın da ifadesiyle “AKP Grubu’nda ‘Kemalizm’in söylemi” yer yer öne çıkmaya başladı…
Mesela AKP’nin önemli isimlerinden, “BDP ‘barış’ diyor ama savundukları adam öldürmeye devam ediyor. BDP özeleştiri yapmalı,” diyen “Cemil Çiçek, şimdi bir kez daha Kürt sorununun çözümü için Sri Lanka’yı işaret ediyor.
Söylediği aslında çok açık… Hükümet Sözcüsü/ Devlet Bakanı/ Başbakan Yardımcısı; hâlâ askerî bir zafer peşinde… Hem de en kanlısından bir katliamla taçlandırılmış bir zafer özlüyor.
Hani Başbuğ’un ardında, bir tatbikat sırasında heyecanlanıp yerdeki boş kovanları toplamaya başlamıştı ya. Hatıra diye. Herhâlde böyle bir katliamdan sonra kendisine hatıra kovan getirilmesini de bekleyecektir.”[11]
Özetle AKP’nin bir yanında Cemil Çiçek realitesi dururken; öte yanında da Erdoğan’ın Türkçü-İslâmcı söylemi duruyor!
Örneğin Erdoğan, BDP’nin Kürt kökenli yurttaşların temsilcisi olmadığını belirterek, Kızılcahamam toplantısının kapanış konuşmasında BDP’yi ağır bir dille suçlarken; “Silahları bırakarak sandığa öyle gitsinler, bakalım ne kadar oy alacaklar. Onurlu oy bu oydur. Ama şimdiki şaibeli oydur,” diyor…
Ayrıca Erdoğan grup konuşmasında ittifak tartışmalarının odağındaki CHP ve BDP’yi eleştirirken, “CHP, statükonun temsilcisi, BDP de statükodan en çok dert yanan partiler arasında. Ancak bu iki ucun aslında platonik bir aşk yaşadıkları ortaya çıktı,” diye ekliyor…
Erdoğan, BDP’nin “Gençlerin kanından rant elde etme tavrında olduğu” vurgusuyla ekliyor: “Tek bayrak, tek millet, tek vatan: Biz 9 yıl önce yola çıkarken ‘tek bayrak, tek millet, tek vatan’ demiştik. Bugün gene aynı şeyi söylüyoruz.
Birileri rahatsız olursa aynaya baksınlar ama ben inanıyorum ki milletimin kahir ekseriyeti bu kavramdan rahatsız olmuyor.
BDP’nin asıl niyeti şüpheye mahâl bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır. BDP, sorunun var ettiği, sorunun ortaya çıkardığı bir siyasi yapıdır aslında. Sorun çözüldükçe istismar vasıtalarının kaybolduğunu gören BDP sorunun çözülmemesi için elinden gelen kışkırtmayı ortaya koymaktadır. BDP’nin attığı adımlar sorunun çözümüne katkı değildir, tam tersine süreci bulandıracak adımlar atarak çözümü engellemek niyetinde olduğunu göstermiştir. Açık söylüyorum, bu tavır annelerin gözyaşından, babaların yürek sızısından, gençlerin kanından rant elde etme tavrıdır.
Ne BDP ne de onun sırtını dayadığı mahfiller hiçbir zaman benim Kürt kökenli kardeşlerimin asla temsilcisi değildir. BDP’nin kendi kışkırtıcı ve istismarcı taleplerinin sanki tüm Kürt kardeşlerimin talebiymiş gibi lanse etmesi son derece yanlıştır…”
Yine Erdoğan, özerklik tartışmalarının seçim sürecinde AKP’yi yıpratma amaçlı olduğunu öne sürüp, BDP’ye Mehmet Akif Ersoy’dan alıntı yaparak mesaj verirken; “Havran, Şam, Yemen, Kürdistan, Arnavutluk meselesi, bunların hepsi düşman parmağıyla çıkarılmış meselelerdir” sözlerine gönderme yapıp, “O gün olduğu gibi bugün de milletin arasına nifak sokmak isteyenler 73 milyonun düşmanıdır,” diyor…
Nihayet Erdoğan “İki dil ve özerklik”le ilgili tavrını sert bir tonda açıklayarak, “Terör örgütü uzantılarının taşeronluğu, karşılıksız bırakmayız,” deyip BDP’yi PKK’nın uzantısı olmakla suçlayarak, “Terör örgütünün ve onun uzantılarının, her seçim öncesinde olduğu gibi yeniden taşeronluk üstlenerek, iç politikayı dizayn etme girişimlerini karşılıksız bırakmayız. Ne milletin duygularını sömürerek rant hesabı yapanlara eyvallah deriz, ne milletin korkularını kaşıyarak oy hesabı yapanlara eyvallah deriz” diye konuşuyor.
Erdoğan, “Demokratik Özerklik” tartışmalarını da “çirkin bir tezgâh” ifadeleriyle niteledi. Bu tartışmaların seçim öncesi kaos oluşturmayı amaçladığını savunan Erdoğan, “Açık söylüyorum: Tehlikeli bir oyun bu. Özerklik tartışması, demokratikleşmeyi, Türkiye’nin ileri demokratik standartlara kavuşmasını hazmedemeyenlerin çirkin bir tezgâhıdır” dedi…
Evet, AKP bu, böyle ve burada…
DİN FAKTÖRÜ VE GÜLEN SİLAHI
AKP’nin saflarında bir de, din faktörü ve Gülen silahı var…
Öncelikle “halkın afyonu”, “insanın hayalgücünün ürünü”, “devletin amaçları için araç”, “sınıfsal baskı ve toplumsal kontrol aracı”[12] olan “Din” konspetiyle başlayalım…
“DİN” KONSPETİ
Bilindiği üzere Karl Marx’ın, “Eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce bir varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu durum bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır,” diye tanımladığı din, günlük yaşamı egemenlik altında bulunduran dış etmenlerin, bir başka deyişle dünyasal güçlerin insan zihninde dünya-üstü güçler biçimine büründükleri bir yansımadır; ancak bundan ibaret değildir. Başlangıçta yalnızca doğanın gizemli güçlerinin yansıdıkları düşsel kişilikler zamanla toplumsal nitelik kazanmış, tarihsel güçlerin simgeleri durumuna gelmiş, dinler böyle gelişmiştir.
Evet Burton’un, “Her din, öteki dinler kadar doğrudur”; Robert E. Sega’nın, “Din, belirli şeylere bir açıdan bakmak değil, herşeye belirli bir açıdan bakmaktır”; Friedrich Nietzsche’nin, “Bir Tanrıbilimcinin doğru olduğunu düşündüğü her şey yanlış olmalıdır”;[13] Leon Troçki’nin, “Dinsel fikirler, gerçekte diğer tüm fikirler gibi, hayatın maddi koşullarının toprağında doğarlar ve ancak yavaş yavaş kaybolurlar. Tutuculuğun gücüyle onları doğuran ihtiyaçlardan daha uzun yaşarlar ve ancak ciddi sosyal şokların ve krizlerin etkisiyle tamamen yok olurlar”; Alfred de Musset’in, “Dua, bir umut çığlığıdır,” diye tanımladığı tarihsel sosyo-kültürel ve ekonomi-politik boyutları olan bir olgu olarak “Din alemi, gerçek dünyanın (tersine dönmüş dünyanın) yansımasından başka bir şey değildir… Tıpkı dinde insanın kendi beyin ürünleri tarafından yönetilmesi gibi, kapitalist üretimde de insan kendi elinden çıkma ürünler tarafından yönetilir.”[14]
Bu kapsamda insan için dinin ne olduğu, hangi gereksinmeye karşılık geldiği sorusunun yanıtı Karl Marx’ın, ‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde yer alan şu satırlarındadır:[15]
“Din, gerçekte kendisini henüz bulamamış ya da kazanıp kaybetmiş insanın özsaygısı ve özbilincidir. Ama ‘insan’, dünyanın dışında sürüklenip duran soyut bir varlık değildir. ‘İnsan’, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet, bu toplum tersine dönmüş bir dünyanın tersine dönmüş bilinci olan dini yaratır. Din bu dünyanın genel teorisidir, onun ansiklopedik özeti, popüler mantığı, manevi onuru, heyecanı, ahlâki yaptırımdır. Din bu dünyanın mazeret ve tesellisinin evrensel temelidir. Din, insani öz sahici bir gerçeklik kazanamadığı için, insani özün fantastik (hayali) biçimde gerçekleşmesidir. Bu nedenle, dine karşı mücadele dolaylı olarak ruhsal aroması din olan dünyaya karşı mücadeledir.
Dinsel acı çekmek, aynı zamanda hem gerçek acı çekmenin anlatımı, hem de gerçek acı çekmeye karşı bir protestodur. Din, baskı altındaki yaratığın umutsuz soluğu, kalpsiz bir dünyanın kalbidir, ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur.
Halkın aldatıcı mutluluğu olan dinin ortadan kaldırılmasını istemek, halkın gerçek mutluluğunu istemektir. Halkı içinde bulunduğu koşullarla ilgili aldatmacalardan vazgeçmeye çağırmak, aldatmayı gerektiren koşulları terk etmeye çağırmaktır. Dinin eleştirisi, bu nedenle dinin halelediği gözyaşları vadisinin eleştirisidir.”
“Dinsel sıkıntı bir yandan gerçek sıkıntının ifadesi, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din, aklın içinden atıldığı toplumsal koşulların ruhu olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iç çekişidir, taş yürekli bir dünyanın ruhudur da. Din halkın afyonudur.
 “Halkın aldatıcı mutluluğu olarak dinin ortadan kaldırılması, halkın gerçek mutluluğunun beyan ettiği taleptir. Durumu hakkında hayallerden vazgeçmesini istemek, onun hayallere gereksinimi olan bir durumdan vazgeçmesini istemektir. Öyleyse dinin eleştirisi, ilke olarak, dinin halesi olduğu bu gözyaşları vadisinin eleştirisidir.
“Eleştiri, zincirlerin üstünü örten hayalî çiçekleri yoldu; bunu, insanı gerçek umutsuzluğa götüren zincirler taşısın diye değil, zincirleri atsın ve canlı çiçekler toplasın diye yaptı. Dinin eleştirisi, hayalleri olmayan, akıl çağına gelmiş bir insan gibi kendi gerçeğini düşünsün, etkilesin, ona biçim versin diye, kendi çevresinde, yani gerçek güneşi çevresinde dönsün diye insanın hayallerini yıkmıştır. Din, insan kendi çevresinde dönmediği sürece, insanın çevresinde dönen hayalî güneşten başka bir şey değildir.
“Öyleyse tarihin görevi gerçeğin ötesinin ortadan kalkmasından sonra, bu dünyanın gerçeğini göstermektir, insanın kendi kendini yabancılaştırmasının kutsal biçimi bir kez açığa çıkarıldıktan sonra, kutsal olmayan biçimlerde kendi kendini yabancılaştırmanın maskesini indirmek ilkin tarihin hizmetinde olan felsefenin görevidir. Böylece cennetin eleştirisi yeryüzünün eleştirisine, dinin eleştirisi hukukun eleştirisine, tanrıbilimin eleştirisi politikanın eleştirisine dönüşür.”[16]
KÜRT MESELESİNDE DİNİN KULLANIMI
Yukarıda ifade ettiğim özellikleriyle “din”in, egemen(lik)ler tarafından Kürt hareketine karşı kullanımı, tüm netliğiyle karşımızdadır…
Örneğin Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik, “Kürt açılımında Diyanet’e tabii ki iş düşecek: Diyanet 73 milyonun inançla ilgili taleplerine cevap vermekle sorumlu. Problem nerede çoksa, görev de orada çoktur. Sorun nerede çoksa orada çok daha aktif, verimli çalışmalar yapmak gerekiyor… Bugünün tartışmalarıyla Kuran-ı kerim ve Kürtçe paralel hâle getirmemek kaydıyla bunu söylüyorum. Kürt, Arap, İngiliz bir insan Kuranıkerim okumak istiyorsa, bizim onun anladığı dilden göndermemiz gerekirken bizim ülkemizde bir insan anlamıyorum diyorsa tercüme edilmelidir. Bu günlük politik tartışmaların üstünde bir değerlendirmedir,” derken; AKP’nin bu konudaki tavrını olanca netliğiyle tarif ediyor.
Yine İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın, “Doğu ve Güneydoğu’da imam hatiplerle, Kuran kurslarının arttırılacağına” ilişkin açıklaması, “Kürt sorununu maneviyatla çözme” planının devreye sokarken; Diyanet-Sen Diyarbakır Şube Başkanı Ömer Eysen de, “Hocaefendi (Fethullah Gülen) bölgede güçlü değildir. Ama bölgede dini hassasiyetleri önde olan ciddi bir kesim var. Bunlar da Osmanlı’dan beri dini referans alanlardır. Hamidiye Alayları, Saidi Nursi’de olduğu gibi… Sosyolojik olarak bölgenin dini çizginin dışına çıkmadığını görüyoruz. Örneğin Peygambere saygı mitingi yapıldı, 175 bin-200 bin kişi katıldı” değerlendirmesini yapıyor.
Bunu doğrulayan somut verilerden en önemlisiyse şu: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2011 Mali Yılı Bütçe Tasarısı’nda Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün görevleri arasında, “Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü”ile ilgili planlamalara da yer verildi.
Tasarıda, “Ülkemizin birlik ve beraberliğinin korunması, bölücü ve yıkıcı faaliyetlere karşı görevlilerimizin doğru bilgilerle donatılarak özellikle hizmet bekleyen vatandaşlarımıza cami içinde ve dışında din hizmetlerinin sıhhatli ve verimli şekilde kasaba ve köylere kadar ulaştırılması amaçlanmaktadır” denildi.
Diyanet İşleri Başkanlığı, “bölücü” akımlara din ile karşı koyacak. Bu kapsamda Türkiye genelinde oluşturulacak “özel irşat ekipleri”, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde hizmet vererek, vatandaşları bölücülüğe karşı uyaracak. Diyanet bütçesine, Doğu ve Güneydoğu’da yapılması planlanan 1362 cami için de 53 milyon TL’lik ödenek konuldu.
GÜLEN SİLAHI
Fethullah Gülen’in Türk(iye) siyasetinde giderek önem kazanmakta olan bir figür olduğu ve kimi çevreleri de doğrudan etkilediği “sır” değil.
Etkilenen çevreler içinde (ilginç bir “dümen kırış”la!) Öcalan ile PKK söylemi de var.
Örneğin avukatlarına “Gülen hareketine ilişkin bazı değerlendirmeler” de yapan Öcalan, “Ben kendilerini bir tarikat-cemaat olarak görmüyorum. Biraz sivil toplum örgütü hatta bir siyasi parti işlevine sahip olduğunu düşünüyorum. Bana göre daha çok Türkiye ve Ortadoğu’da bir sivil toplum örgütüdür. Sivil toplum örgütleri gibi toplumun demokratikleşmesinde, aydınlatılmasında herhangi bir siyasi çıkar beklemeden rol alabilirler. Oldukça dinamik güçleri var, biz de dinamik bir gücüz. Bu iki dinamik gücün karşılıklı anlayış göstermesi ve dayanışma hâlinde olması durumunda Türkiye’de birçok temel sorun çözülecektir,” derken;[17] Murat Karayılan da, Öcalan’ın Gülen mesajlarını önemsediklerini belirterek, “Kürt gençlerinin ve değişik grupların zaman zaman bu tür çevrelere dönük yaklaşımlarının zorlayıcı olmaması gerektiğini belirtmek istiyorum” diye ekledi.
