"Bir kez daha!"

Hrant Dink’in katledilmesinden sonra yaptığı konuşma (özellikle de, “Hrant Dink Ermeni olduğu için değil soykırımı tanıdığı için katledildi” sözü) nedeniyle “Türkiye Cumhuriyeti devletini alenen aşağılama” iddiasıyla ve iki yıl hapisle yargılanıyor. Bu biliniyor… 12 Mayıs da, Demirer’in 301. maddede bakanlık izninin iptali için başvurduğu İdare Mahkemesi’nde duruşma günüydü. Demirer’in, Ankara 4. İdare Mahkemesi’nde yaptığı konuşmanın metni…

“İnsan kendini hiçbir yerde,
karıncalar gibi kaynaşan kalabalığı
yarıp geçtiği zamanki kadar
yalnız hissedemez.”[1]
T.C. Ankara 4. İdare Mahkemesi, 13 Ocak 2009 tarihli kararının iptali istemiyle, 28 Ocak 2009 tarihli ve “Somut Verilerle Gerçek Durum” başlıklı belgeyle İdare Mahkeme’nize itirazda bulunmuştu.
Sözü geçen belgede, itirazıma neden olan soru(n) hakkında etraflı açıklamalarda bulunup, “gerekçe”lerimi açıklamaya çalışmıştım…
Bunlara eklemek istediğim birkaç şey daha var…
BENJAMİN FRANKLİN’İN SAPTAMASI
“Yanlış anlayanlar tarafından söylenen
bir doğrudan daha kötü hiçbir yalan yoktur.”[2]
Giderek uzayan “yargılanma” sürecinin; benim açımdan kolay olmadığını takdir edeceğinizi umuyorum.
Elbette, “mesnetsiz” yargılanma sürecimde Leo Nikolaevich Tolstoy’un, “İnanç, hayatın kuvvetidir,” sözleriyle birlikte; A. Hamdi Tanpınar’ın, “Sorumluluğunu taşıyacağın fikrin adamı ol,” uyarısı kulağıma küpe ediyorum etmesine, “ama”…
Evet, “ama”… Kendimi “yalnız hissettiğim” de olmuyor değil; Johann Wolfgang von Goethe’nin deyişinde üzere…
Hikâye malumuz…
Dostum, kardeşim, yazar Hrant Dink’in İstanbul’da katledilmesi üzerine 20 Ocak 2007 tarihinde Ankara’da Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde düzenlenen protesto gösterisinde yaptığım irticalî konuşma ile ilgili olarak hakkımda TCK 301/2. ve 216. maddeye istinaden açılan davada, mahkeme heyeti, hukukî süreç devam ederken gerçekleşen yasa değişikliği gereği, soruşturmanın devam edip etmemesi konusunda izin için Adalet Bakanlığı’na müracaat etmişti.
TCK 141-142’den, TMY 8. maddeye, TCK 312’ye ve nihayet TCK 301. maddeye uzanan kesitte Türkiye’nin sonu gelmeyen “düşünce suçları” silsilesinin bir halkası olarak TCK 301’le ilgili yargılamalar, bilindiği üzere uluslar arası kamuoyu tarafından da dikkatle izleniyor. Gerçekte, TCK 301’e bağlı davaların görülmesinin Adalet Bakanlığı iznine tabi kılınması da, yönetim üzerindeki bu “basıncın” bir sonucu olarak çıkmakta karşımıza.
Nihayetinde siyasal bir konum olan Adalet Bakanlığını tanımları gereği “bağımsız” (ki bu “bağımsızlığın” en önemli veçhelerinden bir tanesi, siyasal karar ve müdahalelerden bağımsızlıktır) olması gereken mahkemelerin tasarrufları üzerinde buyurucu kılan bu uygulamanın yanlışlığı, ortadaydı. TCK 301. maddeye dayanarak açılacak bir dava izninin, neye, kimin, hangi kanaatleri uyarınca verilip verilmeyeceğine ilişkin net, açık, nesnel standartlar yoktu çünkü.
