"Davam"a ilişkin -zorunlu!- kenar notları

“Karanlık bir çağdır yaşadığım!
Ahmaktır hilesiz söz//
Nasıl bir çağdır bu…”[1]
Biraz önce ‘Radikal’ gazetesinde “Şahin: 301 İzninde AİHS ve AİHM İçtihatını Esas Alıyorum” başlığıyla yayınlan Yurdagül Şimşek imzalı haberde[2] şunlar deniyor:
“Önüne gelen ortalama 100 dosyadan sadece 20’sine soruşturma izni verdiğini belirten Adalet Bakanı, AİHS’ye AİHM içtihatlarının temel kriterleri olduğunu söyledi. Şahin, ‘şiddet çağrısını’ ifade özgürlüğü kapmasında görmediğini belirtti…
Şu ana kadar önüne 462 dosya geldiğini, bunun 58 tanesine soruşturma izni verdiğini anlatan Şahin, bir kısmının incelemesinin devam ettiğini, 258-260 tanesine de izin vermediğini söyledi. Şahin, ‘İzin verilenlerin oranı yüzde 19’dur. Bu yüzde 19’un içerisinde basın mensubu olup da dosyası gelenlerden izin verilenlerin oranı ise sadece yüzde 8’dir. Bu eskiden çok yüksekti’ dedi.
Soruşturma izni verdiği basın dosyalarının ‘daha çok marjinal ve aşırı sol dergilere ait olduğunu belirten Şahin,… yazar Temel Demirer’e soruşturma izni vermesi ve Demirer’in kendisine yönelik ‘beni hedef gösteriyor’ şeklindeki sözlerini de değerlendirdi. ‘Temel Demirer, herkesi devlete karşı suç işlemeye davet ediyor, katil devlete karşı…’ diyen Şahin, bunun da vatandaşlar üzerinde olumsuz etki yaptığını öne sürdü.
Demirer’i hedef göstermediğini kaydeden Şahin, şöyle dedi: ‘Suç işlemeye davet ediyor, şiddete ve teröre teşvik ediyor. Şiddet ve terör düşünce açıklamasıyla aynı yerde bulunamaz. Bu cümleler bana göre şiddet ve teröre davettir. İzin vermiş olmam dolayısıyla beni eleştirdi. ‘Ben düşünce açıkladım, benim hakkımda izin verildi’ dedi. Ben de ‘bir de ne söylediğini söylesin, ne söyledi de ben böyle bir soruşturmaya izin verdim’ dedim. Ne söylediklerini açıkladım. Bu beyanlar şiddet ve teröre davetiyedir diye yorumladım. Tabii ki, kararı mahkeme verecek’…”
Adalet Bakanı (hadi “yalan söylüyor”! demeyelim de) doğru olmayan şeylerden söz ediyor:
i) İlki: Adalet Bakanlığı’nın yargılanma izini verdiği kararda, ki altında imzası vardır, “…şeklinde sözler söylemek suretiyle Türkiye Cumhuriyeti Devletini alenen aşağılama suçunu işlediği kanaatine varılmıştır. Bu bakımdan; Sanık Temel Demirer hakkında Türkiye Cumhuriyetini alenen aşağılama suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 301/4. maddesi gereğince soruşturma izni verilmesi düşünülmektedir.” denilmektedir!
Ayrıca yine o bakan ki,  ‘Akşam’ gazetesinden İsmail Küçükkaya’nın satırlarında “ihsas-ı rey”iğ şöyle ve öfkeyle ifade eder: “Bakan’ın yargılama izni verdiği dosyalar arasında Temel Demirer de bulunuyor. Bu konuda Şahin’e yönelik eleştiriler var. Peki Bakan Şahin eleştirilere ne diyor? Bakan elindeki metinden Demirer’in dosyasını okumaya başladı. Metinde, ‘katil devlet’, ‘Türkiye’de soykırım yapılmıştır’ gibi akılalmaz ve çok sert ifadeler yer alıyor.
