BURADAYIM; ÇÜNKÜ, “GEÇ(ME)MİŞ” BUGÜNDÜR![1]



“Sarı güller gibi pencereden
Sessizliğe sarkmış eski zaman.”[2]
“Söz, ruhun aynasıdır; bir insan nasıl konuşuyorsa öyledir,” der Publilius Syrus.
Yıllar sonra, sizlerle yüz yüzeyken olduğum gibi, kalbimin tüm kapılarını açarak paylaşmak istiyorum duygu ve düşüncelerimi sizlerle; tıpkı eskilerdeki gibi…
Hem de Nâzım Hikmet’in, “Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm/ Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,/ ya dünyamıza inecek ölüm,” dizelerinde betimlediği bir imkân(lar) kesitinden geçerken…
Hem de Özdemir Asaf’ın, “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu./ Birinciliği beyaza verdiler,” mısralarında işaret ettiği tehlike(ler) ile karşı karşıyayken…
Tıpkı eskilerde olduğu gibi, kalbimin tüm kapılarını açarak paylaşmak istiyorum duygu ve düşüncelerimi sizlerle…
* * * * *
“Niçin’i olan biri, bütün Nasıl’lara göğüs gerebilir,” diyen Frederic Nietzsche’nin sözlerini müthiş önemseyen biri olarak çok zaman sonra buradayım; yanınızdayım ve hâlâ “geç(me)miş” bugündür benim için!
“Geç(me)miş”in önümüzde uzanan geleceğinden asla umut kesmemiş biri olarak yanınızdayım yine…
“Bugüne dek var olan tüm toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir… İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaratırlar, ama yalnızca kendi istedikleri gibi değil,” diyen devrimci Marksistlerin farklı olması mümkün mü?
* * * * *
“Geçen onca zamana karşın mı?” derseniz; tüm içtenliğimle “Evet, hâlâ, aynı inat ve bilincin kararlılığı”yla diye yanıtlarım siz(ler)i…
Aiskhylos’un, “Her şeyi geride bırakır”; Ovidius’un, “En iyi sağaltıcıdır”; Sophokles’in, “Her şeyi kolaylaştırır”; Vergilius’un, “Her şeyi alır götürür, aklı bile,” diye tanımladığı “zaman”; mücadele edenler, baş eğmeyenler, teslim olmayanlar için bir sonsuzluktur…
Hem de Jorge Luis Borges’in, “Ben, Zaman denen cevherden oluşturulmuşum. Zaman beni sürükleyip götüren bir ırmaktır, ama ırmak benim; Zaman beni yutan bir kaplandır, ama kaplan benim; Zaman beni yakıp kül eden bir ateştir, ama ateş benim,” dediği türden…
* * * * *
Evet, zaman bizleri yakıp kül eden bir ateştir, ancak unutulmasın büyük yangınları çıkartan ateş biziz…
“Biz”, tarihsel açıdan Spartaküs’lerin, Demirci Kawa’ların, Şeyh Bedreddin’lerin takipçileriyiz; o büyük yangın çıkarmak için hâlâ ayakta ve isyanlardayız…
“Biz”, (genelde) Marx’ın, Lenin’in, Guevara’nın “yeryüzü aşkın yüzü olsun diye” verdikleri kavganın sürdürücüleri ve takipçileriyiz…
“Biz”, (özelde) Hüseyin İnan’ın, Sinan Cemgil’in, Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, Ulaş Bardakçı’nın, İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşlarıyız…
THKO’lu Laz Cihan Alptekin’in, Kürt Ömer Ayna’nın, THKP-C’li Kürt Hüseyin Cevahir’in, DDKO’lu Neco (Necmettin Büyüksevinç)’nun “Hewal”leriyiz…
