ÇÜRÜYEN KARŞISINDA YENİ(LMEYEN)[1]



“İnsanlığın esas ilgisi insandır.”[2]
İnsan(lık), sürdürülemez kapitalist vahşetin elinde, tarihin tanık olduğu en boyutlu yabancılaşmanın [insan(sızlık)] labirentindeki kapitalist despotluk ve tüketim çılgınlıyla[3] çürü(tülü)yor, sürüleş(tir)iyor, yok ediliyor.
Bu durum; “Tüketiyorum öyleyse varım” haykırışları eşliğindeki “narsizm” ile giderek yaygınlaşan “yalnızlık” ve korkuyu da devreye sokarak, biat toplumlarının getirisi olan sürüleştirmeyi boyutlandırıyor…
İnsan(lığ)ın, “beşeri” niteliklerini atomize eden izolasyonun “kalabalıklar içindeki yalnızlık”ı[4]; bununla eş zamanlı kesitte de yozlaşmayı, egemen ahlâk(sızlık)ı öne çıkarırken kültürel dejerasyonu da derinleştirdiğine tanık oluyoruz.
Bu durum, insan(lık) için bir yıkım ve topyekûn yok oluştur…
Evet, demek istediğim odur ki sürdürülemez kapitalizm insanlığı sadece aç bırakıp, sömürerek yok etmez; böylesine bir yozlaşmanın egemen ahlâk(sızlık)ını öne çıkarırken kültürel dejerasyonla da yok eder ki, burjuva iktidar tam da bunun için vardır…
“YENİ ORTAÇAĞ”: YDD
Sürdürülemez kapitalizmi, “Yeni Ortaçağ” olarak nitelemek, kimseye abartılı gelmemeli ve bu konuda Karl Marx’ın, ‘Kapital’in III’üncü cildindeki, “Şeylerin dış görünüşü ile özü doğrudan örtüşseydi bütün bilim gereksiz olurdu,” sözleri anımsanmalıdır.
Evet sürdürülemez kapitalizm, “Yeni Ortaçağ”a kapı açmıştır…
Mesela Dünya Bankası eski başekonomisti Joseph Stiglitz’in, “Avrupa’da ineklere günde 2 dolarlık sübvansiyon uygulanıyor. Dünya Bankası’nın yoksulluk standardı ise günde 3 dolar. Avrupa’da inek olmak, gelişmekte olan bir ülkede vatandaş olmaktan daha iyi”; veya ABD Merkez Bankası eski Başkanı Alan Greenspan’ın, “Sistem çapında çöküş riski, piyasa ekonomilerinin kaçınılmaz özelliğidir”; ya da Antonio Onorati’nin, “Dünyada milyarlarca aç insanın olması bir tesadüf değil, bu kişilerden 800 milyonu küçük üreticiler, geri kalan 600 milyonu ise çiftçilerdir,”[5] sözleriyle betimlenen yerküre “Yeni Ortaçağ”ını yaşamaktadır.
Mesela XXI. yüzyılda, her yıl yaklaşık 700 bin kişinin insan ticareti aracılığı ile “modern köle” yapıldığı… Guatemala, Honduras, Meksika ve Nikaragua’da faaliyet gösteren ‘Casa Alianza’nın araştırmasına göre Guatemala’da, kız çocuklarının çalıştırıldığı 264 genelev olduğunun saptandığı koordinatlar; Oktar Türel’in, ‘Geç Barbarlık Çağı’[6] ya da Ergin Yıldızoğlu’nun, “Yeni ortaçağlara hoş geldiniz” diye betimlediği bir tükeniş ufkudur!
Bu ufukta görünene gelince: BM’nin ‘Ticaret ve Kalkınma Konferansları’na (Cnuced) göre, dünya genelinde 40 yılda “çok yoksul ülkeler” ile “aşırı yoksulluk çeken bireyler”in sayısı ikiye katlandı.
Cnuced Genel Sekreteri Supachai Panitchpakdi’nin ifadesiyle de, “1971 yılında çok yoksul ülkelerin sayısı 25 iken bugün 49’a çıktı. Yoksulluk sınırı altında yaşayan kişilerin sayısı da 1980’li yıllardan beri ikiye katlandı.”
Yine raporda durumun daha da ağırlaştığına işaret edilirken, aşırı yoksulluk çeken insanların sayısının 2002 ile 2007 arasında yılda 3 milyon artarak, 2007 yılında 421 milyon bireye yükseldiği kaydedildi.
Ayrıca dünyada 500 milyon çiftçi de aç!
Bunlara bir şey daha eklenmeli: 2.6 milyar insan 2 ABD doları altında gelirle yaşamını sürdürmek zorunda, öte yandan dünyanın en zengin 200 kişisinin serveti bu 2.6 milyar insanınkinin toplamından daha fazladır. BM’ye göre dünyada herkesin yeterli bir şekilde sağlık, eğitim, gıda vb. hak ve hürriyetlerden yaralanabilmesi için sadece 40 milyar dolarlık bir ek kaynağa ihtiyaç var. Bu rakam 2008 krizinin sonrasında toplam servetleri 4.4 trilyon dolardan 2.4 trilyon dolara düşen dünyanın en zengin 50 kişisinin servetleri tutarının sadece 60’da birine karşılık geliyor. ABD sadece 2008 yılında 711 milyar dolarlık askerî harcama yapmıştır.
2005’te ABD’de nüfusun en zengin yüzde 1’inin gelirinin toplamı, en yoksul yüzde 40’ın gelirinin toplamından büyük hâle geldi. 2003-2005 arasında en zengin yüzde 5’in gelir artışı 681 milyar dolardı.
2005’te en yoksul yüzde 20’nin toplam geliri sadece 383 milyar dolar. Yani en zenginlerin iki yılda elde ettiği gelir artışı, en yoksulların toplam gelirinden neredeyse iki misli büyüktü.
2007’de en yüksek gelire sahip 400 ABD’linin geliri 185 milyar dolar, yani takriben Şili’nin GSYİH’si kadardı!