ANF’ye konuşan Karayılan, Öcalan’ın Gülen cemaatine yönelik mesajlarını önemsediklerini vurguladı.
Kimseye “birlikte harekete geçelim, birlik olalım” anlamına gelecek çağrılarda bulunmadıklarını ifade eden Karayılan, Gülen cemaatinin Kürt sorununa yönelik politikalarının yanlış olduğunu söyledi. Karayılan, “Cemaatin bu yetersiz, sonuç vermeyen, yanlış politikasını görmesini, hem de soruna daha doğru politikalarla yaklaşarak, çözümleyici bir rol oynayabileceğini belirtmek istiyoruz” diye konuştu.
Cemaatin dinamik ve aktif bir gücü olduğunun altını çizen Murat Karayılan, “Kürt sorununda barışı istemek, halklar arası dostluk ve kardeşliği geliştirmek İslâm dininin de öngördüğü bir şeydir. Dolayısıyla hem dini ve insanî açıdan yaklaşırsak bu sorunun çözümüne herkesin katkı yapması gerekiyor” dedi.[18]
Tam bu noktada Güneri Cıvaoğlu’nun meseleye ilişkin gözlem/yorumu şöyledir:
“Abdullah Öcalan’ın Gülen cemaatine doğru ‘dümen kırışı’ sürprizdir.
Daha yakın zamanlara kadar PKK, cemaate karşı şiddet kullanmak dahil karşı tavırlar koyuyordu…
Bunların nedeni PKK’nın yörede etkin başka odakların oluşmasına olanak tanımamak politikasıydı.
Buna rağmen Gülen hareketi yörede etkinliğini ve yayılmasını sürdürdü.
Şimdi… Öcalan ‘dayanışma’ öneriyor.”
Gerçekten de daha önceki somut veriler ışığında durum “ilginç”tir!
Örneğin Abdullah Öcalan, 4 Ocak 2009 tarihinde “Mustafa Kemal’i Fransız Devrimcisi Robesspierre’e benzettiği” açıklamasında Fethullah Gülen için şu ifadeyi kullanıyordu:
“El-Kaide ile Araplar denetim altında tutulmaya çalışılıyor. Fethullah Gülen’le de Türkiye’deki İslâmi hareketi kontrol edilmeye çalışılıyor. Fethullah Gülen’in Amerika’da tutulmasının sebebi, İslâmi hareketi kontrol altında tutarak ikinci bir Humeyni olayının önüne geçilmek istenmesidir. Fethullah Gülen aslında ABD’de de rehin olarak tutuluyor.”
Öcalan 13 Şubat 2009 tarihinde ise Gülen’i şöyle tanımladı:
“Fethullah Gülen’in Amerika’da tutuklu mu rehin mi, ne olduğu belli değil. Dünyanın her tarafında okullar açmaktadır. Kırk milyar dolarlık yatırım yapmıştır, bunu tek başına yapamayacağı bellidir. Amerika’nın desteği vardır.”
Öcalan 26 Haziran 2009 tarihinde ise Gülen’le ilgili sözleri şöyleydi:
“Basında Gülen’den bahsediyorlar ama tek başına onun buna gücü yetmez, onu bu kadar büyütmeye gerek de yoktur. Sonuçta Erzurumlu bir köy imamıdır.”
Bunlarla birlikte 30 Eylül 2010’da Abdullah Öcalan, DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un da aralarında bulunduğu avukatlarla görüşmesinde Gülen cemaatine sert eleştiriler yöneltmişti. KCK operasyonlarından cemaati sorumlu tutan Öcalan, şu değerlendirmelerde bulunmuştu:
“Hakkâri’deki olay üzerinde durmak istiyorum. Kürt siyasetçileri yeteri kadar değerlendiremiyorlar, kişilikleriyle bir sorunum yok; fakat tarzları, tempoları çok yetersiz. Bu Hakkâri olayını da tam anlayamadılar. Hakkâri’deki imamın öldürülüşüne karşılık bir olay olabilir. O 9 köylünün öldürülüşü bununla bağlantılı olabilir. Bu olayla deniliyor ki ‘sen benden bir kişi öldürürsen ben senden 20 kişiyi öldürürüm’ diyor. İşte 1700 Kürt siyasetçinin tutuklanması da bir cemaat operasyonudur. Bu merkezi bir karar olabilir.”
Öcalan, aynı açıklamasında, “okyanus ötesi” diyerek cemaati hedef alan şu açıklamayı yapmıştı: “75 yıl ‘Beyaz Türk Faşizmi’ egemendi şimdi ise ‘Yeşil Türkçü Faşizm’ her yönüyle örgütlenmiştir. Bunun içinde ABD’si de Irak’ı da var. Bir ucu okyanus ötesindedir, bir ucu Kürdistan’da güneydedir. Ben buna ‘yeni hegemonya’ diyorum.”[19]
Yine Öcalan 15 Ekim 2010 tarihinde ise, Hanefi Avcı’nın kitabını şöyle değerlendiriyordu: “Hanefi Avcı kitabında imamlardan, imamların örgütlenmesinden bahsediyor. Her birimde sorumlu imamlar olduğunu söylüyor. Bu örgütlenmelerin farkındadır bu nedenle bazı açıklamalar yapıyor. Ben bütün bu yeni örgütlenmeleri yeşil komplo, yeşil kontra olarak adlandırıyorum. Bunlar her yerde de örgütlenmişlerdir.”
Sadece bunlar mı? Elbette değil…
Ayrıca PKK yönetiminin Fethullah Gülen’e karşı çok sert açıklamaları Kürt medyasında sıkça yer aldı. Çok geriye gitmeyelim. PKK yöneticisi Bahoz Erdal, 2 Ocak 2009 tarihinde Gülen Cemaati’ni şöyle tanımladı:
“Şimdi bu Fethullah Gülen denen kişi Amerika’da yaşayan ve Amerika vatandaşlığı alan bir kişidir. Yıllardır özel savaş dairesine çalışan bir kişidir. Fethullah Gülen teşkilâtları özel savaş teşkilâtlarıdır. Kürdistan’da oynadığı rol odur MİT’in ve JİTEM’in kendini en fazla örgütlediği bir alan oluyor. Gülen teşkilâtı ve cemaati sömürgeci, baskıcı devleti en fazla koruyan bir maske oluyor.”
PKK yöneticisi Duran Kalkan 20 Ocak 2009 tarihinde şu açıklamada bulundu:
“Fethullah Gülen ABD’de yaşıyor. Bir tutuklu gibidir. ABD’nin isteğine göre vaaz veriyor, dincilik yapıyor. Onun Müslümanlığı ABD siyasetine hizmettir.”
KCK Yürütme Konseyi 21 Ocak 2009 tarihinde yayınladığı bildiride Ergenekon Davası’nı şöyle değerlendirdi:
“Sanki derin devlet ve Türk Gladyosu temizleniyormuş ve demokrasinin önü açılıyormuş gibi bir hava yaratılmak istenmesine rağmen, gerçeklik ve asıl amaç tam tersidir. Bu operasyonlarla bir de asıl derin devlet gizlenmeye ve Türk devlet sistemi temize çıkarılmaya, AKP ve Fetullah çizgisinin kendi derin devleti oluşturulmaya çalışılmaktadır. AKP ve Fethullah Gülen dışında suçlanmadık kimse bırakılmaması da bunun en somut ifadesi olmaktadır.”
Murat Karayılan 5 Mayıs 2009 tarihinde Gazeteci Hasan Cemal’e cemaat ile ilgili olarak şu sözleri sarfetti:
“Amerika’dan da destek alıyorlar. Fethullahçıları İslâm dünyasına sürüyor Amerika… ‘Biz de PKK’ya karşıyız; biz de devletçiyiz!’ diyerek devlete yerleşiyorlar. Belki bugün değil ama geleceğe dönük olarak risktir bunlar… Güneydoğu’ya gelince… Güneydoğu’da varlar ama yoğun değiller. AKP içinden geliyorlar. Poliste, öğretmende yaygınlar. Dine sıcak bakan kesimlerde yaygınlar.”
PKK’ya göre KCK operasyonları cemaatin emniyet içindeki uzantılarının eylemiydi. Operasyonların ardından gelen açıklamalarda da cemaat işaret edildi.
DTP Diyarbakır Milletvekili Selahaddin Demirtaş 18 Nisan 2009 tarihinde operasyonla ilgili şöyle demeç verdi: “Özellikle Fethullahçı medya gizlilik kararı olmasına rağmen taraflı ve manipülasyona açık şekilde haberler servis ediliyor. Merak ediyoruz Fethullah bu operasyonun neresinde?”
PKK’ya yakın Kürt Halk İnisiyatifi aynı gün şu açıklamada bulundu:
“Bilindiği gibi AKP ve onun akıl hocalığını yapan Fethullah Gülen tarafından halkımızın yasal ve demokratik temsilcileri olan DTP yöneticilerini ve Kürt Kurum temsilcilerini hedef alarak, gözaltı furyası başlatmış ve yalan yanlış iddialar ile bir çok insanımızı tutuklatmışlardır.”
İnisiyatif daha da ileri giderek “Kürdistan ve Türkiye metropollerinde Gülen Cemaatine ait kuruluşlar ve AKP yöneticileri açık hedefimizdir” dedi.
DTP Eşbaşkanı Emine Ayna ise 21 Nisan 2009 tarihinde, “Partimize yönelik operasyonu başlatan ve sürdüren de AKP-Fethullah Gülen Ergenekon’udur. Savcılık gizlilik kararı almasına rağmen AKP ve Fethullah Gülen medyasına bir takım senaryoların servis yapılması bile DTP operasyonunun arkasında hangi güçlerin bulunduğunu kanıtlamaya yeterdir” açıklamasında bulundu.
Arka arkaya gelen bu açıklamaların ardından polis, başta Diyarbakır olmak üzere Doğuda pek çok ilde Fethullah Gülen cemaatine yakın kurumlarda güvenlik önlemlerini artırdı.
Fethullah Gülen’in Onursal Başkanı olduğu Abant Platformu’nun, Diyarbakır’da düzenlemek istediği toplantı PKK’nın tehdit etmesi nedeniyle 15 Şubat 2009 tarihinde Erbil’de yapıldı.
Ahmet Türk toplantıyı 16 Şubat 2009 tarihinde şöyle değerlendirdi:
“Fethullah Gülen’in düzenlemiş olduğu böyle bir toplantının Kürt Sorunu’nun çözümüne yetmeyeceğini biliyoruz. Bugüne kadar bütün yaşamı boyunca Kürt kelimesini bile ağzına alma cesaretini bile göstermeyen, hatta Said-i Nursi’nin kitaplarını tahrif ederek Kürt sözcüğünü çıkaran birisinin Kürt sorununu çözme konusunda rol alması ikna edici ve inandırıcı değildir.”
Tüm bunlar denilmişken; ulaşılan aşamada Gülen hakkında denilenler, Gülen’in kim olduğu da unutulmadan ciddiye alınamaz ve alınmamalıdır da…
Kaldı ki Gülen Cemaati de bu konuda net!
Fethullah Gülen’in avukatı Orhan Erdem, “PKK-Cemaat yakınlaşması” haberlerinin Gülen aleyhinde kamuoyu oluşturmaya yönelik maksatlı yayınlar olduğunu açıkladı.
Gülerce’nin, Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşmeye ilişkin haberler üzerine Gülen’in avukatları, “Gülen’in temsilcisi ya da sözcüsü bulunmamaktadır,” derlerken; Öcalan’ın avukatlarıyla görüşen ‘Zaman’ yazarı Hüseyin Gülerce, Fethullah Gülen’den özür dileyip, “Muhterem Gülen’den bin defa özür diliyorum. Hakkını helal etmesi için istirhamda bulunuyorum. Hata ettim, acele ettim, istişare etmedim.”
“Meğer hata etmişim; iyi niyetin, hastalıklı ruhlar için bir şey ifade etmediğini unutmuşum. İnsanî yaklaşımların, birilerinin kitabında yeri olmadığını unutmuşum.
Meğer hata etmişim; birilerinin terör bitmesin diye, rant kapıları kapanmasın diye nasıl çırpındıklarını unutmuşum. Kürt sorunu çözülürse, Türkiye bölgenin parlayan yıldızı olur, bu içeride de, dışarıda da bazı odakları rahatsız eder gerçeğini unutmuş, gaflete gelip boş bulunmuşum. Özür diliyorum,” diyordu…
Durum bu ve bunların Kürt hareketi açısından kabul edilip, onaylanabilir yanı yoktur!
HİZBULLAH’I DA EKLEYİN!
Bu tabloya bir de Hizbullah’ı eklemek gerekiyor.
Hani gazetecilerin, “Pişman mısınız?” sorusu üzerine, askerî kanat sorumlusu Hacı İnan’ın, “Neden pişman olacağız ki? Biz Müslümanız İslâm’da pişman olunmaz ki,” dediği Hizbullah’ı…
Tahliye edilen Hizbullahçılar hakkında avukatları aracılığıyla açıklamalar yapan Öcalan’ın, “Bu tahliyeleri iki üç kişinin tahliyesi olarak görmek hatalıdır. Sonuçta bu insanlar yüzlerce insanımızı canice, insafsızca katlettiler. Sadece tahliyeleriyle de yetinmediler, bir de bunlar Diyarbakır’ın ortasında düğün dernekle karşılandılar! Bu konuda güçlü bir tepki konmalıydı. Burada yaratılmak istenen “Kürt Haması”dır. Hamas’ı yaratarak nasıl ki FKÖ’yü bitirdilerse, sahte İslâmcılıkla da Kürt hareketini bitirmeye çalışacaklar. Bunlara Kürt Hamas’ı demek de doğru değil, bunlar şebekedir. Bunlar şimdiden hangi katliamları yapacaklarını planlamaya başlamış olabilir,” dediği Hizbullah’tan söz ediyorum…
Hani Hizbullah sanıklarının tahliye edilmelerine tepki gösteren Öcalan’ın avukat görüşmelerinde “Eğer eski tarzda devam edeceklerse o zaman meşru savunma, öz savunma devreye girer, onlara Diyarbakır’da yer verilmez” sözlerinin, Hizbullah tarafından sert şekilde eleştirildiği olgunun altını çiziyorum…
Bu çerçevede “Bölgede bir PKK-Hizbullah çatışması beklenebilir mi?” sorusuna eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in, “Bugünkü şartlar, böylesine bir riski hiçbir zaman ihtimal dışı bırakmamamızı gerektiriyor… Provokatif çalışmalara dikkat edilmeli. Hizbullah bölgede PKK’dan sonra örgütlenme açısından ikinci sıradadır. Örgütlü bir yapı olarak önemini koruyor,” yanıtını verdiğini de “es” geçmeyelim…
Tam da bu noktada bir AKP kalemi ve Beyaz Kürt Mehmet Metiner “olacakları öngörürcesine” diyor ki:
“Öcalan’ın Hizbullah’a yönelik dili ağır bir tehdit, tahkir ve tezyif içeriyor. Özellikle şu sözleri çatışmayı yeniden başlatacak bir mahiyet taşıyor:
‘Diyarbakır’daki herkes birbirini bilir, tanır, kimin nerede oturduğu bellidir. Bunların mutlaka bir adres listeleri vardır. Diyarbakırlılar bunları tek tek tespit edip on binlerce kişiyle gidip evlerini kuşatmalı, nefes aldırtmamalı.’