Bu sözlere Bakan da tepkiliydi, ‘Vatandaş bizim devletimize ‘katil devlet’ diyecek, ‘soykırım’ suçlaması yöneltecek. Biz bu devleti sokakta mı bulduk?’…”[3]
Adalet Bakanı müthiş hırslı ve öfkelidir!
Hem de Horace’ın, “Ira furor brevis est/ Öfke kısa süreli deliliktir”; Buda’nın, “Öfkenize tutunmak, elinizde başka birisine atmak üzere taşıdığınız sıcak bir kömüre benzer. Yanan siz olursunuz”; Seneca’nın, “Akıl için sükunet gerekir; öfkeye çare tepkiyi ertelemektir,” uyarılarını tekzip ederek!
ii) İkincisi: “Temel Demirer’e devletime katil dedirtmem” diyerek beni hedef gösteren de, Engin Çeber’in katli konusunda da özür dileyen(?) aynı kişi yani Adalet Bakanıdır! (Güler misiniz? Ağlar mısınız?)
Bu konuda A. Cihan Soylu da haklı olarak şunları ifade ediyor: “Hükümetin ‘adalet’ten sorumlu bakanı, ‘devletin güvenlik kuvvetleri mensupları’nın eylemleri sonucunda meydana gelen yurttaş ölümleri ve yaralanmalarını eleştirenleri, ‘devletime katil dedirtmem’ diye cevaplayarak savcıları bu eleştirileri getirenlere karşı harekete geçmeye ‘teşvik eder’ken, kendini öncelikle o ‘ulvi’, ‘dokunulamaz’ ve ‘herkesi koruyup kollayan’ en üst erkin koruyucu kollarına bırakıyordu. Devlet ilgili bakan için değil sadece, yönetici erkin tüm temsilcilerinin, ‘kurulu’ sistemin gerçek sahiplerinin bütünü açısından, önünde herkesin secde etmesi gereken bir ‘kutsal organ’ idi! (…)
Bu anlayışa göre devlet, gerçekte olduğu maddi-somut durumundan çıkarak tüm topluma şekil verecek kadar güçlü sanal bir ‘hayalet’ hâline geliyordu. ‘Hayalet’e dokunulamazdı; dokunulamazlık aynı zamanda onun kutsiyet kazandırılmış en önemli özelliğiydi. Kendilerini ‘devletin temsilcileri’ sayanlar da, icraatlarını bu ‘kutsallık’ ve ‘sanallık’ çemberinde göstererek bu ‘dokunulamazlık’tan yararlanıyorlardı.”[4]
iii) Üçüncüsü: Bakan, “301 izninde AİHS ve AİHM içtihatını esas alıyorum,” diyor! İyi de bu bakanın, “ben devletime katil dedirtmem” çıkışı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”nin kararıyla da çatıştığının farkında mı?
“AİHM, ülkesindeki faili meçhul cinayetlerin arkasında devletin olduğunu savunduğu için cezalandırılan İspanyol Senatör Miguel Castells kararını, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmişti. Türkiye’de de Adalet Bakanlığı web sitesine alınan, dolayısıyla hâkim-savcıların dikkatine sunulan ‘Castells kararı’ düşünce davalarında en sık atıf yapılan kararlar arasında yer alıyor.
Bask bölgesindeki faili meçhul cinayetlerin arkasında devletin bulunduğunu savunan Castells ‘hükümetin manevi şahsiyetine hakaret’ suçundan yargılanıp bir yıl hapse  mahkum edilince AİHM’e başvurmuş, AİHM de AİHS’nin 10.maddesindeki ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğine hükmedip İspanya’yı mahkum etmişti.