1970’lere kıyasla, geçen 30 yılda hemen hemen tüm gelişmiş ülkelerde en yüksek ve alt gelir grupları arasında fark büyüdü. Sadece toplam gelirler arasında değil, ücretler arasındaki uçurum derinleşti. 1970’ten bu yana, ABD’de en yüksek ücreti alan 100 şirket yöneticisiyle bu kişilerin yönettiği işletmelerde çalışan en düşük ücret arasındaki fark 25 misli arttı.
Verileri çoğaltmak mümkün; ancak, bunlardan çıkan “sonuç(lar)”a geçmek gerek:
XXI. yüzyıla yani “Üçüncü Binyıla” girerken, I. Wallerstein’ın, anlamlı yorumuyla, “Bildik dünya sona erdi”.
Ancak eski ölse de, yeni gelmediği için karşımıza çıkan gelecek “belirsizlik”ti.
Belirsizlik, dünya kamuoyunda önce bir umut ve merak, giderek ya da gelerek, bir kaygı ve korku kaynağı oldu.
Vandana Shiva’nın, “Bir avuç şirket ve ülke, gezegeni her şeyin satılık olduğu bir markete dönüştürme peşinde,”[7] diye tanımladığı güzergâhtaki durak, “küreselleşme” söylencelerinin karaya oturduğu koordinatlardan başkası değildi… (2007-2008’de boyveren III. Büyük Buhran da bunların verisiydi.)
Buraya kadar değindiklerimin “beşeri getiri”lerine(!) yani götürdüklerine gelince…
Orijinal adı, ‘The Spirit Level’ olan ‘Su Terazisi’ başlıklı kitabı, Richard Wilkinson ile Kate Pickett adlı İngiliz akademisyenler kaleme aldılar.
Toplumsal sorunların temelinde gelir eşitsizliğinin yattığını verilerle ortaya koydukları çalışma eşitliğin artmasının toplumları etkilediğini bilimsel verilerle açıklarken; eşitsizliğin sonuçlarının sadece yoksullarla sınırlı kalmadığını, aksine tüm toplumu yakından ilgilendirdiğini de ortaya koyuyor…
Örneğin akıl hastalıkları oranları en eşitsiz ülkelerde en eşit olanlarınkinin 5 misli. Daha eşitsiz toplumlarda insanların cezaevine girme olasılığı 5 kat, klinik olarak şişmanlama olasılığı 6 kat daha fazla. Madde kullanımı ve cinayet oranları ise bundan kat kat yüksek. Yenidoğan ölümleri, erken hamilelik gibi diğer toplumsal sorunlar da mutlak yoksulluktan değil gelir dağılımındaki adaletsizlikten kaynaklanıyor.
Düşünün bir; ezen, birbirine düşüren, öldüren, hastalık yayan bir eşitsizlik. Bu durum -eşitsizliği büyük olan- toplumun her kesimine yansıyor. Bu yüzden; kaygıyla dolu, depresyon eğilimli, başkalarına nasıl göründüğünden endişeli, dostluklarına karşı güvensiz, tüketim hırsı içinde olan kitlelerin sayısı hızla artıyor…
Wilkionson ve Kate kitapta, “Eşitsizlik yapısal bir şiddettir. Eşitsizlik arttıkça şiddet suçları da artar. Silah sahipliği ile şiddet arasındaki ilişki de her zaman doğru orantılıdır” vurgusunu yaparken; “Zenginler ve yoksullar arasındaki farklılık ne kadar büyükse insanların tüketime atfettikleri değer ön plana çıkıyor. Örneğin hiyerarşinin daha fazla olduğu toplumlar hangi marka otomobile sahip olduğunuza daha fazla anlam yüklerler” diye ekliyorlar.
Buradan çıkarmamız gereken sonuç, eşitsizlikleri yeryüzü ölçeğinde durmaksızın büyüten günümüz kapitalizminin, beşeri münasebetlerin alanını daraltarak, insan(lar)ı insan olmaktan çıkarttığıdır…
MAFYA(LAR)
Evet, “kapitalizmin yasal mafya; mafyanın ise yasadışı kapitalizm” olarak nitelenmesi “olmazsa olmaz”ken; eşitsizliklerle sömürüyü sürdüren kapitalizm ile mafya bir bütünü oluşturuyor…
İşte birkaç örnek…
Palermo Mahkemesi 17 Eylül 2009’da başlayan davada İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin 1980’li yıllarda ‘Publitalia’ şirketinde ortağı olan, 1993’te ise Berlusconi liderliğindeki ‘Forza Italia’ partisinin kurucuları arasında yer alan Senatör Marcello dell’Utri’nin mafya ile olan ilişkileri konusu ele alındı…
1980’lerden 2000’lerin başına kadar organize suç örgütü ‘Cosa Nostra’ya hizmet eden mafya itirafçısı Gaspare Spatuzza 6 Aralık 2009’da yargı karşısına çıktığı Torino’daki mahkemede, 1990’ların başında devlet-mafya ilişkilerine değinerek, Başbakan Silvio Berlusconi ve ‘Özgürlükler Evi Partisi’ milletvekili Marcello Dell’Utri’nin mafya ile ilişkili olduğundan söz ediyor…
‘Temiz Eller’ savcısı Antonio di Pietro, blogunda[8] yayımlanan yazısında, Berlusconi hükümetini mafya kültürünü özendirmekle suçladı ve İtalyan Başbakanı’nı mafyaya ev sahipliği yapmakla ve organize suç şebekelerinin birçok kurumda üst düzeylere sızmasına olanak sağlamakla suçladı…
Avrupa Konseyi’nin raporuna göre Kosova Başbakanı, eski UÇK üyelerinden oluşan suç örgütünün başıymış… Konseyin 16 Aralık 2010’da açıklanan raporunda, Kosova Savaşı sürecinde Taçi’nin eroin ticaretini elinde tuttuğu açıkladı…
Bulgaristan, İçişleri Bakanı Rumen Petkov’un mafya babaları ile ilişkilerinin ortaya çıkmasıyla sarsılıyor. İki önemli cinayetin ardından parlamento komisyonu İçişleri Bakanlığı’ndaki yolsuzluklarla ilgili raporunda Petkov’un mafya babaları ile düzenli olarak görüştüğünü ve hükümetin gizli bilgilerinin İslâmcı örgütlerle bağlantılı Arapların da yer aldığı uyuşturucu trafiğindeki önemli kişilere sızdırdığını belirtti…
Yine örneklerle devam edelim…
İtalya’da hayatını mafya ile mücadeleye adayıp onlarca suikast girişiminden kurtulmuş “çizme burnu” diye anılan Calabria bölgesinin başsavcısı Salvatore Boemi, ‘N’Drangheta’ mafyasının Kolombiya ile kokain ticaretini ele geçirip kıtanın en güçlü suç örgütü hâline geldiğine dikkat çekerek, “Uyuşturucudan yıllık 48-64 milyar gelir elde eden N’Drangheta, Avrupa’da fabrikalar, oteller, süpermarketler, restoranlar yaptırıyor hatta bankacılık sektörüyle Rus petrol ticaretine de giriyor. Böylece yasal girişimlerle dallanıp budaklanırken, büyük şirketler ve siyasileri de rüşvet yoluyla ele geçiriyor,” dedi…
Milano’nun mafyayla mücadelede uzman yargıcı Alberto Nobili, ‘The Daily Telegraph’a demecinde, Ndrangheta’ya mensup 1000 mafya üyesinin şehre akın ettiğine dikkat çekerek, sokaklarda çoktandır uyuşturucu satan ve bir süre önce belediye ihalelerine girmeye başlayan mafyanın, şimdi de gözünü şehrin meşhur moda endüstrisine diktiğine dikkat çekti.
