“BİZİM” ŞİİRİN ŞAİRLERİ[*]


Şiir yazanın değil,
ona ihtiyacı olanındır.”[1]
“Bizim” şiirin şairlerinden söz etmek istiyorum…
“Bütün imgeleri insanı çözümlemeye, ‘ben’i bulmaya yönelik”[2] Edip Cansever’in dizelerinden; Turgay Fişekçi’nin, “Gözlemci şairdir” dediği Refik Durbaş’a… Onun ‘Çırak Aranıyor’daki büyük, duyarlı, bir sınıfın acılarını, rüyalarını anlatan “Onlar ki yüreklerinden başka/ öderler rüşvetini her şeyin/ acılarından, umutlarından başka/ aşkın, alınterinin ve emeğin,” dizelerindeki insanların şiirine…
Ya da “Elimden gelen bu/ İnandığım sevdiğim hâlbuki ne kadar/ Benim ateşe attığım üç odun/ Merhaba yarınlar,” dizelerindeki Arif Damar’a…
Veya Sürgünlüğü ömrünün sonuna dek süren Ece Ayhan’a…
Ki hakkında Yıldırım Türker’in deyişiyle; “Külyutmaz bir Cumhuriyet arkeologudur aynı zamanda. Hiçbir yere tutunmuşluğu yoktur. Beyefendilerden sayılmaması bu sebepledir. Şiirleri karatahtaya gelmez. Okullarda okutulmaz.
Yılsonu müsamerelerine çıkarılmayan, tüzüklerle çarpışarak büyüyen, anası adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarından olan, orta ikiden ayrılan çocukların şiirini yazar, o.
‘Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında/ Bir teneffüs daha yaşasaydı/ Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür/ Devlet dersinde öldürülmüştür.’
Bir söyleşide, ‘Devlet dersi Türkiye’de seçmeli değil, sorunlu bir derstir. Bu dersin öğretmenlerini herkes biliyor, geçmişte ve günümüzde’ demişliği vardır…
Ece Ayhan, döneminde Cumhuriyet’e hiç borçlanmamış yegâne şairdir… Onun şiiri kara bir yeraltı şiiridir. Kendisi de mülkten hiç nasibini almamış, bir tuhaf ademdi. Şiirine çok benzerdi,” [3]denilmiştir.
“Bizim” şiirin şairleri… Ya da şairlerin şiiri… dedim…
 “biliyorum/ matarada su/ torbada ekmek/ ve kemerde kurşun değil şiir/ ama yine de matarasında su/ torbasında ekmek/ ve kemerinde kurşun kalmamışları/ ayakta tutabilir,” derdi Hasan Hüseyin Korkmazgil, şiirin ne olduğunu ya da bugünlerde ne olması gerektiğini anlatırcasına…
Bizim şiirimiz, ayakta tutandır; ayaklandırandır; unutmayan, hatırlatandır…
CEMAL SÜREYA
Refik Durbaş’ın, “Şiirinin uçurumunda açan kır çiçeği… Dünya göçebesi… Şapkası her zaman çiçekle dolu Anka kuşu…” diye betimlediği Dersimli Cemal Süreya da, unutmayan/ hatırlatanlardandı…
Şiirindeki müthiş ihtişamın, parlak dizelerin ardında köklü bir acı ve tragedya vardı…
Cemal Süreya, “şairin hayatı şiire dahil” derken kendi hayatıyla ilgili belki de en isabetli tanımlamayı yapmıştır. O “şiir dolu hayat”ın başladığı yer Dersim’dir. Süreya’nın ailesi 1938 Dersim sürgünüdür. Onun hayatı ve şiiri bir yönüyle de Dersim’e dahildir.
1931 Erzincan doğumlu Cemal Süreya, sürgün gecesini dizelere şöyle döker: “Bir yük vagonunda açtım gözlerimi./ Bizi bir kamyona doldurdular./ Tüfekli iki erin nezaretinde./ Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular./ Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar./Tarih öncesi köpekler havlıyordu./Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler./ Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki./ Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.”
Can Yayınları’ndan çıkan ‘Cemal Süreya Biyografisi’ şairin yaşamındaki sürgünü de gözler önüne seren bir çalışmadır. Cemal Süreya, o yıllarını ve bir anlamda da bütün ömrünü sürgün çocuğu olarak yaşadı. Bir gece yarısı ailesiyle birlikte Bilecik tren istasyonuna indirilmişti. Nereye gideceklerini bilmeden vagonlara yüklenmişlerdi. Çaresizdiler. Bilecikliler onlara sahip çıktılar. Yemekler getirdiler. 20 yıl Bilecik dışına çıkmaları yasaktı.
Küçük Cemal, amcası Memo’nun yaşadığı İstanbul’a gidip orada okumak istedi. İlkokula İstanbul’un Cihangir semtinde başladı. Babası da kız kardeşlerini alarak İstanbul’a çalışmaya geldi. “Sürgün” kararı peşlerindeydi. Evleri polis tarafından basıldı. Dönemin işkenceleriyle ünlü İstanbul’un Sansaryan Hanı’nda gözaltına alınıp ailecek yeniden “paket hâlinde” Bilecik’e geri gönderildiler.
“Tahta sıranın üzerinde uyumuştuk. Kadınlar kavga çıkarmışlardı. Ertesi gün jandarma refakatinde sürgün yurdumuz olan Bilecik’e posta edildik. Ben kaç yaşındaydım? On birin içinde.”
Annesi de babası da sürgünde öldüler. Şöyle anlatır sürgün olmanın acısını, şiirindeki yerini: “Gülümsemeyle hüzün yan yana gider benim şiirimde… Özgürlük ve kendine güven durumu beni hep lirizme, sıkıntı ve bunalım ise hep humor’a atmış.
“Küfürden kaçma girişiminin yarattığı bir şeydir belki de bende humor. Çocukluk günlerimi düşündüğümde, böyle bir olay vardı gibi geliyor. Bir şeyi aşağılanmaktan kurtarma. İşi şakaya vurma.”
Kürt olmanın, sürgün olmanın acısını hep içinde taşımıştı. “Bir gün okulda arkadaşlarından biriyle kavga eder, küsüşürler. Araya kim girse barıştıramaz Cemalettin’i. Sınıfta tam bir kargaşa. Birden öğretmenin sesini duyar ‘Kürt damarı tuttu.’ Olan olmuştur. Başını önüne eğer. Demek herkes biliyor!… Başka bir gün oğlanın biri arkasından ‘Sümüklü Kürt’ diye bağırınca dayanamaz artık. Koşa koşa eve gider, çantayı bir yana fırlatır, odaya kapanır, bütün gün ağlar.”[4]
Cemal Süreya büyük şairdi; aşkın ve hüznün şairiydi…
Evet, evet “Cemal Süreya’nın yaşadıkları şiirlerinde gizlidir hep, usul usul yol alır. Kimsesiz bağlaçlarla birbirine bağlanır, kimi zaman bir Üvercinka olur kimi zaman Afrika’ya uzanır, babaları ölmüş bütün çocukların sözcüsü olur, hesap sorar gibi yazar. “Sizin hiç babanız öldü mü benim bir kere öldü, kör oldum” diyerek anlatır bunu, bütün körleşmiş çocukların şiir babasıdır…”[5]
“Jandarma daima nesirde kalacaktır/ Eşkıyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine,” diyen O; “Dünya göçebesi, firesiz bir şair”di…[6]
Kolay mı “Firesiz şair” olmak? “Her şairde fire olur; istekten, denemekten, uçmaktan fire verir şairler, en fazla da dilin buyurgan kalıplarını eğip büküp insan olarak ölebilmenin hâllerini araştırırken. Cemal ise firesiz şairdir…”[7]
Onun için Doğan Hızlan da, seçme yazılarından oluşan kitabına yazdığı sunuşta şöyle der: “Bana, Cemal Süreya’nın biyografisini tek cümleyle yaz deseler, şu cümleyle yetinirdim: Paris’ten getirdiği Chevrolet arabayı satıp ev alacağına Papirüs dergisini çıkaran adam…”[8]
Gerçekten de ‘Papirüs’u çıkarmak için arabasını satacak kadar sahiciydi O…
Cemal Süreya için Ülkü Tamer’in yazdıkları en az şiirleri kadar meşhurdur… “Tanrı bin birinci gece şairi yarattı, bin ikinci gece Cemal’i… Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı, başa döndü sonra, kadını yeniden yarattı.”
