BİZİMKİLERİN TARİHSEL ANLAMI VE GÜNCEL ÖNEMİ[1]



“Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma.” [2]
Onlardan, yani Bizimkilerden söz etmek; aşka, hayata, isyana dair asla vazgeçmeyen tutkuların altını çizmektir…
Çünkü Bizimkilerin yaşam serüveni, nihayetinde aşka, hayata, isyana bağlanmışlığını insana ait öyküsünden başka bir şey değildir…
Nihayetinde Onlar sadece en hasından başkaldıran insan olmalarına dair yalansızlıklarıyla çok önemlidirler…
Antonio Porchia’nın, “Seni onlardan ayıran mesafeyi, onlara katılarak öğreneceksin,”[3] uyarısı eşliğinde Bizimkilere dair unutulmaması gereken; “Veremediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir,”[4] gerçeğini iliklerine dek yaşamışlıklarıdır ki, bu da, XXI. yüzyılın şafağındaki yerküremizde ve Türkiye’sinde kilit önemdedir…
NEREDEN NEREYE? YA DA TÜRK(İYE) İNSANI
Soren Kierkegaard’ın, “Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir, ama ileriye doğru yaşanmalıdır,” uyarısını göz ardı etmeden; yaşamın bir reçete değil, insan(lık) ve mücadelesi tarafından yaratılan serüven olduğunu unutmamalıyız…
Hayata dair her şeyi mücadele ya da vazgeçişler belirliyor; uğruna mücadele edilen hayat yaşanılmaya değer insanî özellikler kazanırken; vazgeçişler ise hayatı cehenneme çeviriyor…
Bir an hatırlayın; İsimler(imiz)i bile sözünü ettiğim mücadele ya da vazgeçişler belirliyor…
1940’larda Mübin, Şehbal, Nazan adları “sosyetik”ti. 1968’de bu adlar demode olsa da öğretmen kızlarla hukukçu delikanlılar “sosyete gençliği” sayılıyordu. Devlet memurları arasında kalçalara sıyrılan mini etekler ve kravata uygun kesim bıyıklarla caz müziği dinleyip dans etmek de olağan karşılanıyordu.
1980’lerde doğan Deniz’lerin, Ulaş, Mahir, Taylan, Yusuf, Baran, Erdal ve Hüseyin’lerin karşısına Eylül, Öykü, Özlem, Türkü ve Hazan kızlar çıktıysa eğer, hayır raslantı değildi, bir yenilginin burukluğuna ad düşülmüştü.
1990’dan hemen önce ve sonra, bolca Muhammed, Abdullah, Ramazan, Talha, Yahya, Malik, Muaz, Dücane, Şeyma, Kübra, Sümeyye, Büşra, Havvanur ve hatta Meymune doğdu…
Tarihin döngüsüne bakılırsa, bu dalganın ardından mutlaka ters yönde bir dalga gelecek ve dini referans göstermeyen yeni adlar türeyecek. Günümüzün Lara, Alara, Ada, Derin, Ares, Melisa vb.’leri, yeni agnostik “trend”in ilk tomurcukları.
Mücadele edenler azalırken, vazgeçenlerin çoğaldığı Türkiye çürüyor/ çürütülüyor…
Örneğin Türkiye’de kişi başına tüketilen alkol 1.4 litre… 2010’da şarap tüketimi 10 milyon litre daha arttı ve 53 milyon litreyi geçti. Çok değil, 2004’te bu tüketim 25 milyon litre idi. Demek ki, şarap tüketimi artıyor… Rakıda ise tüketim, 40-42 milyon litreden aşağı düşmüyor… 2010 yılında 800 milyon litre dolayında…
Öte yandan Türkiye’de “aşk ve cinsellik” ekonomisi 2010’da krize karşın büyümeyi sürdürdü. Flört sitelerinin büyüklüğü 20 milyon dolara ulaşırken Sevgililer Günü döneminde kredi kartlarından 642 milyon TL’lik harcama yapıldı.
Ve Toto Teşkilât Başkanlığı’ndan Bekir Yunus Uçar’a göre, 2010’da 3 milyar 746 milyon TL ciroya ve yüzde 34’lük büyümeye imza atarak devlet kontrollü spor organizasyonları arasında dünya ikincisi oldu.
Türk(iye) insanı çürüyor/ çürütülüyor…
İNSAN OLMAK (VE KALMAK)
Tam da bu noktada insan olmak (ve kalmak) ile buna mündemiç örnekler önem kazanıyor…
Evet şimdilerde “ahlâk ve özgürlük” üzerine yeniden ve bir kez daha kafa yormalıyız; hem de “Batı Dünya Egemenliği ile Uygarlık Krizi”[5] iç içe geçmişken…
Aklıma bir sözü geldi: Prof. Krugman, “Zombiler Kazandığında” başlıklı yorumunda, “Serbest piyasa köktencileri hemen tüm öngörülerinde yanıldılar, ama şimdi siyasi ortama her zamanından daha egemenler,” diyor ki, bu korkunç bir şey!
Böyle karanlık bir yolda ilerlemeye zorlayan “Zombiler”, halkın, özellikle çalışanların, bu yolun getirdiği yükleri uysalca kabul edeceklerine ya da başkaldırılarının zamanında ezilebileceğine inanıyorlar!
Sermaye derken aslında dikkatleri mali sermaye üzerinde yoğunlaştırmakta yarar var. Çünkü şu anda hâlen dizginler mali sermayenin elinde. Sözünü ettiğim “14” büyük aile hâlen ABD mali piyasalarını denetliyor.
Daha yakından bir bakış, türev piyasalarının yönetiminin üyeleri, JPMorgan Chase, Goldman Sachs, Morgan Stanley gibi bankalardan gelme, kimlikleri gizli tutulan, içlerine yeni kimseyi almayan, dokuz kişilik bir komitenin elinde olduğunu ortaya koyuyor.
Bu, George Orwell’in, “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ünü anımsatan, küresel bir oligarşik diktadır!
Orwell’in işaret ettiğiğ gibi sürdürülemez kapitalizmin ulaştığı koordinatlarda da “Savaş barıştır… Özgürlük köleliktir… Cahillik güçtür…”
Bunu böyle kılan da, her düzlemde tüketime eklemlenmiş kapitalist ahlâksızlıktır!
Kolay mı? Günümüzde ahlâk kapitalizmin ürünüdür. Bu bağlamda ahlâk kurallarını kapitalizm belirler. Bize dayatılan ahlâk egemen sınıfın ahlâkıdır.
F. Engels çok doğru olarak “egemen sınıf için iyi olan şey, egemen sınıfın kendisiyle özdeşleştiği bütün toplum için de iyi olmalıdır,”[6] demektedir.
Günümüzde egemen ahlâkı üreten, yayan ve meşrulaştıran araçlar, din ve milliyetçiliktir. Din, kendi ahlâkını meşrulaştırmaktadır. Ve bu ahlâki kuralları mutlak sayıp doğruluğunu tartışmaz hâle getirmektedir.
Milliyetçilik ise Türk toplumunun geçmişten günümüze gelen milli bir ahlâkın olduğunu ileri sürerek bu ahlâkı üretip, yayıp meşrulaştırmaktadır. Bu egemen ahlâkı “başkaldırmama”, “karşı çıkmama”, “boyun eğme” ahlâkı diye özetleyebiliriz.
Tüketim ahlâkı oluşturmak egemen sınıfın kârlarını artırmak… Bu ahlâk ise medya tarafından pazarlanıyor. “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) doğrultusunda yabancılaşmayı da dayatıyor. Bu ahlâkın parolası tüketimdir. Felsefesi ise “tüketiyorum o hâlde varım”dır.
Bu ahlâka “McDonalds” ahlâkı ya da “Coca Cola” ahlâkı da diyebiliriz. Bu bağlamda McDonalds’a gitmek ahlâki olarak “iyi” ya da Coca Cola içmek ahlâki olarak “iyi” kabul ediliyor. Bu ahlâk Amerikan yaşam tarzını da dayatıyor. Tüketim ahlâkı gençleri ciddi bir boyutta etkilemektedir. Gençler artık marka giyiyor. Modaya ayak uydurmak için kendilerine yabancılaşıyorlar. İhtiyaçtan fazla aşırı tüketim çılgınlığı yüzünden de doğa tahrip ediliyor. Bundan da kapitalist tekeller kâr ediyor.
Tüketim fetişizmi yaratan bu ahlâkın kuralları (ölçütleri) ise tükettiğin kadar “iyi”sin ilkesine dayanıyor ve sonuç olarak da aşırı tüketim, yabancılaşmaya, doğanın tahrip edilmesine neden oluyor.