Nobili’ye göre, Milano’nun alt yapısı için ayrılan 15 milyar Avro tutarındaki devlet fonu, mafyanın eline geçebilir. İsmi “namus” anlamına gelen Ndrangheta’nın cirosu 30 milyarı aşarken; örgüt, uyuşturucu tekelini kullanıp, kokainin revaçta olduğu moda dünyasına yerleşti ve kara parasını burada aklıyor…
Nihayet!
Birleşmiş Milletler’in hazırladığı rapor tüm dünyada toplam 10 milyon çetenin bulunduğunu ortaya koydu. Bu çetelerin büyük bir bölümü küresel organize suç örgütleri tarafından taşeron olarak kullanılırken ortaya aynı ekonomi dünyasında görüldüğü gibi kurumsal yapılaşmalar çıkıyor. Bu yapılaşma içerisinde çete reisleri adeta çok uluslu bir şirketin CEO’su gibi hareket ediyor. Zira mafya dünyasında da aynı gerçek ekonomi de olduğu gibi kıyasıya rekabet söz konusu.
Günümüzde organize suç örgütleri, dünyanın her yerinde örgütlenmiş durumda. Söz konusu örgütler yaklaşık 1 trilyon dolarlık bir ekonomiye hükmediyor. Artık hayatımızın bir parçası hâline gelen bu örgütlerden bazılarının devletler kadar güçlü olduğu biliniyor.
Bu bağlamda denilebilir ki küreselleşmenin etkisiyle daha önce ülke sınırları içinde faaliyet gösteren organize suç örgütleri pazarların liberalleşmesiyle birlikte tüm dünyaya yayıldı. Örgütler artık çokuluslu şirketler gibi çalışıyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın rakamlarına göre organize suç örgütlerinin yıllık geliri 2.5-3 trilyon dolar arasında değişiyor. Bu rakam Fransa’nın yıllık GSMH’sına eşit. En büyük kazanç uyuşturucu trafiğinden geliyor.
Dünya ekonomisinde çok sayıda sektör yaşanan finans krizi nedeniyle yavaşlarken organize suç sektörü tarihinin en parlak dönemini yaşıyor. IMF ve Dünya Bankası’na göre 54 trilyon dolarlık küresel gayri safi milli hasılanın yüzde 20’si bu yolla kazanılıyor. Yaklaşık 2.5-3 trilyon dolarlık bu dev pasta ise Fransa’nın yıllık gayri safi milli hasılasına eş değer durumda. 1990’lı yıllardan itibaren ekonominin küreselleşmesi ile birlikte İtalyan mafyasının yanı sıra Rus, Hint ve Çin mafyaları da piyasalarda boy göstermeye başladı.
Örneğin ekonomik kriz dünya çapında tüm sektörleri çökertirken, İtalyan mafyası altın çağını yaşıyor. İtalyanların toplu olarak ‘Mafya A.Ş.’ diye söz ettiği organize suç örgütleri benzin istasyonları ve süpermarket zincirlerini yönetiyor, nakite sıkışmış iş yerlerine borç veriyor, Roma ve Milano’nun en gösterişli semtlerinde binalar ele geçirip işletmeler devralıyor. Çünkü şu sıra hemen her iş yerinin sıkıntısını çektiği şeyden gangsterlerde bol miktarda var: Likidite…
Mafya yıllık gelir raporu açıklamıyor, ama İtalyan düşünce kuruluşu Eurispes Mafya A.Ş’nin 2008 yılında 130 milyar Avro kazandığını hesap ediyor ki, bu, ülkenin GSYİH’sinin yüzde 8’i. 180 bin işyeri de borcu doğrudan ya dolaylı mafyadan alıyor. Bu yıl rakamların katlanması bekleniyor.
2008 yılında 6.3 milyar Avro kazandıran markalı ürünlerde sahtecilikte de patlama öngörülüyor. Bunları İtalya’nın yanı sıra ABD, Fransa, Britanya ve Almanya’da pazarlayan mafya, sahtecilikten uyuşturucu ticaretinden daha fazla kâr ediyor. Mainolfi’ye göre, mafya sahte mamül için harcadığı bir Avroya karşılık 10, uyuşturucu ticareti için harcadığı bir Avroya karşılıksa 6-7 Avro kazanıyor.