Aşk gibi sürgünle de erken tanışır, 1938 Dersim isyanında ailesiyle Bilecik’e yollanan Cemal Süreya, sürgün edilirken tarih öncesinden havlayan köpeklerin seslerini duyumsayan yalnızlığıyla, Dostoyevski okurken, hislerini şiirlere mektuplara nakşeder…
Çağdaş şiirin ilginç kişiliklerinden birisi olan Cemal Süreya, 9 Ocak 1990’da öldüğünde daha elli dokuz yaşındaydı. Garip bir rastlantı ama kuşağının öteki önemli şairleri Edip Cansever, Turgut Uyar ve Metin Eloğlu gibi o da altmışına bile ulaşamadan ayrılmıştı bu dünyadan…
Çoğu şair için “yüreğini yemek”tir şiir yazmak. Belki de böylesi şiir dolu hayatlara, yürekler daha fazla dayanamıyor.
Cemal Süreya, şairi tanımlarken “jest” kavramı üzerinde özellikle durur. Ona göre şair, öteki özelliklerinin yanında “jest”i olan biridir. Buradaki jest sözcüğünü, kendine özgü davranış ve yaşam özellikleri olan biçiminde algılamak gerekir. Kendisi de imzasının çizgisel özelliklerinden başlayıp yaşam biçimine dek böylesi renkli bir kişilikti.
Asıl şiirimize getirdiği yeniliklerdi elbet onu önemli kılan. Ellili yıllarda İkinci Yeni olarak adlandırılan yenilikçi akım içindeki şairlerin büyük bölümü karanlık bir şiire dalmışlarken, o sanki dönemini aydınlatan şiirler yazdı. “Türkçeden bir kıl kopar; içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır” sözünün karşılığını dil ve anlatımıyla pırıl pırıl ışıldayan şiirleriyle gösterdi.
Kendi sesini onun kadar erken bulabilmiş şair sayısı azdır. En güzel şiirlerinden olduğuna inandığım “Güzelleme” ve “Aşk” adlı şiirlerinin yazılış tarihleri 1954’tür. Yani yirmi üç yaşında, en güzel şiirlerini yazabilmiş bir şair.
Cemal Süreya’nın bu denli başarılı bir şair olmasının ardındaki temel neden ise çok açık: Elbet büyük yeteneğinin yanı sıra yaptığı işi, yani şiirin ne olduğunu iyi bilmek.
Şiir dilindeki parlaklığı, düzyazıda sürdürebilmesi bir başka önemli yanıdır. Onun düzyazılarını ya da çevirilerini okumak, aynı zamanda Türkçenin güzelliklerini tatmanın da bir yoludur.
Cemal Süreya, yaşamı boyunca, şiirleri, yazıları, dergiciliği, serüvenleriyle; adı Cemal Süreya olan efsane bir şairi usul usul oluşturdu. Hayatının, “Üstü kalsın” dizesiyle noktalanması da bu sürecin etkileyici sonudur.
Evet Cemal Süreya’yı erken yitirdik…
Ölüm konusunda da çarpıcı sözler bırakmıştı arkasında: “Ölüyorum tanrım/ Bu da oldu işte/ Her ölüm erken ölümdür/ Biliyorum tanrım/ Ama, ayrıca, aldığın şu hayat/ Fena değildir./ Üstü kalsın…”
Onun hayatı şiire ve Dersim’e dahildi…
CAN YÜCEL
“Şiir havalı bir tabancadır/ Kimseyi öldürmez/ Zehirli havayı arıtır/ Dünyayı değiştirmen pahasına da olsa./ Çünki ozon tabakası delindiyse eğer/ Önce ozan tabakası delinmiştir de ondan” derdi Can (Yücel) Baba; “Başkaldıran insan ya da çağdaş bir ozan”[9] olarak şiir ve şair babında…
Ölümünün ardından Datça’daki evine gelen ziyaretçi sayısının her yıl arttığını belirten eşi Güler Yücel’in, “Onlarca yıl oldu, yıllar geçtikçe yavaş yavaş unutulacağı sanılır değil mi? Aksine ziyaretçi sayısı her sene artıyor. Her gün daha da çoğalıyor Can Yücel” notunu düştüğü O; muhalifti, sosyalistti, diyeceğini eğilip bükülmeden söyleyen bir şairdi…
Evet “Şairi şair eden tılsım” vardı Onda…[10]
“Can Yücel’in şiiri, güncel olanın tarihsel de olabileceğinin hem lirik, hem ironik, hem de diyalektik bir göstergesi, örneğidir. Can Yücel, ironik olarak Metin Eloğlu’nun yanında, politik olarak Nâzım Hikmet’in safındadır, ama güncelin tarihsel önemini kavrayışı ve şiirleştirmesi bakımından Nâzım Hikmet’e en yakın isimdir…”[11]
“Mal Beyanı”nında; “Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht/ Bi sürü saç sakal, kil, tüy, yün/ Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank/ Bi ayakkabı çekeceği/ İki büyük taş kütlesi/ Bir adet ağaç gölgesi/ Üç kuş kanadı sesi/ Bi sürü kedi köpek/ Bi Marmara denizi” olduğundan söz eden Can Yücel, “Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama/ Yarım saat erkene kurulsun saatin./ Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin…/ Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin…/ Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin…/ /
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun…/ Saklama tabakları, bardakları misafire/ Sizden ala misafir mi var bu dünyada/ Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,/ vazife yapar gibi hiç değil,/ Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,/ eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının…/ Gece evinde, dostların olsun/ Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun…” diye haykırırdı, hepimize bir ders daha verirken “Sabah Uyanır Uyanmaz Yataktan Fırlama” başlıklı dizelerinde…
“Ben hayatta en çok babamı sevdim” diyen Can (Yücel) Babanın kızı Güzel, Ona şöyle sesleniyordu: “Sevgisi ve öfkesi bol olan bir adamdın. Hümanizmayı sadece insan sevmek diye algılamazdın. ‘Sevilmeyecek herifler de var’ derdin. Bu yüzden de içindekini, kafandakini en yalın biçimiyle söylediğin için sevildin ve giderek artan bir biçimde sevilmeye devam ediyorsun. Yazdığı gibi yaşayan ve yaşadığını yazandın…”
BEHÇET AYSAN
Sivas’ta yakılan 37 meşaleden biriydi O…
Dr. Behçet Aysan, 1949 yılında Ankara’da doğdu. 1993 yılında Sivas’ta yakıldı.
Selimiye Askeri Ortaokulu’nda, Kuleli Askeri Lisesi’nde okudu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne askeri öğrenci olarak girdi. 12 Mart döneminde ara vermek zorunda kaldı. Mezun olduktan sonra psikiyatri ihtisasını Ankara’da tamamlayarak SSK Dispanseri’nde doktorluk yaptı.