Bu sözler apaçık savaş çağrısıdır. Öcalan pervasızca kendi militan unsurlarını gerekirse Hizbullah’ın üzerine sürme talimatını vermiş bulunuyor.
PKK-Hizbullah tekrar çatışır mı?
Hiçbir şekilde temenni etmem, ama PKK’nın bu mütehakkim tavrı böyle bir çatışma olasılığını da bünyesinde barındırmıyor değil…”
Verileri birbirine eklediğimizde, “Hizbullah, siyaset sahnesine PKK’ye rest çekerek döndü”[20]saptamasının bir abartı değil, gerçek olduğunu görürüz…
Gerçekten de Cengiz Çandar’ın, “AKP, Hizbullah’a ilişkin ve Hizbullah’a yönelik orada nerede duruyor?” sorusunu dillendirmek durumunda kaldığı düzlemde; Oral Çalışlar da ekliyor:
“Dindar Kürt’le, milliyetçi Kürt’ün karşı karşıya getirilmesi çok denenmiş bir yöntem. Kürt sorunu bu yöntemle ortadan kalkmadı…
Hizbullah’la PKK yeniden çatışır mı? Ondan emin değilim. Ancak emin olduğum şu ki, Kürtleri birbirine düşürerek çözüm üretme projelerinin günümüzde pek bir kıymeti harbiyesi kalmamış durumda.
Umarım Türkiye’yi yöneten irade bu gerçeğin farkındadır. Anlamsız yeni çatışmaları kışkırtacak yaklaşımlara izin verilmez…”
TÜSİAD’I DA…
Kürt meselesindeki çoklu aktörlere bir de -Marmara Baronlarının- Türk Sanayiciler ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) eklenmelidir…
TÜSİAD, Kürt meselesinde sermayenin çözümünü yani Kürt meselesinin bireysel haklara indirgenip, anayasal müeyyide altına alınarak, Kürt -ulusal- gerçeğinin devre dışı bırakılmasını savunuyor.
Örneğin tam da bu amaçla TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, Türkçe “Barış için, kardeşlik için, eşitlik için hepinize merhaba”, Kürtçe “Ji bo biratîyê, Ji bo aşitîyê, Ji bo wekhevbunê Diyarbekir mala meye (Kardeşlik, barış ve eşitlik için Diyarbakır bizim evimizdir)” haykırışları eşliğinde, “Temel mutabakat konularında tartışma ortamı devam ederken küçük adımlarla güven ortamı neden arttırılmasın? Meclis’te temsil adaletinin sağlanabilmesi için yüzde 10 barajının indirilmesi; ifade özgürlüğü ile ilgili düzenlemeler Türkiye demokrasisi için ancak kazanımlar olur. Diyarbakır hapishanesinde olanlar için özür dilense; köy isimleri bir bir iade edilse. Bu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor,” taleplerini dillendiriyor…
Dikkat edin söz konusu tutum, yakıcı bir sorunu olan Kürt meselesini düzeniçiya da genel ve soyut bir “demokratikleşme” düzenleme alanına çekip, soğutarak, sakinleştirip, elimine etmeyi amaçlamaktadır ki; bu da Güney Afrika’da olanın bile fersah fersah gerisindeki bir reel-politiker makyajdır!
“ULUSALCILAR” VE CHP
CHP mi?
CHP PM üyesi Oğuz Oyan, Kürtçenin eğitimde seçmeli ders olabileceği yolunda politika izleyebileceklerini açıklasa da; öncelerde bir şeyler söylenmiş olsa da; Tarhan Erdem’in bulgularına göre, referandum kampanyasındaki 140 konuşmasında bir kez -evet tek bir kez bile- ‘Kürt’ sözcüğünü telaffuz edememiş Kılıçdaroğlu ne yapabilir ki?
ÖNCELERDE SÖYLENMİŞ OLANLAR:
KÜRT SORUNUNA YÖNELİK ÖNERİLERİN YER ALDIĞI SHP/CHP BELGELERİ
26 Kasım 1989
SHP İSTANBUL 2. İL DANIŞMA KURULU KARARI
“Güneydoğu ya da Kürt sorunu konusunda parti görüşü netleştirilmelidir.”
Temmuz 1990
“SHP’NİN DOĞU VE GÜNEYDOĞU SORUNLARINA BAKIŞI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ” RAPORU
“Doğu ve Güneydoğu Anadolu sorunu da, Kürt sorunu da Türkiye’nin demokratikleşme ve demokratik haklar sorunu ile iç içedir.”
19 Kasım 1991
DYP-SHP KOALİSYON HÜKÜMETİ PROTOKOLÜ
“Herkesin kendi ana dilini, kültürünü, tarihini, folklorunu, dini inançlarını araştırması, koruması ve geliştirmesi temel insan hak ve özgürlüğü kapsamı içindedir.”
Nisan 1993
SHP ÖNCELİKLİ HEDEFLER BİLDİRGESİ
“Türkiye’nin her yöresinde, her türlü düşüncenin özgürce açıklanabilmesi için gerekli tüm önlemler alınacaktır. Kürt kökenli yurttaşlarımızın da düşüncelerini özgürce açıklayabilecekleri ortam ve koşullar yaratılacaktır.”
“İnsanlar, özgürce etnik, dolayısıyla ‘Kürt kimliklerini’ açıklayabilmelidir.”
Ocak 1994
CUMHURİYET HALK PARTİSİ PROGRAMI: YENİ HEDEFLER YENİ TÜRKİYE
“Ülkemizde farklı etnik yapıların, farklı kültür kimliklerinin var olması, varlıklarını sürdürmesi, çoğulcu demokrasinin zenginliğidir…”
“…CHP, Kürt sorununun da, bu anlayışla; tek seslilik ve tepki politikalarıyla değil, sosyal demokrat özdeki çoğulcu politikalar ve evrensel değerler çerçevesinde aşılabileceğine inanmaktadır.”
18 Şubat 1995
CHP-SHP BÜTÜNLEŞME GENEL KURULU: “ANA İLKELER VE TEMEL HEDEFLER BİLDİRGESİ
“Kürt sorunu da ancak ‘etnik duyarlılıklara demokratik çözüm’ anlayışıyla; sosyal demokrat özdeki çoğulcu politikalar ve evrensel değerler çerçevesinde, ülkenin ve ulusun bütünlüğü korunarak çözülebilir…”
5 Ağustos 1998
CHP DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI RAPORU
“Terör ve Kürt sorunları çözümlenmeden, demokrasi kökleşemez…”
“CHP, bölgede demokratikleşmeyi ve bölgesel sosyoekonomik gelişmeyi yaşama geçirerek Kürt sorununu çözmeye kararlıdır…”
Ocak 1999
CHP DOĞU VE GÜNEYDOĞU RAPORU
“Ülkemizin çok kültürlü toplum olmasından kaynaklanan ‘etnik duyarlılıklara demokratik çözüm’ genel anlayışı çerçevesinde çözümlenmesi gereken Kürt sorunu, Türkiye’nin bir iç sorunudur.”
2001
DEMOKRATİKLEŞME RAPORU: İNSAN HAKLARI VE DEMOKRATİKLEŞME
Ülkemizde farklı etnik yapıların, farklı alt kültür ve kimliklerin var olması, bunların varlıklarını sürdürmesi ulusal zenginliğimizdir. Bu zenginliğin ortaya koyduğu etnik duyarlılıklara ve taleplere, ulusal bütünlük ve çoğulcu demokrasi kuralları içinde çözüm sağlanmalıdır.”
23-24 Ekim 2003
CHP 30. OLAĞAN KURULTAYI: “TEMEL SORUNLAR VE TEMEL ÇÖZÜMLER BİLDİRGESİ
“Etnik duyarlılıklara demokratik çözüm ilkemiz, ülkemizde kültürel çoğulculuğun ve iç barışın güvencesidir…”
“Partimiz, Kürt sorununu da öncüsü olduğumuz bu anlayış çerçevesinde, ‘eşit anayasal yurttaşlık, sosyal hukuk devleti, insan hakları, sosyoekonomik kalkınma, eşitlik ve özgürlük’ ilkeleri eşliğinde kalıcı çözüme kavuşturmaya kararlıdır.”
26-27 Nisan 2008
CHP 32. OLAĞAN KURULTAYI BİLDİRGESİ
“Devletin kimseyi asimile etmeye hakkı yoktur… Kişisel kültürel haklar, temel insan hakkıdır…”
Kocaman bir hiç…
Tıpkı giderek MHP ile örtüşen ve Erol Manisalı’nın, “Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz rezervlerinin en az 35 yıl daha stratejik önemini koruyacak olması ABD ve AB’yi bölgeyi denetim altında tutmaya zorluyor. Çin, Rusya ve Hindistan’ın yükselen küresel etkilerinin hızının azaltılması için Ortadoğu’nun Batı’nın denetiminde bulunması zorunluluğunu hissediyorlar. Burada, Kürdistan ön plana çıkıyor. Arabi, Farsi ve Türki bölgesel güçlerin potansiyel risklerinin dengelenmesi için ABD, AB ve İsrail’e bağımlı bir Kürdistan, hayati bir önem taşımaktadır,” tezi ardına saklanan “Ulusal Sol” gibi…
MHP/BBP’nin fiiliyatı ve “Ulusal Sol”cuların malûm yaygaralarının yol açtığı atmosfer ise, aşağıdaki habere yansıdığı üzere, aşırı sağcılığın yoğunlaştığı bir cinnetten başka bir şey değildir…
Haber şöyle: “Kürt öğrencilerin derslerde hocalarca aşağılandığını ve tehdit edildiğini söyleyen öğrenci okulu bıraktı
2010 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi’nin kampusunda karşıt görüşlü öğrencilerin ülkücü gençler tarafından dövülmesine sessiz kalan okul yönetimini protesto etmek amacıyla bir gösteri düzenlendi. Gösteriye katılan öğrencilerse gözaltına alındı. O gün gözaltına alınan öğrencilerden biri olan Afyon Kocatepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Eser Demir, ırkçı baskıya maruz kaldığını ve polisin kendisini tehdit ettiğini iddia ederek okulu bırakmaya karar verdiğini söyledi.
Okulu bırakan öğrenci “Derse giren hocalar ‘Bu ülkede tek ırk var, o da Türk’tür; bunu kimse unutmasın’ diyerek hakaretlerde bulunuyor. Benzer sorunlarla karşılaşan çok sayıda arkadaşım oldu. Aşırı sağcı bir hoca beni kimliğimden dolayı sınıfta bıraktı” diye konuştu.”
CHP ile “ulusal sol”un da oluşumuna katkıda bulunduğu tablo budur; böyledir…
“KUZEY” DİYE ANILAN GÜNEY
Irak bağlamında “Kuzey” diye anılan Güney Kürdistan gerçeği, bir yanıyla ulaştığı boyutlarla herkese, Mevlânâ’nın, “Bi tena serê xwetî de tu dilopekî, lê di beşdarîya tevdebûnê de tu yê bibî behra aqil/ Kendi hâlinde kalırsan bir damlasın, ama bütününe katılırsan bir derya olursun,” deyişini anımsatırken; öte yandan da Ksenophon’un, “Bir düşman tarafından aldatılmış olsam utanırım; ama bence dostlar arasında aldatmak aldatılmaktan daha utanç verici bir şeydir,”[21] uyarısının altını çizer…
Yani olumlu ile olumsuzu, iç içe, birlikte, yan yana içeren Güney gerçeği elbette bir kazanımdır; ama aynı zamanda da “kayıp”…
Bu temelde “Kuzey” diye anılan Güney Kürdistan’daki politik duruma gelince, Muhammed El Daimi’ye göre, “İktidar sarhoşu olan… Bismarck’a özenen”[22] Barzani, aslî unsur ve durmadan iktidarını pekiştiriyor…
Örneğin bölge muhalif gazeteciler için güvenli bir yer değil artık…
Mesela Kuzey Irak’taki Erbil kentinde 4 Mayıs 2010 günü kaçırılarak öldürülen gazeteci Serdeşt Osman’ın, resmî soruşturmada İslâmcı örgüt Ensar el İslâm üyesi gibi gösterilmesine ailesinden tepki geldi.
Genç gazetecinin ağabeyi Bekir Osman, kardeşinin “örgüt içi anlaşmazlık nedeniyle öldürüldüğü” iddiasını yalanlayıp, Osman’ın Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani hakkında yergi yazıları yayımlamasının ardından kaçırılarak katledildiğini hatırlatarak, Barzani’nin emriyle oluşturulan soruşturma komitesine güvenmediklerini söyledi.
Gazeteci Osman, yergi yazılarından birinde Barzani’nin kızıyla aşk yaşadığı imasında bulununca dikkatleri üzerine çekmişti. Bölgesel Yönetim, Musul kentinden Haşim Muhammed İsmail adlı kişinin, gazeteciyi öldürdüğü gerekçesiyle tutuklandığını açıklamıştı.
Selahaddin Üniversitesi’nde İngilizce bölümünde okuyan ve ‘İşmani’ gazetesinde çalışan 23 yaşındaki Osman, “Barzani’nin kızıyla aşk yaşıyorum” başlıklı yazısında, Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin damadı olsa yoksulluktan yakayı kurtaracağı temasını espiriyle kaleme almıştı.
Yazının yayımlandığı üç web sitesi derhâl kapatılırken, üniversiteye girişte beyaz bir minübüse bindirilerek kaçırılan Osman’ın cesedi, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin liderliğindeki Irak Yurtsever Birliği partisinin ofisi önünde yol kenarına atılmış olarak bulundu. Osman’ın işkence edildikten sonra kafasına iki kurşun sıkılarak öldürüldüğü belirlendi.
Özetle Ranj Alaaldin’in, “Kuzey Irak’ta yönetimi ve yolsuzluğu açıkça eleştiren bir gazetecinin öldürülmesi çok büyük soru işaretleri yarattı. Zanlıların gazeteciyi kaçırdıktan sonra epey rahat hareket ettikleri de göz önüne alınırsa, Erbil halka bir açıklama borçlu,”[23] dediği tabloda Kuzey Irak’taki Kürdistan özerk bölgesinde gazete ve gazetecilere yönelik davaların sayısındaki büyük artış tepkiye yol açıyor.
Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün internet sitesindeki “Irak Kürdistanı: Medyaya Dava Yağıyor” başlıklı haberde, bölgedeki partilerin, gazete ve gazetecilere çok sayıda dava açtıkları, editörlerin zamanlarını mahkeme koridorlarında harcamak zorunda kalacakları belirtildi.