Söz konusu sorunun “Türkçesi”ne -kısaca da olsa- değinirsek:
Bilindiği üzere mafya(lar)ın Türkiye kapitalizminin birikim süreçlerinde önemli bir yeri, rolü olagelmiştir. Üstelik de bu rol, yeni değildir; bu coğrafyada sermayenin Türkleştirilmesi, ağırlıklı olarak devlete eklemlenmiş, onun koruyucu kanatları altında işleyen mafyavarî örgütlenmeler eliyle gerçekleştirilen uzun, sancılı bir süreçtir.
Bu bağlamda devletin (açık ya da gizli) örgütleri nerede biter, yeraltı çeteleri nerede başlar, kestirmesi her zaman neredeyse olanaksız bir muammadır. Topal Osman’lardan ASALA ve PKK’ya karşı kullanılan “milli kahramanlar”a, “bu vatan için kurşun atıp kurşun yiyenler”in dokunulmazlığı, kara para aklamadan uyuşturucu kaçakçılığına, kiralık katillikten beyaz kadın ticaretine her türlü melaneti gerçekleştirenlerin kıllarına dokunulmayacağını bilmenin rahatlığıyla ellerini kollarını sallaya sallaya ortalıkta dolaşmaları, kimseyi şaşırtmamalı.
Bu silsilenin her bir kademesi, “millîleşme” tarihimizde (ya da tarihimizin “millîleştirilmesinde”) önemli bir rol oynamıştır: Ermeni soykırımı, Rumların mübadelesi, Süryanîlerin sindirilmesi, kalan gayrımüslimlerin sürekli taciz yoluyla yıldırılması ve ülkeyi terke zorlanması ve nihayet boşaltılan Kürt köyleri, el konulacak, “temellük edilerek” Türkleştirilecek topraklar, gayrımenkûller, işletmeler, ziynet eşyaları, sürüler, paralardır bir yandan da. Kuşkusuz buna bir de, “düşük yoğunluklu çatışmaları” uyuşturucu kaçakçılığıyla finanse etme girişimleri de eklenmeli…
“Derin -denilen- devlet”in mantık(sızlığ)ı ile mafya(laşma) arasındaki bağlantıları unutulmamalı, göz ardı edilmemelidir.  Çünkü kapitalist vahşet koşullarında mafya(laşma) ve/ile milliyetçiliğin yükselişi arasında sıkı bağlantılar vardır.[9]
Bu bağlamda “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nde (“YDD”) mafyalaşmanın eriştiği boyutlar ile, küresel sermaye/küresel mafya ilişkileri üzerine kafa yorduğunuz andan itibaren kapitalizme içkin bir “bilgi güncellemesi” yapmanız gerekir.
Türk(iye) narko-ekonomisi, ekonomi politiği ve “derin (denilen)” kapitalist siyaseti arasındaki girift ilişkiler kavranmak isteniyorsa; ilkgençlik yıllarımızda elimizden düşürmediğimiz “Diyalektik Maddecilik” elkitaplarından bellediğimiz “diyalektik yasa”lardan biri, “Her şey birbirine bağlıdır” gerçeği anımsanmalıdır.
Türkiye siyaseti, adeta bu “yasa”yı kanıtlamak üzere biçimlenmiş. Gayr-ı Müslimlerin mülklerine el konulması aracılığıyla sermayenin Türkleştirilmesinden, Kürt savaşına, devlet tetikçilerinin mafyalaşmasından mafyanın sermayeleşmesine, karmaşık ve kirli bir ilişkiler/bağlantılar ağı, toplumsal hayatımızı zehirliyor, ülke dinamiklerini çürütüyor.
Türk(ye) devlet geleneğinin “hikmet-i hükümet/sebeb-i devlet” terimleriyle kutsanan “derin (denilen)” tarihsel bağlantılarının Susurluk’tan, Şemdinli’ye uzanan bir “…‘Derin’ -denilen- Milliyetçiliğin Siyasal İktisadı”ndan mağdur olduğu asla unutulmazken bunun br ucunda da “İpsiz Recep”ler, “Yahya Kaptan”lar, “Topal Osman”lar, “Çatlı”lar, “Çakıcı”lar, “Yeşil”ler olduğu yani mafyatik devlet yapıları olduğunun altı özenle çizilmelidir.[10]
ÇÜRÜYEN, YABANCILAŞAN TÜRK(İYE) İNSANI
Buraya kadar değindiğim küresel arka plan Türk(iye) insan(sızlığ)ının da “Ne” ve “Nasıl” olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.
Ancak buna Türk(iye) insan(sızlığ)ının var olduğu zeminde 16.5 milyon çalışanın açlık sınırı altında olduğunu da eklemeden geçemeyiz.
Evet kriz yılı 2009’da 818 bin kişiyi daha yoksulluk sınırı altında kaldı. Yoksulluk sınırı yüzde 18.08 ile 4 yılın zirvesine çıktı.
2009 yılının kasım ayına göre 2010 Kasım’ında asgari ücretliler yüzde 5 oranında yoksullaştılar.
“2000 yılında ortalama ücret, asgari ücretin 2.2 katı iken, 2010’da 1.6 katına gerilemiş. Bu arada sigortalı çalışanların yüzde 41’ini oluşturan 4.3 milyon işçi de ‘asgari ücretli’…”[11]
Nihayet Türk-İş’in araştırmasına göre ise, Türkiye’de her beş kişiden biri yoksul.
Bu yoksulluğa bir de zenginlik (sömürü) haritası eklenmeli:
‘The Ekonomist’ dergisinin ‘En Zengin 100 Türk’ araştırmasına göre, Türkiye’nin en zenginlerinin servetleri katlandı. 2008 ve 2009 yılında global krizin etkileri nedeniyle servetlerinde erime olan zenginlerin, Türkiye’nin büyüme verilerine paralel olarak krizden güçlü çıktıkları görüldü. En zengin 100 Türk’ün servetlerinin toplamı ise, 176.4 milyar dolar ile 227 milyar dolar aralığına oturdu.