Ataol Behramoğlu, şair Behçet Aysan’ın şiir dünyasını şöyle anlatır:
“İncelikli bir şiir… Duygu yoğunluğuyla, düşünce enginliğiyle, etik duruşuyla Behçet Aysan’ın şiirlerinde -tıpkı Metin Altıok’un şiirinde de olduğu gibi- XX. yüzyıl Türk şiirinin özellikle lirik birikiminin, aynı zamanda imgeci şiir anlayışı ile ‘60’lı yıllar toplumcu şiirinin özgün sentezini buluruz…”
‘Beyaz Bir Gemidir’ şiiri, belki de Onun yaşadıklarının özetiydi; şöyleydi birkaç dizesi şiirinin: “Sen bu şiiri okurken/ ben belki başka bir şehirde olurum./ Kötü geçen bir güzü/ ve umutsuz bir aşkı anlatan./ /
Sönmüş yıldızlar gibidir/ yitik adreslere benzer/ ölüm/ yanık otlar gibi./ Sen bu şiiri okurken/ ben belki başka bir şehirde ölürüm…”
Dediği gibi oldu; yer Sivas’tı…
CAHİT IRGAT
5 Haziran’dı Cahit Irgat (1916-1971) bizi terk edip gittiğinde…
Onun aktör olduğunu bilen, hatırlayan var mı? Hem şair, hem de başrol ve karakter oyuncusuydu…
Edebiyat serüveninde Cahit Saffet imzasını kullandı. 1935-1940 arasında hece ölçüsüyle yazdığı romantik şiirlerden sonra toplumcu konulara yöneldi…
“İnsan Gibi/ Çok yakında bir gün/ Çok yakında bir gün/
Ağır uykulardan uyanacaklar/ Zor kapıları açacaklar/ Yere sağlam basacaklar/ Sevgiden sırılsıklam/ Yangınlanacak aşklar/ Çok yakında bir gün/
Çok yakında bir gün/ İnsanlar insan gibi yaşayacaklar./ En dar en karanlık sokaklar/ Çok yakında bir gün/
Çok yakında bir gün/ Bayramlaşıp ışıyacaklar/ Hürriyet giyecek aydınlık ayaklar,” dizeleriyle Onu, “öfkenin ve haklı isteklerin şairi” olarak tanımlardı Şükran Kurdakul…
Kitapları ‘Bu Şehrin Çocukları, Rüzgârlarım Konuşuyor’ (1947), ‘Ortalık’ (1952), ‘Irgatın Türküsü-Tüm Şiirleri’ (1969) adıyla yayımlandı…
CAHİT KÜLEBİ
Turgut Uyar, Cahit Külebi’nin şiirini bir “vakıa” olarak değerlendirir ve bunun da açıklanamaz olduğunu dile getirir. Dönemin şiir anlayışına göre, Onun şiiri tanımlanabilir değildir; halk edebiyatının bir sürprizidir.
Aslı sorulursa Cahit Külebi hep, yorumu gerektirmez sanılan yalın bir şiirden yana oldu. Gündelik olayların akışı içinde, sıradan insanların şiirini yazdı. Sevi ilişkilerine değinirken de yaşanmış bir duyarlığın ozanı oldu.
Şiirde gösterişli imgeler, ölçü-uyak oyunları arayanlar, eski sözcüklerin anı yükünden yararlanmayı hüner sayanlar için, Külebi’nin şiirleri kolayca yazılıvermiş izlenimi uyandırır. O yalın anlatımın arkasındaki derinliğin ayrımına varamayanlar, yüzeysel bir şiir karşısında olduklarını sanırlar. Eskilerin “sehl-i mümteni” dedikleri bir “güç kolaylık”tır bu!
Cahit Külebi “Şiir Üstüne” diyor ki: “Şiir, en eski sanatlardan biridir. Buna karşın, örneğin müzik, resim, tiyatro gibi hemen bütün sanatların öğreti kuralları bulunduğu hâlde, şiir yazmanın hiçbir kuralı yoktur. Osmanlı edebiyatı döneminde vezin ve kafiye kitapları vardı. Bugün geçersiz olan bu ilkel öğretinin o dönem için bile şiirin kurallarını oluşturduğu söylenemez. Kaldı ki, binlerce yıldan beri şiir sanatının yeterli bir tanımı yapılamamıştır.” Sıradan sözcükleri, Külebi gibi usta bir ozanın dilinde yeni anlam yükleri kazanır.
Özetle Külebi’nin şiiri, kırla ilişkisi kalmamış ama oradaki yoksulluğu unutamamıştır. Geride bıraktığı yer ile hesaplaşan bir öznenin şiiridir
Cahit Külebi, yaşadığımız varlık sıkıntısını dile getiren şiirin ilk yalın temsilcisidir. Türk şiirine “kamyon” ve “kavun” kelimeleri onunla girmiştir.
Külebi, yaygın olarak Hikâye şiirine indirgenerek okunmuştur; son yıllarda ise İstanbul şiirinin öne çıktığı görülmektedir; hakkında karar vermek söz konusu olduğunda vazgeçilmeyen şiiri ‘Tokat’a Doğru’ olmuştur…
Şöyledir ‘Tokat’a Doğru’ başlıklı şiirinin finali: “Orada, derenin içinde/ İki üç çırılçıplak/ alçacık damı düşündükçe/ Gözlerim yaşarıyor, dön geri bak.”
Mehmet Kaplan’nın söylediği gibi; Külebi’nin şiirlerinin çoğunda durmadan dolaşan tedirgin bir insan hâli vardır. Anadolu halk şairlerinde görülen bir durumdur bu. Bu bir âşıklık durumudur. Aşık, sürekli arama hâlinde olduğu için, dolaşma durumundadır. Külebi’de âşıklık ile şairlik aynı türdendir.
Külebi’nin şiirlerinde, temel hasleti aşk olan bir kişi konuşur.
Ona sık sık Karacaoğlan benzetmesi de yapılmıştır. Aşık edebiyatında gönlün şairi Karacaoğlan ise, modern Türk şiirindeki şairi de Cahit Külebi’dir.
SAİT MADEN
“Hayata/ insana dair konuşur şair” diyen Sait Maden’e göre, “Çağımızda söz’ün büyüsü yok oldu, kutsallığı yitti. Binlerce yıllık bir çaba sonunda ele geçirdiği nesneler evreninin bütün köşe bucağını bir köstebek gibi durmadan kazarak, altüst ederek orada varlığını daha çok kanıtlayabileceği yeni yollar, yeni geçitler açmaya çalışan ve bu girişiminde olağanüstü başarı gösteren ‘us’ için söz kullanışsız bir araca döndü günümüzde. Yalnız kimi ozanların işine yarıyor şimdilik. Ama yağı bitmiş, ışık vermeyen bir lambadır…”
Ayrıksılığıyla “O, apayrı bir yerde durur…” der ve ekler Onun hakkında Feridun Andaç: “Evet, ‘saklı su’ gibidir şiiri… Dipte, en diptekini çıkarır yüzeye. Tanımlar, deyişler, aktarmalar, söz biliciliği yapmaz… Okurken her bir dizesini evrenin bir an durduğunu hissedersiniz. Şiirin Dip Sularında adını vererek bir araya getirdiği yeni dönem şiirlerinde o yanını görmek olası. Şairin sözü hep dile, hayata/ anlama dairdir. Çünkü o dilin içinden konuşur. Belki de; ‘Dil düşüncenin aynasıdır,’ sözü, onun şiirinin dokusunu en iyi anlatandır…”
OKTAY RIFAT
“Ve dünya kadar nutuk/ Ve dünya kadar ferman/ Gene köylümüzün elinde kara sapan/ Gene halkımız yarı aç yarı tok/ Perişan,” dizelerinin şairidir Oktay Rifat…
Özgündür; yaratıcıdır…
Mayakovski, şairin, “kütükten kafaları yonttuğunu”, “dilin eğesiyle beyinleri perdahladığını” söyler ya; Oktay Rifat da, o tür şairlerdendir.
Cevat Çapan’ın ‘Şiirin Aşınmaz Zamanının İzinde’ başlıklı yazısının belirttiği üzere, “Oktay Rifat’ın şiir dünyasına girmek isteyen okuru yaratıcı bir güç karşılar, onu elinden tutar ve uçsuz bucaksız dünyada bin kılığa girerek dolaştırır.”
Oktay Rifat’ın şiirini baştan sona okuyan, şairin, dilin ince eğesini nasıl kullandığını, ince uçlu desen kalemlerinin ne işe yaradığını da öğretir.