Örgüt, bölgesel yönetim başkanı Mesud Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi’nin (KDP), ‘Rojname’ dergisi hakkında açtığı bir davada 1 milyar dolar tazminat istediğini duyurdu.
Bölgede faaliyet gösteren ‘Metro Gazetecileri Koruma Merkezi’ Başkanı Rahman Garib de davaların basın özgürlüğüne saldırı, gazetecileri korkutma ve günlük işlerini aksatma girişimi olduğunu söyledi.
‘Lvin’ Dergisi Yazıişleri Müdürü Ahmed Mera ise haklarında 27 dava açıldığını, bunların 6’sının siyasi nitelikte olduğunu belirtti. Ahmed Mera, bu davalardan birinin KDP, birinin Barzani’nin maaşı hakkındaki bir makale nedeniyle savcı, diğerlerinin de siyasiler, güvenlik kurumları ve güvenlik şirketleri tarafından açıldığını duyurdu.
Namus cinayetleri ve intiharların da çığ gibi büyüdüğü bu tabloda “… ‘Barzanistan’ tehlikesi giderek büyüyor” vurgusuyla Jerry Weinberger ekliyor: “Kuzey Irak’ta, Barzani hem muhalefeti bastırıyor hem de ‘tek adam sistemi’ yaratacak bir anayasa değişikliğini de hızla geçirmeye çalışıyor.”[24]
Aynı kesitte Irak’ın Şii Arap asıllı Başbakanı Nuri Maliki’nin ülkede artık ABD hükmünün geçmediği çıkışının ardından, Kürt Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari de ABD’nin kuklası görülmediklerini söylese de; Irak’taki askerlerinin büyük bölümünü 2011 sonuna kadar çekeceğini açıklayan ABD, Kuzey Irak’ta ise yeni bir üs kurmaya hazırlanıyor.
Daha önce de Kuzey Irak’a 21 bin ABD askeri konuşlandıracağını açıklayan ABD ordusu, Araplar ve Kürtler arasında toprak ve petrol paylaşımına bağlı çatışma olasılığına karşı, bölgeye yeni bir üs kurulmasının planlandığını açıklarken; Merkezi Kuvvetler Komutanı General David Petraeus, 16 Mart 2010 günü ABD Senatosu Silahlı Hizmetler Komitesi’ndeki konuşmasında, yeni üs planını değerlendirdiklerini belirterek “Kuzey Irak’taki durumun hassas olduğunu düşünürsek, bunu yapabiliriz,” demişti.
Bir şey daha: Sam Dagher’in, “Kuzey Irak, ABD’de lobi hizmetleri alıcıları listesindeki ilk onda yer alıyor. ABD Irak’taki çabalarının hızını keserken petrol zengini Kürt bölgesindeki iş fırsatlarını paraya çeviren veya hükümete danışmanlık yapan eski ABD diplomatları ve ordu mensuplarının oluşturduğu, her gün biraz daha uzayan listedeki isimlerden biri de Zalmay Halilzad,”[25] deyişindeki olgu “Güney realitesi” için müthiş önemli…
Örneğin ABD’nin BM Büyükelçiliği görevini bıraktıktan sonra Kürt yönetimine danışmanlık yapmaya başlayan Halilzad şimdi de danışmanlık şirketi kurdu.
İşgal dönemlerinde Irak ve Afganistan’da büyükelçilik de yapan Halilzad, ‘The New York Times’a açıklamasında, bu iki ülkede “ticaret ve kamu politikaları arasında ilişki kurmayı” amaçlayan şirketi kurduktan sonra, Kürt yönetimiyle yaptığı danışmanlık sözleşmesini feshettiğini, Petrol Bakanlığı tarafından verilen Erbil’deki eve kira ödemeye başladığını söyledi.
Aynı zamanda, Kürt yönetimiyle anlaşma yapan Norveç şirketi DNO’nun ortağı, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli RAK petrol şirketinin yönetim kurulu üyesi olan Afganistan doğumlu diplomat, Süleymaniye’deki Amerikan Üniversitesi’nin mütevelli heyetinde de yer alıyor.
Yani ABD işgali artık içsel bir ekonomik faktör oluyor…
Ya da Kürtlerin özgürlük davası piyasa ekonomisine emanet ediliyor. Kuzey ile Güney arasında soru(n)lar netleşiyor…
Veya T.“C” askeri olarak yapamadığını ekonomik fütühatla gerçekleştirmeye yöneliyor.
Örneğin Irak Ortadoğu İşkadınları ve İşadamları Derneği Başkanı Sıdıka Halıcıoğlu, “Ortadoğu’da en dinamik ve gelişen pazar Irak’ta. Erbil en güvenilir yer. Ahmet Özal, İbrahim Tatlıses, Yüksel İnşaat, Koç İnşaat, Tepe Grubu burada yatırım yapan tanınmış kişi ve firmalar arasında. İbrahim Tatlıses’in ayrı bir yeri var tabii. Lüks konut inşaatları yapıyor. ve çok büyük saygı görüyor burada. Türkiye’nin bölgeye ihracatı 5-6 milyar dolar civarında. Hedef, en kısa sürede 10 milyar dolara çıkmak. Hayal değil bu. Hükümetin de ciddi çabaları var. Başkonsolosluk açılıyor. Vize sorunu kalmadı, hükümet işadamlarımıza açık destek veriyor. Ziraat Bankası, Vakıfbank, İş Bankası, şube açacak. Bankaların açılması ticaretin güvenli hâle gelmesini sağlayacağı gibi yatırım hacmini de arttıracak. Atlas Jet dışında buraya uçan yoktu. THY sefer koyduğunda bilet fiyatları da düşecek,” derken hızla artan petrol gelirlerini altyapı yatırımlarına ve ithalata yönlendiren Irak, ayırdığı 600 milyar dolarlık kaynağıyla Türkiye için gözde bir pazar niteliği kazanıyor.
Irak’ın ileriye yönelik yatırım ve yeniden yapılanma hedefleri, tüm sektörler için önemli ticaret fırsatları sunuyor. Türk girişimcileri için konut, karayolları, demiryolları, sulama sistemleri gibi altyapı yatırımları ile özellikle çimento başta olmak üzere, inşaat malzemeleri önemli bir pazar oluşturuyor. Irak’ın yeniden inşası için Ulusal Yatırım Komisyonu’nun hazırladığı 750 projenin toplam tutarı ise 600 milyar dolar olarak belirlendi.
Irak’ın coğrafi ve lojistik avantajları nedeniyle Türk müteahhitlik firmaları için büyük bir potansiyel taşıdığı, bu çerçevede özellikle inşaat alanında bölgede faaliyet gösteren firmaların sayısının arttığı vurgulanıyor. Türk müteahhitlik firmalarının son yıllarda Irak’ta üstlendikleri işlere ilişkin resmî rakamların gerçeği yansıtmadığı belirtiliyor. Üstlenilen pek çok projeye ait istatistiki bilginin kayıtlara geçmemesi nedeniyle gerçek rakamların çok daha yüksek olduğu varsayılıyor. İlk olarak 1981 yılında Irak müteahhitlik pazarına giren Türk firmalarının bu ülkedeki faaliyetleri, savaş sonrası dönemde ivme kazanan altyapı ve üstyapı yatırımları nedeniyle 2003 yılından itibaren hızlandı.
2007 yılında 545 milyon dolar tutarında 39 adet proje üstlenilirken, 2008 yılında bu rakam 72 adet proje ile 1.43 milyar dolara ulaştı. Türk müteahhitlik firmaları Irak’ta 2003-2008 yılları arasında 4.8 milyar dolar değerinde 450’yi aşkın proje üstlendi. Firmalar, yeniden yapılanma sürecindeki Irak’ta çeşitli konut projelerinden askerî tesislere, yol, köprü, baraj gibi altyapı projelerinden okul, hastane gibi sosyal tesislere pek çok alanda faaliyet gösteriyor. Erbil’de yeniden yapılanma faaliyetleri hızla devam ederken, şehirdeki inşaat işlerinin büyük bölümünü Türk firmaları üstlendi. Kuzey Irak’taki 300 civarındaki Türk firmasının 190’ı Erbil’de faaliyette bulunuyor. Böylece (ve ABD’nin itimi ile) Kuzey ile T.“C” ilişkisi “farklılaşma”ya başlıyorken; durumu Cengiz Çandar’ın, “Ankara’nın Kürtlere bakışına rötuş zamanı” formülasyonu veciz biçimde özetliyor…
Mesela Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı’nın “Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim” konusundaki isim hassasiyetini delip, Barzani’nin ziyaretini “Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Eski Başbakanı” olarak duyururken; Başbakanlık Basın Merkezi de, Barzani’nin Başbakan Tayyip Erdoğan ile yapacağı görüşmeye ilişkin duyuru metninde “Irak Kürdistan Ulusal Yönetimi Eski Başbakanı” nitelemesini kullandı. Böylece de Dışişleri Bakanlığı’nın yıllardır gösterdiği hassasiyet delinmiş oldu…
Bu da T.“C” açısından elbette boşuna değil; çünkü, “Irak’taki hükümet kurma çalışmalarının Kürt ve enerji sorunlarıyla iç içe gelişerek oyundaki hisseleri büyüttüğü bir dönemde PKK bir dönüm noktasına geliyor,” diyen Murat Yetkin çok önemli bir gerçeğin altını çiziyor…
Yani Güney’in tutumunda bir şeyler tartışmaya açılıyor, tartıştırılıyor…
Örneğin Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı Zirvesi için İstanbul’a gelen Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, “Güneydoğu’daki belediyelerin iki dilli bir yaklaşım talebini bu aşamada makul buluyor musunuz?” sorusunu “Çok erken. Makul ve gerçekçi olmaları gerekiyor. Söyleyeceğim budur,” diye yanıtlıyor.
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin “İki dil talebi için çok erken” yönündeki açıklamalarına tepki göstererek, “Evet zamansız olmuştur, 30-40 yıl biz geç kaldık. Ben özellikle Kürt halkından bu yönlü özür diliyorum,” dese de!
DİL KONUSU…
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, iki dil tartışmalarına, “Bölünmenin alfabesi yazılmaktadır” tepkisini ifade etse de; nefes almak kadar doğal olan anadil neden tartışılır? Tartışmaya açılır? İtiraz edilip, karşı çıkılır? Böylesine bir durumun neresi “rasyonel” olabilir? “Absürd” değilse nedir bu?
Ancak ne yazıktır ki, bugün gündemde olan tüm itiraz ve ikazlara karşın manzara “absürd”dür…
Mesela KCK davasında olanlar…
Mesela İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada tutuklu sanık Bilal Aydın, medeni durumu sorulunca Kürtçe cevap vermesi üzerine, Başkan Başkurt’un mahkeme tutanağına “Kürtçe cevaplar verdiği için söyledikleri anlaşılamamıştır” notunu düşürmesi…
Mesela Mardin’de, 15 yıl hapis cezasına çarptırılan BDP’li meclis üyelerinin, karar duruşmasında yaptıkları Kürtçe savunmayı mahkemesinin, “örgütsel tavır” olarak değerlendirip, Türkçe savunma yapan kadın sanığın cezasını 12.5 yıla indirirken, Kürtçe savunma yapanlar için “Sanıklar hakkında lehte hükümlerin uygulanmaması yönünde vicdani kanaate varılmıştır,” demesi…
Mesela 2 Aralık 2010 tarihinde iki ayrı kentteki iki ayrı mahkemenin, Kürtçe savunma taleplerine farklı yanıtlar vermesi… Yani Şanlıurfa 5. Asliye Mahkemesi talebi kabul edip tercüman aracılığıyla Kürtçe ifade alırken, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi ise talebi reddetmesi…
Mesela BDP ve DTK’nın “iki dilli yaşam” projesi kapsamında BDP Batman İl Örgütü’nün parti binasına Türkçe tabelanın yanı sıra Kürtçe olarak astığı ve üzerinde “Partiya Aştî û Demokrasiyê Serokiya Bajêr ya Elihê” yazılı tabela Batman Cumhuriyet Savcılığı kararı ile polislerce indirilmesi…
Veya vb’leri, vd’leri…
Oysa dünyada böyle değil; birkaç örnek sıralamak bile yeter de, artar bile…
Güney Afrika da 11 dilde eğitim mümkünken, kıtanın geri kalanında anadilin yerini Fransızca ve İngilizce eğitim alıyor.
Rusya da eskiden olduğu gibi bugün de anadilde eğitim hakkı tanınıyor.
Fransa’da anadilde eğitim veren okullar yerel yönetimlerce kuruluyor.
İspanya anadilde eğitim hakkını 1978’de tanıdı.
BM Çocuk Fonu UNICEF ve Britanyalı düşünce kuruluşu ‘Uluslararası Azınlık Hakları Grubu’nun 2009 tarihli araştırmasına göre dünya çapında okula gidemeyen 100 milyon çocuğun yüzde 50 ila yüzde 70 kadarı yaşadıkları ülkenin resmî dilinden farklı bir dil konuşuyor.
Aynı rapora göre BM’nin 2015’e kadar dünyada her çocuğun temel eğitim alabilmesi hedefi, azınlıkların kendi dillerinde eğitim alma hakları genişletilmeden mümkün görünmüyor. Anadil okuryazarlığı, BM Eğitim ve Kültür Fonu UNESCO’nun deklare ettiği amaçları arasında. İki önemli uluslararası anlaşma; BM Yerel Halkların Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Konseyi Yerel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi taraf devletlere azınlık dillerinde eğitim imkânı sağlamalarını telkin ediyor.
Mesela tam 37 dili resmî dil olarak tanıyan Bolivya bu alandaki rekorun sahibi. Çift dilli eğitim Bolivya yasalarına 1994’teki eğitim reformuyla girmiş. Ancak bu küçük Latin Amerika ülkesinin taşraya öğretmen göndermekte zorlanması nedeniyle ülkede okuma yazma bilmeyenlerin çoğunluğu İspanyolca dışında diller konuşan yerli halk…
Bu durumda “Türkçe elbette resmî dil. Öyle de kalmalı… Ama hâlâ yasal olarak okullarda Kürtçe seçmeli ders olarak bile okutulamıyor,” diyen Eyüp Can da; iki dilli yaşam talebi konusundaki görüşlerini, “Analisanı da ana sütü kadar helaldir,” şeklinde ortaya koyarak, üniter yapı ve bütünlük içinde, resmî dil Türkçe olmak şartıyla, ikinci bir lisanın seçmeli ders olarak öğretilmesi ya da okutulmasında bir sakınca olmadığını ifade eden Halkın Sesi Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş da meseleyi resmî ideoloji sınırlarında ele alıyorlar…
Bu da farklılıklar tek bir kalıba dökerek, birlikte yaşamanın ve Türk’ün Türk, Kürt’ün Kürt olarak var olabilmesinin yolunu tıkayıp, bölünmeye sebep olan tektipleştirici yaklaşımları kutsayıp, güçlendiriyor…
Tıpkı Necmiye Alpay’ın, “Siz gerçekliği örtmeye ya da şeytanlaştırmaya çalıştınız mı, ayrılık tohumlarını kendi elinizle ekmiş oluyorsunuz, niyetiniz her ne olursa olsun,”[26] deyişindeki gibi…
KCK DAVASI: “EZ DİXWAZİM PARAZNAMEYA XWE Bİ KURDÎ Bİ XWÎNİM”[27]
Oral Çalışlar’ın, “KCK davası bir kimlik davasına dönüşüyor. Kürtler bu davada ‘yok sayma’ zihniyetiyle ‘inkâr’ zihniyetiyle kalıcı bir hesaplaşmaya girişiyorlar,” saptaması ışığında KCK Davası da böylesine bir AKP mamûlatı “ötekileştirme”dir.