Günümüz insanı “başkaldırmama”, “boyun eğmeme” ahlâkı ile “tüketim”, “yabancılaşma” ahlâkının karışımından meydana gelmektedir. Bu bağlamda egemen sınıf bu ahlâkı mutlak, değişmez olduğunu ileri sürüyor. Böylelikle sömürü düzeninin sürmesine yardımcı oluyor. Oysa mutlak, değişmez diye bir ahlâk olamaz.
Bunun için F. Engels, “Herhangi bir ahlâki doğmayı, ahlâk dünyasının da tarihi ve uluslar arasındaki farkları aşan kendi sürekli ilkeleri olduğu bahanesiyle, ölümsüz kesin ve değişmez bir ahlâk yasası olarak bize zorla kabul ettirmeye yönelik her girişimi reddediyoruz,”[7] diyordu.
Bize dayatılan egemen sınıfın ahlâkını reddetmeliyiz. Bu ahlâkı reddediş ise yeni bir ahlâk oluşturmakla mümkündür. Bu ise ileri toplumu temsil eden devrimci sosyalist ahlâktır.
Devrimci sosyalist ahlâk komünist toplumda egemen olacak “yeni insan”ın ahlâkıdır.
Devrimci sosyalist ahlâk insanı yabancılaşmadan kurtarmayı hedeflemektedir. Her türlü kapitalist-emperyalist pislikten arınmayı, -parayı değil- insanı hayatın merkezine koymayı hedeflemektedir.
Devrimci sosyalist ahlâk doğayı tahrip etmeyen, tüketim fetişizminden kurtulmuş insanın ahlâkıdır. Proleter ahlâk sorgulayan, eleştiren, düşünen insanın ahlâkıdır.
Özetle toplumun ulaştığı iktisadi aşamanın ürünü olan ahlâk, üretim ilişkilerinin değişmesiyle değişmektedir.
Son olarak da şunlar söylenebilir: “Ahlâk sorunu karşısında Marksizm’e yalnızca olumsuz ve eleştirel bir tutum yakıştırmak kesin olarak yanlıştır. (…) Marksizm, ahlâksal yabancılaşmadan ve ideolojik kuruntulardan sıyrılmış yeni bir ahlâk kurmak gerektiğini ileri sürmektedir. Bunu yaparken de gerçeklerin dışında ortaya bir takım değerler koymayı reddetmekte, dolayısıyla ahlâksal değerlerin temelini gerçekler içinde aramaktadır.”[8]
HAYATI AŞKLA SEVMEK
O hâlde verili çürümeyi aşacak olan yeni ahlâk (ya da reddiye) hayatı aşkla sevmekten başka bir şey olamaz ve olmamalıdır da! 
Kolay mı? Hepimiz Prometheus’la Sisyphos gibi bir sevda mahkûmuyuz. Ateşi tanrılardan çalıp insana getirdiği için gece boyunca kargalar ciğerini oyuyor Prometheus’un. Sisyphos’unki de başka bir sevda! Cehennem’de iri bir kayayı dağın eteğinden tepesine çıkarmaya hükümlü. Tam doruğa ulaştıracakken kaya elinden kayıp aşağıya yuvarlanır…
Sevda, insana bağışlanmış en yüce duygudur…
Nihayet kavgasız sevda olmayacağı gibi, sevdasız da kavga olmaz, olamaz…
Disraeli’nin ifadesiyle, “Varlığın ilkesi ve sonu aşk”ken; sevda, her daim yepyeni kalabilen eski(meyen) bir serüvendir; hem de Fuzuli’ye, “Aşk imiş her ne var âlemde,” dedirtecek kadar…
Bir başkasının hayatını yaşamak olan aşk iki iken bir olmaktır; insan olmak (ve kalmak)’ın besinidir.
Çünkü sevmeyi bilmeyen, ölmeyi de bilmez.
Evet, “Aşk, aşktır…” En iyi böyle tarif edilir…
Aslında özlem ile özlenenden başka bir şey olmayan aşka, nihayetinde her şey boyun eğerken; tezatlarla beslenen aşk, büyük bir öğretmendir ve bir yerde de aşk, aklın ötesine çıkanın işidir.
“Pek çok”un bile az olduğu aşkın tutkularıyla mucizeye inanma hâlidir sevda. Bunun için de aşk ile “delilik” ya da kahramanlık ekseriya aynı şey veya iki kardeştir…
Herkesi eşit kılan aşk, tüm hiyerarşileri yerle yeksan eden bir korkusuzlukla aynı yöne birlikte bakabilmektir…
Nihayetinde “Aşkın zamanı… tüm hayatların tek bir anda algılanışıdır,” Octavio Paz’ın deyişiyle…
Hayatı aşkla sevmek de, devrimcilikten, Bizimkiler gibi başkaldırmaktan başka bir şey değildir…
BİZİMKİLER
Bizimkiler bir radikal sosyalist isyandır!
Hayır; sakın ola Onları birer “ulusal solcu” gibi sunmaya kalkışanlardan Sönmez Targan’ın, “68 kuşağının bağımsızlık istemi Mustafa Kemal devinmesinin Kurtuluş Savaşı hedefleriyle büyük ölçüde örtüşüyor. 68 kuşağının Mustafa Kemal ve devinmesini dışlama ve küçümseme lüksü olmadı. Böylesi bir kompleksi yoktu. Tersine Samsun-Ankara yürüyüşü anımsanırsa, bu, Mustafa Kemal ve devrimleri adına düzenlenmişti. Bütün dünyanın da kabul ettiği gibi Mustafa Kemal büyük bir önderdi. Bugün bize düşen görev, onu yadsımak değil, aşmak olmalı,” türünden zırvalarına aldırmayın!
12 Mart ve 12 Eylül anılarıyla Oral Çalışlar’ın, “Türk solunun Kemalizmle hesaplaşması kolay değil. Darbecilikle hesaplaşması ise hiç kolay değil,” söylenceleriyle yaşanan devrimci serüvenin “darbecilik” ile “suçlanması”na ilişkin olarak Oğuzhan Müftüoğlu’nun anlattıkları çok önemlidir…[9]
Konuya ilişkin olarak Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kurucularından ve Sıkıyönetim Mahkemesi’nde İkinci THKO Davası’nda yargılanıp, 15 yıla hüküm giyerek, 4.5 yıl sonra genel afla tahliye olan Tuncer Sümer’in “Tarihe bir not düşülmesi düşüncesiyle, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının zaman zaman üzerinde tartışılan bir yönünü aydınlatmak istiyorum,” vurgusuyla dediklerine gelince:
“Bugüne kadar anlatılan veya aktarılan, birlikte yaşadığımız birçok olay ya yanlış anlatılıyor veya herkes kendi anlayışına göre yorumlayarak aktarıyor. Bunlardan birine, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ‘cuntacılık’ veya ‘askerî darbecilik’ konusundaki yaklaşımlarına kısaca değinmek istiyorum.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının örgütlenmeye başladıkları günlerdeki isimleri ‘dağcılar’dı. Çünkü Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga ve tüm ekip arkadaşları, Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerine karşı silahlı propaganda amacıyla dağa çıkacaklarını her ortamda, herkese anlatıyorlardı…
Deniz Gezmiş ve arkadaşları, devrimci mücadele içinde bulundukları tüm yaşamları boyunca darbelere ve askerî cuntalara hep karşı oldular ve öyle davrandılar.”[10]
Evet durum bu: Yani ortaya çıkışıyla “Kemalizm’den etkilenerek başlayan hareket”, düzeni değiştirme isteği ve iradesi ön plana çıktıkça, Kemalist devletle çatışma başladı ve darağacına “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği” diyerek çıktı; Kızıldere’de “Biz buraya teslim olmaya değil, ölmeye geldik” diye haykırdı…
Çünkü “1968-1971 döneminde yapılmış seçimlerde volontarizmin etkisi kuşkusuz büyüktü; …silahlı mücadeleyi de içine alan kimliğin belirgin özelliği devrimcilikti.”[11]
Bu süreçte, her tarihsel oluşumdaki üzere gelgitler yaşandı…
Mesela 60’lı yıllarda üç şairin yapıt(lar)ı öne çıktı.
Ataol Behramoğlu’nun ‘Birgün Mutlaka’sı…
Özkan Mert’in ‘Kuracağız Herşeyi Yeniden’…
İsmet Özel’in ‘Evet İsyan’ı…
Kimileri “ulusal sol”cu (Ataol) oldu.
Kimileri yurtdışında (Özkan) yaşıyor.
Kimileri (Özel) isyandan İslâma geçti.