Özellikle bankası olan ailelerin servetlerinde yüzde 50’nin üzerinde artış oldu. Garanti Bankası’nın ortağı Şahenk Ailesi, Akbank’ın ortağı Sabancı ailesi, Yapı Kredi’nin ortağı Koç Ailesi, TEB’in ortağı Çolakoğlu Ailesi, Tekstilbank’ın sahibi Turgut Yılmaz bu anlamda öne çıktı.
Ayrıca 18 bankanın 2010 yılındaki 9 aylık net kârı yüzde 7.4 artarak 17 milyar liraya yükseldi. Bankacılık sektörü kârının yüzde 54.5’i özel bankalar, yüzde 29.9’u kamu bankaları, yüzde 8.6’sı yabancı bankalar, yüzde 3.7’si kalkınma ve yatırım bankaları ve yüzde 3.3’ü katılım bankaları tarafından elde edildi.
Türkiye bankacılık sektörünün Ekim 2010 dönemindeki kârı 18 milyar 719 milyon TL olarak gerçekleşti.
İş Bankası, 2010 yılın ilk dokuz ayında 2009 yılının aynı dönemine kıyasla yüzde 21’lik artışla 2 milyar 440 milyon TL konsolide net kâr elde ederken konsolide aktif büyüklüğü 141 milyar 486 milyon TL’ye ulaştı.
Finansbank’ın 2010’un 9 aylık net faaliyet kârı ise yüzde 28 artışla 560 milyon TL oldu.
Sabancı Holding, 2010 yılının ilk altı aylık döneminde önceki 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 52 artış ile 918 milyon TL net kâr gerçekleştirdi.
Aşırı kâr ile aşırı yoksulluğun iç içe geçtiği bu verilerin ortaya koyduğu, Türkiye’de insan(lar)ın açlık ve yoksulluk eşliğindeki korkularla “terbiye” ve yok edilerek umutsuzlaştırıldıklarıdır…
Ki bu da, toplumsal bir çürüme ve çözülmeye denk düşmektedir…
Doğan Kuban’ın, “Toplum gelecekten umudunu yitirmişse geleceği karşılamak, kendini savunmak için bir şey yapmaz,” dediği kapsamda Türkiye’de 2010 yılında 35 milyon kutu antidepresan ilaç tüketildi.
Araştırmaya göre Türkiye’de, her 10 kişiden 3’ü kendini sürekli mutsuz ve üzüntülü hissederken katılımcıların yüzde 28’inin depresyonda olma ihtimalinin bulunduğu, bu rakamların Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerinin üzerinde olduğu belirtildi.
Toplum çıldır(tıl)ıyorken çözülme de derinleşiyor.
Örneğin internetin ve sosyal paylaşım sitelerinin boşanmaya etkilerini araştıran Cengiz Hortoğlu’na göre, aldatıldığını düşünen her iki kişiden biri eşinin kendisini internette tanıştığı kişiyle aldattığını düşündüğünü söylerken, boşanan çift sayısının 2010’da yüzde 5.7 arttı.
TÜİK İzmir Bölge Müdürü Rıdvan Yaka, Türkiye’de 2009 yılında 591 bin çiftin evlendiğini, 114 bin çiftin ise boşandığını belirterek boşanmaların en fazla olduğu ilin İzmir olduğunu söyledi.
Evlilikler sekiz yılda yüzde 14, boşanmalar yüzde 24, nüfusun da yüzde 11 arttığı Türkiye’de “Artan boşanmalar, kapitalizmin bireyciliği ve rekabet duygusu değer yargılarını bozuyor,” diyor Helin Dilara Hastekin…
Çözülme şiddeti ve dinsel-milliyetçi muhafazakârlığı körüklüyor…
CHP Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu, Kayseri’de alkollü içki yasağının “uygulamaya girdiği”nden söz ederken; Ceren Çıplak’ın ifadesiyle, “Linç kültürünü adalet sayan anlayış” yaygınlaşarak “olağan”laş(tırıl)ıyor…
Örneğin Prof. Yılmaz Esmer, 2009 yılında “Radikalizm ve Aşırıcılık” araştırmasıyla Türkiye’deki muhafazakâr yapıyı olanca yalınlığıyla ortaya koydu.
Esmer’in araştırmasına göre; “içki içene”, “oruç tutmayana”, “dine inanmayana” yaşam hakkı yoktu.
Yüzde 72, “içki içeni” civarında (komşu olarak!) istemediğini deklare etmişti… Yalnız “içki içenleri” de değil, araştırmaya katılanlar, “sevmedikleri siyasi parti/görüş üyesi olanları” (yüzde 42), nikâhsız yaşayanları (yüzde 67), dinsizleri (yüzde 65) de veto ediyor; etraflarında başka ırk veya renkten insanlar (yüzde 32) görmek istemiyorlardı.
“Kadın-erkek eşitliği” dendiğinde, tüyler hemen diken diken oluyordu… Kadınların koca dayağını hak ettiklerini düşünenlerin oranı yüzde 36’ydı.
Benzer kesim, iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit sayılması gerektiğini düşünüyor; kızların mirastan yarı pay alması gerektiğini savunuyordu…
“Çalışmak, kadınların değil erkeklerin hakkı” diyenlerin oranı yüzde 64’tü. “Kadınların ev dışında başlarını örtmesi” ve “kocaya itaat etmesi” gerektiğini düşünenler aynı oranlardaydı…
Yüzde 58’i “mayoyu” günahla özdeşleştiriyor; yüzde 22 -yani her beş kişiden biri…- aynı İran’da olduğu gibi, “zina yapan kadınları taşlayarak öldürmeyi” namı diğer “recmi” savunuyordu.
“Radikalizm” yaşama geçirildiğinde… Tophane’de galeri basan güruh; işte tam yukarıdaki Türkiye tasvirinin yaşama geçirilmiş hâli oluyordu…
Başbakan Erdoğan’ın, “lokal olay” diye nitelediği Tophane saldırılarıyla “Avrupa Kültür Başkenti”nde sanat galerilerine saldırılmasının ardından Kültür Bakanı’ndan saatlerce çıt çıkmadı; Valiye göreyse olay spontane gelişti!