Yanısıra, bakanlık “olur”u, ister istemez sanığın “suçlu” olduğuna ilişkin bir kanaati, açık ya da zımnî olarak ima edeceğinden, “hakkında kesinleşmiş yargı kararı olmayan herkes masumdur” yolundaki hukuk karinesinin açık bir ihlâli anlamına gelmekteydi. Nihayet, Bakanlığın hangi davaların sürdürülüp sürdürülmeyeceği konusunda siyasal tercihlerini kullanmasını engelleyecek bir düzenleme mevcut değildi. Hatırlanacağı üzere bunlar o dönemde çok yazıldı-çizildi.
Nitekim uygulamanın ilk denendiği davalardan biri olan benim yargılanma sürecimde bu maluliyet, bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir.
Yargılanmam hususunda Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün Bakanlık Makamı’na yönelttiği B.0.3.0.CİG.0.00.00.07-648-01-0289-2008/2167 sayılı, ve altında sabık Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in onay imzasının bulunduğu izin metninde, benim “Türkiye Cumhuriyeti Devletini alenen aşağılama suçunu işlediği”m kanaatine varıldığı belirtilmektedir.
Oysa bu, ancak mahkemenin varabileceği bir hükümdür. Böyle bir ifadenin, özellikle de özlük hakları açısından bağlı bulunduğu Bakanlık makamında oturan bir şahsın imzasıyla önüne gelmesinin, hâkimin yargısını etkileyeceği açıktır. Herhangi bir yargıcın, bakanın “suçlu olduğuna dair kanaate katıldığı” bir kişinin “suçsuz” olduğuna, özlük hakları açısından olumsuz sonuçlar getireceğinden kaygılanmaksızın hüküm vermesi mümkün müdür?
Öte yandan, Bakanlığın 301. maddeye ilişkin davanın görülmesine ilişkin ilk izinlerinden biri oluşu nedeniyle, karar, basın-yayın organlarında da geniş yankı buldu. Sabık Bakan, konunun gündeme geldiği her ortamda, “Bu adama devletime ‘katil dedirtmem’…” yollu, her biri günlük basında geniş yer alan beyanlarıyla, davanın gidişatı konusundaki görüşünü açıkça ve birçok kez ortaya koymuş, ve yargılama sürecine telafisi mümkün olmayacak şekilde gölge düşürmüştür.
Bunların yanı sıra, TCK 301 davalarının açılmasına ilişkin iznin nesnel, net, açık ölçütlerden yoksun olduğunu belirtmiştim.
Aynı yasanın aynı maddesinden, Konya 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen başka bir davama (Dosya no. 2008/742) aynı bakanlık makamının “kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden” yargılama izni vermeyişi, buna kanıttır. Sanık aynı sanık, isnat maddesi aynı madde, bakanlık aynı bakanlık; ancak iki farklı karar vardı orta yerde…
“Bu adama devletime ‘katil dedirtmem’…” dedirtmem diyen bir Adalet Bakanı’yla karşı karşıyayız; daha doğrusu birkaç gün önceki kabine değişikliğine dek Adalet Bakanı’ydı Mehmet Ali Şahin…
Konuşma biçimiyle; gaflarıyla; söyledikleriyle; tutumuyla sanki; “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır,” diyen L. Wittgenstein’in saptamasını doğruluyordu Mehmet Ali Şahin…
Yani dilinin sınırları onun ceberut dünyasının sınırlarını belirliyordu!
Bir kere daha yinelemek pahasına, altını çizerek ifade etmek istiyorum:
TCK 301 ve 216’dan yargılandığım Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmamda, “Almanya’daki Deniz Feneri davasıyla ilgili, ‘bana ne’ diyen, buna karşın benim hakkındaki davaya yargılama izni veren Adalet Bakanı Şahin’e teşekkür ediyorum” demiştim.
Yargılanmama ilişkin Bakan Şahin’in “olur” imzasıyla gönderilen evrakta, basın açıklamasındaki sözlerime yönelik, “Türkiye Cumhuriyeti Devletini alenen aşağılama suçunu işlediği kanaatine varılmıştır” ifadesi yargıya doğrudan ve açıkça müdahaledir. “Bakanın böyle bir yetkisi yok. Bakan yargıç değil, yargıç sizsiniz” demiştim.