Tunceli’de geçen yıl (2007 yılında) ‘katil devlet hesap verecek’ sloganı attıkları için 301’den dava açılan altı kişi hakkında AİHM’in eleştiri özgürlüğü kararlarına gönderme yapılarak beraat verilmişti.”[5]
iv) Dördüncüsüne gelince bu da bir haber: “Yazar Temel Demirer’e 301’den mahkeme yolunu açmasını ‘Devletime katil dedirtmem’ sözleriyle savunan Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in, TCK 301. maddeden yargılama izni vermediği İLKAV Başkanı Mehmet Pamak ile Özgür Eğitim-Sen Başkanı Yusuf Tanrıverdi hakkındaki davanın ‘muhbiri’ çıktı. Sendikacı Tanrıverdi, haklarındaki davanın açılmasını sağlayan kişinin dönemin Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin olduğunu açıkladı. Tanrıverdi, ‘yargısız infazcı’ olarak suçladığı Bakan Şahin’i kendilerinden özür dilemeye, bunu yapmaması hâlinde yargılanmasına izin vermeye çağırdı.”[6]
Gerçekten? Bakan “ihbarcı” mı? Bu konuda diyecek bir şeyi var mı?
Geçerken anımsatayım: “TCK 301 davasının düşmesi üzerine Özgür Eğitim Sen Başkanı Yusuf Tanrıverdi, Adalet Bakanı M. Ali Şahin’in özür dilemesi gerektiğini söyledi.”[7]
Bakan “özür dileyecek” mi?
Soruları uzatmak mümkün ancak bu kadarı bile yeter de artar!
Birkaç şey daha ekleyerek burada durmalıyım!
* * * * *
Bilir misiniz? Ya da hiç başınıza geldi mi? İnsanın kendinden söz etmesi, bir hayli zor. İtiraf edeyim, ertelenmesi mümkün olmayan bu yazıyı “zorlanarak” kaleme alıyorum.
Öncelikle “doğru söylemeyen” ve konuştukça batan sonra da Almanya’daki Deniz Feneri davasıyla ilgili olarak, “Bana ne” diyen Adalet Bakanı Şahin’e, hakkımdaki TCK 301 davasına yargılama izni vermesine bir kez daha “teşekkür” etmeliyim; ne mutlu bana ki “onun” şefaatinden mahrum bırakıldım!
* * * * *
Bunun ardından 29 Kasım 2008 Cumartesi akşamı saat 20-21 sularında TRT-2’de Prof. Dr. Mithat Sancar’ın sunduğu, “Mübadele ve Ermeni Meselesi”ni irdeleyen ve Savunma Bakan Vecdi Gönül’ün “İyi ki Rumlar ve Ermeniler yok, biz de millet olduk,” sözlerinin tartışıldığı programdan söz etmeliyim.
Mesela ben bakan gibi düşünmediğim veya “böyle” düşünenlere itiraz ettiğim için “yargılanıyorum”; hem de “Ben devletime katil dedirtmem!” diye haykıran bir Adalet(sizlik) Bakanı’nın “izniyle”! Oysa Vecdi Gönül de “itiraf” ediyor devlet eliyle gerçekleştirilen katliamları; yoksa “sirkatini söylüyor” mu demeli?
Ne acaip, gülünç ve hazin değil mi? Evet, evet üçü birden…
DTP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal da, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, “Bugün eğer Ege’de Rumlar (yaşamaya) devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba (Türkiye) aynı milli devlet olabilir miydi?” şeklindeki sözlerini hatırlatarak, “Temel Demirer, gerçeği söylediği için hakkında dava açılıyor. Milli Savunma Bakanı hakkında da dava açılacak mı?” derken; tam da bu üçlüye dikkat çekiyor!