NÂZIM HİKMET
Onu, yine en iyi, kendi dizeleri anlatır: “Onun için; başlayan biten, başlayan iş var…/ Sorgu soruş yok…/ Gidiş var./ Duruş yok…/ O milyonların milyonda biridir./ O bir sıra neferidir…”
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende/ senden kalan hayale./ Hâlbuki sen orda, şehrimde gerçekten/ varsın etinle kemiğinle/ ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın,/ kocaman gözlerin gerçekten var/ ve bir âsi su gibi teslim oluşun ve beyazlığın/ ki dokunamıyorum bile,” dizelerindeki gibi aşıktı, hüzne yabancı değildi, devrimciydi, umutluydu, hasılı komünist bir sıra neferiydi, ozandı…
Bir şey daha: “Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım/ şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile/ aldattım kadınlarımı/ konuşmadım arkasından dostlarımın,” dizelerindeki üzere Nâzım Hikmet insandır, insanın hasıdır…
Tıpkı “O bir efsane… bilmeyen yok” notunu düşen Hıfzı Topuz’un naklettiği gibi, “Nâzım Hikmet’in hayatında onu en çok etkileyen üç anıyı kendisi ile paylaştığını söyleyen Topuz, ‘Nâzım’ın anlattığı anılar beni de çok etkiledi’ diyerek bu anekdotlardan birini daha anlatmaya başladı: Bir gün Nâzım, ‘Bak, benim hayatımda unutamadığım 3 önemli anım var, onları sana anlatayım’ dedi.
Anlatmaya başladı Nâzım: ‘Birincisi, Moskova’ya ilk gittiğim günlerde bir toplantıya katıldım. Yeni gelmişim, herkes alkışlıyor beni, derken bir kadın geldi. Bana bir kâğıdın içinde bir mektup verdi. Ben de aldım. Cebime koydum bakamadım orada. Otele gittim, mektubu, zarfı açtım. Bir de baktım terden biraz rutubetlenmiş bir kâğıt, içinden bir resim çıktı, altında da şu yazı: ‘Oğlum Stalingrad’ı savunurken öldü. Bu bende kalan son resmi, bunu sana hediye ediyorum.’ Nasıl olur? Ölen oğlunun tek resmi kalmış, onu da bana hediye ediyor. Sonra her gittiğim yerde bu kadın kimdir diye soruşturdum ama bulamadım. Bu beni çok duygulandıran bir olaydı’ dedi.
Nâzım ikinci anısını anlatmaya başladı: ‘Bir gün bir mektup aldım, İtalya’da bir okuyucumdan, Nâzım ben bir kızı seviyorum. Bir türlü anlatamıyorum, ben çekingen bir insanım. Aşık olduğumu nasıl anlatsam diye düşünüyorum. Bir gün kararımı verdim. Senin bir şiirini okudum, dinleyince anladı. Ve seviştik, evlendik, şimdi karım oldu, senin sayende oldu’ demiş.
Üçüncüsünde ise Nâzım birinden bir mektup almış, mektupta bir adam diyormuş ki: ‘Benim gözlerim görmüyor, intihar etmeye karar verdim. Hastanedeydim. Ve intihara karar verdiğim gece hemşireler bana senin İtalya’da yeni basılmış kitabından şiirleri okudular. Onları dinleyince intihara karar verdiğimden utandım. Beni ölümden kurtardın. Senin sayende yaşıyorum’…”
O yani insanın hası, “Sevdalınız komünisttir/ on yıldan beri hapistir/ yatar Bursa kalesinde/
Hapis amma zincirini kırmış yatar/ en alâ bir mertebeye ermiş yatar!/ yatar Bursa kalesinde/ Memleket toprağındandır kökü/ Bedreddin gibi taşır yükü/ Yatar Bursa kalesinde/
Yüreği delinip batmadan/ şarkısı tükenip bitmeden/ cennetini kaybetmeden/ yatar Bursa kalesinde” dizelerinin komünist Nâzım Hikmet’i, şimdi “devletleştirilmek” isteniyor!
Nasıl mı?
Nâzım Hikmet’in 46. ölüm yıldönümü nedeniyle Moskova’da düzenlenen törene katılan Büyükelçi Halil Akıncı, “İstiklal Savaşı Destanı’nı yazan bir şaire devlet ‘vatan haini’ diye ıstırap çektirdi. Onu hainlikle suçlamak basiretsizlik, hatta aptallıktır” deyip, devlet adına özür diledi.
TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’in, Nâzım Hikmet’in Moskova’daki mezarını ziyaret ederek fatiha okuması ve yine Şahin’in, şairi çok yakından tanıyan birinin kendisine anlattığına göre, Nâzım’ın bir Kadir Gecesi Sofya’da iken bu şahsa “Beni camiye götür” dediğini söylemesi yalanındaki üzere demek bu kadar “kolay”mış (!?) bu meselenin “çözümü”!
AHMED ARİF
Bir dava ve kavga adamıydı, komünist bir Kürt şairiydi…
Evet “Ahmed Arif, tıpkı Nâzım Hikmet gibi, Rıfat Ilgaz gibi, A. Kadir gibi, Enver Gökçe gibi, 1940’lı yılların bütün ‘acılı kuşak’ ozanları gibi büyük baskılara, şiddete uğramış bir ozan. 1951 tutuklamaları sırasında önce dokuz gün Ankara’da, sonra da 128 gün İstanbul’da gördüğü ağır işkenceler, sonrasındaki cezaevi yılları, o kaleminden altın dizeler dökülen ozanı susturmuş.
Ama, ‘devrimciliğin insan soyunun ölümsüz bir erdemi olduğuna’ inanan ozan, ‘arkasında on dokuz şiirden oluşan büyük bir kalıt bırakıyordu. Diyarbakır’ın sesini, Anadolu Türkçesinin sesine katan, kendine özgü gizli müziğiyle, ödün vermez toplumsalcı dünya görüşüyle, korkularıyla, kuşkularıyla, yiğitlikleri besleyen coşkusuyla, eşsiz lirizmiyle, şiirimizin altın halkalarından birini oluşturuyordu.”[12]
Ahmed Arif’in şiiri kimseyi taklit etmeyen, az ve öz yazan, kendi dünyasının insanı olan, namus ve şeref kelimelerine yüklediği kavramın manasının dışına çıkmayan, coğrafyasının dertli bu şairi, fikren kendisine katılmayan şairlerden de ilgi görmüştür.
Hayatta kandırılmayı, hafife alınmayı affetmeyen, dostuna dost, düşmanına düşman kesilen Ahmed Arif, şiir dünyasına farklı bakış açıları getirmiş, çoğu etkilendiği musıkî eserlerinin kendince unutulmayacak kelimelerini dizelerinde eritmiştir.
Diyarbakır’daki halk musıkîsinden oldukça etkilendiği görülür ve bunu kendisi de reddetmez. Arif’in şiiri, bu etkilenmeler olmasaydı, belki günümüze dek bu tarzda gelmez, şiirleri bu denli tutulmazdı.
Ahmed Arif’in şiirlerinde çarpıcı olan bir özellik tekrarların olmamasıdır. Az şiir yazma, yazdıklarıyla yetinme, istediğini vurgulama, kendisini çok yazmaktan alıkoymuştur.
Onun şiiri, yaşadığımız “cehennemi cennete dönüştürmek”ten yana olan kavganın savaş narasıdır
Gerçekten de “Terk etmedi sevdan beni/ Aç kaldım, susuz kaldım,/ Hayın, karanlıktı gece,/ Can garip, can suskun,/ Can paramparça…/ Ve ellerim, kelepçede/ Tütünsüz, uykusuz kaldım,/ Terk etmedi sevdan beni” diyen, yani onu asla terk etmeyen kara sevdaları vardı.