Nihayet “Biz” (özelin özelinde de); “Karayılan Hikâyesi (Antep Destanı)”nin “Birinci Bap”ında Nâzım Hikmet Ran’ın, “Antep’liler silahşor olur,/ uçan turnayı gözünden/ kaçan tavşanı art ayağından vururlar/ ve Arap kısrağının üstünde/ taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar./ Antep sıcak,/ Antep çetin yerdir./ Antep’liler silahşor olur,/ Antep’liler yiğit kişilerdir,” diye betimlediği Antep’lileriz…
Ermeni Kilisesi’nden bozma Antep zindanının, eskiden ahır olarak kullanılan kısım koğuşunda Emeğin Birliği Yazı İşleri Müdürü Hacı (Kılıç), Mehmet (Özcan), Ufaklık Mahmut (Mizmizlioğlu) ile yattığım…
Başgardiyan Seydo’nun falakasından Sami (Şimşek) ile geçirildiğim…
Kilis yolundaki MİT merkezinde Filistin Askı’sına asıldığım…
İstasyonun arkasındaki Karşıyaka Karakolu’nda dövüldüğüm…
Malkıtalı Mercimek Köftesi’ni sevdiğim…
Düztepe (Kürttepe)’sinde afiş astığım…
İstasyon Meydanı’nında mitinglere katıldığım…
Alleben Deresi’nin buz gibi sularında elimi yüzümü yıkadım…
Filistin’de Erbakan (Y. Ergun Adaklı) ile Küçük Doktor (Mustafa Kurnaz)’dan, dağda da Abbiyas (Hıdır ?)’dan çok şey öğrendiğim…
DKD’li Gözlük (Mustafa Çokbilir)’le, kitapçı Kambur Ali (Yıldız)’yle, Şişko Bekir (Reyhan)’la, Tuncay (Atmaca)’la, Celal (Özcan) Hoca’yla, İplik-İş’li Sendikacı (Mehmet) Kelleci’yle, Eko (Ekrem Kıllı)’yla, Kerim (İşbilir)’le, Sütçü (Ali Kırmızıgül)’yle, (Vakkas) Keleş’le, Bağrı Delik Stalin Yaşar (Zorçakmakçı)’la, Ayhan (Muşlu)’la, Fato (Fatma İrier) ile omuz omuza yeni bir dünya için dövüştüğüm…
Şu anda bizi bırakıp giden Cartlak Kebapçısı Kel Mahmut (Özpolat) Hoca’nın, Marangoz (İhsan Özsoylu)’un yoldaşı olmaktan özel bir onur duyduğum… Antep’lilerdeniz…
Nihayet ben kendimi böyle bir geleneğin sıradan bir parçası olarak görmekten; yüreği onlarla çarpan birisi olarak “Bahtiyarım!” diyorum…
Ne mutlu bana, bundan büyük onur olabilir mi?
* * * * *
Bu onurun yapıcısı, sürdürücü olan sizlerle; hem de Antep’te, “Newroz ile Dayanışma Gecesi”nde olmak…
Hem de 17. yılı (S. Çiftyürek’in, Y. Yetişgen’in, A. Mahmut’un akıl almaz gayretleriyle) geride bırakan bir azimle bu onuru yaşatan sizlerin safında olmak…
Bu da müthiş bir “Bahtiyarlık”…
Hayır bu “Bahtiyarlık”ı; Levent Köker gibi, “İleri demokrasi standardının ifadesi olarak çokkültürlü demokrasiyi kurma noktasında bulunan Türkiye”den[3] söz eden(!); “Sosyalizm bir hayat yeme makinesi”[4] diyen yılışık AB liberallerinden Atilla Yayla gibilerinin anlamasını bekliyor falan değilim…
Bu onur bizimdir; bu onurun ne demek olduğunu da ancak bu onura ömrünü verenler anlar; çünkü radikal sosyalizm onlar için bir yaşam biçimidir; geleceğin ahlâkıdır…
* * * * *
İşte tam da bu ahlâkla; Marx’ın “11. Tez”indeki üzere değiştirmek istiyoruz ve değiştireceğiz de sürdürülemez kapitalizmin yerle yeksan ettiği, III. Büyük Buhran’ın sarsıntılarıyla savrulan dünyayı…
Bu dünyayı değiştireceğiz; bu dünya değiştirilmeye muhtaç!