Bir an düşünün Bakan Şahin’e, “Naziler Yahudileri katletti” desem o bunu “suç” saymacaktı. Ama ben “Osmanlı İmparatorluğunda Ermeni soykırımı oldu” dedim mi bu “suç” oluyor. Neden mi? Türkiye’de devlet, tarihin üstünü örtmeye çalışıyor; geçerli olanın hukuk değil, resmi ideoloji ve resmi tarih olduğunu kanıtlıyor! Ancak resmi ideolojinin bu denli baskın olduğu yerde hukuktan bahsedilemez…
Aslında biz resmi ideolojiye biat edenlerin Gazali gibi, “Akıl imana ters düşemez!” dayatmasıyla, İbn Rüşd’ün, “Akıl imana ters düşer ve düşebilmelidir!” itirazı arasındaki kapışmayı yaşıyoruz…
Ben İbn Rüşd’ün tarafındayım; “itirazdan”, “ters düşmekten” korkmadan eleştirenlerin, araştıranların tarafındanım…
Biliyorum; farkındayım; Stanislaw Jerzy Lec’in İnsanların düşünmeye zorlamayan düşüncelerden hoşlandıklarını görüyorum,” deyişindeki gibi her şey; ama ben buna karşı çıkıp, onlara boyun eğmeden itiraz etmekten başka ne yapabilirim ki?
Evet mücadele…
Onlardan beni anlamalarını falan beklediğim, umduğum yok! Onlarla aramdaki “ilişki”yi en iyi Can Yücel’in, “En uzak mesafe ne Afrika’dır,/ Ne Çin, Ne Hindistan,/ Ne seyyareler/ Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…/ En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir…/ Birbirini anlamayan…” dizeleri betimliyor…
* * * * *
Devletin beni anlamasını beklemiyor/ ummuyorken hiç tanışmadığım insanlarla benzer şeyleri savunmak ve ortak bölenlerde buluşmak beni sevindiriyor ve umutlandırıyor…
Mesela… Ali Keskin, İngiltere’deki ‘Toplum Postası’nda yayınlanan ‘Temel Demirer’in İfade Özgürlüğü’ başlıklı yazısında, “Demirer bir meseleyle ilgili görüşlerini dile getirdi. Bunlar aykırı görüşler olabilir. Zaten Demirer de aykırı bir yazar ve bir muhaliftir. Kendine ait bir dünya görüşü vardır. Ayrıca dünyanın her yerinde muhalifler sisteme ve resmi ideolojiye aykırı sözler söyler, görüşler ortaya koyarlar…
Devleti yönetenler ‘bizden’ olmayanları ayıklama yoluna gidiyorlar. Bu nedenle de muhalifler ve farklı görüşlere sahip olanlar, bunun bedelini ya Hrant Dink gibi hayatlarıyla ödüyor ya da Temel Demirer gibi hedef gösterilerek, tehlike altında, düşünceleriyle birlikte yaşamaya devam ediyorlar,”[8] derken Londra’dan buralara ulaşan dayanışmayı duyumsamak insana güç veriyor…
Tıpkı Kürşat Bumin’in satırları gibi… Adalet(sizlik) Bakanı’na “Neresi doğru ki, misali bir açıklama bu,” vurgusuyla XVI. Louis’nin ünlü “Devlet benim” sözünü hatırlatan Bumin ekliyor: “Her şeyden önce işin ‘adab-ı muaşeret’ faslı: Davaya konu olan açıklamayı yapan bir ‘adam’ değil. O da Adalet Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı gibi bir vatandaş.
Adalet Bakanı ve diğer şahsiyetler, o ‘adam’ların birer yurttaş olmasından dolayı bulundukları mevkileri doldurabiliyorlar. Yani o eğer bir ‘adam’sa, otomatik olarak Adalet Bakanı da bir ‘adam’dır.