Evet saldırganlık büyürken, Tutuklu Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) üyesi 44 kişi, Bolu kent merkezinde mehter marşıyla saldırıya uğruyor; Selendi’de linç girişimiyle karşılaşıp Salihli’ye sürülen 21 Roman aile paramparça oluyor; Kürtler Osmaniye ve İnegöl’deki gibi toplu linçlere maruz kalıyorlar…
Umutsuzluk, açarsızlık ise toplumda mafyatik ilişkileri meşrulaştırıp/ özendirirken; Spor Toto Teşkilât Başkanlığı, 2010 yılında 3 milyar 746 milyon TL ciroya ve yüzde 34’lük “rekor” büyümeye imza atıp; 2010’un ilk yarısında alkol tüketimi 469 milyon litreye yaklaşırken lotaryacılık, fuhuş, alkol-uyuşturucu kullanımı toplumun dokularına dek nüfuz ettiriyor…
UYUŞTURUCU(LAR)
‘Türkiye Psikiyatri Derneği’, dünyada uyuşturucu kullanımının arttığını vurgularken Türkiye’nin narkotik ticaretinde “transit ülke” olduğunu belirtiyor.
BM’nin ‘2010 Uyuşturucu Raporu’nda ise Avrupa ülkelerinde 10 yılda kokain kullanımının 2 milyon kişiden 4.1 milyona, dünya çapında amfetamin benzeri uyarıcı madde kullanımının ise 30-40 milyon kişiye ulaştığının altı çiziliyor.
Söz konusu açıklamada, 2009 yılında dünya çapında 20 milyon uyuşturucu bağımlısının bağımlılık tedavisi alamadığı ifade edilerek, “Avrupa’da esrar kullanımında yaşam boyu yaygınlığın yetişkinlerin yaklaşık yüzde 22’si olduğu, bu oranın 74 milyon kişiye karşılık geldiği tahmin edilmektedir,” deniliyor.
Evet dünyada her yıl uyuşturucudan 100 bin insan ölüyor. NATO ülkelerinde uyuşturucudan ölümler (10.000’den fazla) sekiz yılda NATO askerlerinin Afganistan’da verdiği kayıpların beş mislidir.
Rusya’da uyuşturucu bağlantılı ölümler (yılda 30-40 bin) Kızıl Ordu’nun yedi yıllık Afganistan işgali esnasında verdiği toplam kayıplardan fazladır.
İran’da da uyuşturucu büyük bir sorundur. Bir milyondan fazla uyuşturucu bağımlısı İranlı vardır.
Pakistan’da uyuşturucu kullanıcısı 690.000’dir.
Ayrıca ABD’de tedavüldeki banknotların 10’da 9’unda kokain izine rastlandı. Amerikan Kimyacılar Derneği tarafından yapılan araştırma, ABD’de, özellikle büyük şehirlerde tedavüldeki banknotların yüzde 90’ının kokain izi taşıdığını ortaya koydu. Araştırmanın sonuçlarına göre, Amerikan ve Kanada paraları, sırasıyla yüzde 90 ve yüzde 85 oranlarıyla en çok kokain izi bulaşmış paralar. Bu paraları yüzde 80 kokain oranıyla Brezilya’dakiler izliyor. Çin ve Japonya’daki paralarda ise sırasıyla yüzde 20 ve yüzde 12 oranında kokain bulunuyor.
Yani dünya çapında sistemle ilintili bir soru(n) olan uyuşturucu coğrafyamızda da önemli bir “illet”tir…
Doç. Dr. Ömer Ayhan Kalyoncu’ya göre, uyuşturucu ve alkol kullanımının gittikçe daha genç yaşlara doğru indiği ve hızla arttığı Türkiye’de yaklaşık 80-100 bin insanın eroin, kokain ve Ecstasy gibi ağır uyuşturucu maddeleri düzenli olarak kullandığı, bu rakamlara esrar ve diğer uyuşturucu maddeler eklendiğinde sayının 500 bine kadar çıktığı belirtiliyor.
Aynı konuda ‘Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi’ verilerine göre ise, uyuşturucu kullanımının yüzde 52’sini 15-29 yaş arası genç nüfus oluşturuyor. Madde bağımlılarının yaş sıralamasında yüzde 23’lük oranla 25-29 yaş birinci sırayı alırken, yüzde 21’lik oranla 20-24 yaş, yüzde 17 oranla 30-34 yaş, yüzde 11 ile 35-39 yaş, yüzde 8’lik oranla ise 15-19 yaş dilimi bulunuyor. Madde bağımlılığı bağlantılı en fazla ölüm vakasının 30-34 yaş grubundan olduğu ortaya çıktı. Madde bağımlılığı tedavisi için merkezlere başvuran hasta sayısı 2004’te 1427 kişiyken 2008’de bu sayının 3 bini aştığı ortaya çıktı.
Durum vahimdir…
Çünkü İçişleri Bakanlığı verileri, eğitimsiz ve işsizler arasında uyuşturucu kullanımının yaygınlığını ortaya koydu; hâlen 2 bin 145 kişinin bağımlılık merkezlerinde yatarak tedavi gördüğünü bildirdi.
Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı Hüseyin Kulaç, cezaevlerinde uyuşturucu suçlarından 23 bin tutuklu ve hükümlü olduğunu belirterek, “Bu rakam 10 ay evvel 13 bindi. Son bir yılda 10 bin arttı” dedi.
Cezaevlerinde bulunan 118 bin mahkûmdan 23 binini uyuşturucu suçlarından yatanlar oluşturuyor. Türkiye’de uyuşturucu suçlarından mahkûm olanların sayısının 10 ayda 10 bin artış gösterdiği açıklandı.