Ayrıca 301. madde kapsamında hakkımda Konya’da açılan başka bir davada da yine aynı Adalet Bakanı yargılama izni vermişti. “Konya’da da, Ankara’da da aynı kişiyim. Görüşlerim de aynı ve değişmez” demiştim.
Adalet Bakanı’nın “olur” verdiği belge (karar), bir idari bir işlem olarak yasalara, Anayasa’ya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına aykırıdır. Çünkü, Bakan “suç işlediği” gerekçesiyle yargılama izni vererek, yargı bağımsızlığına müdahale etmektedir.
Benim mahkemenizde itiraz ettiğim tam da budur!
Kaldı ki, İnsan Hakları Derneği’nin 18 Ocak 2009 tarihli, ‘2008 Değerlendirmesi’nin (Bak: KAYNAK:
1); (içinde ismimin anılmasından hiç de hoşnut olmadığım) ABD’nin ‘2008 İnsan Hakları Raporu’nun (Bak: KAYNAK: 2);[3] Demiray Oral’ın da[4] (Bak: KAYNAK: 3) işaret ettikleri gibi TCK 301 hoyratlığı yanında; bir de Mehmet Al Şahin’in yargı bağımsızlığına müdahale etmesi haksızlığına maruz bırakılmaktayım!
Kamuoyunun “merakla” izlediği[5] “yargılama” sürecinin ulaştığı koordinatlarda, karşımıza dikilen soru(n); “Yasalar örümcek ağına benzer, ancak küçük sinekleri yakalar. Büyük sinekler, gözünün önünde onu deler geçer,” diyen Benjamin Franklin’in saptamasındaki üzere, Mehmet Al Şahin’in “büyük” olup olmadığı sorusunun tarafınızdan nasıl yanıtlanacağıdır…
YARGIYA MÜDAHALE
“Mantık, düşünmek ve yanlış
anlamak olgusunun katı sınırları
içinde akıl yürütme sanatıdır.”[6]
Evet, ortada yargıya müdahale söz konusudur! Hem de Publilius Syrus’un, “Yargıda bulunmada sürat, kara çalıcıdır,” uyarısındaki üzere…
Oysa yapılması gereken; “Bir yargıç: İyi niyetle dinlemeli, akıllıca karşılık vermeli, sağlıklı düşünmeli, tarafsızca karar vermelidir,” diyen Sokrates’in ifade ettiği gibi olmalıydı…
Mehmet Ali Şahin’in tavrı sonrasında artık hiçbir şeyin Sokrates’in dediği gibi olması mümkün değildir…
Kaldı ki dönemin Adalet Bakanı’nın konuya ilişkin müdahil beyanları sonrasındaki basın toplantısında yaptığım konuşmada (Bak: KAYNAK: 4) söylediğim gibi, Mehmet Ali Şahin’in tavrı bir “Osmanlı Sadrazamı”nın keyfiliğini çağrıştırmaktadır!
Söz konusu tutuma coğrafyamız pek de yabancı değildir…[7]
Bakın bu konuda Erdal Şafak ne diyor:
“Anlaşıldı; hukuk devletinden, hukukun üstünlüğünden daha çok ve daha sık söz etmemiz gerekecek…
Hukukun üstünlüğü ilkesine yaslanan bir düzende şu yanlışlıklara, çarpıklıklara rastlanamaz:
* Birincisi yargıya karışma çabaları…
* İkincisi, yüksek kattakiler suç işle(ye)mezler diye bir doğa yasası yoktur. Hukukun önünde herkes eşittir, kimseye ayrıcalık tanınamaz. Hukukta hukukun üstünlüğü ilkesi vardır, üstünlerin hukuku diye bir ilke yoktur.