Çünkü bu dünyada 1 milyardan fazla insan aç; hem de “Dünya Gıda Günü”nde!
Ayrıca Dünya Bankası’na göre, 64 milyon insan da aşırı yoksul!
ABD’de yayınlanan hükümet raporuna göre, 2009 yılında gıda sıkıntısı, verilerin toplanmaya başladığı 1990’lardan beri en yüksek orana ulaştı. Resmi rakamlara göre, 2009 yılında ABD’deki hane halklarından yüzde 15’i gıda sıkıntısı yaşadı, açlık sorunuyla karşı karşıya geldi. Durumdan en fazla etkilenen grup ise bekâr anneler ve Latin Amerika kökenlilerle siyahlar… 3.5 milyon bekâr anne sofraya yeterince yemek koyamadıklarını söylüyor. Latin Amerika kökenli ve siyah Amerikalılar da bu durumdan orantısız olarak etkilenen gruplar arasında. Gıda sıkıntısı yaşayanların yaklaşık yüzde 60’ı hükümetten gıda yardımı alıyor. Obama hükümetinin ekonomik krizle birlikte artırdığı gıda yardımı uygulamasından, 2009 yılında her ay yaklaşık 34 milyon kişi yararlanıyor!
UNESCO’nun saptamalarına göre de, dünyadaki okur yazar olmayan 876 milyon kişinin 3’te 2’sini, mutlak yoksulluk sınırındakilerin ise yüzde 70’ini kadınlar oluşturuyorken; 700 milyon kadın yeterli yiyecek ve içme suyu ile sağlık ve eğitim hizmetlerinden mahrum bulunuyor!
Bunlar Robert W. McChesney ile John Bellamy Foster’ın “Abdürd Sistem Kapitalizm”[5] olarak niteledikleri bir vahşetin sonucu…
Değiştirmek istediğimiz şey bu; devrimci Marksizm, radikal sosyalistler bunun için var…
* * * * *
Biliyorum: “Alıştım”, “kanıksadım”!
“Düş görüyorsunuz” diyenler olacak yine!
Umurumda değil; aldırmıyorum onlara; sadece ve sadece William Shakespeare’in, “Bizler düşlerle aynı hamurdan yapılmışızdır,” sözlerini anımsatmakla yetiniyorum, geceden korkarak, ona teslim olup da, karanlığın bir parçasına dönüşenlere!
* * * * *
Karanlıktan korkmayabilir; ona teslim olmayabiliriz de!
Albert Camus’nün, “Geceler sonsuz değildir”; Longzfellow’un, “Sabah yaklaştıkça, gece kararır,” sözlerindeki üzere karanlığın da bir sonu vardır; geceler sonsuz, sınırsız değildir!
Kaldı ki, karanlığın da bir diyalektiği vardır; gece, karanlık düşüncelerin anasıdır, üretkendir; gündüzün bir tek; gecenin ise, binbir gözü vardır.
Karanlık, gece; bir yanıyla aydınlık vaadi ve çağrısıdır…
Karanlıktan korkmadan; ona teslim olmadan bir de böyle düşünmeli; Plato’nun, “Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla hoşgörebiliriz, asıl trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmaları,” uyarısındaki üzere…
* * * * *
Kimsenin kuşkusu olmasın, soru(n)larıyla hayat imdadımıza koşacaktır!
Kolay mı? İttihat ve Terakki’ci Türk Milliyetçiliği’nin inkâr ve imha ekseninde (sermayenin Türkleştirilmesi temelinde) oluşturduğu egemenliğin yarattığı soru(n)lar ile nihayete doğru ilerlediği bir eğik düzlemdeyiz…
Artık hiçbir şey eskisi gibi değil ve olmayacak da…
“Cumhuriyet” dedikleri Kemalist kurgu çözülüyor!
Bunu gerçekleştiren AB baskıları, AKP, liberaller değil; radikal sosyalistler ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin ödediği bedellerdir…
Öztin Akgüç’ün, “Türkiye’nin markası Mustafa Kemal Atatürk’tür,” dediği hegemonik alan boşalırken; yalanları da yerle yeksan oluyor!