Bu yapıtların adlarının birbirini bütünleyen, 60’ların hayallerinin/ düşlerinin bir diyalektiği vardı.
Ardarda yazıldığında görüleceği gibi: Bir Gün Mutlaka; Kuracağız Her Şeyi Yeniden; Evet İsyan…
Ne güzel anlatıyor bu devrimci yürüyüşü; zaten aslolan da bu değil mi?
Yani umudun sürmesi, düşlerin çaldırılmaması…
Onların yani Bizimkilerin anlatılmayan öykülerinden söz edelim yer gelmişken…
Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil, İbrahim Kaypakkaya ve niceleri…
Örneğin 1944 doğumlu Sinan Cemgil: Meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar.
Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu.
İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.
Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi.
ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu.
ODTÜ’de “Hoca” deme adetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü.
Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı. Yirmi yedi yaşındaydı.
Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti.
Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi: “Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekâlı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar.”
Mesela Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/ Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/ Adalıyım… Adalıyım.”
Sonra Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.
SBF’nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.
Dersim’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden; Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı.
1971 darbesinde Sansaryan Han’daki işkenceler sırasında polisler önemli bir delil buldu; devrimcilerin hemen çoğunda aynı tip mavi ya da kırmızı külot vardı.
Sordular; “bu donların anlamı ne; mavi ile kırmızının farkı ne; bunlar THKO’nun rütbeleri mi?”
İşkencedeki sporcu gençler gülmemek için kendini zor tuttu, “bunlar” dediler; “ODTÜ Spor Kulübü’nün donları!”
Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o. İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.
Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ’lü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi.
O da 25 yaşındaydı.
O kuşak bir kişiyi bile öldürmedi; ama tam 43 can verdiler.
Ya da hiç küfür etmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama…”
Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler.
Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar.
İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler.
Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto Depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler.
Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar. 68’li kızlar da vardı bu eylemlerde; hem de mini etekleriyle.
Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır” yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. O hippi; Kızıldere katliamından tek sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’ydü.
Hayalleri vardı; dillerinde ise John Lennon’un “Imagine” şarkısı…
Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlana resmî çizip altına “Ben İnsanım” yazıp hâkime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.
Resimden, edebiyattan gelmişlerdi.
Ellerinden kitap düşmedi hiç…[12]
İşte Bizimkiler bu ve bundan çoğu oldukları, olabildikler için Bizimkilerdi; önemlilerdi…
“ONLAR”IN KIZILDERE’Sİ
İşte bunun için çok önemlidir; büyük bir direniş ve olağanüstü bir devrimci dayanışma örneği olan Kızıldere…
Kolay mı? On’lar, devrimci düşünceleriyle yüreğimizde, bilincimizde ve vicdanımızda yaşadı, yaşıyorlar. Halklarımızın kurtuluş mücadelesinde devrim ve sosyalizm şiarını kanlarıyla yazdılar. Eylem insanı olmak ile önder olmanın bir ve aynı şey olduğunu öğrettiler bize…
Çünkü, Kızıldere eylemcileri; o insanî değerleri ve olması gereken devrimci dayanışmayı can(lar)ı pahasına ortaya koydukları için hatırlamamız gereken devrimci iradenin ne olduğunu anlatırlar bizlere… (THKP-C ve THKO’nun örnek devrimci dayanışması olarak Kızıldere, ne yazıktır ki bir daha yaşanmadı!)
Kızıldere son değildir; O, dün, bugün ve yarındır…
Tarihsel önemdeki bir dönemeçtir.
Ancak yalnızca tarih dönemeçte değil, bugünü anlamaya ve geleceği kurmaya yönelik bir mecradır; yani gelecektir…
Çünkü 30 Mart 1972 bir tarih olmanın ötesinde içinde politik irade ideoloji ve yoldaşlık kavramını en içten şekliyle barındıran bir manifestonun yazıldığı tarihtir.
Kızıldere savaşmanın, mücadele etmenin ve direnmenin politik iradesidir.
Kızıldere yaşamanın ve başka bir dünyanın mümkün olduğunun ideolojisidir.
Kızıldere, Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Cihan Alptekin, Ömer Ayna yani On’lardır…
DENİZ’LER
Mesela 6 Mayıs 1972 sabahı katledilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan…
Hani “Ali Elverdi’nin 12 Mart döneminde, başkanı olduğu Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında verdiği ölüm cezasıyla tarihe geçmişti…
Elverdi bu hukuk dışı davranışını şöyle savunmuştu: –İdamları ibret-i müessese olmuştur. Onlar asıldıktan sonra hadiseler durmuştur.[13]
Ya da idam için el kaldıran 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, “Ortada merhamet, vicdan var. Ama kanun, nizam da var,” dediği; idam kararını veren Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin başkanı emekli Tuğgeneral Ali Elverdi’nin büyük oğlu İskender Elverdi’nin, babasının verdiği karardan hiçbir zaman pişmanlık duymadığını belirterek, “Bir karar verildi. Değerlendirmesini tarih yapacaktır. Mutlaka üzülmüştür olanlara ama karar birçok hukuki boyuttan geçti,” diye eklediği katliam…
Nihayet Onları astılar. Hem de Meclis kararıyla… 238 milletvekili ‘kabul’ oyu verirken, 53 milletvekili “Hayır” demişti…
Ancak 6 Mayıs 2008 tarihindeki konuşmasında Deniz Baykal’ın bile, “Türkiye’de 36 yıl önce kurulu düzen, statüko, egemen güçler, bütün acımasızlıklarıyla 3 genç insanı, bir tek kişinin bile canına kastetmedikleri, hiç kimsenin ölümünün sorumluluğunu üzerlerinde taşımadıkları hâlde bu 3 genç insanı, Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı ve Hüseyin İnan’ı idam etti. Bu, bütün toplumumuz için hâlâ derinleşen bir pişmanlık duygusudur. Bütün toplumumuz adına, bu 3 yiğit genç insanı, 36 yıl sonra, sevgiyle, dostlukla anmayı görev biliyorum,” demek zorunda kaldığı koordinatlarda Onların katledilmesini kim savunabilir?
Lakin unutulmasın; “Herkesin unutamadığı bir Deniz Gezmiş vardı.”[14] O hâlâ yaşamaktadır; radikal sosyalisttir; Kürtlerin kardeşidir; faşistlerin diş bilediği düşmanıdır…
Burada bir parantez açmadan, altını defalarca çizmeden geçmeyelim: Onlar son nefeslerinde bile halkların kardeşliğini haykıran enternasyonalist sosyalistlerdir!
SER VERİP; SIR VERMEYEN İBO
Nihayet İbrahim Kaypakkaya…
Avni Özgürel’in bile, “Kaypakkaya farklıydı” vurgusuyla, “Bugünün gençliğinin zihninde ona ait kayda değer bir iz yok… Ezici çoğunluk adını hiç duymadı, az sayıdaki takipçileri de 20’li yaşların başındaki delikanlıdan ideolog çıkarma çabasına girdikleri için Kaypakkaya’nın esas üzerinde durulması gereken yanını gölgede bıraktılar. Esasen sosyalizme ümitle sarılmış, öğrenmeye aç genç bir insan olan Kaypakkaya’nın buram buram heyecan kokan ideolojik tahlillerinden bugüne taşınacak bir şey olduğunu da sanmıyorum.Peki onun gölgede kalan yanı neydi, diye sorarsanız; cevabım: Samimiyeti ve yerli olma çabası!
Kaypakkaya özellikle Kürt meselesi konusunda yeni yeni işitmeye başladığımız talepleri karnından konuşmadan açık seçik dile getiren kişidir. (…)
Kaypakkaya’ya saygım söylediğim vasıfların hepsine sahip olduğundan,” diye betimlediği O, insanlığın ‘Direnme Savaşı’nın Anadolu’daki Nigio Wan Trio’suydu…
70’li yılların kuşatıcı koşullarında, devrimci mücadeleyi engelleyici tüm kavramlardan yalınkat özgür kalıştı.
Başta Kemalizm, Kürt meselesi olmak üzere, ülkenin en netameli konularında duruştu.
Eşitliğe ve özgürlüğe sonuna kadar bağlı bir devrimcinin, cuntacı katillerin tüm uzlaşma ve boyun eğme tekliflerinin reddiydi, tavizsizlikti.
Ülkeye, halka ve dünya insanlığına olağanüstü adanma, özveri ve fedakârlık ihtiyacıydı.
Sadelik ve azla yetinmeydi. Yoksul halkın yaşam koşullarına yabancılaşmamaydı. Halka sırt çevirenlere değil, ellerini uzatanlara yakınlaşmaydı.