Tıpkı ‘Zaman’ın kalemşörlerinden Bülent Korucu’nun, “Ülkemizdeki terör sorununun çözümü için önce Kürt meselesinin hâlledilmesi lazım. KCK, siyasallaşma projesi değil, siyasallaşmış alanı kuşatma ve güdükleştirme harekâtı,” saptamasındaki mantık(sılık)la…
Bilindiği üzere KCK Türkiye Meclisi yapılanmasına dönük olarak düzenlenen operasyon kapsamında tutuklanan 103’ü tutuklu, 19’u firari, toplam 151 sanıkla ilgili olarak 3 bin 326 yıl hapis cezası istenilen dava 18 Ekim 2010’da başladı.
Daha sonra PKK ve KCK davasından yargılanan sanıklar 22 Ekim 2010 günü mahkeme salonlarında kendilerini Kürtçe ifade etmek istediler. Mahkeme heyetleri buna izin vermezken Kürtçe sözler tutanaklara “susma hakkını kullandı”, “söyledikleri anlaşılamadı” gibi ifadelerle geçti. Mardin’de ise mahkeme heyeti savunmasını Türkçe yapan bir sanığın cezasına “iyi hâl” indirimi uyguladı.
Diyarbakır’daki KCK davasında sanıklar, yoklamaya yine Kürtçe yanıt verdi. Adana’da da KCK davasının 22 Ekim 2010’da yapılan İlk duruşmasında sanıklar Kürtçe savunma yapmak istedi, ancak mahkeme heyeti buna izin vermedi. Sanıkların kimlik tespiti sırasında soruları Kürtçe yanıtlaması ise tutanaklara “ifade vermemede direnme” ve “susma haklarını kullanma” olarak geçti.
KCK ana davasının Diyarbakır’daki 13 Ocak 2010 tarihli oturumunda sanıkların Kürtçe savunma yapma ısrarı üzerine mahkeme heyeti durumun tutanaklara, “Kürtçe olduğu düşünülen bir dille konuştukları” şeklinde kaydedilmesini istedi. Sanık avukatları Kürtçenin mahkeme heyeti tarafından yok sayıldığını savunurken heyet başkanı Yılmaz “Kürtçenin bir dil olduğunu biliyoruz. Buna itirazımız yok. Bizim Kürtçeye karşı bir tavrımız yok. Biz de Kürtçeye saygılıyız” dedi.
Bu tablodan hareketle Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar ile KCK davasının duruşmasından çıktıktan sonra müvekkillerinin bulunduğu KCK “yapısında” hiçbir silahlı, şiddet içeren ve öldürme eylemi olmadığını anlatıyor. Aktar, yargılamanın KCK’li olduğu söylenenlere yönelik olduğunu ama tutuklananlar arasında ya isim benzerliği ya da fiziki benzerlik gibi nedenlerle “yanlışlıkla” tutuklanan en az 8-10 kişi bulunduğuna işaret etti.
“PKK şunun farkında, silahın hak arama aracı olarak zamanının geçtiğinin farkında. Silahı bırakmak, ondan kurtulmak istiyor” diyen Aktar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“PKK, silahı bırakacak kadrolarıyla siyasete dahil olmak istiyor. Bunu yaparken siyasete belli ölçüde müdahale ediyor. DTP, BDP bilinmeyen bir şey değil. Devletin tutumu önemli. Bu meseleyi çözerken Kürtlerin ya da PKK’nin siyasallaşmasını istemiyor. Herkes sorunu karşısındakini kendisine benzeterek çözme yanlısı. Devlet mekanizması, kendi dayattığı çözümü istiyor. Nedir bu? Silahın bırakılması ve asimülasyon hedefi. Kürtlerin toprak konusunda talebi yok. Bu talebin gerçekçi olmadığı görüldü. Sadece ana dilde eğitim de değildir. Egemenliğin kullanımı, demokratik özerklik…”
Özetle Margaret Owen’ın, Kanıtlarının büyük çoğunluğu yasadışı dinlemelere dayanan ve hukuki değil siyasi amaçlarla açılan KCK davası her demokrasiyi utandırır”;[28] Dilek Kurban’ın, “Bu saatten sonra KCK davasını olumlayan, meşrulaştıran, savunan herhangi bir sözün hükmü olamaz. Hele ki, davanın görüldüğü Diyarbakır Özel Yetkili 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sergilenen tiyatroyu yerinde gözlemlememiş, yargı eliyle ‘gözümüzün önünde’ gerçekleşen bu adaletsizliğe tanıklık etmemişlerin sözünün. Ne BDP’yi özgürleştirmekten dem vuranların sözünün değeri olabilir ne KCK sanıklarının PKK ile ilişkili olduklarının,” diye tanımladığı koordinatlarda KCK davasını bir sınav olarak gören Ahmet Türk de, “İnsanların aklındaki özgür düşüncelerin önü mü açılacak yoksa Kürtler yine susturulmaya mı çalışılacak? Türkiye bu sorunu çözecek ve farklı kimlikten olan yurttaşları özgürce konuşabilecek mi, yoksa susturulacak mı?” diye soruyor!
ÖCALAN VE DEDİKLERİ DAİR
Öcalan faktörü Kürt siyaseti için, doğru/ yanlışı ile önemli bir figürdür.
Pek çok kimsenin hakkında söz etmekten, eleştirmekten geri durduğu; eleştirenlerin de “aforoz” edildiği bu figür şimdilerde liberallerce de “Hapis cezası çeken birinin fikir dünyasında oluşan gelgitleri eleştirmenin, kendini rahat savunamayacak bir kişiye karşı etik olmayan bir tavır olduğunu düşündük. Ama bugün böyle bir etik sansür gereği ortadan kalktı. Bugün Öcalan’ın konuşmaları, önerileri, değerlendirmeleri, diğer tüm siyasal önderler için olduğu gibi, bir bütün içinde değerlendirilmeyi bekliyor. Normalleşme ve demokratikleşmenin bir de bu cephesi var,”[29] diyerek “tartışılmak”tadır.
Öcalan’ın dedikleri liberallerden çok, Kürtlerle birleşik mücadeleyi sürdürmek durumundaki radikal sosyalistlerin, -“Dostunun alnındaki sineği baltayla kovalama,” diyen Çin Atasözündeki üzere-meselesi olmalıdır.
Gerçekten de vurgularındaki dozajı ve iddiaları yer yer tartışmalı olan Öcalan’ın “demokratik bir ulus projesi” konusundaki, “Demokratik ulus inşası projesi demokratik esaslara dayanır. Bunun ekonomik, sosyal, politik, kültürel vs. boyutları vardır. Benim üzerinde çalıştığım model Karl Marx’ın modelini aşan bir modeldir. Avrupa, ulus-devletten çok çekti. Üzerinde çalıştığım model özgün ve kendi alanında bir ilktir,”[30] saptaması…
Bu saptamaya bağıntılı olarak da, “Marksizmin uluslara, ulus-devlete ilişkin çok önemli yanlış yaklaşımları oldu. O dönem Kropotkin, Bakunin işçi sınıfına, ulusa, ulus-devlete daha doğru yaklaşımlara sahipti. Marx’ın bu konudaki tezleri çöktü, Kropotkin ve Bakunin’in tezleri daha doğru çıktı. Benim üzerinde çalıştığım model Karl Marx’ın modelini aşan bir modeldir,”[31] deyişi sadece bir “iddia”dır; altı doldurulmamıştır…
Öncelikle Marx’ın çağdaşı Bakunin’dir; aralarındaki tartışmanın konusu “ulus-devlet” falan da değildi.
Öte yandan Kropotkin Lenin’in çağdaşıydı; ve I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın “sosyal şovenleri”ndendi… (Bunun için de anarşistler tarafından mahkûm edilmişti.)
Hayır bunları uzatacak değilim; ancak belirtmeden geçmeyeyim: Altı doldurulmamış “iddialar” sadece söylenmiş sözlerdir; o kadar; daha fazlası asla değil…
PKK
‘The New York Times’ Kürt sorunu ve PKK’nın içinde bulunduğu duruma ilişkin değerlendirmeleri ele aldığı makalede Murat Karayılan’ın Öcalan için “hapishaneden emirler verecek durumda değil” dediğini yazdı.
“Kandil” mahreçli ve “Kürt isyancı, kuşkucu kulaklar için tonunu yumuşattı” diye başlık atılan haberde ‘The New York Times’, “Karayılan, savaştan çok barışla daha ilgili olduğu etkisi bırakıyor” ifadesini kullandı ve özetle şunların altını çizdi:
“Talepleri azalttılar… “Karayılan, ‘biz Kürt sorununu, bir ulusun sorunu, bir halkın sorunu olarak, silahlarla değil, diyalog yoluyla çözülmesini istiyoruz’ diyor…
Bilinçli ya da baskı altında olsun, Türkiye ile Irak’ı önüne katan derin siyasi ve ekonomik değişimlerin etkisiyle taleplerini azalttı. Iraklı Kürt liderler ticaret ve sınır işbirliğinin genişletilmesinde istekli, savaşı sona erdirme çabalarını destekliyor. Türkiye’de yetkililer müzakere yapıldığını reddetseler bile Türk ve Iraklı yetkililere göre, aracılar gizli görüşmeler yapıyor.”[32]
Yine ‘The Independent’a konuşan Murat Karayılan, “Olumlu bir şey olursa eğer, tek taraflı ateşkesi uzatırız. Ancak somut adımlar yoksa, gelişmeleri değerlendirip kendimizi savunmak için yapmamız gerekeni yaparız,”[33] derken; PKK yöneticisi Duran Kalkan da, PKK’nin eylemsizlik ilan etmesinden önce BDP aracılığıyla taahhütler aldıklarını öne sürdü ve “AKP sözünü tutmuyor” deyip ekliyordu:
“Evet, taraflar yazılı anlaşma imzalamış değiller, birlikte oturup ortak ateşkes ilan etmiyorlar; ama görüşmüşler, konuşmuşlar, bazı konularda mutabakat oluşmuş, karşılıklı yapılması gereken görevler belirlenmiş ve taraflar buna göre hareket ediyorlar.”[34]
“Yeni anayasa, güvenlik protokolü, hakikâti araştırma komisyonu kurulması, Öcalan’ın daha aktif çaba harcayabilme koşullarına kavuşturulması, KCK operasyonlarının durdurulması gibi… taahhüt edilen şeyler yerine getirilmemiştir. AKP sözünü tutmuyor.”[35]
Bu arada yine Murat Karayılan ABD ile 2003-2004 arası temaslarının olduğunu, daha sonra bağlantının kesildiğini anlatarak, “ABD ve AB Kürt sorununu çözmek istese, çözer. Ama çözmek istemiyorlar,”[36]derken; PKK saldırılarıyla ilgili olarak “Evet hata yaptık, özür de dileriz,” dedi ve özeleştirisinin ardından Karayılan devamla: “Hiç bir sivilin zarar görmemesi için tüm güçlerimizi eğitimden geçiriyoruz. Asla olmayacak,”[37] diye ekledi.
BEYAZ KÜRTLER ALT BAŞLIĞI
Verili koordinatlarda Kürt meselesinin “önemli alt başlıkları”ndan birisi de “Beyaz Kürtler”dir…
İyi de kimdir mi bunlar?
Onlar İrfan Aktan’ın deyişiyle, “Makul ve Makbul Kürtler”dir!
Mesela kendini “Kürt siyasetçi” olarak tanımlayıp, “Türkiye’ye dönmem için gerekli siyasi koşulların tam oluşmasında en önemli etken 2011 seçimi olacak gibi görünüyor. Bu seçimde AKP’nin tek başına iktidar olması benim için, sorunun çözümü için çok önemli. AKP’nin tek başına iktidarı ve Kürt siyasetinin de daha güçlenmesi hâlinde seçimlerin ardından Türkiye’ye döneceğim,” diyen Abdullah Öcalan’ın kardeşi Osman Öcalan’dır…
Mesela “Çözüme en yakın olduğumuz andayız,” diyen Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu’dur…
O Galip Ensarioğlu ki Taha Akyol’un, “Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, bir işadamı olarak çağın ekonomik gerçeklerini biliyor. Gaziantep hariç bölgenin ülke ekonomisine katkısının yüzde 1 olduğunu, bunun artması için rekabetçi piyasa ekonomisini geliştirmek gerektiğini belirtiyor.
‘Demokratik Özerklik’ denilen ‘komünlerden, liberal ekonominin reddine, oradan rekabetçi yapıdan vazgeçmeye’ yönelen bir modelin ekonomiye zarar vereceğini anlatıyor. Kendi dünya görüşünü de şöyle tanımlıyor:
‘Liberal, muhafazakâr, demokrat… Sağ bir gelenekten geliyorum. Hâlâ da sağcıyım. Türkiye’deki solcuları gördükçe sağcı olmaktan da memnunum.’
Ensarioğlu’nun sözlerini alkışlıyorum. Zira modernleşmenin en önemli dinamiği olan piyasa ekonomisini vurguladığı gibi, Kürtler arasında da artık geleneksel aşiret çeşitliliğinin ötesinde modern anlamda çoğulculuğun gelişmeye başladığını gösteriyor.
Kürt sorununa çözüm ararken bu ‘çoğulculaşma’ dinamiği fevkalade önemli bir faktördür.
Niye birtakım Kürtler sağcı, liberal, muhafazakâr, piyasa ekonomisi yanlısı, bir kısmı solcu, sosyal demokrat falan olmasın?
Niye hepsi ‘Demokratik Özerklik’ diye sunulan totaliter modeli desteklemek zorunda olsun?
Kürtler ekonomik kalkınma, refah, demokrasi istiyorlarsa siyasi çoğulculuk ve piyasa ekonomisinden başka bunun yolu yoktur.
Ömrü dağda veya cezaevinde geçen ya da yıllardır kapalı bir tarikat gibi birbirini şartlandıran ‘örgüt’ elemanlarının bu gerçeği anlamalarını beklemiyorum,”[38] diye pazarladığı bir “Beyaz Kürt ambalajlı serbest piyasa fenomenidir”; Beyaz Kürtler de tam da bunun için tehlikelidir…
KÜRTLERİN “EKONOMİK DURUMU”
Kürtlerin içinde bulunduğu “ekonomik durum”, daha doğrusu devasa yoksulluk deryasında “Beyaz Kürtler”in “serbest piyasa”cı “demokrasi” söylemi, kısmi de olsa alıcı bulacağa benziyor…
T.“C”de durmadan bu kanalı açık tutmaya ve pompalamaya gayret ediyor…
Mesela Cenk Başlamış’ın şu haberindeki üzere:
“Terörle ve ekonomik sorunlarla boğuşan Diyarbakır’da azınlığı ilgilendirse de az bilinen, görenleri şaşırtan, farklı, hatta ‘lüks’ denebilecek bir dünya da var.