Çözülüş; bir yanda ‘Diriliş-Çanakkale 1915’, ‘Şu Çılgın Türkler’, ‘Cumhuriyet-Türk Mucizesi’ başlıklı yapıtları kaleme alan Turgut Özakman’ın satırlarındaki “Cumhuriyet” mevlidinin matemini; bir yanda da 16 Ekim 2010 tarihinde Beşiktaş Meydanı’ndaki sergide ‘Atatürk’ konulu eseri CHP’li gençlerce tahrip edilen Hollandalı tasarımcı Rosan Bosch’ya, “Atatürkçüler radikal dinci gibi” diye betimlediği saldırganlığı devreye sokuyor!
“Mustafa Kemal Atatürk’ü bir ‘ibadet’ totemine dönüştürdüğünüz artık yetti! Kabak tadı verdi,”[6]itirazlarının çoğaldığı, büyüdüğü güzergâhta sadece Kemalizm’le ve “Cumhuriyet”le değil; onları vareden “resmî tarih”le yüzleşiyoruz…
* * * * *
Gerçekten de, nasıl unuturuz?
1910’un ilk yarısında İttihat ve Terakki iktidarının Batı Anadolu’da Bulgar mübadelesi ve Rum sürgünü ile başlayan Anadolu’yu (ve sermayeyi) Türkleştirme politikası, Ermeni kırımıyla devam ederken; bunun ekonomi politiği de mülkiyetin Türkleştirilmesi olarak yaşandı.
1920’lerin birinci yarısında Erzurum Kongresi’yle başlayan, Ekim 1919’da Amasya Protokolü ve 27 Haziran 1921’de BMM Reisi Mustafa Kemal imzalı 5 maddelik “Kürdistan hakkında BMM Vekiller Heyeti’nin Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na talimatı”yla süren ve Lozan’da gündeme gelen Kürt sorununu çözmeye yönelik tavır, 1920’lerin ikinci yarısında kırılmayla Kürtler’in sürgünü ve harekâtlarla yaşanan sürece dönüştü ve devam etti.
1930’larda Yahudilere yönelik operasyonlar ile Dersim Kırımı ve Sürgünü, 1940’larda ve 1950’lerde gayri Müslimlere karşı Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül imhası, 1960 cuntası ve Rum sürgünü ve 12 bin köy adının değiştirilmesi, 12 Mart devamında gayri Müslim vakıf mallarının gaspı ve binlerce gencin sivil faşistler tarafından öldürülmesi ve Maraş Alevi kırımı, 12 Eylül toplumsal ve sosyal kırımı, 1990’larda 3 milyon Kürt’ün sürgünü, Sivas Yangını, çeyrek asırdır süren “düşük yoğunluklu savaş” ve faili meçhullerle yaşana gelindi 2010’a…
* * * * *
Geldik bugüne…
Sakın ola AKP patentli “açılamayan açılım” yalanının “milli birlik projesi”ni ciddiye aldığımı zannetmeyin…
“Türkiye’de Kürtlerin yüzde 23’ü açlık, yüzde 53’ü yoksulluk sınırının altında yaşıyor”ken;[7] Kürt sorunu ulusal bir sorundur; muhataplarınca çözülecektir; ulaştığı koordinatlarda Kürt sorunundan çok bir Türk sorunundan söz etmek daha doğru olacaktır!
“Kürt sorunu çözülür mü?” diyenlere; Amerikan araştırma şirketi RAND’ın, 1968-2008 arasında dünyadaki benzer 648 hareketi inceleyerek, ulaştığı şu sonuçları aktarayım: “Siyasi sürece katılım, isyancı grupların son bulmalarının en yaygın biçimidir. Söz konusu hareketlerin yüzde 43’ü müzakere yoluyla siyasi sürece katılarak isyana son vermiştir. Siyasi sürece geçişin mümkün olmadığı durumların yüzde 40’ında isyanın kontrol altına alınmasında askerî operasyondan ziyade polisiye önlemler etkili olmuştur. Vakaların sadece yüzde 10’unda isyancı grup amacına ulaşmış, sadece yüzde 7’sinde askerî harekât isyancı grubu etkisizleştirmeyi başarmıştır.”