“Utanırım/ Utanırım fıkaralıktan,/ Ele, güne karşı çıplak…/ Üşür fidelerim,/ Harmanım kesat./ Kardeşliğin, çalışmanın,/ Beraberliğin,/ Atom güllerinin katmer açtığı,/ Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, Kalmışım bir başıma,/ Bir başıma ve uzak./ Biliyor musun?” der ve eklerdi:
“Vay kurban…/ ‘Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda.’/ Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile/ Fedayı kabul etmektir,/ Cennet yapabilmek için seni,/ Yoksul ve namuslu halka./ Bu’dur ol hikâyet,/ Ol kara sevda…”
RIFAT ILGAZ
Rıfat Ilgaz, şiirini anlatırken, ozanın “topluma yeni biçimler” veren işçi sınıfının yanında yer almasının önemini vurguluyor ve “Gerçekliğin yeni biçimlerini” yaratmak ödevini anımsatıyor: “Şair, toplumu değiştirme, oluşturma çabası içinde kendisini de değiştirip oluşturacaktır… Şair, coşku ve hayranlık yaratan kişidir… Şiir bir uyarlık işidir,” diyen Rıfat Ilgaz “Son Şiiri”nde “Elim birine değsin,/ Isıtayım üşüdüyse/ Boşa gitmesin son sıcaklığım!” diyecek kadar insandan, insanlıktan yanadır…
Sabahattin Ali, “Hemen bütün şiirlerin mevzuu, kendi küçük dertleri, arzuları. Ama hayret! Bunların hiçbiri sadece Rıfat Ilgaz’ın dertleri değil… En şahsi, en hususi şeyler nasıl cemiyetin malı olabilirmiş, insan kendi hasis dertlerinin dışına nasıl çıkar ve onları nasıl biraz yukardan, dudaklarında hazin bir tebessümle seyredebilirmiş… En basit kelimeler, en özentisiz tasvirlerle nasıl hayat dolu tablolar, koskoca bir cemiyet parçasını aksettiren manzaralar çizebilirmiş. Bütün bunları Rıfat Ilgaz’dan öğrenmek kabil” demiş onun için…
Aslı sorulursa Rıfat Ilgaz çok yönlü bir sanatçıdır… Şair, öykücü, romancı, oyun yazarı, yer yer eleştiri, denemeler kaleme alan köşe yazarı, ayrıca usta bir çocuk yazını verimleyicisi…
Halkımız onu Hababam Sınıfı’yla tanıyor ya, kendi “sınıf”ının yazarı, şairi olarak algılamış değil henüz! Eleştiri çevresi de, ürünlerine bakmak yerine bir “malumatfuruş” tutumuyla yaklaşıyor ona. Hani gülmece yazarı ya, sırıtkan çehreleriyle “kerhen”, “kokuşmuşluk” içinde kabulleniyorlar onu ya da bana öyle geliyor tutumları. İş gülmece de olsa, sanki sıradanlıkla yapılabilirmiş gibi…
“Rıfat Ilgaz, o sessiz büyük çoğunluğun, yani halkın yanında yer aldı hep, onların sesi ve dili, olmaya çalıştı, yine halkın diliyle yalın şiirler yazdı. Onun şiiri gücünü, yalınlığından ve içtenliğinden alan bir şiirdir.
O kuşakdaşları gibi yalnız sanatıyla değil, aynı zamanda yaşam içinde susmayan, direnen pratiğiyle, çağının ‘tanık’lığını da ‘sanık’lığını da yüklenmiş bir aydın sorumluluğuyla, sonrakilere ‘miras’ olmuş bir değerdir.”[13]
Bu çerçevede “Şiir tarihimizin ‘toplumcu gerçekçi’ diye adlandırılan kuşağındandı; 1940 Kuşağı ya da ‘Fedailer Mangası’ndandı. ‘Anladım dinmeyecek bu deli rüzgâr’ diye başladı şiire. Ruhunda esen ‘deli rüzgâr’ coşumcu delikanlılık esintisinden gerçekçi ve toplumsalcı bir fırtınaya dönmekte gecikmedi. 1943’te yayımlanan ilk şiir kitabına halkının ve halktan biri olarak da kendisinin günlük dertlerini dile getiren Yarenlik adını koyması boşuna değildir. 1944’te yayımlanan Sınıf adından ötürü kuşkular uyandırdı resmî çevrelerde. Oysa anlattıklarının çoğu öğretmenlik yaşamından kaynaklanıyordu; ‘Yoklama defterinden öğrenmedim sizi’ dediği öğrencileriydi.
Şiirinde toplumsal gerçekleri anlatmanın yanı sıra bireyin yaşanan siyasal ortam içindeki mücadelesini de anlattı. Şairin ‘aydınlatıcı’ olma görevi üstlenmesi gerektiğine inandı ve şiirini buna göre oluşturdu.”[14]
Şiirlerinde savaş karşıtı tutum, yoksul insanların durumu, insana inanma ve güvenme, özgürlük ve yaşantısındaki zorlu anlar ağırlık taşır. Bireysel dramı toplumsal sorunların birlikteliği içinde ele alır. Düz anlatımcı bir şair olmamıştır hiçbir zaman. Estetiği önemsemiştir. Estetik öğelerden biri olan humour, romanlarında olduğu gibi şiirlerinde de zaman zaman kendini hissettirir.
“Rıfat Ilgaz, yalın, açık, akıcı bir dille yazdığı şiirleriyle, toplumcu gerçekçi çizgisiyle, yergileriyle, onurlu sesiyle”[15] anımsanan biridir…
Toparlarsak: “Girdiğim çıktığım yerler tanığımdır/ Kapımı çalanlar gece yarılarında/ Okunan kararlar yüzüme karşı/ Korkmuyorum duygusal bitişlerden/ Tükenen kurşun kalemler tanığımdır,” dizeleriyle Rıfat Ilgaz, ömrü boyunca hâkim ideolojinin yakın takibi ve kuşatması altında kalsa da çizgisinden taviz vermedi, boyun eğmedi…
O, kuşakdaşları gibi yalnız sanatıyla değil, aynı zamanda yaşam içinde susmayan, direnen pratiğiyle, çağının “tanık”lığını da “sanık”lığını da yüklenmiş bir aydın sorumluluğuyla, sonrakilere “miras” olmuş bir değerdir. ‘Aydın mısın?’ başlıklı şiirinde, aydın sorumluluğunu yerine getirmeyenlere şöyle seslenir:
“Yollar kesilmiş alanlar sarılmış/ Tel örgüler çevirmiş yöreni/ Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende/ Benden geçti mi demek istiyorsun/ Aç iki kolunu iki yanına/ Korkuluk ol!”
Özetin özeti “82 yıllık yaşamı, akıl almaz serüvenlerle doludur. Akıldışı bir çağda, akıldışı yöneticilerin elinde insan yaşamıyla nasıl oynandığının anlatmakla bitmez hikâyesidir”[16] 7 Temmuz 1993’de kaybettiğimiz Rıfat Ilgaz’ın öyküsü…
NECATİ CUMALI
“İmbatla gelen/ sesini duymasam/ yüzünü görmesem/ ya ölürsem…” dizelerini kaleme alan Necati Cumalı, “Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum/ Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa/ Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa/ İzmir için ne yazarsam sana adıyorum,” diyen bir İzmir’lidir…
Necati Cumalı “Niçin şiir yazıyorsun?” sorusuna şu yanıtı verir: “Yenilmemek için. Yaşamımda mutluluklarımın yanı sıra, düş kırıklıklarım, acılarım, kırgınlıklarım oldu. Şiir, mutluluklarıma her kez yeniden yaşayabileceğim bir süreklilik kazandırdı. Acılarıma, düş kırıklıklarıma karşı zırh oldu bana.”
Şiiri insanın kendi öz benliğine seslenmesi olarak tanımlayan Cumalı, “Yaşamımızın bunca çamuru, çirkinlikleri arasından arınmış olarak çıkabiliyorsak başta şiirin gücüne borçluyuz bu direncimizi. İnsanlık şiiri yaratmasaydı, her gelen yeni kuşağa mutluluğu tanıtmak, güzelin, iyinin, doğrunun yönünü göstermek olanaksızlaşırdı” der.
Cumalı, Nurullah Ataç’ın şiiri ile ilgili “sarsıcı bir yenilik” getirmediği yönündeki eleştirisini bir yönü ile haklı bulsa da “Ben şiire başlarken sarsıcı yenilikler aramamıştım ki! Ama aradığım yenilikti. O yeniliği de hep buldum” sözleriyle şiirine olan güveni ortaya koyar.
Cumalı “Yaşamımı, dolaylı olarak da yaşadığım çevreyi getirdim şiire” sözleri onun şiirinin kökenini ortaya koyar.