* Üçüncüsü, suçun hukuka aykırılık öğesini, sadece hukuka uygunluk nedenleri kaldırabilir.”[8]
Erdal Şafak’ın, “Hukuk” konusundaki saptamalarını konumuz açısından çok önemli bularak ekliyorum:
1) Anayasa Madde 38/4, “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılmaz,” der…
2) Türk Ceza Kanunu “Yargı görevi yapanı etkileme” başlığı altında md. 277’de: “…yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye” 2 yıldan 4 yıla kadar hapis öngörür.[9]
Mehmet Ali Şahin’in zikrettiğim tavrı, bir bakan olmuş olsa da, Anayasa ihlâli olması yanında; TCK’nın 277’inci maddesiyle uyumlu (cezai) bir fiildir…
İdare Mahkemeniz bu fiile kayıtsız kalmamalıdır!
Evet Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal’ın da 20 Kasım 2008 tarihinde TBMM Başkanlığlı’na, “Aşağıdaki sorularımın Adalet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin’ce yazılı olarak yanıtlanmasını dilerim,” ibaresiyle verdiği soru önergesinde ifade ettiği gibi (Bak: KAYNAK: 5), Mehmet Ali Şahin, Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamaya müdahale etmiştir!
Siz bakmayın “Yargının bizdeni sizdeni olmaz”… “Bağımsız yargıya gölge etmeyin, yeter,”[10]sözlerini Mehmet Ali Şahin’in terennüm etmesine!
Dediklerini de tekzip ederek, hem usul, hem de esas açısından böyledir bu!
“Nasıl” mı? Gayet basit. Adalet Bakanı’yken Mehmet Ali Şahin’in verdiği “olur”; usul açısından esası etkilemeye yönelik, “hâkimin vicdani kanaatine müdahale”dir….
Bu noktada Ankara Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usulü Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Metin Feyzioğlu’nun ifade ettiği gibi, “Usul, esasın giriş kapısıdır. Yanlış kapıdan, yanlış odaya girilir. Yanlış ve keyfi usuller, yanlış ve keyfi sonuçlara ulaştırır. Bu yüzden ceza muhakemesi kuralları ve ilkeleri, bir davanın esasının doğru çözülebilmesi için uyulması zorunlu kurallar ve ilkelerdir.”[11]
YARGININ SORU(N)LARI
“Adalet ancak
hakikâtten doğabilir.”[12]
Yeri gelmişken, konuya ilişkin olarak Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Halit Yılmaz’in şu saptamalarını anımsatayım:
“Türkiye’nin bir Adalet Bakanlığı sorunu var. Son derece ciddi sorunları bünyesinde barındırıyor. Yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkileri dengeli olmaktan çıkarıp, Adalet Bakanlığı’nın ağırlık kazandığı ve yargının bağımsızlığına zarar verici nitelikte dengesiz bir yapı mevcut.Yargıya ilişkin sorunlar ele alınırken sorulması gereken temel soru şu; Şüphe duyacağımız unsurlar var mı, yok mu? ‘Evet’ diyorsak, nelerden şüphe ettiğimizi ortaya koymamız lazım… Bugün mahkemelerin gerçekten bağımsız olup olmadığı konusunda ciddi sıkıntılar var…”[13]
İş bu saptamalarla da sınırlı değil. Adalet Bakanlığı’nın BM Kalkınma Programı ile birlikte gerçekleştirdiği anket çalışmasının çarpıcı sonucuna göre, “Yargıçlar, şeffaflık ve bağımsızlık istiyorlar”![14]
Bundan başka Oktay Ekşi’nin, “Yargıya müdahale”ye[15] dikkat çekerken; Nazlı Ilıcak’ın, “Tek bir kişinin dahi hakkını hukukunu koruyarak adaletli davranmak”[16] gerekliliğinin altını çizdiği; Yusuf Ziya Cömert’in de, “En çok ihtiyacımız olan şey, adalet,”[17] vurgusunu öne çıkarttığı koordinatlarda Erdal Atabek’in, “Toplumda adalet zorunludur. Eşitlikle uygulanan adalet. Baskı altına alınmayan adalet. Eğer toplumda böyle bir adalet yoksa ilk yitirilen ‘toplumsal güven’dir…Adalet bir toplumun vicdanıdır,”[18] saptaması boşuna değildir!