Görev bilinci, sebat, özenlilik, öz-söz tutarlılığı gibi bir dava insanında bulunması gereken yöntemsel nitelikli erdemlerin cisimleşmesiydi…
Halktandı, bizdendi, bizimleydi, Bizimkilerdendi O anılardaki üzere:
“Çorum Alacalı Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim’i Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne göndermişti. Yazları köye gelen İbrahim köy işlerine koşturuyordu.
Yaz sıcağında ortaya çıkıp, davarlara musallat olan bir sinek vardı, köylüler ‘bunelek’ diyorlardı. Bunelek davarı ısırdığında hayvanlar deliye dönerdi. Yine böyle bir gün davarlar bunelek saldırısına uğrayınca bir koşu kendilerini dereye atmışlardı. İbrahim elindeki sopayı saz gibi kullanarak şu türküyü yakmıştı:
Aşağıdan geldi buneleğin sürüsü,
Bizim mala kondu onun yarısı
Alinağa yakaladı birisi
Aldı götürüyo bakın anneler.
Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim için hazırlanan ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ isimli belgeselde, yiğit evladını böyle anlatıyordu.
Oğluna dair hepsi topu üç anısı vardı anlattığı. Sadece ‘Bu türküyü ara sıra mandolinle de çaldırır dinlerdim’ derken acıyla ve yoksullukla kararmış gözleri gülüyordu.
İkinci anısı, oğlunun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan atılmasıyla ilgiliydi.
İbrahim, 6. Filo’nun İstanbul kerhanesini ziyarete gelmesine itiraz edenler arasındaydı. Sağcılar da itiraz edenlere itiraz etmekle meşguldüler. Yayımladıkları bildirilerde ABD’yi ‘Ehli kitap’ sayıyorlardı. Çıkan çatışmalardan dolayı İbrahim, kaldığı öğrenci yurdundan atılmıştı. Babası onu tekrar yurda kayıt ettirebilmek için hatırlı bir hemşehrisine ricacı olmuştu. Hemşehri şart olarak İbrahim’in bir daha böyle eylemlere katılmayacağını bir kâğıda yazıp imzalamasını istemişti. Bu şartla yeniden yurtta kalabilirdi. Ali Kaypakkaya bu durumu oğluna söylediğinde ‘Baba silahın varsa çek beni vur, ‘niye vurdun’ demem. Ama bunu benden isteme! Ben bana inananları satmam, yarı yolda bırakmam!’ demişti.
Bu anıyı anlatırken bir baba evladıyla ne kadar onurlanırsa o kadar onurlanıyordu.
Üçüncü anısı, oğluna dair son anısıydı.
Oğlu, ‘Diyarbakır Zindanı’nda parça parça edilerek öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından kendisine teslim edilmişti. 430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı.
‘…Ordan bi hamal tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim.
‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.’
Aynı belgeselde, Muzaffer Oruçoğlu şöyle anlatıyor: ‘…hamallara karşı çok derin bir sevgisi vardı. Parti kadroları içinde en çok hamalları seviyordu. Diyordu ki bu adam bu kadar çalışıyor ama bu çalıştığını bakışlarıyla, sözleriyle, davranışlarıyla hiç açığa vurmuyor. Bu korkunç bir şey. Bu, peygamberlik gibi bir şey.’
İbrahim Kaypakkaya, yoksulların gönlündeki gülistanda ‘ser verip sır vermeyen yiğit’ olarak yatmakta.
24 yıllık ömrüne 5000 sayfalık teorik üretimi sığdırdı.
Kemalizmle hesaplaşmayı, Türkiye solunda ilk akıl edenlerden oldu.
Gitmediği köy, katılmadığı direniş kalmadı.”[15]
Hâlâ da, direnen ve dövüşen her yerde O; bizimle ve Bizimkilerle…
İSYAN SÜRÜYOR, SÜRECEK
Spartaküs’ten Kawa ile Şeyh Bedreddin’e uzanan isyan, Komün ve Ekim’den Bizimkilere sürüyor; Kuzey Afrika’dan Latin Amerika ile Uzak Doğu’yla sürdürülüyor…
Yani hayat devam ediyor…
Hem de şaşkın liberallerin, “Modern çağın ve toplumların belirleyici özellikleri bağlamında içeriklendiregeldiğimiz revolution/ ihtilal/ devrim kavramını, bu çağın ortalarından itibaren neredeyse yegâne sahiplenicisi hâline gelmiş -geleneksel- sosyalist perspektifin kıstasları ile ele aldığımızda, onunla Arap başkaldırısını örtüştürmenin hiç de kolay, hatta mümkün olmadığını görüyoruz,”[16]türünden yani Ömer Laçiner’in satırlarındaki maruzata inat…
Alexander Cockburn’un, “Neo-liberaller Fransa’ya bakıp ‘O şımarıklar yine sokağa indi’ diyor. Oysa refah devletinin kazanımları için savaşan işçilere kadeh kaldırmalıyız,”[17] saptamasından dalgın gözlerle silahına dayanıp düşündüğü hâliyle 1969’dan beri dünya direniş albümünde yerini alan Leyla Halid’in, “Biliyor musunuz, dünyaya taş atmayı biz öğrettik. Silahlı güçlere karşı taş atmak bizden sonra her türlü politik talep için Avrupa’da, ABD’de, Güney Amerika’da kullanılmaya başlandı,” haykırışınaisyan, tanık olduğumuz mecrada yol alıyor…
Görmeyen yok: 2010 yılı kapitalizmin ne kadar akıl dışı ve insana düşman bir ekonomik model olduğunu bir kez daha sergiledi. Hükümetler, 2010 yılında, geniş halk kitlelerinden gelen tüm itirazlara karşın bir seri, insan aklına zarar karar aldılar. Bu yüzden 2011’de sınıf mücadelelerinin, tüm dünya ölçeğinde sertleşeceğini kolaylıkla söyleyebiliriz.
Yerküre müthiş bir alt üst oluşa tanık ve taraf olurken Bizimkileri hatırlamanın, Onlardan öğrenmenin önemi devasa…
ONLARA DAHA ÇOK MUHTACIZ
Şimdi Bizimkilere; Onların isyancı insan olmak (ve kalmak) ahlâkına her zamankinden daha da çok muhtacız…
Çünkü Bizimkiler; Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Olağan bilinçte şey, baş aşağı edilmiş durumdadır,” dedikleri kapitalist -tüketim- sürüleştirilmesine en iyi itirazdırlar…
İnkâr edemeyiz; kapitalist meta fetişizmi insan(lık)ı sürüleştiriyor…
Raymond Ruyer’in, “Özgür halk, bugünkünden farklı şeyleri hâlâ tahayyül edebilen halktır,” deyişini tashih ederek yığınları körleştiriyor…
Aslı sorulursa Friedrich Engels’in, “Bundan böyle toplumsal olarak yaratılan ürünler, üretim araçlarını gerçekten kullanan ve ürünleri gerçekten üreten kimseler tarafından değil ama kapitalist tarafından sahiplenildiler.
Üretim araçları ve üretim, özsel olarak toplumsal duruma geldi; ama bireylerin, herkesin kendi öz ürününe sahip olduğu ve pazara taşıdığı özel üretimi öngerektiren bir sahiplenme biçimine bağlı tutuldular. Üretim biçimi onun ön koşulunu ortadan kaldırdığı hâlde, bu sahiplenme biçimine bağımlı kılındı. (…) Yeni üretim biçimi, bütün önemli üretim kesimlerinde ve ekonomik bakımdan bütün önemli ülkelerde egemen bir duruma geldiği ve bunun sonucu bireysel üretimi önemsiz kalıntılar durumuna indirgeyecek denli yerinden ettiği ölçüde, toplumsal üretimle kapitalist sahiplenme arasındaki uyuşmazlığın da o ölçüde kabaca ortaya çıktığı görülüyordu,”[18] diye betimlediği tabloda “Meta fetişizmi, kendilerine bağışlanan emekten ayrı olarak ürünlerin kendi içlerinde ve kendilerinin değerine sahip olma görüntüsüdür.”[19]
Yine Karl Marx’ın işaret ettiği üzere, “Ürünlere meta damgası vuran ve belirli hâle gelmeleri, meta dolaşımı için zorunlu bir başlangıç olan nitelikler, insan, kendi gözünde, bunları değişmez özellikler olarak kabul ettiği için, tarihsel niteliklerinin değil de anlamlarını çözmeye kalkışmadan önce, zaten toplumsal yaşamın doğal ve kendiliğinden anlaşılır biçimlerinin kararlılığını kazanmış bulunurlar.”[20]
“Değişim-değerini yaratan emeği nitelendiren bir başka şey de (…) kişiler arasındaki toplumsal ilişkilerin, söz uygun düşerse, tersine görünmesi, nesneler arasındaki bir toplumsal ilişki gibi görünmesidir.”[21]
Söz konusu “toplumsal ilişki”, bir egemenlik yani hâkim ideoloji ve hegemonyadan başka bir şey değildir…
Bilinir: “Kapitalizmde tahakküm sadece baskı ile değil, fikirlerin ustaca hegemonyası yoluyla da gerçekleşir. İktidar/Güç yalnızca kaba yasal ya da fiziksel baskı değil, aynı zamanda dilin, ahlâkın, kültürün ve sağduyunun tahakkümüdür.