Özetle uyuşturucu kullanımı ve ticareti vahim özellikler kazanıyorken; emekli Albay Arif Doğan’ın ‘JİTEM’i Ben Kurdum’ kitabı “yasadışı işleri” anlatıyorken, “JİTEM uyuşturucuya haraca karıştı” diyor. Uyuşturucudaki “devlet rolü”ne dikkat çekiyor…[12]
Gerçekten de uyuşturucu konusunda ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı rapora göre, Türkiye üzerinden her yıl Batı Avrupa ve ABD’ye tonlarca eroin kaçırılıyorken; aynı raporda, “Türkiye’nin, Güneybatı Asya’dan Avrupa’ya uyuşturucu ticaretinde önemli geçiş noktası ve faaliyet alanı olmayı sürdürdüğü” belirtiliyor.
Bakanlığın ‘Uluslararası Narkotik Denetim Stratejisi’ raporunun Türkiye bölümünde, Türkiye’ye ulaşan eroinin tamamının kaynağının Afganistan olduğu kaydedildi.
Ayrıca BM ‘Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu’nca (INCB) hazırlanan ‘2009 Dünya Raporu’nda Türkiye çok ağır bir dille eleştirildi. Buna göre Türkiye’ye, İran üzerinden her yıl 95-100 ton arasında eroin giriyor, bunun ancak 10 tonluk bölümü yakalanabiliyor. Türkiye’de yılda 1 ton eroini 25 bine yakın kişi kullanıyor.
Türkiye’ye İran’dan getirilen Afganistan kaynaklı uyuşturucu maddelerin Avrupa ülkelerine sevkıyatında, üç yılda önemli artış olduğu belirtildi.
MUHALEFET İÇİN
“İyi de bu tabloda ne yapılmalı” mı?
Öncelikle buraya kadar ifadeye gayret ettiğim tablo sınıflı sömürücü kapitalist yapının yarattığı ve insan(lık)ı insan olmaktan çıkartan bir vahşetten başka bir şey olmadığı kavranmalıdır…
Bu duruma karşı çıkmak, muhalefet etmek insan olmanın ve kalmanın “olmazsa olmazı”dır…
Ya “Muhalif kimdir” mi?
Basit bir ifadeyle, muhalefeti yapan kişiye muhalif diyebiliriz.
“Peki muhalif neye karşı muhalefet eder” mi?
Muhalif egemenliğe, egemen olanlara karşı çıkma, karşı durma ilişkisidir.
Söz konusu çatışmanın şekillendiği, vücut bulduğu yer ise iktidar sorunudur. Yani muhalefet iktidara karşı yapılır.
Ayrıca unutulmamalıdır ki iktidar, ancak onu var eden iktidar ilişkileri çerçevesinde ele alınırsa kavranabilir.
Ki iktidar, okulda, hapishanede, hastanede, fabrikada, kışlada, ailede ve yaşamın birçok alanında çeşitli ilişkiler ağı ile işlemektedir.
Bu bağlamda da iktidar bu şekilde yaygın bir yapıya sahipse, o zaman muhalefet de o derecede yaygın bir özellik kazanabilmelidir. Bu demektir ki, muhalefet iktidarın kendini gösterdiği her yerde görülür. Her muhalefet iktidara karşı bir direniştir. Muhalefet etmek direnmektir; bu direnmeyi gerçekleştiren kişi de muhaliftir.
Muhalif muhalifliğini, bir ahlâk olarak yaşamının her anına, her alanına yayar. Bu, kolay bir yaşam biçimi değildir; birçok şeyden feragat etmeyi, birçok şeyi göze almayı ve birçok şeye katlanmayı, direnmeyi gerektirir.
Özetle ve herkesin bildiği gibi iktidar sorunu, karşıtlar ilişkisi bakımından bir “köle-efendi diyalektiği” ya da “proletarya ile burjuva sınıfı mücadelesi” veya “ezen-ezilen ilişkisi” bağlamında ele alınırsa kalıcı bir çözüm olabilir.
O hâlde uyuşturucuya, yoz kültüre, yabancılaşmaya karşı mücadele iktidara karşı mücadelenin bir parçası ve mevzisidir…
Evet toplumsal ve demokratik soru(n)ların hiçbiri sınıf ve sınıflar mücadelesi gerçeğinden muaf değildir ve olamaz da…
O hâlde muhalefet, zor zamanlarda akıntıya karşı yüzerek inşa edilir.
Akıntıya karşı çıkarken “gerçekçilik” ve “zorunluluk” adına başka bir şey olmamak için kendimiz olmak zorundayız. Bu, aslında en “gerçekçi” yoldur.
Toparlarsak muhalefet, yeni ve haklı olan için dünyayı karşısına alabilen cürettir; ki bu da devrimci bir muhalif için yeni -isyancı, başkaldıran- ahlâk ile düşünüp, davranmaktan başka bir şey değildir…
YENİ -İSYANCI, BAŞKALDIRAN- AHLÂK
Her sınıfın bir ahlâkı olduğunu bir an dahi unutmadan ekliyorum: “Ahlâk, … bireyin eylemleri üzerine bir görev ya da zorunluluk olarak belirli bir düzen içerisinde etki eden dış yaptırımlardır…
Ahlâki olanın, siyasi olanın bir parçası olduğu görüşü… başkaldırının temel paradigmalarındandır…”[13]
Bu çerçevede John McSweeney’nin ifadesiyle, “İktidara hakikâti söyleme” ile “Devrim etiği”[14]birbirinden ayrılamazken; yeni -isyancı, başkaldıran- ahlâk, Albert Camus’nun ifade ettiği gibi başkaldırı, “anlaşılmaz ve adaletsiz koşullar karşısında ortaya çıkan akıl dışılığı seyrederken” doğar. Toplumun çatlak ve aykırı sesleri olarak yükselen bu hareketler, insanî ve toplumsal değerler açısından daima belli neden ve gerekçelere dayanmaktadır.
Bu anlamda tarihin ilk başkaldırı hareketi kabul edilen Spartaküs’ün ayaklanması dikkat çekicidir. Roma döneminde bir köle olan Spartaküs egemen sınıflara karşı eşit haklar talebi ile bir ayaklanma başlatmıştır. Yetmiş kişiyle başlayan bu başkaldırı sonunda ciddi bir ayaklanma ordusuna dönüşmüştür. Böylece harekete geçen başkaldırı mücadelesi toplumsal bir çatışmaya dönüşmüştür.