Çünkü coğrafyamızda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç dahi, “Yargıyı etkilemek anayasal suçtur… Mahkemeleri yönlendirme ve etkileme gayretleri suçtur.”[19] “Yargı siyasi kuşatma altında,”[20] demektedir!
Geçerken anımsatayım; “Türk yargı geleneği ve kültürünün en önemli özelliklerinden başlıcası son derece dar bir hukuk işçiliğinin içinde sıkışarak hukuka ve hukukun içinde yer aldığı toplumsal ve siyasal mekâna yabancılaşması meselesidir,”[21] diyen Beypazarı Adliyesi Yargıçlarından Orhan Gazi Ertekin; bir yerde “Milli Hakikât Rejimi”nin despotik oryantalizminden kurtulmak gerektiğinin de altını özenle çizer…
Görülmesi gerek; yargının soru(n)ları ortadadır; “sır” falan da değildir![22]
Örneğin Baskın Oran’ın, “Kendinizi en kötü hissettiğiniz durum işte budur: Hakkınızı aramak için son çare olarak başvurduğunuz yargının (siyasallaşması bile değil) ideolojikleşmesi. II. Friedrich döneminde (1712-1786) halkın ‘Berlin’de Yargıçlar Var!’ diye duyduğu güveni 2009 Türkiye’sinde artık duyamıyor oluşunuz,”[23] dediği tabloda Cihan Demir ekliyor:
“Bana bir şey anlatacaksanız sakın ha bunu Türkiye’deki mevcut yasalarla anlatmayın. Çünkü bu yasaları kullanan kim? Bırakın kullanmayı hesaba alan kim? Yasaların kimleri koruduğu konusunda muğlak sonuçlar oluşmaktadır.Yani yasa eğer bireyi koruyorsa neden birey lehine herhangi bir dava sonuçlanmamaktadır? Bir sürü sual oluşabilir zihinlerde…
Ama asıl olan şunun iyi anlaşılmasıdır ki; o da Türkiye’de legalite; ekseriyet mevcut siyasi konjoktürün elinde bir maşa gibi kullanılmaktadır.
Yani yasalar mevcut iktidarları korumakla yükümlü bir hâl almış ve bu iktidarların karşısında durmaya yada muhalefet etmeye çalışan kesimlerin cezalandırılmasına mahâl vermiştir.
Yani yasanın kimi koruyacağını ancak ve ancak mevcut siyasi iktidarların belirleyebileceği ve karşı duruşların yasalara karşı gelmeyle eş değer sayılacağı gözümüze sokula sokula anlatılmaktadır.”[24]
Bu noktada anımsanması gereken Rıza Türmen’in şu saptamasıdır: Yargıya güveninin bulunması vazgeçilmez bir koşul. Romalı düşünür Çiçero buna ‘consensus iuris’ diyor”![25]
“CONSENSUS IURIS”İ ÇİĞNEYEN ADALET BAKANI
“Karşılaşılan önemli yaşam sorunları,
o sorunları ortaya çıkaran
düşünce düzeyinde çözülemez.”[26]
Mehmet Ali Şahin, Adalet Bakanı’yken müthiş bir adaletsizlik performansıyla sürekli gündem maddesi olarak kalmış bir kişidir…[27]
Mesela O; “Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yerel yönetimler her projelerini Ankara’dan geçiremiyor” sözlerinin sahibidir…[28]
Mesela O; CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in yazılı açıklamasında “Vatandaşları açıkça tehdit eden, demokrasiden nasibini almayan, adaletsiz Adalet Bakanı”[29] olarak nitelenendir…
Mesela O; “ihaleye fesat karıştırma, tehdit, adam yaralama, yağma” gibi suçlardan tutuklanan, Tuzla Akfırat eski belediye başkanı Hilmi Yıldız’ın “Tanıdığı kadarıyla çalışkan ve dürüst birisi” olduğunu söyleyen;[30] kendisine arsa alması için Yıldız’a vekalet de verendir…[31]