Bu veriler dahi; neyin ne olabileceğini yeterince açıklamaktadır kanısındayım.
* * * * *
Bu “Cumhuriyet” sürdürülemezdir.
Örneğin ‘Dünya İntiharları Önleme Günü’ kapsamında İstanbul Emniyet Müdürlüğü verilerinden derlenen bilgiye göre, 11-16 Ağustos 2010 tarihleri arasında 4 öldürme, 11 intihar, 17-22 Ağustos 2010 arasında 1 öldürme, 16 intihar, 23-28 Ağustos 2010 tarihleri arasında 6 öldürme ve 5 intihar, 29 Ağustos ile 4 Eylül 2010 tarihleri arasında 2 öldürme ve 17 intihar olayı meydana geldi…
İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi ve Türkiye Psikiyatri Derneği Krize Müdahale ve İntihar Önleme Bilimsel Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Tarık Yılmaz, yaptıkları araştırmalarda kriz dönemlerinde intiharlarda ciddi bir artış olduğunun görüldüğünü anlatarak, 2000-2001 yılları arasındaki intihar oranı artışının yüzde 43 olduğunu kaydetti…
Ayrıca Türkiye’de intihar eden erkeklerin yarısının 35, kadınların yarısının ise 25 yaşından daha küçük olduğu belirlendi. Kadınları intihara sürükleyen neden, genellikle psikolojik; erkeklerse ekonomik nedenlerle intiharı seçiyor. Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın verilerine göre 1974-1999 yılları arasında intihar ortalamasının yüz binde 2.28 olduğu 2006 yılı itibarıyla ise ortalamanın yüz binde 3.88 kişiye ulaştığı bildirildi…
Veriler çok net; sürdürülemez kapitalist “Cumhuriyet”, ekonomi-politiğiyle insan(lar)ı çıldırtıyor…
* * * * *
İşte bunun Türk(iye) ekonomisine yansıması…
BM ‘Kalkınma Programı’nın 1990’dan beri hazırlamakta olduğu ‘İnsanî Kalkınma Raporları’nın sonuncusu 2010’un Kasım ayı başında yayımlandı.
Rapor, ülkeleri ‘İnsanî Gelişmişlik Endeksi’ne göre sıralamaya tabi tutmaktayken; kullanılan bileşik endeks, esas olarak “kişi başına düşen gelir, yeni doğan bebeklerin ortalama ömür beklentisi ve 15 yaş yukarısı nüfusun okula devam süresi” göstergelerinden (kısaca ortalama gelir, sağlık ve eğitim düzeylerinden) oluşuyor.
Rapora göre, Cumhuriyet’in ilanının 87. yıldönümünde Türkiye gelişmişlik açısından karşılaştırmaya giren 169 ülke arasında 83. sırada gelmekte. Bu açıdan bütün AB’ye üye ve aday ülkelerin olduğu gibi aralarında Libya, İran ve Tunus’un da bulunduğu 13 Müslüman çoğunluklu ülkenin de gerisinde. Bulgaristan ve Romanya gibi, daha düşük gelirli ülkeler bile, daha iyi eğitim ve sağlık standartlarına sahip oldukları için Türkiye’nin üzerinde bir sırada yer almaktadır.
Yine ‘Dünya Ekonomik Forumu 2010 Raporu’na göre, Türkiye 134 ülke arasında ekonomide 131, eğitimde 109, sağlık-yaşamda 61, siyasi yetkilendirmede 104, kadın-erkek eşitsizliğinde ise 126. sırada yer alıyor. Genel sıralamada 125. olan Türkiye ayrıca birçok 3. dünya ülkesinin de gerisinde bulunuyor.
Genel durum “bu”yken; BM’ye göre Türkiye nüfusunun yüzde 27’si yoksulluk sınırındadır.