MELİH CEVDET ANDAY
“Ölümleri anlamıyoruz,/ çünkü hep yaşamak ağır basıyor,” dizelerindeki kadar hayata bağlı…
“Ben güzel günlerin şairiyim/ Saadetten alıyorum ilhamımı/ Kızlara çeyizlerden bahsediyorum/ Mahpuslara affı umumiyeden…/ Çocuklara müjdeler veriyorum/ Babası cephede kalan çocuklara…/ Fakat güç oluyor bu işler/ Güç oluyor yalan söylemek…” dizelerindeki gibi ironiyi yerli yerinde kullanan…
“Dün iki katlıydı/ Bugün üç katlı/ Derken/ Dört katlı beş katlı altı katlı/ Yükseliyor efendim yükseliyor/ Memleket yükseliyor,” dizelerindeki üzere egemenler ile dalgasını geçecek kadar yürekliydi Melih Cevdet Anday…
20 Ekim 1989 tarihli yazısında, “İnsanın büyüklüğü yalnız düşünmesinde değil, çıkarsız düşünmesindedir. Ölümlü olduğunun bilincindedir. Buna karşın felsefeyi, bilimleri, sanatları yarattı; doğruyu, güzeli bulmak için çırpındı durdu, yılmadı. Bir tür ölümsüzlüğü arayış, ölümsüzlüğe inanıştır bu. Ortak aklımızdır bizi bu inanışa bağlayan, ölmeyecek olan birey değildir, insandır. Bunca sanat yapıtı onun yüceliğini kanıtlamak için yaratıldı. Sanat uzun, yaşam kısa,” diyen Melih Cevdet Anday’ın, ‘Sanatın Vazgeçilmezliği’ başlıklı denemesindeki şu satırlar, onun yaşam felsefesinin temeli:“ Leonardo, ‘Doğadan öğrenin’ demiş. Ne güzel söz! Ben de bir şiirimi ‘İnsan öğrenmek için yaşar’ diye bitirdim. Sonu yok bunun. Ne dersin? Bu yaşta hâlâ yabancı dil çalıştığım hâlde, doğaya da baştan başlayamaz mıyım? Hiçbir malım yok, öyle memnunum ki!”
“Benim kadar ileriye bakan başka birini göstermek güçtür,”[17] diyen Melih Cevdet Anday, 1951’de tutuklanan ve 18 Haziran 1953’te idam edilen Ethel ve Julius Rosenberg’e ilişkin ‘anı’ şiirindeki dizeleriyle ölümsüzleşmiştir:
“Bir çift güvercin havalansa/ Yanık yanık koksa karanfil/ Değil anılacak şey değil/ Apansız geliyor aklıma/
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm/ Kahramanlıklar okudum tarihimizde/ Çağımıza yakışan vakur sade/ Davranışınız geliyor aklıma…”
Özetle “Melih Cevdet Anday’ın şiirinde, neyin düşünce neyin imge olduğu belli değildir. Düşünce imgeye, imge düşünceye dönüşüp durmaktadır çünkü,” notunu düşen Ataol Behramoğlu’nun, “Akılla duyarlılığın kesiştiği bir yerde yazıyor şiirini,” diye betimlediği O; altmış yılı bulan şiir serüveninde iki dönem öne çıkar.
Anday’ın ilk dönemi, Garip hareketiyle başlayıp ‘Yanyana’ kitabına kadar devam eder.
‘Kolları Bağlı Odysseus’ kitabıyla başlayıp ‘Yağmurun Altında’ ile son bulan dönemse, Anday şiirindeki ikinci ve belirleyici dönemi işaretler.
Sadece şair olarak değil, önemli bir düşün adamı olarak da öne çıkan Melih Cevdet Anday’ın şiirindeki bu önemli kırılmanın bir çok nedeni vardır: Örneğin, Ahmet Oktay, “Anday şiirinin mitlerle, eski yazılarla bağlantı kurmasının altında yatan temel kaygının, somut gündelik yaşamdan dışlanmış olguların anımsatılması yoluyla, şimdiki zamanın olumsuz içeriğini açığa çıkarmak” olduğunu belirtir. Bunu da metinlerarası ilişki yoluyla yapar.
Tahsin Yücel’in deyişiyle, “her şeyi ‘şimdi’ ve ‘burada’ yeniden kurmanın bir yolu olarak metinlerarası ilişki”, Anday poetikasının önemli bir parçasını oluşturur.
Yalçın Armağan’ın deyişiyle de, “Anday’ın şiiri belleğin egemenliğindedir. Var olan bir dünya değil, belleğin kurabildiği bir dünyadır anlatılan…”
İLHAN BERK
O, “Dünyayı, harikuladelikler olarak gören şair”di…[18]
Behçet Necatigil’in “şiirimizin uç beyi” diye tanımladığı İlhan Berk, gördüğü her şeyi şiirin nesnesi yapmış, hep şiir düşünmüş, şiiri yaşamakla özdeşleştirmişti…
Doğrusal bir çizgide gelişmediği, bir ırmak gibi eğilip bükülerek, sağa-sola saparak ilerlediği için İlhan Berk şiirinin “özetlenemez”liğini vurgulamak gerekir başta…
Onun, bu özelliği “Yavaş Yavaş Geçtim Kalabalıkların Arasından” başlıklı, “Bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen/ geçtiği yeri/ yavaş yavaş çıktım içimden./
Dokundum/ yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire/ yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık,/ kokular,/ coğrafya./
Eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini/ gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü/ gördüm yinelemedi gördüğüm hiçbir şey/ böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana/ insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı/ böyle karıştım kalabalıklara/ kalabalıklaştım böylece…” diye kıvrıla kıvrıla ilerleyen dizelerine yansır…
Hayatı boyunca hep Marksizme inanmış olarak yaşar. 1989’da yaptığı bir söyleşide bu inancının hiç değişmediğini söyler. Türkiye gibi ülkelerin sosyalizmden başka kurtuluş yolunun bulunmadığına inanır. Dünyaya bakışında Marksçı düşünce ağır basar. Ancak bir yandan da siyasetin dışında yaşar, siyasete büyük bir ilgi duymaz…
Pek uzun boylu biri olmayan, 1.70 boylarındaki, ince yüzlü, esmer tenli İlhan Berk’in, ‘Uzun Bir Adam’ başlıklı yapıtı yaşamından ayrıntılar aktarırken; “Şairlik fukaralıktır” der. “Ancak, fukara olan iyi şiir yazar.” Bu nedenle, şiirden para kazanmasına çok şaşırır. Çünkü, böyle bir şeyi ‘Kül’ kitabına dek hiç yaşamamıştır.
“Yazmak cehennemdir!” der bir söyleşisinde, Sartre da “Cehennem başkalarıdır” demiştir. Sartre’ın söylediği başka bir şeydir ona göre. Onun “cehennem” sözcüğünden kastı şudur: Yazma edimi onun hiçbir zaman yakasını bırakmaz. Çünkü o dünyaya sadece yazmak için bakar. Bir ağacı yazmak, bir taşı yazmak, bir yaprağın düşüşünü yazmak… Onun dışında dünya onu ilgilendirmez. Bu cehennem değil de nedir? Yazarak bu cehennemin tam ortasında kalır.
Zamana, geçmiş günleri geri getir diyebilse, şairliği seçmeyeceğini söyler: “Şair olmayı hiç istemezdim. Şairlik bir yazgıdır. Kimsenin de şair olmasını istemem, istemem çünkü öyle bir şey ki, bütün hayatınızı alıyor ve dünyaya bakma olanağınız olmuyor. Mesela ben öyle bir adamım ki gördüğüm yerleri, yaşadığım insanları, bildiklerimi yazmak isterim. Herhangi bir şey beni ilgilendirebiliyor. Ve onu yazmanın dışında bir şeyle de ilgilenmemeye başlıyorum ve tabii bu bir cehennem insan için. Çünkü yeryüzünde gördüğüm her şeyi yazmak istiyorum. Ve böyle bir hayat da dayanılır şey değildir. Yazmak cehennemdir dediğim zaman bunu söylemeye çalışıyorum. Çünkü benim tipimde bir insan, yani boyuna yazmak isteyen bir adam için övülecek bir meslek değildir şairlik.