Bu nedenle de Spartaküs’ün toplumsal mücadeleler tarihi açısından önemli bir sembolik değerinin olduğu söylenebilir. Tarihin derinlikleri Spartaküs gibi var olan ve toplumsal eşitsizliklere karşı çıkan sayısız örnekle doludur. Farklı talep ve beklentilerle harekete geçen tüm karşı çıkışlar, toplumun dikkat çeken değişim dinamikleri olarak tarih sahnesindeki haklı yerlerini almıştır.
O hâlde isyancı, başkaldıranın devrimci ahlâk anlayışı, her yerde ve her zaman neyi yapmamız gerektiğini değil, neyi istememiz gerektiğini içerir. Bilinçsiz bir “yapma”nın karşısında, “isteme” bir bilinç ve irade işidir. Kendisi dışındaki tüm varlıkların adeta otomatiğe dayalı davranışları karşısında, potansiyel olarak onu değil de bunu yapabilme kabiliyeti, yani özgürlüğü, insanı diğer varlıklardan üstün kılan yegâne bir özelliktir. Buna göre ahlâk, özgürlüğün zorunlu bir fonksiyonudur.
İşte tam da bunun için devrimci yeni(lmeyen) -isyancı, başkaldıran- ahlâk; Tommy Lasorda’nın, “Tek cûdayî ya di navbera ne pêkan û jê re qedîn de, bi radeya mirovên xwedî biryardarî de ye”;[15] Hz. Ali’nin, “Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır”; Pir Sultan Abdal’ın, “Çok keramet var insanda”; Demokritos’un, “Biz insanız, bize insanlığın acılarına gülmek yakışmaz, insanlığın acılarına üzülmek yakışır”; W. Goethe’nin, “Eğer insanları oldukları gibi kabul edersek onları daha kötü hâle sokarız; ama eğer onlara karşı, olmaları gerektiği gibi davranırsak onları görmek istediğimiz yere getirmiş oluruz,” uyarılarını ısrarla hayata geçirir…
BAŞKALDIRAN İNSAN(LIK)
Toparlarsak sürdürülemez kapitalizmin yok etmeye kastettiği insan(lık)ı var edenin isyankâr başkaldırı olduğunu unutulmamalı ve Michel Ragon, ‘Kaybedenlerin Belleği’ndeki[16] tarihte “kaybederek” kazananların hikâyesi unutulmamalı/ unutturulmamalıdır…
Hayır başkaldıran insan(lık), hiçbir güçlük karşısında güçsüz/ çaresiz değildir…
“Güçsüzlük” söylenceler egemen ideolojinin ezilenlere dayattığı resmî görüştür, boyunduruktur.
“Boyun eğen taraf olmak” egemenlerin, ezilenlere empoze ettiği yanlış bir (köle) bilinci-davranışı-kültürüyken; güçsüzlüğün güçlü olduğu an ise bir araya gelip, başkaldırma anıdır.
Bu bahiste de aslolan Nevzat Çelik’in dizelerindeki devrimci yeni(lmeyen) -isyancı, başkaldıran- ahlâkın insan(lık)ı olmak, yani şunu diyerek mücadele etmektir:
“çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye’de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya’da türk olacağız
hollanda’da surinamlı
fransa’da cezayirli
iran’da azeri
amerika’da zifiri zenci olacağız
çoğalan zenci de mutlaka kızılderili
israil’de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız…”
30 Ocak 2011 19:11:02, Ankara.
N O T L A R
[1] 5 Şubat 2011 tarihinde Dersim Demokratik Haklar Derneği’nin düzenlediği “Yozlaşmaya Ortak Olma, Karşı Çık” başlıklı panelde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:121, Mayıs 2011…
[2] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.348.
[3] Mete Yılmazer, “Kapitalist Ayin: Tüketim Çılgınlığı”, Tavır, No:103, Aralık 2010, s.5-10.
[4] Sibel Mercan, “Yalnızlığın Bireysel ve Toplumsal Boyutları”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:24, No:1227, 24 Eylül 2010, s.17.
[5] Federica Bianchi, “Afrika Satılıyor”, Espresso, 22-29 Ekim 2010.
[6] Oktar Türel, Geç Barbarlık Çağı I, Yordam Kitap, 2010.
[7] Vandana Shiva, “Yeryüzüne Karşı Savaşı Sona Erdirme Vakti”, CommonDreams.org, 7 Kasım 2010.
[9] Sibel Özbudun-Temel Demirer-Jean-Claude Grimal-Guilemette de Vericourt, Mafya, Narkoekonomi ve Susurluk/Şemdinli, Ütopya Yay., 2006.
[10] Sibel Özbudun-Temel Demirer, “… ‘Derin’ Milliyetçiliğin Siyasal İktisadı”, Ankara, Ütopya Yay., 2006.
[11] Ali E. Bilgin, “Sefalet Edebiyatı Değil”, Radikal İki, 2 Ocak 2001, s.15.
[12] Geçerken aktarayım: ABD Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi’nin (DEA) siyasi amaçlı faaliyetleri ortaya çıktı. (“DEA İstihbarat Toplamış”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2010, s.11.)
[13] M. Hanifi Macit, “Otoritenin Reddi: Max Stirner ve Egoist Bir Başkaldırı”, Felsefelogos, Yıl:14, No:39, 2010/2, s.15-17.
[14] John McSweeney, “İsyan Etmek Boşuna mıdır? Geç Dönem Foucault’da Politik Tinsellikten Parrhesia’ya”, Felsefelogos, Yıl:14, No:39, 2010/2, s.166.
[15] “İmkânsızla imkân dahilinde olanın arasındaki tek fark, insanın kararlılık derecesidir.”
[16] Michel Ragon, Kaybedenlerin Belleği, çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yay., 2010.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s