Devletin resmî verilerine göre her beş kişiden birinin yoksul, yüz binlerce kişinin açlık sınırının altında yaşadığı Türkiye’de gelir dağılımındaki adaletsizlik hızla artıp, emekçiler açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm edilirken; milyoner mudi sayısı 1 yılda 3 bin kişi arttı.
Tabii bu madalyonun bir (ezilenlerin) yüzü; öteki (ezen) yüz ise çok farklı!
Mesela Türkiye bankacılık sisteminde Eylül 2010 itibariyle 573 milyar 19 milyon TL’lik mevduat var. Bu mevduatın yüzde 45’i yani 256 milyar 917 milyon lirası 32 bin kişinin hesabında bulunuyor.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Türk bankacılık sektörünün aktif büyüklüğünün 2010 yılı temmuz ayı sonu itibarıyla 900 milyar 390 milyon liraya yükseldiği, bankaların kârı yüzde 6.5 artarak 13.5 milyar TL’ye çıktığını açıkladı.
Güngör Uras’ın ifadesiyle, “Şirketler krizi atlatmış görünüyor. Açıklanan 9 aylık şirket kârları iyi değil de, iyinin de ötesinde, kısaca ‘çok çok iyi’. Banka kârları iyi, holding kârları iyi, sanayi kuruluşlarının kârları iyi… Bu kâr rakamlarını ‘iftihar’ ile açıklayan şirketlerin sahipleri için bu bayram, ‘gerçek bayram’ olacak. Koç’un kârı yüzde 26 artmış, 1.4 milyar TL olmuş. Sabancı’nın kârı yüzde 12 artmış 1.2 milyar TL olmuş…
Garanti 2.6 kâr açıklamış…
İş Bankası’nın kârı yüzde 21 artmış…
2.4 milyar TL olmuş. Akbank’ın yüzde 13 artmış 2.3 milyar TL olmuş…
Tüpraş 676 milyon TL, Arçelik 418 milyon TL, Doğuş Oto 128 milyon TL kâr etmiş…”[8]
Türkiye’de bankalardaki toplam mevduatın yüzde 45’i, 32 bin 500 milyonerin hesabında. 573 milyar TL’lik mevduatı olan Türkiye’de, milyonerlerin hesabında 257 milyar TL var.
Nihayet ‘Fortune Türkiye’nin hazırladığı ‘Türkiye’nin En Büyük 500 Şirket’ araştırmasına göre de, 2009 yılında istihdam azaltan şirketler maliyetlerini hızla düşürmeleri sonucunda kârlarını rekor seviyede artırdı.
‘Fortune’ Türkiye Genel Yayın Yönetmeni Ali Ağaoğlu satışların yüzde 10 düştüğü 2009 yılında, şirketlerin net kârlarının yüzde 62 artarak 21 milyar liraya çıktığını söyledi. Listede yer alan şirketlerden 429’u kâr, 71’i ise zarar açıkladı. 2008’de ise 142 şirket zarar açıklamıştı. ‘Fortune 500’ şirketlerinin net satışları önceki 2008 yılına göre yüzde 10 azalarak 353.5 milyar lira oldu…
* * * * *
Bu sürdürülemez kapitalist sömürü çarkında ILO’nun yıllık raporuna göre dünyada her 15 saniyede bir işçi yaralanıyor; her 4 dakikada bir de bir işçi iş kazasında ölüyor!
* * * * *
Aynı tablonun kurbanı kadın(lar)a gelince;
Kadına yönelik şiddetin hız kesmediği Türkiye’de adeta kadın katliamı yaşanıyor. 2010 Ocak-Haziran ayları arasındaki 6 ayda 135 kadın öldürüldü, 51 kadın gördüğü şiddetten dolayı yaralandı, 114 kadın ise taciz ve tecavüze maruz kaldı. Yine ilk 6 ay içerisinde 105 çocuk ensest dahil olmak üzere cinsel istismara maruz kaldı. 15 kadın kaçırıldı. 36 kadın intihar etti!
Ayrıca İstanbul Valiliği ile İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi, İstanbul’da 2010 yılının ilk dört ayı içerisinde 10 bin 282 kadına yönelik şiddet olayı yaşandığını açıkladı!