Şairlerin sadece bir adı vardır, başka da bir şeyleri yoktur. Bu ün de, ohhooo, yıllar sonra geliyor. Ve bu bakımdan kimsenin, doğrusu güzelim hayatlarını bırakıp, şairlik gibi bir cehennem olan hayatı seçmelerini doğru bulmam, önermem,” der…
Memet Fuat’ın, “Şiirin kırk türlü yazılacağını göstermek ister. Dokunduğunu şiire dönüştürür”; Mehmet H. Doğan’ın, “Değişikliği şiirin anayasası yapmıştır”; Feridun Andaç’ın, “Zamansızlığın şairidir”; Orhan Koçak’ın, “Anlatı doymazıdır”; Ahmet Oktay’ın, “Çalışa çalışa şair olmuştur. İmgesel/düşlemsel yanı ise hep başkalarından edinilmiş gibidir”; Turgut Uyar’ın, “Şiir diye bir şey olmasaydı o icat eder”di; Cemal Süreya’nın, “Her mısrada bir cigara yaktırır”; Sezai Karakoç’ın, “İlhan Berk II. Yeni’nin en bulucusu, en dilcisi, en ülkücüsü, en toplumcusu, en üstünü, en yerlisidir,” diye betimledikleri Onu için Cemal Süreya bir de, “Repliklerde yaşar” der ve “Adı İlhan Berk Olan Şiir”de onca ismi eleyip onu eleştirmen kavramına layık ve muhatap görür.
BEHÇET NECATİGİL
“Adı Soyadı/ Açılır parantez/ Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl,/ Bitti kapanır parantez,” dizelerini kaleme alan ve kısa denilebilecek bir hayat sürmüş olan Behçet Necatigil (1916-1979) edebiyat dünyamıza birbirinden seçkin eserler bırakmayı başarmış bir yazar-şairdir. Türkçeyi kullanmaktaki ustalığı; sade, gösterişsiz ama kendine has müzikal bir dille yazmış olduğu şiirlerin yanında, Almancadan çevirdiği şiir tadındaki romanlarda da göze çarpmaktadır. Şair şiirlerinde, içinde yaşadığı çevredeki insanları, orta sınıfın hâllerini anlatır, komşular, evler, kanımca onun için en temel unsurlardan biri budur. Aile, yoksul ve dar gelirli insanlar, sahici ve incelikli bir duyarlılıkla kaleme aldığı mütevazı hayatları anlatır.
Usta bir ozan, iyi bir öğretmen olan Behçet Necatigil, kılı kırk yaran bir araştırmacıydı. Ölümünden sonra da sık sık basılan Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde, Türk edebiyatının dikkatli bir değerlendirmesini gerçekleştirmiştir. Bu yapıtta kendi şiiriyle ilgili olarak, alçak gönüllü ozan şu yargıları öne sürer:
“Şiirde kırk yılını, doğumundan ölümüne, orta hâlli bir vatandaşın, birey olarak başından geçecek durumları hatırlatmaya; ev-aile-yakın çevre üçgeninde, gerçek ve hayal yaşantılarını iletmeye, duyurmaya harcadı.”
Ölümünden sonra edebiyatla ilgili yazıları, söyleşileri, konuşmaları toplam 750 sayfa tutan iki büyük cilt hâlinde yayınlanmıştır. Orada yer alan “Şiir Burçları” yazısı Necatigil’in şiirini, bu şiirin gelişimini açıklayan önemli bir kaynaktır. Söz konusu yazıda Necatigil ozanların ilk yapıtlarını verdikleri, başkalarından geniş biçimde etkilendikleri gençlik dönemlerini “Gurbet Burcu” diye adlandırır.
İkinci dönem, “Hasret burcu”dur. Orada yaşananları şöyle anlatır:
“Şair şiirini özlüyor, gurbetlerde oyalanmanın zaman kaybından başka bir şey olmadığını gördü. Yazdıklarında ne kadar kendisi, ne oranda başkaları olduğunu gördü. (…) bu hasret döneminde, önleyemediği bir güçle kendini, kendi dünyasını aktarır bize.”
Sanat serüveninin son aşamasını “Hikmet Burcu” oluşturacaktır. Orada ürün verme sürecini anlatırken Necatigil’in söyledikleri de şunlardır:
“İnsanın en şaşmaz falını hikmet burcu gösteriyor; çünkü gurbetler geçici, hasretler geçici ve ebedi insan hikmet burcunda yaşıyor.”
Behçet Necatigil ilk şiir kitabı Kapalı Çarşı’yı yayınladığı 1945 yılında 29 yaşındaydı. Yaşam serüveni 1979 yılında noktalandığında ise 63 yaşındaydı, bir yıl önce 13’üncü şiir kitabı okurlarına ulaşmıştı. Son şiirlerinin derlendiği 14’üncü kitabını kendisi göremedi… Bütün bu yapıtların kendi sıraladığı üç burca nasıl yerleştirilebileceğini araştıran incelemeciler şu açıklamayı yaparlar
1. Gurbet Burcu: Şairin taklit, özenti ve kendini arayış dönemidir. Gurbet burcu dönemi ürünleri, Kapalı Çarşı (1945) ve Çevre (1951) kitaplarında toplanmıştır.
2. Hasret Burcu: Bu, şairin kendi kişiliğini bulma dönemine bir geçiş sürecidir. Arada (1958) ve Dar Çağ (1960) kitapları, Necatigil’in hasret burcu dönemi ürünleridir.
3. Hikmet Burcu: Şairin kendi kişiliğini bulduğu, olgun ürünlerin verildiği son dönemidir. Necatigil’in Yaz Dönemi (1963) ile başlayan son şiirleri hikmet burcu ürünleridir.”
Sıralanan dönemler, sözü edilen kitaplarda göze çarpan ayrılıklar gerçekte şiirlerin içeriğine değil, yapıya, anlatıma ilişkindir.
“Kendimin dışında bir şiiri yazmadım hiç, yazamam da,” diyen Necatigil’in şiirlerinde yansıttığı dünyanın insan gerçeği, toplumsal görünümü zaman boyunca değişmiş değildir.[19]
Egemen Berköz’ün, “Beşiktaş Çarşısı, Samatya Pazarı, Safa Lokantası… tam 25 yıldır Necatigil’siz”; Oktay Akbal’ın, “Behçet Necatigil, ‘şiirlerini sokak lambalarının aydınlığında’ yazarmış. Şairler avare kişilerdir,” diye betimledikleri O; aslı sorulursa çağın karanlığını, insanlık dışı toplum düzenini anlattı…
Beşiktaş’ta bir evin odasında şiirler yazarken, çağını anlayabilmiş, onunla hesaplaşmaya girişebilmiş bir yeryüzü şairiydi karşımızdaki.
Üstelik sorguladığı dünyanın gelmişini geçmişini, mitolojisini, edebiyatını, çarşısını pazarını bilen, çağdaş uygarlığı, insanlık tarihi içinde yorumlayan şiirler yazıyordu. 1958’de ‘Arada’ kitabıyla başlayıp ‘Dar Çağ’la süren, sonraki bütün kitaplarına da damgasını vuran, bu çağından huzursuz insanın sorgulayıcı tavrıydı.