Örneğin, Metin Kendir’in işlettiği VIP salon kendi alanında Diyarbakır’ın en lüks ve en pahalı yeri. Yılbaşı gecesi için saç yaptırmak isteyenlerin hücumuna uğrayan salonda ayrıca, ‘fitness’le ter atmak da, Türk hamamının ya da saunanın keyfini çıkarmak da, Tayland’dan gelen uzmana masaj yaptırmak da mümkün. Salonunu görenlerin şaşırdığını belirten Kendir, ‘Maalesef önyargılar var. Diyarbakır’da böyle bir yer olabileceğine ihtimal vermiyorlar’ diyor.
Lafa giren eşi Azize Kendir, ‘Diyarbakırlı hanımlar lüks yaşama diğer kentlerdeki bayanlardan çok önem veriyor. Bizim müşterilerimiz kendine bakar, saçına fön çekmeden sokağa çıkmaz, kaşı uzayınca hemen gelir’ diye devam ediyor.
Ardından Diyarbakırlı kadınların gözde saç boyası renklerini sarı, kahverengi ve karamel olarak açıklıyor.
Metin Kendir de ‘Diyarbakır’ın en pahalısı biziz. Ama müşterilerimiz hizmetten memnun. Aynı şeyler için İstanbul’da 10 katını ödeyeceklerini biliyorlar’ diye ekliyor.
Röfle yaptırmak isteyenler 120 lirayı, perma sevenler 150 lirayı, bir yıl boyunca saçının düz kalmasını isteyerek ‘straight terapi’ yaptıranlar 400 lirayı gözden çıkarmak zorunda. Esnek, güçlü ve zinde bir beden isteyenler ‘lüks pilates’ için yılda 900 lira veriyor, Wanida İnla’ya Tayland masajı yaptıranlar ise 80 lira ödüyor. Buna karşılık basit bir fön çektirme 7 lira, saç kestirme 15 lira.
Diyarbakırlı işadamı Müfit Eren, Kulp ilçesine 225 milyon dolarlık yatırım yaparak doğduğu yere borcunu ödemeye çalışıyor.
Diğer işadamlarının bölgeden uzak durduğu bir dönemde Yıldızlar Grup’un Yönetim Kurulu Başkanı Müfit Eren, ‘İşadamlarımız buralara yatırım yapmış olsaydı durum farklı olurdu’ diyor.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün plaketle ödüllendirdiği Eren şu ana kadar yatırımın 85 milyon dolarlık kısmını gerçekleştirdiklerini, iş olanağı sağlayacakları kişilerin sayısının 1500’e kadar yükseleceğini söylüyor.
Diyarbakırlı işadamı, devletin özel bir teşvik sistemi uygulamasını istiyor ve ‘Uygulasın ki buraya yatırım yapmak çekici hâle gelsin’ diyor.
Diyarbakırlıların sevdiği diziler arasında ‘Kurtlar Vadisi Pusu’ da yer alıyor. Bir berberde çalışan, aynı zamanda okula giden Murat, Ahmet, Rıdvan ve Şeyhmus zaman zaman eleştirelere konu olan ünlü diziyi ‘Türkiye’de olup bitenleri anlattığı için’ seyrettiklerini söylüyor.
Yılbaşı günü alışverişe çıkan kadınların en çok ilgi gösterdiği yerlerden biri iç çamaşırı satan mağazaydı. İşletmeci Şeyhmus Eroğlu, ‘Burasını açarken büyük ilgi göreceğini tahmin etmiştik’ diyor. ‘Doğu’nun Paris’i Diyarbakır’ diye şaka yapan mağaza çalışanları kadınların kırmızı iç çamaşırına ilgi gösterdiğini söylüyor.”[39]
Bu işin bir yanı; öteki yana yani aslî gerçeğe gelince: Mustafa Pamukoğlu’na göre, “Güneydoğu’da köylü nüfusun yüzde 60’ı topraksız ve az topraklı köylülerden oluşmaktadır. Topraksız köylülerin yarıya yakını ise kiracı ve/ya da yarıcıdır. Topraklı köylünün yüzde 70’ine yakın bölümünün sahip olduğu toprak alanı 50 dönümden azdır. 100-200 dönüm toprağa sahip olanların oranı yüzde 3’ler civarındadır.”
Yine konuya ilişkin olarak Konda’nın araştırmasına göre, Türkiyedeki Kürtlerin yüzde 23’ünün açlık, yüzde 53’ünün yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Bu konuda BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Erdoğan’a “yeşil kart haritası”nı göstererek, “13 milyon senin ülkende yoksul, aç ve sen çıkıp, ülkede güllük gülistanlık pembe tablo çiziyorsan, bu insanlara, 13 milyona hakarettir. Gerçekler halktan ısrarla saklanmak isteniyor. Kimse yanlış anlamasın bu Kürdistan haritası değil, bu yeşilkart haritası (Doğu-Güneydoğu’daki yeşilkart sayısını içeren haritayı ve yoksulluk haritasını gösterdi). Kim ülkeyi bölmüş bakın. Doktor başına düşen hasta sayısı işte… Ülke hükümetler tarafından zaten bölünmüştür. Her rakam her istatistik için harita yapsan ülke bölünmüştür,” derken altı özenle çizilerek belirtilmelidir ki, yoksul Kürtlerin gücü, W. Goethe’nin, “Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insan ne korkunçtur,” saptamasındaki “sır”da gizlidir…
Koruculuk ile aşiret ilişkilerinin giderek gerilediği ve en önemlisi toplumsal değişimin devasa ölçeklerde yaşandığı Kuzey Kürdistan’da; Emekli Büyükelçi İlter Türkmen, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk ile emekli bakan ve generallerin bulunduğu BİLGESAM’ın araştırmasına göre, “Türkiye’deki Kürtlere bağımsızlık verilmesi Kürt sorunu için bir çözüm müdür” sorusuna Kürt kökenlilerin yüzde 9.9’u “çözümdür” yanıtını veriyor “sonucu”[40]kocaman bir yalan ya da manipülasyondan başka bir şey değildir…
Şu bir gerçek ne Kürtler eski Kürtler’dir; ne de Kürtler’e ilişkin olarak eski statükonun reorganizasyonuyla durumu “kurtarmak” mümkündür…
Kürtler için ok yaydan çıkmıştır…
ÖZERKLİK MESELESİ VE ÖTESİ…
Öncelikle farklı açılardan tartışma konusu olan “Demokratik Özerklik”in, doğru ancak “sahici bir demokratik özerklik” bağlamında, sürdürülemez kapitalizm şahsında mümkün olmadığının altını özenle ve defaatle çizelim…
Mesela “Demokratik Özerklik” babında “öz savunma gücü” alt başlığında koparılan yaygaralar bunun çarpıcı bir göstergesidir…
Mesela “Beyaz İtiraz”ın, yani Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, özerkliğin Kürtlerin asıl talebi olmadığını belirtip, “Kürtlerin ortak talebi anadilde eğitim, seçim barajının düşürülmesi ve eski isimlerin iadesidir,”[41] demesi…
Mesela “Ulusalcı İtiraz”ın, “PKK’ye yakınlığı ile bilinen Fırat Haber Ajansı, Güneydoğu’da ‘açılım’ın kazanımlarını görmeyen gözlere sokacak çok somut bir haber yayımladı, 1 Aralık 2010 günü… Haber, üniter devlet olarak bildiğimiz bu ‘aziz vatan toprağı’nda terör örgütünün kendi özel yasaları ve yargısını oluşturduğunu tartışma götürmez bir biçimde ortaya koyuyor,”[42] karşı çıkışı gibi…
Mesela E. Fuat Keyman’ın liberal kaygı ve vesveselerle, “Demokratik özeklik kavramı, PKK’nın ‘silahtan siyasallaşmaya geçiş’ sürecinde, BDP’nin de ‘Kürtlerin ana ve taşıyıcı aktörü benim’ söylemini güçlendirmede kullandıkları ‘stratejik bir araç’tır,” deyişindeki kaba araçsallaştırmadan görüleceği üzere… kapitalizmle bağı veya dirsek teması dahi olan herkes “Demokratik Özerklik”e karşıdır; karşı olmak zorundadır da…
Çünkü, “Kürt ve Türk ‘demokrat’larının ‘demokratik özerklik’in kapitalist ve antikapitalist yorumları ekseninde bölünecekleri kesin” vurgusuyla Ertuğrul Kürkçü’nün belirttiği gibi:
“DTK Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak birliği, bölünmezliği ve devlet egemenliğini tanıyor, buna mukabil Kürtlerin haklarının Türkiye’nin tamamını kapsayan bir demokratikleşme süreci içinde teslim edilmesini talep ediyor. ‘Savaş’ın bütün görünür, görünmez gerekçelerini ortadan kaldırarak, demokratik bir mücadele çerçevesi kurmayı mümkün kılan bir savaştan çıkış planı sunuyor. ‘Demokratik Özerklik’, Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeyi değil, Türklere Cumhuriyet’i birlikte ‘yeniden kurmayı’ öneriyor.
Öneriyi sunanların sözleriyle: ‘Demokratik özerklik; sınırların değişmesini değil, sınırlar içinde halkların kardeşliğinin ve birliğinin pekişmesini sağlayacak, böylece Türkiye’de oluşan karşıtlaşmayı durdurup Kürt halkıyla Türkiye’nin yeni bir sözleşme ile Türk-Kürt ilişkilerinde yeni bir dönem başlatacaktır. Modelimiz, Türkiye’nin tüm diğer bölgelerinde de uygulanabilecek bir demokratikleşme modelidir. (…) Bu yönüyle demokratik özerklik, yetkilerin yerellere devredilerek devletlerin bu tür sorunları çözüp, demokratikleşmeye yöneldiği eğilimlere de uygun düşmektedir.’
Ancak, öyle görülüyor ki, ‘Demokratik Özerklik’ önerisinin bu konjonktürde ve fiili bir özgürleşme momenti olarak gündeme getirilmesini şüpheyle karşılayanlar, yalnızca onu bir ‘bölünme’ hamlesi olarak görenler değil. Hükümetin liberal müttefikleri, ‘Demokratik Özerklik’in Abdullah Öcalan’ın ‘söylev ve demeçleri’nden ‘kes-yapıştır’ yöntemiyle kurgulanmış olduğu kanısındalar. Bu ise büyük bir kusur sayılıyor. Ama daha önemlisi ‘Demokratik Özerklik’in ‘antikapitalist’ bir temel üzerinde ve halkın pek çok düzeyde fiilen sürdüregeldiği özyönetim pratiğine dayanarak gerçekleştirilmesi de ‘özerklik tartışmasını ve fikrini kötüye kullanmak’ olarak görülüyor.
Diyarbakır’daki tartışmalarda ‘devletsiz toplum’, ‘devletsiz hayat’ konusunda neredeyse iman düzeyinde bir kanaat birliğine ulaşmış olduğunu gördüğümüz DTK bileşenlerinin Türkiye Cumhuriyeti’ni bir Kürt devletiyle bölmek için öznel bir gerekçelerinin eğer vardıysa kalmadığına yemin etsek başımız ağrımaz.
Ancak, Kürtler referandumda da çok çarpıcı biçimde gördüğümüz gibi zenginler ve yoksullar olarak sınıf çıkarları temelinde ayrıştıkça, Kürt ve Türk ‘demokrat’larının da ‘Demokratik Özerklik’ önerisinin kapitalist ve antikapitalist yorumları ekseninde bölüneceklerine kuşku yok. Kürtlerin özgürlük mücadelesine fitne sokmadıkça bu bölünmeden sadece hayır doğar!”
“Demokratik Özerklik” bölecek ve saflaştıracaktır… Bu kaçınılmazdır! Çünkü sürdürülemez kapitalizm artık oligarşik bir dikta olarak demokrasinin inkârıdır; tam da bu noktada “Demokratik Özerklik Bildirisi”nin talepleri kapitalizmle çelişmekte, çatışmaktadır.
Aslında Sırrı Süreyya Önder’ın, “Öcalan ve Kürt siyasal hareketi neredeyse tüm ezberleri bozacak bir şekilde devletsiz bir yeni sistemin arayışı içerisinde,” deyişindeki hedefin, kapitalizm koşullarında değil; ki bu asla mümkün değildir; kapitalizmin aşılmasıyla (=yıkılmasıyla) mümkün olabileceği herkesin bilgisi dahilindedir; malumu olmalıdır…
Ancak bir şey daha var; “Demokratik Özerklik”i bir “statü” olarak da sunmak, onu kısırlaştırıp, AB sözleşmelerindeki bireysel haklara indirgemek olur ki, bu da doğru olmaz…
Bu konuda Öcalan diyor ki; “Demokratik özerklikten kasıt, Kürtlere bir statü belirlemesidir, Kürtlerin bir statüye kavuşturulmasıdır. Kürtlerin projesinin bölmekle bir alâkâsının olmadığının iyi anlaşılması gerekir. Kürtlerin çözüm projesinde önemli olan husus, Kürtlerin bir demokratik-politik güç olarak kabul edilmesidir…
“Bizim uğraştığımız statüdür. Kürtlerin statüsü nasıl olmalı? Statü, bir varlık nedenidir…
Kürtlerin varlığına, bu statülerine kim karşı çıkabilir? Yoksa bizim bayrakla, sınırlarla, resmî dille bir işimiz, bir sorunumuz yok. Biz sosyal alanda çözüme önem veriyoruz. Sosyal, kültürel, siyasal projelerle ve çözümlerle ilgileniyoruz.”[43]
“Sosyal, kültürel, siyasal projeler”in gerçekleştirilebilmesi iktidar ve iktidarın ekonomi-politikasına yani mülkiyet ilişkilerine doğrudan bir müdahale değilse; bu bir değişim değil, olsa olsa makyaj olur…
Son bir şey daha: Mustafa Kemal’in kabul edip, 1921 Anayasası’nın “demokratik özerklik”i varsaydığı sadece varsayımdır.