Yığınlar düşünsel tahakkümü içselleştirilmeleri sağlanarak susturulur ve yönetilirler. Bu hegemonik fikirler aslında aşağı sınıfların gerçek yaşantıları hâline gelir.”[22]
Malum “Emek gücünün yeniden üretiminin yalnızca nitelikliliğinin yeniden üretimini değil, kurulu düzenin kurallarına boyun eğmesinin de yeniden üretimini, yani egemen ideolojinin işçiler için yeniden üretimini ve sömürü ve baskı görevlileri için yönetici sınıfın egemenliğini söz ile sağlasınlar diye egemen ideolojiyi düzgün kullanma yeteneğinin yeniden üretimini gerçekleştirir. (…) Çünkü emek gücünün niteliklerinin yeniden üretimi, ideolojik tabi olma biçimlerinin egemenliği ve çerçevesinde sağlanır.”[23]
Tıpkı Karl Marx ile Friedrich Engels’in yıllar öncesinde haykırdıkları gibi: “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. (…) Kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. (…) Kendisinden önce egemen olan sınıfın yerini alan her yeni sınıf kendi amaçlarına ulaşmak için de olsa, kendi çıkarını, toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı olarak göstermek zorundadır.”[24]
Toparlarsak Duverger’nin kapitalist siyaset için özetlediği, “Her şey -ya da hemen hemen her şey- kısmen siyasaldır ve hiçbir şey -ya da hemen hemen hiçbir şey- tümüyle siyasal değildir,”[25]formülasyonu ekseninde dinden,[26] seçimlere[27] dek hemen her şey ezilenlerin hâkim ideoloji tarafından meta fetişizmiyle köleleştirilip, sürüleştirilmesinden başka hiçbir anlam taşımazlar…
İşte bu “çaresiz(leştrilmiş)lik tablosunun nasıl aşılacağını bize, Onların tarihi, Bizimkilerin isyanı öğretmektedir…
Tıpkı Ataol Behramoğlu’nun, “Yaşamak bu yangın yerinde/ Her gün yeniden ölerek
Zalimin elinde tutsak/ Cahile kurban olarak
Savunmak gerçeği, çoğu kez/ Yalnızlığını bilerek
Korkağı, döneği, suskunu/ Görüp de öfkeyle dolarak
Toplanıyor ölü arkadaşlar/ Her biri bir yerden gelerek
Kiminin boynunda ilmeği/ Kimi kanını silerek
Kucaklıyor beni Metin Altıok/ ‘Aldırma’ diyor gülerek
‘Yaşamak görevdir bu yangın yerinde/ Yaşamak, insan kalarak,” dizelerindeki üzere…
Evet, evet Onlardan öğrenmek, “YDD” vahşet karşısında insanlığın, ama aynı zamanda doğanın da geleceksizleştirilmesine “Dur” demektir…
Çünkü yerküre, sürdürülemez kapitalist talanla bir ekolojik yıkım eşiğine ulaşmışken; ayrıca da derin bir çöküşün ardından uzun bir durgunluğa dönüşen büyük kriz, yeni denge(sizlik)lere gebedir…
Kriz, aşırı sağcılığın yoğunlaştığı Kuzey’de ırkçılığa; Güney’de ise dinsel ve milliyetçi yükselişe kapı açıyorken; “İyi de nereye gidiyoruz” mu?
NEO-LİBERAL FAŞİZME DOĞRU
Öncelikle Önder Eren Akgül’ün, “Otoriterlik neo-liberal dönemin olmazsa olmaz unsurlarındandır,”[28]saptamasının altı çizilip, kapitalizm açısından faşizmin özüne indirgenmiş liberalizm olduğunun unutulmaması gerek…
Bu bağlamda “neo-liberal faşizm” saptaması teorik bir fantezi değil, yerli yerine oturtulması gereken somuttur…
Faşizmi, daha önce yaşanmış örneklerin biçimiyle sınırlarsanız; onun dinamik yapısına mündemiç biçimlenişlerini kavrayamazsınız…
Faşizmin, kapitalist sermaye birikiminin hizmetindeki (yer yer “özerk”leşebilen!) bir süreçtir; doğrusal, kesintisiz ve evrimsel değil, diyalektik seyreden ve eşitsiz gelişen türden…
Tezahürleri farklılaşabilen faşizmin gelişimi incelenirken asla unutulmaması gereken; onun kapitalist sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda adım adım “ilerleyen” bir sürecin ürünü olduğudur…
N. Poulantzas’ın, ‘Faşizm ve Diktatörlük’ başlıklı yapıtında, “Faşizm, sakin bir gökyüzünde birdenbire kopan bir sağanak gibi gelmez” demesi de bundandır zaten…[29]
Faşizm ile kapitalizm ve emperyalizm arasında tarihsel ve yapısal bir ilişki vardır. Bu yüzden faşizm çözümlemelerinde kapitalizm ile emperyalizmin dönemsel özellikleri önem taşır. XIX. veya XX. yüzyıl emperyalizmi ile günümüz emperyalizminin koşulları aynı değildir.
Bugün çevre ülkelerin bağımlılık derecesi çok daha yüksek, bu devletlerin manevra yeteneği çok daha kısıtlıdır. Devlet politikalarına, hatta rejim değişikliklerine bile büyük ölçüde bölgesel ve küresel güç odaklarının iktisadi ve siyasi çıkarları yön vermektedir.
Faşizm -Dimitrov’un, Enternasyonal’ın VII. Kongresindeki konuşmasındaki ifadesiyle, “Bir burjuva hükümetin ötekiyle yer değiştirmesi gibi basit, sıradan bir gelişme değil, devlet biçiminin değişmesidir”
Olağanüstü koşullarda ortaya çıkan bir “olağanüstü” devlet biçimidir. Özel bir konjonktürde; sınıfsal güç dengesi/ dengesizliklerinin çok kritik bir anında gelişir.
İki tür konjonktürde geliştiği saptanmıştır: Biri, Poulantzas’a göre burjuvazinin saldırıya, işçi sınıfının savunmaya geçtiği; öteki ise, Gramsci’ye göre tarafların birbiriyle yenişemeyip, katastrofik bir siyasal ortamın doğduğu durumlardır.
Her ikisinde de işçi sınıfının bölünmüşlüğü, örgütsüzlüğü, siyasal birlik ve temsiliyetten uzak olması önem taşır.
Faşizmin gelişiminin bir başka ön koşulu, burjuvazi içi çelişki ve çatışmaların yoğunlaşmasıdır. İktidar bloğunun çözülmesi, egemen sınıflar ile siyasal partiler arasında bir temsiliyet sorununun ortaya çıkması, sınıf içinde ve sınıf dilimleri ile temsilcileri arasında meydana gelen kopuşlar yüzünden ilişkilerin artık eski yöntemlerle sürdürülemez hâle gelmesi ve bu gerilimin devlet katına yansıması gibi. Özellikle devlet organları arasında ve bunlarla yönetici sınıf arasında eşgüdüm ortadan kalkar ve bir otorite boşluğu doğarsa faşizm kaçınılmazdır. Bu durumda hâkim bloktan bir sınıf ya da sınıf dilimi diğerlerine kendi üstünlüğünü dayatıp, iktidar bloğunu yeniden kurarken, yönetici sınıf da, polis, istihbarat birimleri, paramiliter milis güçleri, yarı resmî şebekeler (paralel devlet) ve baskı grupları aracılığıyla devlet çekirdeğini yeniden tahkim eder.
Devletin yeniden örgütlenmesiyle siyasal roller ve ilişkiler de değişir. Kah ordunun (militarist faşizm), kah polisin (polis devleti), kah da hükümetin (sivil faşizm) rolü ve gücü artar. Her üç durumda da güç, devlet içinde bir merkezde yoğunlaşmış, dolayısıyla kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti fiilen geçersizleşmiştir. Güçlenen, seçimle gelen hükümet dahi olsa sonuç değişmez. Çünkü bu kez ‘çoğunluk tiranlığı” söz konusudur. Halkın algısının farklı olması da o kadar önemli değildir. Çünkü yürütmenin toplumsal bedeni nasıl bir zar gibi sarıp, kuşattığı faşizmin son evresine kadar genellikle fark edilmez. Hatta halkın bunu bir kucaklaşma, iktidarla bütünleşme olarak algılayıp, hoşnutluk bile duyması olasıdır.