Belki de bu yüzden, çağın dehşeti karşısında dili tutulmuş gibi, kesik kesik söyleyişlerle kurmuştu şiirlerini…
“Yoksullar açlar hastalar sürünürken/ Kentlerin göbeğinde, kuytu köşelerinde;/ Hıncını alamamış sanki insanlardan/ Uygarlığı zalim, daha da azıtıyor/ Atom bombalarında, uzay füzelerinde/ Şu dünyada insanca yaşamak da yoksa/ Ne kalıyor geriye, yüzyıllardan?” dizelerindeki gibi…
Toparlarsak: “Şiir, kesin bir açıklama, bir bildiri değildir; şaşmaz doğru, doğrultu değildir, tek yön değildir. Dilediğimiz yollara, yolculuklara açık, çeşitli yönlerdir; türlü doğrultulardır. Ben düşündürücü yanlarını çoğaltmış, yatırım ve çabaları çokça, çokgen bir şiirden yanayım,” derdi; yani Behçet Necatigil’in şirini bu anlayış biçimlendirirdi…
Evet, “Şimdi her zamankinden çok, Behçet Necatigil’in yalınlığına, duruluğuna, sakinliğine, içselleştirdiği duyarlığa gereksinimimiz olduğuna inanıyorum,”[20] diyenlerdenim ben de…
ÖZDEMİR ASAF
Son şiirinde “Günler geçiyor, sanki şakacıktan/ Gidiyorlar mı geliyorlar mı/ Belli değil” diyen Özdemir Asaf, “Yaşadığımı şiirlerimde en yoğun yönleriyle, en kesin sandığım biçimlerde, en kısa olduğuna inandığım ölçülerle verdim, veriyorum, vereceğim,” diye eklerdi…
Çok önemliydi; “En az sözcükle en yoğun anlatabilen bir şair olduğu için”; “İnsan olgusunu kapsamlı bir biçimde kavrayıp analiz edebildiği için”; “Tam bir dürüstlükle aklını yansıttığı, toplumsal önyargılara karşı cesur davrandığı için”; “Takdir edilmek kaygısı olmaksızın yazdığı, kendisiyle bile dalga geçebilen muzip, içli bir adam olduğu için…”[21]
Gerçekten de Behçet Necatigil’in, “Özdemir Asaf’ın şairdeki ikinci kişi problemini, ikinci kişi ile kendi arasındaki bağlantıları çeşitli yönlerden derinleştirdiği, yaşayışını dolduran davranışları soyutlaştırarak bir düşünme planına yükselttiği, bunu yaparken de, 1950 şiirinin ortak biçim anlayışından ayrı, özel bir dil kullandığı görülür; çelişmeli, oyunlu bir mantık düzeninde mısra sayısını çok kere en aza indirdiği de olmuştur,” dediği O; “Bir yontu ustası gibi dizelerini özenle yontarak, son derece yoğun, çarpıcı, doğaya ve insana dair felsefesi olan, her an şaşırtmaya hazır şiirler yazdı.
Sevdiğine bir kelimeye bin anlam yükleyerek seslenecek kadar özenli, bütün renkler aynı hızla kirlenirken birinciliğin beyaza verildiğini söyleyecek kadar duyarlı, ben ben ben diyen insana sen sen sen demeyi önerecek kadar iyi bir şairdi.
Yazar, eleştirmen Memet Fuat onun için ‘İnanılmaz sözcük tutumluluğuyla, insanı, toplumu irdeleyen, duygu, düşünce yoğunluğunun şiirini arayan, taşlamaya, ince alaya ağırlık veren, tam anlamıyla özgün bir şairdir Özdemir Asaf’ demişti.”
“Beni çağırmadınız, kalkıp ben kendim geldim/ Uzaklardan size bir haber getirdim geldim/ Solarken suladığım, koparırken bağladığım,/ Ölürken canlandığım sözler getirdim…” diyen O; “Tüm yaşamı boyunca şiiri olan şeyleri sevdi… Bir süre hukuk, iktisat ve gazetecilik öğrenimi gördüyse de hepsini yarıda bıraktı. Okul-dışı, okulu olmayan, şiire gönül verdi…
Örneğin Özdemir Asaf, şiir üzerine yazdığı yazılarda da ilginç ve çarpıcı görüşler dile getirir;
– Şairlerin güzeli ararken eriştikleri gerçekler, filozofların gerçeği aramak yolunda eriştikleri güzelliklerden çoktur ki, ne şairler gerçeği bulmak amacındadır ne de filozoflar güzel’i…
– Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur…
– Şiir, kendini çoğaltmak isteyenleri hiç affetmez…
– Şiir, birinin unuttuğunu öbürüne unutturmayan sözdür…
– Şiir, yaratıcısına çırak yetiştirme izni bile vermemiştir. Bunun kendini beğenmişliğinden geldiğini sanmıyorum. Olsa olsa, çırağın (çırak adaylarının ve isteklilerinin) umutlarını kırmamak istemiştir. Çünkü şiirde çıraklık yoktur…
– Sevgiline söylediğini yazarsan, aşk şiiri olmaz yazdığın. Söylemediğini yazarsan da aşk şiiri yazmış olmazsın. Öyleyse aşk şiiri nedir? Aşkın kovaladığı ama hiç yakalayamadığı… Yani hep yücelten bir yalnızlık suskunluğunun dile gelme çabasıdır aşk şiiri. Görünce söylemediğin, söyledikçe yetinemediğin…”[22]
Özetle Şükran Kurdakul’un “Kendisiyle birlikte çağıyla ve toplumuyla hesaplaşmalarında buruk öfkesini içinde saklayan yeni taşlama biçimleri getirdi” diye tanımladığı buruk alaysılıktır Özdemir Asaf’ın şiirini şiir yapan, tamda şu dizelerdeki gibi:
“Çocukluğumda her şey büyük görünüyordu./ Gençliğimde her şey önemli görünüyordu./ Sonra çok şey büyüklüğünü ve önemini yitirdi./ Sonra daha da yitirdi./ Çocukluğumdan da gençliğimden de çok çok az şey kaldı./ Şimdi yaşlıyım sayılır. Çok şey gülünç görünüyor…”
6 Mart 2010 13:19:40, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:111, Haziran 2010…
[1] Pablo Neruda.
[2] Merih Topal, “Ben Edip Bey Nasılım?”, İnisiyatif Sanat Dergisi, No:2, Eylül-Kasım 2008, s.54.
[3] Yıldırım Türker, “Uzanır Ağladığım Yanıma”, Radikal, 26 Aralık 2009, s.8.
[4] Feyza Perinçek-Nursel Duruel, Cemal Süreya Biyografisi, Can Yay., s.30.
[5] Janet Barış, “Cemal Süreya Gideli…”, Taraf, 21 Ocak 2010, s.16.
[6] “Dünya Göçebesi, Firesiz Şair”, Cumhuriyet, 9 Ocak 2010, s.17.
[7] Orhan Aklaya, “… ‘Edebiyatın Mona Lisa’sı”i, Cumhuriyet, 9 Ocak 2010, s.17.
[8] Doğan Hızlan, 99 Yüz/ İzdüşümler, YK Yay., 2004.
[9] Hüseyin Yılmaz, “Başkaldıran İnsan ya da Çağdaş Bir Ozan Can Yücel”, Güney Dergisi, No:49, Temmuz-Ağustos-Eylül 2009, s.26-27.
[10] Sabahattin Eyuboğlu, “Köyün Kemençecisi…”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2009, s.16.
[11] Haydar Ergülen, “Acıları Tarihe Yazan ‘Son Şair’…”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2009, s.16.
[12] Turgay Fişekçi, “Ahmed Arif”, Cumhuriyet, 22 Temmuz 2009, s.17.
[13] A. Hicri Özgen, “Fedailer Mangasından Bir Şair”, Ülkede Özgür Gündem, 10 Temmuz 2005, s.13.
[14] Eray Canberk, “Bir Şairi Anarken…”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2007, s.14.
[15] Hasan Akarsu, “Yine Sükût Bulmayan Denizler Gibi Taştım…”, Cumhuriyet Kitap, No:843, 13 Nisan 2006, s.16.
[16] Turgay Fişekçi, “Rıfat Ilgaz’ın Anıları”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2005, s.14.
[17] Melih Cevdet Anday, Bir Defterden, Everest Yay., 2008, s.51.
[18] Serçeşme, No:45, Eylül 2008, s.11.
[19] Konur Ertop, “Behçet Necatiğil’in Dolaştığı Şiir Burçları”, Kızılcık Dergisi, No:29, 20 Nisan-Mayıs 2007, s.79.
[20] Zeynep Oral, “Behçet Necatigil’i Anarken…”, Cumhuriyet, 12 Aralık 2004, s.15.
[21] Sennur Sezer, “Özdemir Asaf’ın İkinci Kişisi”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:408, 9 Ocak 2009, s.12.
[22] A. Hicri İzgören, “Yalnızlık Paylaşılmaz”, Ülkede Özgür Gündem, 29 Ocak 2006, s.13.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s