DTK’nın düzenlediği ‘Demokratik Özerklik Çalıştayı’nda konuşan Ahmet Türk’ün, “1919 ile 1925 aralığında neler olup bittiği hepimiz için hâlâ bir sır değerindedir. Bazılarına göre, demokratik özerklik ve yerinden yönetim kavramları, adeta bugün icat edilmiş konular olarak ele alınıyor. Oysa, demokratik katılım ve çoğulculuk Birinci Meclis’in temel yaklaşımını oluşturuyordu. Mustafa Kemal’in çeşitli mülakatlarında ve telgraflarında dile getirdiği, Kürdistan’ın özerkliği ve Kürtler ile Türklerin kardeşliği konusunda söylemlerini hepimiz biliyoruz,” demesine gelince; evet 14 Ocak 1922 günü yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal, 17 Ocak 1922 günü İzmit’teki durağında ‘Vakit’ yazarı Ahmet Emin (daha sonra Yalman soyadını aldı) “Kürt meselesine değinmiştiniz. Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur,” sorusunu; “Kürt sorunu, bizim, yani Türkler’in çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede kaybede, Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürt adına bir sınır çizmek istersek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum’a giden Erzincan’a, Sivas’a giden Harput’a kadar giden bir sınır çizmek gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O hâlde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi Büyük Millet Meclisi hem Kürtler’in hem de Türkler’in yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarını ve bütün kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz,” diye yanıtladığından söz edilir.[44]
Buradan hareketle 1 Ağustos 1924 tarihinde Diyarbakır’da Türk-Kürt Kongresi adıyla gizli ve gayrı resmî bir toplantı yapıldı. Toplantıya katılan Kürtlerin talepleri kısmi özerklik olarak nitelenebilirdi ancak anlaşma sağlanamadı.”[45]
Ama hepsi bu kadardı; asla daha fazla değil…
“BEKLENTİ(LER)” Mİ?
Şu bir gerçek, mücadele yıpratıp, yoruyor; bu da eşiği düşen beklentileri besliyorken; talep çıtasını aşağıya çekiyor…
Kürt meselesi böylesi bir handikapla karşı karşıya; kimsenin de bu gerçeğe sırt dönüp, onu görmezden gelmeye kalkışmasının hiçbir anlam ve âlemi yok…
Mesela bu tür talep çıtası aşağıya çekilmiş beklentileri:
Murat Yetkin’in, “BDP’li Demirtaş, gelişmelerden umutlu: PKK artık olabilecek şeyler istiyor. Bu kez olacak gibi…”
Oral Çalışlar’ın, “PKK da değişiyor… Siyasetin PKK’lılaşmasındansa PKK’nın siyasallaşmasına doğru giden bir yolculuk için koşullar düne göre daha elverişli…”
“Tuğluk, İmralı’dan ‘iyimser’ duygularla döndüğünü söyledi. Değişimin işaretleri… Değişimin devlette karşılığı olmalı… Kürtlere ‘eşit yurttaş’ muamelesi… Kürtlerin kendi kimlikleriyle siyaset yapmalarının önündeki engeller kaldırılmalı. KCK davasının nasıl yürüyeceği, bu açıdan belirleyici bir ölçü…Top artık hükümette…” türünden halüsinayonlar yeterince sergiler…
Bu tür yaklaşımları, yaşam binlerce kez tekzip etmiş olması yanında; bu tür tutumların da ezilenlerin mücadelesini olumsuz yönde derinden etkilediği bilinmektedir…
CUMHURBAŞKANI GÜL YAYGARASI
“MGK ve hükümet ‘Tek millet, tek dil’ çıkışıyla Diyarbakır’ın ‘iki dilli hayat’ talebine kapı kapatırken Gül, o MGK bildirisinin altına imza atıp Diyarbakır’a gidiyor; iki dilli sloganlarla karşılanıyor; belediyeyi ziyaret ediyor. Bölgeyi yatıştırıyor.
Alttan alta, böyle sayısız bilek güreşi yaşandı Gül’le Erdoğan arasında…
‘İyi polis-kötü polis oyunu’ mu?
Birinin dövdüğü, diğerinin gidip gönül aldığı bir ‘danışıklı dövüş’ mü?” sorusunun dillendirildiği güzergâhta Cumhurbaşkanı Gül, egemenlerin karşılıksız beklentilerle allayıp, pulladıkları manipülatif bir yalandan yani sstemin “iyi polis”inden başka bir şey değildir.
Aslında Akif Beki’nin veciz biçimde, “Gül, Diyarbakır Belediyesi’ne ‘iki dil- özerklik’ tabelası yerine Cumhurbaşkanlığı forsunu asmaya gidiyor bence,” diye özetlediği Diyarbakır turunda Gül’ün iki gün süren Diyarbakır ziyaretinin en önemli görüntülerinden birini oluşturan, Büyükşehir Belediyesi makam girişine asılan “Sayın Cumhurbaşkanımız, kentimize hoş geldiniz”, “Bırez Serokkomara me, hun bı xer hatin bajar e me” pankart kaldırılırken aynı yerdeki elektronik panoda yer alan aynı yazı da ekrandan silindi.
Kürtçe yazıların erken indirilmesinde Gül’ün iki dilli yaşam ve demokratik özerklik projesi ile ilgili “Resmî dil Türkçedir”, “Bu tür söylemler gerilim yaratır” söyleminin etkili olduğu yorumları yapıldı.
Ayrıca “Ümitliyim. Türkiye bu meselelerden kurtulacak. Terörden de Kürt meselesinden de kurtulacak. Herkes Türkiye’nin ayak bağlarının neler olduğunun farkında. Terörle silahla bir şey olmayacağını herkes gördü. Bunlar yük artık. Türkiye bunlardan kurtulacak,” diyen Gül, Diyarbakır’da STÖ temsilcilerine taleplerini dile getirirken toplumu gerecek söylemlerden kaçınmaları gerektiğini belirterek, bölge sorununun politik ve siyasi amaçla kullanılmaması talebinde bulundu! Diyarbakır Belediyesi’ni ziyaretinde Gül’e, Osman Baydemir tarafından Türkçe-Kürtçe bir sözlük hediye edildi. Türkiye’nin resmî dili konusunda kanunları hatırlatan Gül, “Türkiye’nin resmî dili Türkçedir. Farklı dillerin konuşulması zenginliğimizdir. “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili Türkçe’dir, bu böyle de devam edecektir. Ayrıca devletin ve kamu kurumlarının dili Türkçe’dir, ortak dilimizdir,” dedi.
Kimilerine göre, “Gül’ün Diyarbakır’a gösterdiği yaklaşım siyasi iklimi yumuşattı. Diyarbakır da ‘Cumhurbaşkanımız’ diyerek Gül’e sıcak yaklaştı…”[46]
Kimilerine göre, “Cumhurbaşkanı yanına hiçbir koruma almadan kenti gezebilirdi. O kadar belli edilen bir sevgiydi bu. Kentte bir gece kalması, üstelik de bir otelde kalmasından bile değişik anlamlar çıkarıyor halk…”[47]
Yine kimilerine göre de “Cumhurbaşkanı Gül’ün, 2010’un son mesajlarını Diyarbakır’da vermesi anlamlıydı. Ancak ‘Resmî dil Türkçedir’ vurgusu, bu anlamı ortadan kaldıracak kadar tersti…”[48]
Ancak unutulmasın Gül Diyarbakır’a “Resmî dil Türkçedir” mesajını vermeye gelmişti…
Mesele buydu; çünkü Cumhurbaşkanı Gül, “Kürtleri ayrı bir millet olarak kabul etmek yerine biz hepsini akraba olarak görüyoruz,” diyen ve KCK davasında Kürtçe savunma talebinin reddedilmesini ise “Bir hâkimin mahkemede propagandaya izin verecek hâli yok” sözleriyle savunan…
“Diyarbakır’dan yükselen karşı sesler (Sivil toplum temsilcilerinin PKK saldırılarını kınaması) çok önemliydi. Odaların, baroların söyledikleri çok cesaret isteyen işler. Yakından takip ettim onları. Çünkü iş adamları elleri taşın altında olan insanlar; Türkiye’nin her tarafı onların,” diyen…
“Silah susarsa adımlar özgüvenle atılır… Normalleşiyor Türkiye… Normalleşme bir gecede, bir günde olmuyor… Silahla, tehditle hiçbir yere varılmaz, varılamaz. Ancak bu acılara sebep olur. Maliyeti olur tabii ki,” vurgularını öne çıkaran “iyi polis” ya da “kötü bir yalan”dır…
Tam da bu noktada Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın, çözüm üzerine konuşurken, ‘Peki bunu kim yapabilir?’ diye soruyor ve devam ediyor: “Bana göre iki Abdullah yapar. Birisi devleti, tek dil, tek millet yaklaşımından, ‘farklılıklar zenginliğimizdir’ noktasına getiren Abdullah Gül, diğeri Kürtleri bağımsız birleşik Kürdistan’dan demokratik cumhuriyet içinde demokratik çözüme getiren Abdullah Öcalan. İkisi, Türklerle, Kürtlerin ortak paydasını buluşturan iki aktördür. Bu aslında iyi bir şanstır da bana göre,” demesi liberal söylencelerden etkilenmiş traji-komik bir açmazdır!
Özetle Kürtlere; “Medzahoki martı an e, vor yerp hantibi parepakhdutyan, gı hampere, isg hantibi tıjpakhtutyan, tartsyal gı hampere/ Büyük insan odur ki; ne zaman ‘iyi ki’ diyeceği bir olayla karşılaşsa sabreder, kötülüğe de rastlasa, tekrar sabreder,” diyen Ermeni Atasözündeki açmazı vaat ve empoze eden Gül, T.“C”nin Cumhurbaşkanıdır; “saygınlığı”ysa T.“C”nin tarih ve mirasıyla betimlenirken; unutulmaması gereken, Tolstoy’un, “Saygı dediğin şey sevgi yokluğunu gizlemek için icat edildi”;Eflatun’un da, “Saygı olan yerde korku olur ama, korku olan yerde her zaman saygı olmaz,” sözleriyle işaret ettikleridir…
Lİ – BE – RAL – LER…
Türkiye’de liberaller, verili pozisyonlarıyla bir düşünce veya fikir sisteminin ideolojisinin sözcüsü falan değildirler; çünkü Adnan Güriz’in işaret ettiği üzere, “Bir düşünce veya fikir sisteminin ideoloji olabilmesi için eylem sistemine sahip olması gerekir.”[49]
Eylemsiz liberaller, verili pozisyonlarıyla AKP’nin koltuk değnekleri ve şakşakçılarıdırlar…
Mesela; “KCK tutuklamaları, Kürt sorununun ağırlık merkezinin silahlı güçten sivil siyasal güçlere doğru evrilmesi imkânının bir kez daha baltalanması olarak tarihe geçecek. Bu yeni bir gelişme değil. Türkiye’de iktidar odaklarının, kimisi bilinçli kimisi bilinçsiz de olsa, PKK’nın nesnel müttefiki oldukları, politikalarının PKK’nın hegemonya stratejisine en uygun zemini hazırladığı yıllardır dile getiriliyor. Ama ne yazık ki, akut bir akıl tutulmasına bağlı siyasal kilitlenme bir türlü çözülemiyor. Ve bu akıl tutulması, devletin birlik ve bütünlüğünü koruma adına toplumsal beraberliğin köküne yavaş yavaş kibrit suyu dökmeye devam ediyor,” deyişiyle Ahmet İnsel’in “milli birlik” savunuculuğu yapması gibi…
Ya da “PKK’nın ‘hata’ları nedeniyle 5 bin 687 sivil öldü. Özür mü? Yeri ve zamanı gelince… Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu soruyor: ‘Çok acı olaylar var, Mavi Çarşı, Çetinkaya ve benzeri olaylarda çok sayıda masum sivil yaşamını kaybetti…’ PKK’nın ‘dışardaki bir numaralı ismi’ Murat Karayılan yanıtlıyor: ‘Evet bizden kaynaklı hatalar oldu. Yeri gelse, zamanı gelse bu hatalar için özür de dileriz, telafi etme yoluna da gideriz. Ama…’ IRA’nın ‘İngiliz işgali’ne karşı 30 yıllık silahlı mücadelesinde hayatını kaybeden sivillerin sayısı 650’ydi. Hatırlatayım, bizdeki sayı, Karayılan’ın deyişiyle ‘hata’ sayısı, şimdilik tabii, 5 bin 687; Özür ise sıfır. Bekleyin. Yeri ve zamanı gelince,” diyen Erdal Güven T.“C” devletinin “Büyük Terör”, aslî sorumlu olduğu gerçeğini gölgelemesi gibi…
Veya “AKP hükümetinin “sınama-yanılma” yöntemini kullandığını ifade edip, hükümetin Kürt sorununun çözümü için “planı yok ama niyeti var” derken, niyetlerinin de netleşmediğini vurgulayan[50] Cengiz Çandar’ın AKP taşeronluğuyla iştigal etmesi…
Sonra “Şu anki koşullar Kürtler için gerçek bir demokratik atılımın zeminini yaratıyor. Ama Stalinist bir eğilim de kendini göstermekle meşgul”[51] ve “Stalinist örgütlenme modelinin başına ‘demokratik’ kelimesini koyunca,”[52] vurguları eşliğinde; “Bir Kürt vatandaşımız, hele de BDP kulvarında isim yapmış bir Kürt politikacı Öcalan’ı, PKK’yı eleştirebilir mi? PKK’nın ‘otorite’sini eleştirme özgürlüğüne sahip midirler?! Kürt hareketinin temel demokratikleşme sorunu budur,”[53] diyen Taha Akyol veya “Fikrin az olduğu yerde şiddet çok olur,” diyen Ahmet Altan gibi…
Onlar da, “çaya çorbaya limon” misali herkese bulaştırmaya kalkıştıkları Ergenekonculuk “iddiaları” da nihayetinde “made in Fethullah-AKP” patentli bir mamûlattır…
“ERGENEKONCULUK” MU?
Mesela “Taksim eylemini, ‘açılım sürecini tıkama çabası’ diye niteleyen Burkay, a’dan z’ye benim de fikrimi yansıtıyor.
‘Ergenekon’un aktif hücreleri’…
“Bu kişi PKK’lı da olsa, Kandil’de PKK tarafından eğitilmiş başka bir örgütün elemanı da olsa, durum değişmiyor. Belli ki bu kişiyi o gün, o saatte Taksim’e yönlendirenler yumuşama ve diyalog sürecini sabote etmek istediler. Bu eylemin, Ergenekon’un hâlâ aktif olan hücreleri tarafından düzenlenmiş olması bence en büyük ihtimaldir. Eğer saf değilsek, Ergenekon’un hâlâ gerilim yaratıp süreci tersine çevirmek, Silivri belasını atlatmak, kendisinden hesap soranlardan hesap sormak için umut ve çabayı elden bıraktığını düşünemeyiz,” diye haykıran Cengiz Çandar’dan; eski PKK yöneticilerinden -2004 yılında silahlı mücadeleyi reddederek örgütten ayrılıp, Yurtsever Demokratik Parti’yi (PWD) kuran- Nizamettin Taş’ın, PKK’nın, “bilerek ya da bilmeyerek” Türkiye’deki derin yapının ya da Ergenekon’un hizmetine girdiğini kaydedip, silahlı mücadelenin aslında 1994 yılında bitmesi gerektiğini söyleyerek, “Derin bir yapı PKK’yı, AK Parti’yi düşürmek için kullandı,”[54] demesine uzanan yelpaze gibi…
BDP’NİN İÇ SORU(N)LARI
Ahmet Türk’ün, “Artık bütün dünya biliyor Kürtler yeniden dirilerek özgürlüğü için çaba gösteriyor…”
Selahattin Demirtaş’ın, “Hükümetin ve devletin, Kürt hareketinin terörist bir hareket olmadığını, onun önderliğinin de terörist başı olmadığını artık kabul etmesi gerekir…”
Gültan Kışanak’ın, “İki dilli yaşam” konusunun Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ilgilendiren bir konu olmadığı vurgusuyla, “Siyasete müdahale etmekten vazgeçmeleri gerektiğini düşünüyoruz…” diye haykırdığı genişlikte BDP ile DTK’nin kapsayıcı bir siyasal yelpazenin farklılıklarını içeren ulusal bir kavga verdiği ve bunun da yanı başına iç soru(n)ları devreye soktuğu bir “sır” olmadığı gibi; görmezden gelinerek, “es” geçilmemelidir…
Kimse unutmasın; önünüzdeki süreçte bu soru(n)lar büyüyerek, zorunlu ayrışmaları devreye sokacaktır…
Mesela Oral Çalışlar’ın, “Yasal alanla dağ arasındaki gerilim yeni değil. Süreç ilerledikçe gerilim zaman zaman sertleşebilir. Ancak dönüşüm devam edecek,” saptaması bu durumun ikrarından başka anlam taşımaz…
“ÇÖZÜM(SÜZLÜK)” MÜ?
i-) Kürt meselesi; imkânsızı isteyen bir “çözüm(süzlük)”ün eseri olacaktır…
“İmkânsızı isteyeni severim ben… İmkânsız bir şey bu; işte bu nedenle de inanılmaya değer!”[55]diyen bir cüret ile…
ii-) Kürt meselesindeki “çözüm(süzlük)” konusunda zamanında davranmasını bilmedikten sonra, konuşmanın hiçbir yararı yoktur.