Faşizmin gelişim koşullarından biri de, egemen ideolojilerin krizidir. Bu, hâkim sınıf ideolojilerinin öteki sınıf ideolojilerini soğurma yeteneğini yitirmesi (özel ideolojik kriz) ya da hem egemen hem de bağımlı sınıf ideolojilerinin aynı anda etkisizleşmesi (genel ideolojik kriz) biçiminde olabilir. Her iki şıkda da yeni tutkallara ihtiyaç duyulur. (Milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi, dinci ve muhafazakâr türden gerici ideolojiler, faşizmin doğal harçlarıdır.)
Öte yandan faşizm, Komintern tezleri’ndeki üzere, tek başına finans sermayesinin diktatörlüğü de sayılamaz. Çünkü en azından başlangıç dönemlerinde orta ve küçük sermaye gruplarının çıkarlarını eklemleyecek bir takım politikalar da güdülür. Aksi hâlde toplumsal taban genişletilemez.
Faşizmin gelişimi doğrusal, evrimsel, kesintisiz ve çelişkisiz bir seyir izlemezken;[30] çeşitlilik arzeder.
Bu noktada Amerikalı siyaset analisti Dr. Lawrence Britt’in, 2003 yılında ‘Free Inquiry Magazin’ dergisinde yayınlanan ‘Fascism Anyone’ başlıklı makalesi anımsanmadan geçilmemelidir.
XX. yüzyılda yedi ayrı ülkedeki faşist uygulamayı yani Hitler Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı, Franco İspanya’sı, Salazar Portekiz’i, Papadopulos Yunanistan’ı, Pinochet Şili’si, Suharto Endonezya’sını inceleyen yazar; bu deneylerden hareketle faşist bir rejimin ondört özelliğini şöyle sıralar:
i) Güçlü ve sürekli milliyetçilik: Faşist rejimler sürekli olarak vatansever şiarlar, sloganlar, semboller kullanma eğilimindedir.
ii) İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi: Bu rejim altındaki insanlar, “Belirli durumlarda insan haklarının göz ardı edileceğine” ikna edilirler.
iii) Düşmanların-günah keçilerinin yaratılması: Bunların da (cemaati) birleştirici etken olarak kullanılması.
iv) Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi: Asker ve ordu hizmetleri alabildiğine yüceltilir.
v) Cinsel ayırımcılığın şahlanışı: Faşist rejimler neredeyse tamamen erkek egemen olma eğilimindedir. Geleneksel cinsiyet rolleri daha da katı hâle getirilir.
vi) Medyanın kontrol altına alınması: Kimi zaman medya hükümet tarafından doğrudan kontrol edilirken, diğer durumlarda dolaylı olarak kontrol edilir. Sansür çok yaygındır.
vii) Ulusal güvenlik takıntısı: “Korku” hükümet tarafından, kitleler üzerinde harekete geçirici bir araç olarak kullanılır.
viii) Din ve yönetimin iç içe geçmesi: Bu rejim, ulus içindeki en yaygın dini kamuoyunu manipüle etmek için kullanır.
ix) Özel sermayenin gücünün korunması: Bunu hükümetle iş dünyası arasında karşılıklı çıkara dayalı bir ilişki tesis ederek ve belli bir iktidar eliti yaratarak yapar.
x) Emek gücünün baskı altına alınması: İşçi sendikaları ya tamamen saf dışı edilir ya da şiddetle baskı altına alınır.
xi) Aydınların ve sanatın küçümsenmesi: Yüksek öğrenim ve akademiye karşı açık bir düşmanlığı körükler ve teşvik eder. Sanatta ifade özgürlüğü açık saldırı altındadır.
xii) Suç ve cezalandırma ile baskı altına alma: Polise kanunları zorla uygulaması için neredeyse sınırsız bir yetki verilir. İnsanlar genellikle polisin suiistimallerine göz yummaya hatta vatanseverlik adına sivil özgürlüklerden feragat etmeye razı olur. Sınırsız güce sahip ulusal bir polis gücü vardır.
xiii) Adam kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama: Devlet, her zaman yönetim kadrolarına birbirini atayarak hükümetin güç ve otoritesini onları hesap vermekten korumak için kullanan bir grup ahbap ve müttefikler tarafından yönetilir.
xiv) Hileli seçimler: Faşist rejimlerde seçimler bazen tamamen göz boyamak için yapılır.
Elbette bunların tümü kapitalist sermaye birikimin selameti için gerçekleştirilirken; “ulusun çıkarları” adına tezgâhlanır…
Toparlarsak faşizm için otoriter-totaliter bir iktidar anlayışı ile dayatmacı-agresif politikalar kaçınılmazken; devletin konsolidasyonu ve düzenin stabilizasyonu için (kimilerinin “normalleşme” diye umutla sarıldığı ama gerçekte krize giren burjuva düzeninin) restorasyonundan başka bir anlam taşımayan güç kullanımın sınırsızlaştığı bir dönemdir.
Bu kapsamda ‘Beyaz Bant’ filminin yönetmeni Michael Haneke’in, “Faşizm, güncelliğini her zaman korudu, gündelik yaşamımızı irdelediğimizde bu acı gerçekle yüz yüze gelir ve o korkunç korkuluğu yanı başımızda hissederiz,” dediği koordinatlarda dünyadaki neofaşizm tehlikesine dikkat çeken önemli yazarlardan biri de Columbia Üniversitesi tarih profesörlerinden Robert O. Paxton’dur…
‘The Anatomy of Fascism’ başlıklı yapıtın “Faşizm Hâlâ Olanaklı mıdır?” bölümünde Paxton, neo-faşizmin ortaya çıkışını haber veren olayları özet olarak şöyle sıralıyor:
“Balkanlar’daki etnik temizlik…
Komünizm sonrası Doğu Avrupa’da aşırı milliyetçiliğin keskinleşmesi…
İngiltere, Almanya, İskandinavya ve İtalya’da göçmenlere karşı ‘dazlak’ şiddetinin artması…
Neo-faşist bir partinin 1994’te Silvio Berlusconi hükümetine katılması…
Nazilerle işbirliği yapan Jörg Heider’in Şubat 2000’de Avusturya hükümetine girmesi…
Fransız sağının lideri Jean-Marie Le Pen’in, 2002 Mayıs’ında Fransız başkanlık seçimlerinin birinci turunda şaşırtıcı biçimde ikinci sıraya yükselmesi…
Hollanda’da göç karşıtı Pym Fortuyn’un şimşek gibi yükselişi…
Son olarak bütün dünyadaki radikal sağcı grupların yükselişi ve bu yükselişin aşırı sağcı eylem ve söylemleri canlandırışı…”[31]
Paxton, popüler Amerikan faşizminin, dinci, siyah karşıtı ve 11 Eylül 2001’den beri anti-İslâm olduğunun da altını çiziyor…
Batı Avrupa’da seküler ve anti-Semitik olmaktan çok anti-İslâmcı olduğuna işaret ediyor; Rusya ve Doğu Avrupa’da da, dinci, anti-Semitik, Slav milliyetçiliğine dayalı ve Batı karşıtı olduğunu açıklıyor; neo-faşizmin gamalı haç yerine, geniş kitlelerin daha güncel ve yerel olan simgelerini kullandığına dikkat çekiyor.
“DEMOKRASİNİN SONU”
Değişim ve başkalaşım rüzgârlarının bir fırtınaya dönüştüğü III. Büyük Bunalım güzergâhında tüm veriler artık “Demokrasinin sonu mu?” sorusunu da devreye sokmaktadır.
 Aslında Étienne Balibar’ın da tartışmalarında işaret ettiği üzere,[32] halkın kendi kendini yönetimi olarak demokrasi kavramsallaştırmasında, müphemlik demokrasiden ziyade onu ete kemiğe büründüren halk mefhumundaydı.