Kolay mı? Cinsiyet eşitliği dikkate alındığında Türkiye 136 ülke arasında sadece 10 ülkeyi geride bırakabiliyor!
Türkiye’de her iki kadından biri şiddet görüyor. Kadınların yüzde 92’si ise yaşadıkları şiddeti gizleyip, şikayette bulunmuyor!
Türkiye’de kadınların yüzde 53’ü fiziksel şiddete maruz kalırken, her gün 3 kadın öldürülüyor!
Vb’leri, vd’leri…
* * * * *
100 gençten 34’ü atıl yani işsiz!
Vb’leri, vd’leri…
İnsan(lık) ve hayat adına ne vara her şeyi karşısına alıp, düşman eden bu sürdürülemez kapitalist “Cumhuriyet”in hiçbir geleceği yoktur!
* * * * *
Bu geleceksizliği nihayete erdirmek, sonlamak için yaşadıklarımızdan, geleneklerimizden öğrenmek ve bunu da toplumsallaştırmak gerekiyor…
“Geçmiş” dedim; onun hakkında Tevfik Fikret, “Mâzî… O bir muallim, o bir pir,” derken Winston Churchill de ekler: “Ne kadar geriye bakabilirsen, o kadar ileriyi görürsün.”
Malûm geçmiş hiçbir zaman ölmez; hatta hiçbir zaman geçmiş olmaz.
Çünkü geç(me)mişi denetim altına alan geleceği de denetim altına alır. Şimdiyi denetim altına alan geleceği de denetim altına alırken; olasıdır ki, herhangi biri geçmişiniz “yenildi” diyebilir!
Onlara Wendell Philips’in, “Yenilgi, eğitimden başka bir şey değildir”; South’un, “Yenilgi, bir umutsuzluk kaynağı değil, taze bir başlangıç olmalıdır,” sözlerini anımsatan aşkla, “Savaş sürüyor… Bitmedi bu kavga, sürüyor, sürecek” deriz!
Devrimci aşk, cüretkârdır; alçakgönüllülük nedir bilmez; çünkü “Sevgi, hayalperest düşünceler toplar,”[9] W. Goethe’nin ifadesiyle…
* * * * *
Bizim geleneğimiz; aşıktır, cüretkârdır, sevdalıdır; hayalperesttir; isyancıdır; devrimcidir…
Bunun kanıtı da, tanığı da “Bizimkiler”dir; Onların yoldaşı olmak; Onların açtığı yolda ilerlemek; Onların bayrağını taşımak bir onur (ve sorumluluk)dur…
Onlar, “Bizimkiler” bizlerin sadece geç(me)mişi değil; aynı zamanda da geleceğidir!
Onlar ki biz(ler)e; Mevlânâ’nın, “İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur”; Miguel de Cervantes’in, “Bana dostunun kim olduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim,” sözlerini anımsatan; Deniz Gezmiş’in dilinden hiç düşürmeyip, “delikanlım!/ iyi bak yıldızlara,/ onları belki bir daha göremezsin./ belki bir daha/ yıldızların ışığında/ kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin./
delikanlım!/ senin kafanın içi/ yıldızlı karanlıklar/ kadar/ güzel, korkunç, kudretli ve iyidir./ yıldızlar ve senin kafan/ kâinatın en mükemmel şeyidir./
delikanlım!/ sen ki, ya bir köşe başında/ kan sızarak kaşından/ gebereceksin,/ ya da bir darağacında can vereceksin./ iyi bak yıldızlara/ onları göremezsin belki bir daha,” diye haykıran Nâzım Hikmet’in dizelerin telaffuz ettirenlerdir!
Evet Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan da 23 yaşındaydı darağacına yürüdükleri yıl; darağacına yürürlerken başları dimdikti; yükselttikleri kızıl sancak gibi…
Kolay mı? Darağacında Deniz Gezmiş, “Yaşasın Türkiye halkının bağımsızlığı! Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Kahrolsun emperyalizm!”