Bunun için de “çözüm(süzlük)” diyen herkesin, T. Adorno’nun, “Varolan olmadan varlık olamaz” uyarısını kulağına küpe etmesi ve tüm eleştirilere karşın Kürt Özgürlük Hareketini ciddiye alması gerekir…
iii-) Kürtlerin “çözüm(süzlük)”ü, anlamsız bir mutlaklaştırma ile “genel demokrasi” alanına hapsedilmemelidir…
Bilindiği üzere, sınıfsal bir olgu olan demokrasi; en azından -Albert Camus’nün deyişiyle-, “Demokrasi çoğunluğun kanunu değil, azınlığın korunağı” olursa anlamlıdır.
iv-) Nihayet Frank Herbert’in, “Eger hûn xwe bi hestên vala, bêgavî û bêsûdetî de bin ev xerab e. Ev rewş, rêveberîyeke despotî li serê we de be ku dorhêleke herî qenc amade dike. Haya zordestan bi vê heye ku hewl didin ji bo hestên bêkêrî û bêgavîyê xurt bikin/ Kendinizi boş, çaresiz ve yararsız hissediyorsanız kötü. Bu durum, despot bir yönetimin başınıza musallat olacağı en iyi ortamı sağlar. Despotlar bunu bildiği için, yararsızlık ve çaresizlik hissini pekiştirmeye çalışırlar,” sözlerini asla unutmaması gereken Kürt hareketi yoksulların öfkesiyle bütünleştiği düzlemde “çaresizlik” söylencelerine teslim olmayarak, despotlardan hesap sorabilir.
Bu kayıtların ışığında hızla sıralamaya devam ediyorum:
v-) ‘Kürtler ve Çözüme Bu Kadar Yakınken’ başlıklı Konda araştırmasına göre, Türklerin yarıya yakını siyasetten umudunu kesmişken, Kürtlerin yüzde 40.6’sı AKP, yüzde 19.1’i “BDP sorunu çözer” diyorken; “İlk akla gelen, Kürt sorununda barış için ümitsizlik duyulduğu. Barışın gerçekleşmesi ümidinin azaldığı veya kaybolduğu.
Başlığın ikinci bir anlam yükü daha var ancak. O da şu: barış ancak ümitsizlikten doğar! Barış için ümitsizlik gereklidir.”[56]
O hâlde unutulmasın “çözüm(süzlük)” deyince “olumlu” ve “olumsuz” iç içeyken; tarihi ilerleten ise olumsuz yanıdır…
vi-) Bu noktada “Kolektif hakları konuşmayacaksak, çözüm adına hiçbir şey yapamayız… Kürt meselesi hakkında biraz fikir sahibi olan herkesin, bu konunun bireysel ve kültürel haklar çerçevesinde kalınarak çözülemeyeceğini biliyor olması gerekir…”[57]
vii-) “Ne anadilinde eğitim, ne çift dilli tabelalar ne de özerklik, Kürtleri bir etno-sınıf olarak sömürülmekten kurtarmaz…
Kürt sorunu aynı zamanda sınıf sorunu da…
Kanımca sadece sınıfsal yaklaşıma mahkûm olmak ne kadar büyük bir hataysa Kürt sorununu sadece bir kimlik sorununa indirgemek de o kadar hayal kırıklığı yaratacaktır…”[58]
viii-) Nihayet “çözüm(lük)”de mutlaka mesafeli durulması gerekenler; “Şiddet yerine sivil itaatsizlik, hissiyat yerine fikriyat, sembol siyaseti yerine reel politika çözüm getirir,” diyen Koray Çalışkan’ın liberal tarz-ı siyaset(sizliğ)i ile “Konuşmaktan kaçan savaşa ortak olur… İşkencecimi affettim oturup içki içtik,” diyen Gerry Adams’in amorf genişliğidir…
Evet, Kürtler, tartışmalara ve geliştirilmeye çok açık olan “Demokratik Özerklik” teziyle yeni bir adım attılar. Bu “kapitalizm-karşıtı ve sistem-dışı” potansiyeli ile, tarafları kendi safları içerisinde ayrıştırmaya, sınıf ile kimlik politikalarını “bağdaştırmayı” deneyen bir tahayyüldür.
Mevcut zeminde sesler yükseldikçe, saflar netleşiyor: Kürt patronları, TÜSİAD, liberal “solcu”lar, Fethullahçılar, AKP -son tahlilde- bir mevzide dizilirken, Kürt yoksulları ile Türkiye emekçileri arasında yeni bir dil (ve tarz-ı siyaset) olanağı açığa çıkıyor: “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” ilkesi ile “sınıfsız, sömürüsüz bir dünya” tahayyülünü bağdaştıran yeni, ortak ve devrimci bir dil…
20 Ocak 2011 14:53:16, Ankara.
N O T L A R
[1] ‘Devrimci Demokrat Avukatlar Grubu’nun 23 Ocak 2011 tarihinde Ankara’da ‘Burjuva ve Marksist Teoride Ulusal Sorun ve Kürt Ulusal Sorunu’ başlığıyla düzenlediği konferansta yapılan konuşma… Newroz, Yıl:5, No:165, 9 Mart 2011…
[2] T.S. Eliot.
[3] S. Çiftyürek, “Kürt Ulusal Hareketi Türbülansa Giriyor”, Newroz, Yıl:4, No:157, 29 Aralık 2010, s.3.
[4] Abdulvehhab Bedirhan, “AKP İçin Sırada ‘Kürtlerle Sıfır Sorun’ Var”, Şark, 1 Kasım 2010.
[5] İsmail Beşikçi, “Cumhuriyet Kürtlere Ne Kazandırdı?”, Esmer, No:68, Ocak 2011, s.3-4.
[6] Binnaz Toprak, “… ‘Endişeli Modernler’ ve ‘Sınırlayıcı Modernler’ Tanımlamaları Üzerine”, Radikal, 13 Aralık 2010, s.12.
[7] Yıldıray Oğur, “Balıkçı Andıcı”, Taraf, 5 Aralık 2010, s.5.
[8] “PKK-TSK Temasında Bir Sır Perdesi Daha Aralandı”, Radikal 4 Ocak 2011, s.9.
[9] “İmralı Protokolü İtirafı”, Habercek, 22 Ekim 2010.
[10] Muhammed Nureddin, “Kürt Açılımı Sıfır Noktasını Geçemiyor”, Haliç, 20 Ekim 2010.
[11] Yıldırım Türker, “Çiçek Kaplanlara Karşı”, Radikal, 1 Kasım 2010, s.14.
[12] Eyüp Ali Kılıçaslan, “… ‘Halkın Afyonu’, ‘İnsanın Hayalgücünün Ürünü’, ‘Devletin Amaçları İçin Araç’, ‘Sınıfsal Baskı ve Toplumsal Kontrol Aracı’ Olarak Din Üzerine Hegel”, Felsefe Yazın, Yıl:6, No:17, Ocak/ Şubat 2011, s.10-27.
[13] Friedrich Nietzsche, Deccal-Hıristiyanlığa Lanet, Çev: Ayça Kaya, Say Yay., 2008, s.14.
[14] Karl Marx, Kapital, C:1, s.83-582.
[15] Geçerken V. İ. Lenin’den anımsatalım: “Bir toplumun bütün üyeleri inandıkları din veya mezhepten bağımsız olarak eşit haklara sahip olmalı, dinsel kimliği akla getiren her şey bütün belgelerden çıkarılmalıdır. Devlet tarafından kilise ve dini topluluklara yapılan bütün parasal yardımların kesilmesi anlamına gelir.”
“Devlet dinle ilgilenmemelidir; dinsel kurumlar devlete bağlı olmamalıdır. Herkes istediği dini savunmakta ya da dinsiz, yani genelde bir sosyalist gibi ateist olduğunu açıklamakta özgür olmalıdır. Dinsel inanışları yüzünden yurttaşlar arasında fark gözetmek hiç hoş görülemez.” (V. İ. Lenin, Din Üzerine, s.11.)
[16] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çev.: K. Somer, Sol Yay., 1997, s.190-191-192.
[17] “Kürtler Artık Batıya Göç Etmesinler”, Radikal, 9 Aralık 2010, s.15.
[18] “Kandil de Gülen’e Yumuşadı”, Cumhuriyet, 28 Aralık 2010, s.5.
[19] “Öcalan BDP’yi Şaşırttı”, Cumhuriyet, 10 Aralık 2010, s.5.
[20] “Hizbullah, Siyaset Sahnesine PKK’ye Rest Çekerek Döndü”, Birgün, 11 Ocak 2011, s.9.
[21] Ksenophon, Antik Yunan’dan Yaşayan Sözler, Derleyen:Emre Erten-Emel Karayel-Vicdan Taşçı, Arkeoloji ve Sanat Yay., 2003.
[22] Muhammed El Daimi, “Kendini Bismarck Zanneden Barzani Felakete Yol Açacak”, Uman, 20 Temmuz 2009.
[23] Ranj Alaaldin, “Iraklı Kürtler Gazeteci Cinayeti İçin Açıklama Bekliyor”, The Guardian, 13 Mayıs 2010.
[24] Jerry Weinberger, “… ‘Barzanistan’ Tehlikesi Giderek Büyüyor”, The Weekly Standart, 22 Temmuz 2009.
[25] Sam Dagher, “ABD’liler Kuzey Irak’ta Köşeyi Döndü”, International Herald Tribune, 16 Temmuz 2010.
[26] Necmiye Alpay, “İkidillilik”, Radikal İki, 16 Ocak 2011, s.11.
[27] Savunmamı Kürtçe okumak istiyorum.
[28] Margaret Owen, “KCK Davası Türkiye’yi Utandırıyor”, The Guardian, 10 Kasım 2010
[29] Ahmet İnsel, “Öcalan’ın Görüşlerini Tartışmak”, Radikal İki, 5 Aralık 2010, s.5.
[30] “Öcalan: Devlet 2010’da Anladı”, Yeni Özgür Politika, 13 Aralık 2010, s.3.
[31] “Öcalan: Marks’ı Aştım”, Birgün, 13 Aralık 2010, s.9.
[32] “İpler Karayılan’da”, Milliyet, 2 Ocak 2011, s.16.
[33] “Olumlu Bir Şey Olursa Ateşkesi Uzatırız”, Cumhuriyet, 20 Ekim 2010, s.6.
[34] “PKK Yöneticisi Duran Kalkan: ‘AKP Verdiği Sözü Tutmuyor’…”, Cumhuriyet, 26 Ekim 2010, s.9.
[35] “PKK: AKP’den Altı Taahhüt Aldık”, Radikal, 25 Ekim 2010, s.6.
[36] Ertuğrul Mavioğlu, “ABD ile Temasımız Vardı”, Radikal, 29 Ekim 2010, s.10-12.
[37] Ertuğrul Mavioğlu, “Artık Tek Sivil Bile Zarar Görmeyecek”, Radikal, 28 Ekim 2010, s.8-10.
[38] Taha Akyol, “Kürtler ve Totalitarizm”, Milliyet, 28 Aralık 2010, s.15.
[39] Cenk Başlamış, “Diyarbakır’da Lüküs Hayat”, Milliyet, 2 Ocak 2011, s.16.
[40] Fırat Kozok, “Kürtler Bölünme Fikrine Uzak”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2011, s.1-4.
[41] “Kürtlerin Asıl Talebi Özerklik Değil”, Taraf, 25 Aralık 2010, s.8.
[42] Orhan Birgit, “Özerk Bölgenin Yargısı”, Cumhuriyet, 3 Aralık 2010, s.7.
[43] “Görüşme Notu-Öcalan: Özerklikten Kasıt, Kürtlerin Statüye Kavuşturulmasıdır”, Kuyerel, 2 Ocak 2011.
Mahmut Balpetek, “Kürt Sorununun Tarihi ve Çözüm Yolları (I) Yazılar”, 3 Kasım 2010,http://www.yurtsuz.net/News.aspx?newsid=427
[45] Ayşe Hür, “Kürtlere Özerklik Sözü Verildi mi”, Taraf, 19 Aralık 2010, s.10.
[46] Murat Yetkin, “Gül Diyarbakır’a Diyarbakır Gül’e”, Radikal, 31 Aralık 2010, s.12.
[47] Sırrı Süreyya Önder, “Diyarbekir Kalesi’nden Notlar”, Radikal, 31 Aralık 2010, s.14.
[48] Oral Çalışlar, “Resmî Dil Türkçedir Sersala We Piroz Be”, Radikal, 1 Ocak 2011, s.17.
[49] Adnan Güriz, Kapitalist İdeoloji, Phoenix Yay., 2010.
[50] Delil Fırat, “Cengiz Çandar: Hükümetin Niyeti Var, Planı Yok”, Günlük, 24 Kasım 2010, s.9.
[51] Necmiye Alpay, “Kürt Cenahında Sürecin Biçimlenişi”, Radikal İki, 12 Aralık 2010, s.12-13.
[52] Taha Akyol, “Öz Savunma Güçleri”, Milliyet, 8 Aralık 2010, s.17.
[53] Taha Akyol, “Kürtler ve Demokrasi”, Milliyet, 24 Kasım 2010, s.17.
[54] Zülfikar Ali Aydın, “Nizamettin Taş: PKK Kürtler’den Özür Dilemeli”, Habertürk, 22 Aralık 2010.
[55] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.333.
[56] Süreyyya Evren, “Kürt Sorununda Barış İçin Ümitsizlik”, Birgün, 14 Kasım 2010, s.8
[57] Nuray Mert, “Kürtlere ‘Demokratik Özerklik’…”, Hürriyet, 21 Aralık 2010, s.23.
[58] Samim Akgönül, “Kimlik ve Sınıf”, Radikal İki, 9 Ocak 2011, s.4.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s