Yani halksız bir demokrasi; sadece yalan veya manipülasyondur…
Albert Camus’nün, “Çağdaş siyasi toplum, bir ‘insanları umutsuzluğa düşürme makinesi’dir,” saptamasını unutmadan “halk” dedim; bu kavramın altını çizdim…
Bilindiği gibi V. İ. Lenin, devrimci savaşım esnasında “halk” kavramının yaratacağı sorunların farkındaydı. Bu nedenle de, halk kavramını “proletarya” kavramıyla rabıtalı olarak değerlendiriyordu. Proletaryanın devrimci savaşımında birer yedek kuvvet olarak işlevselleşme potansiyeline sahip olabilecek toplumsal kesimler (küçük burjuvazi, sol entelektüeller, köylüler vb.) omurgasını proletaryanın teşkil ettiği “halk” düzleminin içine çekiliyordu. Bu durum halk kavramının geleneksel burjuva anlamının çözülmesiydi. Dahası burjuvazinin söz dağarcığından bir tür radikal kopuştu. Siyasi kavramların yeniden ve başka biçimlerde anlamlandırılmasıydı. Nietzsche’nin ifadesiyle “Değerlerin yeniden değerlendirilmesiydi.”[33]
Lenin’in, halkın gerçek dostları kimlerdir sorusu etrafında sürdürdüğü mülahazalar, esasında proletaryanın gerçek dostları kimlerdir sorusuna odaklanıyordu. Bir başka ifadeyle, burjuvazinin düzleştirici ve genel dünya tasavvurunda, siyasi ve hukuki temsilini “ulus” kavramıyla kazanan halk, bir odak olmaktan hızla uzaklaşıyordu. Halk kavramı politik söyleme iştigal ettiğinde vurgu “ulusa” değil emekçilereydi artık. Bu odak kaymasıyla demokrasi mücadelesinin de bağlamı bir başka mecraya taşındı. Keza Lenin sosyalizme “en tam ve gelişmiş” demokrasiyle geçilebileceğinin de farkındaydı. En gelişmiş demokrasi biçimi de, proletaryanın devrimci savaşımına pozitif katkıda bulunan demokrasi anlayışıydı. Demokrasinin bu minvalde değerlendirilmesi ve siyasi mücadelenin konusu hâline gelişi, sınıflar savaşımıyla paraleldi. Demokrasinin proletaryanın genel devrimci savaşımının dışındaki kullanım ve varoluş tarzları, kapitalizmin değirmenine su taşımak demekti…
Neo-liberal demokrasinin zaferinden sonra öylesi bir ideolojik hava yaratıldı ki, demokrasiyi eleştirmek genel anlamıyla “insanlığı” eleştirmek demek oldu. Kısa sayılabilecek bir zamanda “toplumsal bir mutabakat” tesis edildi kavramın etrafında: öyle ki, artık “herkes” demokrattır! Uygar dünyanın -aslında Badiou’nün bahsettiği gibi demokrasinin “gasp ettiği dünyanın”- üyesi olunmak isteniyorsa, demokrat olmak bir tercih meselesi değil, bir zorunluluktur. Uygar olmayan dünyanın öteleri savaşların ve kanın, sefaletin ve cehaletin kol gezdiği tekinsiz diyarlardır. Badiou’ye göre, “dünyalar” arasında bir hiyerarşi yaratılmıştır. Batılı beyaz adam her zamanki gibi bu hiyerarşinin tepesindedir. Aşağıda yer alan dünyaların insan görünümlü canlıları, cehennemlerinden kaçmak arzusundadırlar. Nereye kaçıyordur bu kitleler? “Demokratların bulunduğu yere, dünyaya hükmeden ve kendisinin yerine başka birilerinin çalışmasına muhtaç olan demokratların ülkesine.”[34] Batı dünyası, “model imge” olma vasfını hâlâ sıkı sıkıya muhafaza etmektedir. Bu model dünyanın bir parçası olunmak isteniyorsa, oyun bu dünyanın kartlarına göre oynanmalıdır. Neo-liberal demokrasinin çokkültürlülük söylemleri, öteki varoluşların ancak ve sadece demokrat olmaları koşuluyla geçerlidir. Zira Badiou’nün ifadesiyle, “demokrat dediğin olsa olsa bir başka demokratı sever”. Demokrat değilsen sevilemeyeceksindir. Maruz kalacağın yegâne duygu da, öfkedir…
Toplum hâlini almış insanlığın en yüksek ve makul siyasal rejimi olarak tasavvur edilmektedir demokrasi. Dokunulmazlık zırhını ören de bu tasavvurdur. Demokrasiye saldırı/eleştiri, “uygarlığa” saldırıdır. Dahası terörizmdir, barbarlıktır, Müslümanlıktır… Günümüz demokrasisinin kullandığı mecazlar, klasik sömürgeci zihniyet haritasının imge bagajından kotarılmışlardır. Geçmişin imgeleri yeniden üretilmiştir. Emperyalizmin yukarı ırk ve aşağı ırk, uygarlık ve vahşilik İkiliklerini, bugünkü yeni-emperyalizm demokratik topluluklar ve olmayanlar ayrımı içinden devam ettirmektedir. Dünyanın demokrasiyle kuşatılmasını hedef alan bu stratejinin karşısında yer almak, Kötülükle damgalanmaktır. Hatırlayalım, Irak İşgalinin vahşetini meşrulaştıran söylemlerden biri ve en önemlisi, demokrasiydi. ABD emperyalizmi Irak’ın demokratikleştirilmesi söylemine tutunarak işgale yeltendi. “Şer Ülkeleri” olarak değerlendirdiği uzak coğrafyaları düşünelim. Şer ülkesidirler; çünkü demokrasiyle yönetilmiyorlardır. ABD Başkanı Wilson, “dünyayı demokrasi açısından güvenlikli kılmak için” I. Dünya Savaşı’na katılma kararı almıştı. Bugün de buna benzer bir süreç işlemektedir. Dünyanın barışı değil ama “güvenliği” adına demokrasi için savaşmak…
Demokrat olmamak, insan olmamakla eşanlamlı olarak değerlendirildiğinden, Irak’ta olduğu gibi hapishanelerde birtakım yaratıkların başlarına külotlarını geçirmenin, boyunlarına tasmalar takarak yerlerde sürüklemenin bir sakıncası bulunmamaktadır, İnsanlaştırarak demokratikleştirme pratikleridir bunlar; bir başka ifadeyle klasik sömürgecilik zihniyetinin dışavurumlarıdır.
Marx’ın “demokrasinin fethi” dediği devrimci sürecin bugün her zamankinden daha bir yakıcı olduğu aşikâr. Demokrasiler çokluğunun olduğu da malum. Lâkin hangi demokrasi sorusunun bugün bir anlamı var mı, doğrusu bundan çok emin değilim. Öte yandan demokrasi sözcüğünün anlamının ve anlamlarına bağlı kullanım biçimlerinin çokluğunun pek bir önemi yok. Önemli olan Ranciere’nin de belirttiği üzere siyasal kavramların “bir mücadeleye konu olmalarıdır.”[35] Öyleyse, dikkatimizi celp edecek olan şey, evvela kapitalizme ve onun güncel siyasallığına karşı yükseltilen direnişlerdir. Bir başka ifadeyle Yeryüzünün Lanetlilerimin varlık mücadelelerini hesaba katmaktır.
Son olarak devlet-demokrasi ve özgürlük hususundaki birtakım tarihsel hakikâtler, Lenin’in de değindiği üzere olduğu gibi durmaktadır: “Devlet varoldukça, özgürlük yoktur. Özgürlük olacağı zaman, devlet de olmayacaktır”. Bu nedenle en azından, Althusser’in kullandığı anlamda “teorik pratikte” bakışı aşkınlaştırmak, demokrasinin ötesine yöneltmek icap etmektedir.[36]
NİHAYET: HATIRLATTIKLARI VE ÖĞRETTİKLERİ
Bu tabloda Bizimkileri, işte böyle bir dünya ve coğrafyada konuşuyorken; Onların hatırlattıkları ve öğrettikleri bir kez daha yüksek sesle telaffuz etme zamanıdır şimdi…
Öncelikle Bizimkiler, insanın insanlaşma kavgasındaki isyan tarihinin kardelenleridir…
Sabri Altınel’in, “Şafak söktü sökecek…/ Acının içinden geliyor sevinç/ Ve gecenin içinden aydınlık,” dizeleriyle betimlenen Onlar “creative destruction/yaratıcı yıkıcılık” tarihinin, Danton gibi, “De l’audace! De l’audace! Et encore de l’audace!/ Cesaret! Cesaret! Daha fazla cesaret!” diye haykıran cüretidirler… 
Bizimkilerin destansı cüretleriyle herkese hatırlattığı Adnan Yücel’in, “Bitmedi daha sürüyor o kavga/ Ve sürecek/ Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”  
José Martí’nin, “Korkusuzca yüzleşmek düşman kılıcıyla/ Yeğdir yatakta yatıp binlerce ölümle yüzleşmeye…”
Atillâ İlhan’ın, “O sözler ki kalbimizin üstünde/ Dolu tabanca gibi/ Ölüp ölesiye taşırız/ O sözler ki, bir kere çıkmıştır ağzımızdan/ Uğrunda asılırız…”
Ahmed Arif’in, “Biz ki, ustasıyız/ Vatan sevmenin/ Umut, saklımızda ölümsüz bayrak/ Kırmızı kırmızı/ Dalga dalgadır…”
Enver Gökçe’nin, “Sana bin teşekkür/ Büyük ızdırap/ Bana sevmeyi/ Bana hakikâti/ Bana insanları öğrettin…”
Nâzım Hikmet’in, “Şarkılarımız/ Ön safta en önde saldırmalıdır düşmana/ Bizden önce boyanmalıdır şarkılarımızın yüzü kana…”
Arif (Damar) Barikat’ın, “Vietnam için şiir yazılmaz/ Vietnam için dövüşülür/ Vietnam için ölünür…”
Sezen Aksu’nun, “Sen de çekip gitme/ Dayan be umudum/ Dön gel, dön gel/ Meydan okur hayat/ Pabuç bırakmaz ölüme/ Dön gel, dön gel…”
Edip Cansever’in, “Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak…” dizeleriyle anlattıklarıdır…
Ya öğrettikleri mi?