Yusuf Aslan, “Ben halkımın bağımsızlığı ve mutluluğu için bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar, şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm!”
Hüseyin İnan, “Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm!” diye haykırmışlardı…
Onlar Teslim Töre’nin işaret ettiği gibi, “İnsanî değerlerin zirvesi”ydi![10]
Kolay mı? Onlardan biri, Hüseyin (İnan) Dede, -Mehmet Mercan’ın naklettiği üzere- Savcı Yardımcısı Eyüp İbişoğlu karşısında dahi, “Amerika ve İsrail emperyalizmine karşı dünyanın her yerinde savaşmak kutsaldır ve devrimcilerin görevidir,” diyendir…
* * * * *
Şimdi Onların açtığı yolda; büyük bir özgürlük savaşının eşiğindeyiz!
Tam da bu ufukta anımsanması ve anımsatılması gereken; Friedrich Engels’in, “Özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır”; Jean-Paul Sartre’ın, “İnsan özgür olmaya mahkûmdur”; Herbert Spencer’in, “Herkes özgür olmadıkça hiç kimse tam anlamıyla özgür olamaz”; Thomas Jefferson’un, “Özgürlük ağacı zaman zaman yurtseverlerin ve zorbaların kanıyla sulanmalıdır. Bu onun doğal gübresidir,” uyarılarıdır…
O hâlde özgürlükçü bir isyan için şimdi yeniden umutla silahlanmamız gerekiyor…
Fatmagül Berktay’ın, 2005 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin öğrenim yılı açılış törenindeki konuşmasında dediği gibi, “Eğer özgürlüğün mümkün olmadığını, insanın tümüyle çevresinin ve kendisine dışsal yasaların belirleniminde olduğunu düşünüyorsak, böylesi bir insan imgesine sahipsek, politikaya ve yönetme sanatına ilişkin düşüncemiz ancak otorite yanlısı olabilir… Akıntıya kapılıp sürüklenen bir gemi enkazı mıyız? Yoksa akıntıya yön verecek özneler miyiz?”[11]
Bugünde, nasıl şekilleneceği sorusuna yanıt arayan yarında isyan ettiğimiz kadar varız, var olacağız, Friedrich Nietzsche’nin “Gere meriv bibask be ji bo hezkirina kendalan/ Uçurumu sevenlerin kanatları olmalıdır,” uyarısındaki üzere…
Şimdi söz sırası “11. Tez”in radikal sosyalistlerinde, tarih sahnesi Onları bekliyor…
Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum sizlere…
3 Aralık 2010 21:05:26, Ankara.
N O T L A R
[1] 4 Aralık 2010 tarihinde Antep’te düzenlenen Newroz ile Dayanışma Gecesi’nde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:4, No:155, 8 Aralık 2010; Newroz, Yıl:4, No:156, 15 Aralık 2010…
[2] Oktay Rifat.
[3] Levent Köker, “İleri Demokrasinin İfadesi Olarak Çokkültürlülük”, Zaman, 18 Kasım 2010, s.18.
[4] Atilla Yayla, “Sosyalizm ve Harcanan Hayatlar”, Zaman, 26 Kasım 2010, s.26.
[5] Robert W. McChesney-John Bellamy Foster, “Abdürd Sistem Kapitalizm: ABD’den Bir Bakış”, Monthly Review, No:24, Ekim 2010, s.3-20.
[6] Hadi Uluengin, “Atatürk İbadeti”, Hürriyet, 19 Ekim 2010, s.21.
[7] Bekir Ağırdır-Eren Putlar, “Kürtler Açlık ve Yoksulluk İçinde”, Radikal, 3 Aralık 2010, s.34-35.
[8] Güngör Uras, “Şirket Kârları Çok Çok İyi”, Milliyet, 15 Kasım 2010, s.7.
[9] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.62.
[10] Teslim Töre, “6 Mayıs’ta Ölümsüzleşenlere Mektup”, Günlük, 9 Mayıs 2010, s.5.
[11] Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, Bilgi Üniversitesi Yay., 2010.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s