Açıklamanın ‘Ben devletime ‘katil’ dedirtmem’ faslı ise -gerçekten- kendisini hepten kaybetmiş bir meydan okuyuş hâli…”[9]
Evet Adalet(sizlik) Bakanı’nın “kendisini hepten kaybetmiş meydan okuyuş hâli”ne ilişkin olarak -sıcak dostluğunu[10] hep yanı başımda hissettiğim- Erol Önderoğlu da şunlara dikkat çekiyor: “301’e önce Bakanlık izni getirdiler şimdi de Bakan Şahin, mahkemeye ne yönde karar vereceğini dikte ediyor. Önerimiz, mahkemenin gerekçeli kararını da Bakan Şahin yazsın, tam olsun!”[11]
Önderoğlu’nun -haklı kaygılarını- ‘Sabah’ gazetesindeki köşesinde Ergun Babahan da şu satırlarıya paylaşıyor: “Temel Demirer’in Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 301’inci maddesinden yargılanmasına izin verişini açıklarken bizce büyük bir hata yaptı.
Bence burada iznin Adalet Bakanı’nca verilmesi kendi başına tartışmalı.
Çünkü yargı sistemi Adalet Bakanı’nın izin verdiği bir dosyaya yanlı yaklaşabilir; çünkü bakanın bile yargılanmaya değer gördüğü bir olayın var olduğunu düşünür.
Siz bunun üzerine ‘Ben devletime ‘Katil’ dedirtmem’ derseniz, görülmekte olan bir dava hakkında ihsas-ı reyde bulunmuş olursunuz…”[12]
* * * * *
Bakan benim hakkımda kalemini çoktan kırdı bile! Sesonline’daki bir haberde bu konuda, “Adalet Bakanı, Temel Demirer’i peşinen, yargı sürecinin sonunu beklemeden ‘suçlu’ ilan etmekle, bir ‘yargısız infaz’ gerçekleştiriyor,”[13] denilirken; gerçek bütün yalınlığıyla ifade ediliyor ya olayı İHD de 27 Kasım 2008 tarihinde, kamuoyuna “Yazar Temel Demirer’in yaşam hakkı tehdit altında” açıklaması ile duyuruyorken; kapımızı çalıyor Erkan Goloğlu’nun yürekli dost satırları:
“[‘Sayın Bakan!’] Temel Demirer’in Ceza Kanunu’nun 301. maddesinden yargılanması için verdiğiniz izni savunurken sarf ettiğiniz sözleri okuyunca, şimdi ister istemez şu soruyu sormak zorundayım: Siz Engin Çeber’in yakınlarından hangi sıfatla özür dilemiştiniz? …
Hiç tanımadığım Temel Demirer’le ben, hiç tanımadığım Engin Çeber’in yakınıyız. Siz, ikimizden özür dilemiştiniz…
Temel Demirer haklı çıktı, sayın Bakan. Ben yarım yamalak iktisat okudum, okulu da bitiremedim. Siz hukukçu olduğunuza göre Faruk Erem belki hocanız da olmuştur. Laf, onun: ‘Katili kazıyın altından insan çıkar.’ Hrant’ın katilini kazımak ayrı bir maharet istiyor; kazıdıkça da, altından devlet gücüyle hareket edenler çıkıyor.”[14]
Yeri geldi anımsatayım: Mahkemede de söylediğim gibi benim tek gücüm onurum, sevdam, vicdanım… Egemen vicdansızlığın orta yerinde, basit ve sıradan olmaktan, inatla hakikâtten yana saf bağlama ısrarımdan başka silahım(ız) yok.
Vicdansızlar karşısında, Aristotales’in, “İyi basit; kötü ise çok yönlüdür,” sözlerini anımsayan bir sadelikle; devrimci marksistim; işçi sınıfından yanayım; Sibel’e sevdalıyım; Kürdüm, Hrant’ım, kadınım… Hasılı “öteki” ilan edilenim… Hakikâtten korkmam; onu terk edemem… Çünkü “Elvedalar” bize yabancıdır… Söylediklerimin, düşüncelerimin hasılı davamın sonuna, son nefesime dek arkasındayım… Dost da, düşman da bunu böyle bilmelidir… diyorum… Bilmem anlatabildim mi?