Sylvia Plath’ın, “Ölmek, her şey gibi, bir sanattır”; Schiller’in, “Ölmeyi gözüne almazsan, yaşayamazsın”; Bulwer-Lytton’un, “İnsancıl şeylerin hepsi ölümsüzdür!”; Callimachus’un, “İyi bir insan, hiç ölmez”; Goethe’nin, “Hayat, ölümsüzlüğümüzün çocukluğudur”; J. L. Mc Creery’in, “Ölüm yoktur! Yıldızlar, daha güzel bir kıyıda, doğmak için batarlar,” sözlerini teyit eden Onlar bize, “YAPMAK” fiilinin ne denli önemli olduğunu öğrettiler…
Evet Bizimkiler, “Söylemek, yapmaktan daha kolaydır… Yapacağım, deme; ‘Yaptım’ de,” diyen Plautus’un uyarısına kulak vermişlerdir; hem de yapılacak şeyler, yapılanların yanında hâlâ pek çok olduğu kapitalist eşitsizlik cehenneminde…
Burns’un, “Ya yapalım, ya ölelim!”; Herbert’in, “Sen, doğru bulduğunu yap; isterse dünya batsın,” uyarılarını göreve çağıran kapitalist vahşetin kollarında insan olmak ve kalmak, nihayetinde sadece bir düşünce değil, bir harekettir, devrimci praksistir…
O hâlde şimdi soru(n): H. de Balzac’ın, “Umut cesaretin yarısıdır”; Cicero’nun, “Bir yerde yaşam varsa orada umut da vardır”; W.Shakespeare’in, “Çaresizliğin tek ilacı varsa o da umuttur,” sözlerini anımsayıp/ anımsatarak “Bizimkiler gibi yapabilmeyi göze alacak mıyız”dır…
Yanıt sırası bizde ve soru(n) yanıtını bekliyor…
27 Mart 2011 14:52:08, Ankara.
N O T L A R
[1] 30 Mart 2011 tarihinde Aka-Der’in Sarıgazi (İstanbul)’da düzenlediği “Kızıldere Anması”nda yapılan konuşma… 31 Mart 2011 tarihinde Mimar Sinan-Güzel Sanatlar Fakültesi’de düzenlenen (İstanbul) “Kızıldere Anması”nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:120, Nisan 2011…
[2] Melih Cevdet Anday.
[3] Antonio Porchia, Yeni, No:2, Kış 2011, s.33.
[4] Ursula K. LeGuin, Mülksüzler, çev: Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yay., 2009.
[5] Sosyologca, No:1, Ocak-Haziran 2011; Ali Öztürk, “Batı Dünya Egemenliği ve Uygarlık Krizi”, s.49-60; Güneş Ayas, “Batı Uygarlığının Krizi ve ‘Rus Ruhu’…”, 61-84.
[6] F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yay., s.207.
[7] K. Marx-F.Engels, Felsefe Üzerine, Derleyen: Mehmet Türdeş, MorpaKültür Yay. Felsefe Dizisi, 1.baskı, 2003, s.216.
[8] Temel Demirer, F. Başkaya-A. Çubukçu-B. Pınar-T. Demirer-M. Akıncılar, Sosyalist Mücadele Etiği, Özgür Üniversite Kitaplığı: 34, Kasım 2001, s.193.
[9] Adnan Bostancıoğlu, Bitmeyen Yolculuk – Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı, Ayrıntı Yay., 2011.
[10] Tuncer Sümer, “Darbelere, Cuntalara Karşıydılar”, Radikal, 7 Mayıs 2010, s.18.
[11] Semih Gümüş, “Uzun ve Zor Bir Yolculuk”, Radikal Kitap, Yıl:9, No:520, 4 Mart 2011, s.70.
[12] Soner Yalçın, “68 Kuşağının Anlatılmayan Öyküsü”, Hürriyet, 12 Aralık 2010.
[13] Ali Sirmen, “Ali Elverdi Ölmüş”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2010, s.4.
[14] Erkan Goloğlu, “Herkesin Bir Deniz Gezmiş’i Var”, Radikal, 8 Mayıs 2010, s.2.
[15] S. Süreyya Önder, “Kırmızı Gül Buz İçinde”, Radikal, 30 Ocak 2011, s.6.
[16] Ömer Laçiner, “Arap Başkaldırısı: Tarih Sahnesine Yeni Bir Kimlikle Dönüş”, Birikim, No:263, Mart 2011, s.5.
[17] Alexander Cockburn, “… ‘O Şımarık Fransızlar’ Hepimizin Geleceğine Sahip Çıkıyor”, Counterpunch, 22 Ekim 2010.
[18] Friedrich Engels, Anti-Duhring, çev: Kenan Somer, Sol Yay, 1995, s.388-389.
[19] Gerald A. Cohen, Karl Marx’ın Tarih Teorisi, çev: Ahmet Fethi, Toplumsal Dönüşüm Yay.,1998, s.145.
[20] Karl Marx, Kapital Cilt:1, çev: Aleattin Bilgi, Sol Yay., 2000, s.85.
[21] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2005, s.53.
[22] Andrew Vincent, Modern Politik İdeolojiler. çev: Arzu Tüfekçi, Paradigma Yay., 2006, s.10.
[23] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev: Alp Tümertekin, İthaki Yay., 2006, s.52.
[24] Karl Marx – Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2008, s.75-77.
[25] Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi. çev: Şirin Tekeli, Varlık Yay., 2002, s.18.
[26] “Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve başka bir ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.” (Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1997, s.192).
[27] “Genel seçimler, sınırsız yayın ve toplanma özgürlüğü ve ifade özgürlüğü için mücadele olmadan her kamu kurumunda hayat ölür, var olan sadece bürokrasinin aktif unsur olarak kaldığı hayatın bir görüntüsüdür. Kamu hayatı giderek uykuya dalar, tükenmez bir enerjiye ve sınırsız tecrübeye sahip birkaç düzine parti önderi yönlendirir ve önderlik eder.” (Rosa Luxemburg, Rus Devrimi, çev: Cangül Örnek, Yazılama Yay., 2009, s.56.)
[28] Önder Eren Akgül, “Şiddet Vesilesiyle Türkiye’de Öğrenci Hareketine Dair”, Yeni Yol, No:40, Kış 2011, s.73.
[29] Tülin Öngen, “Faşizmi Anlama Kılavuzu (1)”, Birgün, 25 Şubat 2011.
[30] Tülin Öngen, “Faşizmi Anlama Kılavuzu (2)”, Birgün, 4 Mart 2011.
[31] Robert O. Paxton, The Anatomy of Fascism, Vintage Books, 2005, s.173.
[32] Étienne Balibar, “Demokrasinin Tarihsel İkilemleri ve Çağdaş Yurttaşlık”, http://www.sendika.org, 17 Şubat 2011.
[33] F. Nietzche, Gezgin ve Gölgesi: İnsanca Pek İnsanca 2, çev: Mustafa Tüzel, İthaki Yay., 2005.
[34] A. Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev: Tuncay Birkan, Metis Yay., 2010, s.16.
[35] J. Ranciere, “Demokrasiye Karşı Demokrasiler”, E. Hazan (der), Demokrasi Ne Âlemde? İçinde çev: Savaş Kılıç, Metis Yay., 2010, s.83.
[36] Derviş Aydın Akkoç, “Demokrasi Eleştirisine Doğru: Demokrasi Ne Âlemde?”, Praksis, No:23, 2010/2, s.237-246.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s