* * * * *
Devam edersek: Avrupa Parlamentosu Üyesi Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk, “Komisyon, Adalet Bakanlığı’nın onayladığı tam 37 vaka saydı. Ne kadar acı verici ki, bunlardan birisi de Hrant Dink’in cenazesinde Temel Demirer’in yaptığı konuşma ile ilgili. Demirer’e göre, Dink’in öldürülme sebebi, 1915’teki olayları ‘soykırım’ olarak tanımlamasıydı. Demirer’e ekleme yapmam gerekirse, Dink aynı zamanda ‘301. maddenin de kurbanı’ oldu,”[15] diyor hakkımda “sağ olsun”; ama AB karşıtı olduğumu; AB’yi emperyalist gördüğümü ve yargılandığım (ne TCK 301 ne de diğerleri!) davaları AİHM’e götürmeyeceğimi biliyor mu, bilmiyorum?
AİHM de “adalet” dağıtmaz; tıpkı “bizim” mahkemeler gibi…
Bu nedenle de “Hayır sayın Bakan, görüşünüzü paylaşamıyorum…
Neresinden bakarsak bakalım, Demirer’in bu sözleri, ne kadar ağır bir suçlama içerirse içersin yine de ifade özgürlüğüdür. Demirer, T.C. Devleti hakkındaki görüşünü açıklamaktadır. Tepki duyabiliriz, ancak yine de bir özgürlükle karşı karşıyayız.
Bakın göreceksiniz, Demirer 301’den cezalandırıldığı taktirde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi cezalandıracaktır.
Demirer’in durumu, 301 inci maddeyi yeterince değiştirmediğimizi gösterecektir,”[16] diyen Mehmet Ali Birand’ın “kaygıları” pek haklı değil!
Dedim ya, tekrarlayayım: AİHM de “adalet” dağıtmaz benim için tıpkı Şahin gibi… Kimi kime şikayet edeceğim ki? Al birini vur ötekine…
* * * * *
Tavrımı “sol”, “sekter”, “sert” bulanlar olabilir… Onlardan bu nitelemelerden önce, bu zalim dünya karşısında Arthur Schopenhauer’ın, “Şu dünyayı tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar!” betimlemesiyle resmettiklerini ya da neden “sert” olmaktan başka bir açarımız kalmadığına kafa yormalarını istemeliyiz…
Belki de bunu en önce en yakınımızdakilerden istemeliyiz; mesela Oral Çalışlar’dan!
Evet olmadı Oral kardeş; “Temel Demirer’in yazıp çizdikleri, ‘incitici’, ‘kışkırtıcı’ olabilir. Sonuç olarak söyledikleri onun düşünceleridir,”[17] ifaden yakışık almadı!
Önce düzelteyim: Hrant’ın katli ardından yaptığım konuşmada “düşüncelerim”den değil, tarihsel bağıntısı içinde güncel gerçeklerden söz etmiştim; devlet de bundan rahatsız oldu; “incitici”, “kışkırtıcı” buldu!
Gerçek hakkında nasıl konuştuğumu ve gerçeği nasıl yazdığımı herkes bilir; gerçeği yazmak niye ‘incitici’ ya da nasıl ‘kışkırtıcı’ olabilir?
Birbirimizi tanırız; aynı partiden ve panel masalarından…
Orta yolculuk da, suret-i haktan görünmeye gayret eden ortalamacı dil de iyi bir şey değil Oral kardeş…
* * * * *
Nihayet diyeceklerimi toparlarsam: Demokritos’un, “Kötülük yapan, kötülüğe uğrayandan daha talihsizdir”; Gandhi’nin, “Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir”; bir Çin Atasözü’nün, “Müziği duymayanlar dans edenlerin deli olduğunu sanır,” sözlerinin anlattıklarını; mahkeme önündeki İsmail Beşikçi ile Fikret Başkaya’nın dik duruşunu; sevgilimin gülümseyişini; 29 Kasım 2008’in Sıhhıye Meydanı’ndaki O küçücük Dev-Lis’linin cüretini asla unutmadan nefes alıp nefes vermeye çalışıyorum… Hâlâ ve ve sonuna dek; “Kaybolanı sayma, geriye kalanı say,” diyen bir Çin Atasözü’ndeki ısrarla…
Bunu böyle yaptığım için “beni kutlayanlar”a gelince; öylesine hazin bir çağda yaşıyoruz ki, “doğruları dillendirmek” bile kutlanabiliyor!
Ancak hiç birimiz, bir diğerimizi “doğruları dillendiriyor” diye kutlamayalım/ alkışlamayalım; bunun kutlamayı/ alkışlanmayı gerektirmeyecek kadar, doğal ve insani olduğunu, J. P. Sartre’ın şu uyarısı eşliğinde durmadan tekrarlayalım: “Hiç kimseye hayran olmam ve bana hayran olunmasını da istemezdim. İnsanlar hayran olunmak için değildir; hepsi de aynıdır, hepsi de eşittir. Önemli olan yaptıkları şeydir…”
8 Aralık 2008 14:42:39, Ankara.
N O T L A R
[1] Bertolt Brecht, ‘Bizden Sonra Doğanlara’.
[2] Yurdagül Şimşek, “Şahin: 301 İzninde AİHS ve AİHM İçtihatını Esas Alıyorum”, Radikal, 8 Aralık 2008, s.7.
[3] İsmail Küçükkaya, “Adalet Bakanı: Bu Memleketi Sokakta mı Bulduk?”, Akşam, 17 Kasım 2008.
[4] A. Cihan Soylu, “Devlet Bir ‘Hayalet Güç’ mü?”, Evrensel, 30 Kasım 2008, s.5.
[5] Adnan Keskin, “Bakan Hedef Gösteriyor”, Taraf, 18 Kasım 2008.
[6] Adnan Keskin, “301 İçin İzin Vermeyen Şahin, İhbarcı Çıktı”, Taraf 20 Kasım 2008, 12.
[7] “M. Ali Şahin Özür Dilemeli!”, Haksöz Haber, 17.11.2008, http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=5633
[9] Kürşat Bumin, “… ‘Devlet Benim’den ‘Devletime Katil Dedirtmem’e”, Yeni Şafak, 19 Kasım 2008.
[10] Dostluk dedim; “Temel Demirer, o müthiş kısa konuşmayı yaptı. Konuşmasında, cinayetten devleti sorumlu tuttu… [Devlet] Temel Demirer’i yargılamak yerine, ona Hrant’ın katline gösterdiği etkili ve çarpıcı duyarlılık için teşekkür etmeliydi,” (Hüsnü Öndül, “Devlete ‘Şey’ Demek”, Evrensel, 20 Kasım 2008, s.3.) diyen Hüsnü Öndül’ün anmadan geçmek mümkün mü? Elbette değil…
[11] Erol Önderoğlu, “Demirer Duruşmasını Adalet Bakanı Yaptı ve Bitirdi”, Bianet, 17 Kasım 2008.
[12] Ergun Babahan, “Adalet Bakanı ve Yine 301”, Sabah, 18 Kasım 2008
[13] “Temel Demirer’i Hedef Gösterip ‘Suçlu’ İlan Eden Bakanın İstifası İstendi”, Sesonline, 20 Kasım 2008.
[14] Erkan Goloğlu, “Sayın Bakan!”, Radikal, 22 Kasım 2008, s.2.
[15] Joost Lagendijk, “2008 İlerleme Raporu: Önemli Olmak Yetmez!”, 6 Kasım 2008, http://www.taraf.com.tr/haber/20791.htm
 [16] Mehmet Ali Birand, “Memecanların Suçu Ne?”, Posta, 22 Kasım 2008.
 [17] Oral Çalışlar, “… ‘Devletçi Dil’ ve Adalet Bakanı…”, Radikal, 18 Kasım 2008.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s