Oktay Ekşi’nin, “, Sayın Şahin’in bu ülke adaletine en büyük hizmeti, istifasıyla olacaktır. Ama üzülmesin, Tayyip Erdoğan Başbakan işi inada bindirir. O nedenle Şahin’e karada ölüm yoktur,”[32] dediğidir…
CHP’nin, 30 Nisan 2009 tarihinde Meclis Başkanlığı’na hakkında gensoru verip, “Deniz Feneri faillerini himaye ettiği”ni iddia ettiği[33] ve Tufan Türenç’in, “Mehmet Ali Şahin, Deniz Feneri rezaletini uyutmak için 500 takla atıyor. Atarken de minarelere kılıf uymadığı için zor durumda kalıyor… Adalet Bakanı o koltukta oturmamalıdır,”[34] dediği bir zattır…
Hasılı O; “consensus iuris”i çiğneyen bir keyfilik ve despotikliktir ki, bunun bir önemlisi verisi de, hukukun ayaklar altına alındığı “Deniz Feneri Davası”dır…
Almanya’da AKP iktidarına yakın isimlerden oluşan Deniz Feneri Derneği e. V yöneticilerinin beş yıl içinde en az 28 bin 836 bağışçıdan 41.423.158 Avro toplaması ve bu paraların Kanal 7 adlı TV kanalının kurulması gibi amaç dışı işlerde kullanmak üzere Türkiye’ye aktarılmıştır. Söz konusu davaya ilişkin yargı süreci Almanya’da tamamlanarak, “asıl suçluların Türkiye’de” denmiştir.  İddianamesi de, bilindiği üzere Türkiye’ye gönderilerek, dönemin Adalet Bakanı Şahin tarafından “sümen altı” edilmiştir. [35]
Şahin’in dava dosyasına ilişkin ilk tepkisinin “Bana ne yav… Almanya’daki derneğin yöneticileri yanlış yapmışsa, yargılanmışsa benim iktidarımdan buna ne?” olduğu göz önünde bulundurulduğunda, yukarıda değindiğim “yargının siyasallaştırılması”nın ne demek olduğunu ve “nasıl”ını yeterince açıklamaktadır.
Bu arada konuyla bağıntılı çok anlamlı bir şey daha: Türkiye Deniz Feneri soruşturmasını beklerken Küçükkaya’nın skandal ile ilgili kitabına soruşturma açıldı.
Kanal 7 televizyonu yöneticilerinin talebi üzerine Cumhuriyet gazetesi muhabiri Aykut Küçükkaya’ya, ‘Yüzyılın Yolsuzluk Oyunu’[36] başlıklı kitabı nedeniyle soruşturma açıldı![37]
Ve nihayet unutulmamalıdır ki “Deniz Feneri” bir hukuk katliamıdır; mimarı ise Mehmet Ali Şahin’dir…
DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
“Düşünüyorum
öyle ise varım.”[38]
“Deniz Feneri” rezaleti, dönüş dolaşıp “dava”ya konulan yayın yasağı ve Aykut Küçükkaya’nın yapıtının soruşturulmasına kapı açmıştır ki, bunda da “şaşırtıcı” bir şey yoktur…[39]
Biri Yaşar Kemal’e Cumhurbaşkanlığı’nca, öteki Çetin Altan’a Kültür Bakanlığı’nca verilen[40] AKP patentli ödüllerin[41] ironisi bir yana da; “Muhalif sese tahammülsüzlük”[42] coğrafyamızın yaygın sıkıntısıdır; ama TGS Başkanı Ercan Sadık İpekçi’nin ifadesiyle de, “Fikir suçundan yargılanmak şereftir”![43]
“İfade özgürlüğü kişilerin başlarına kötü bir şey gelmesi-getirilmesi kuşkusu olmaksızın, şu veya bu konudaki görüşlerini, çeşitli yol ve araçlarla serbestçe açıklayabilmesidir.”[44]
Ama bu; o kadar da kolay ve soru(n)suz değildir…
Örneğin Ocak-Şubat-Mart 2009 dönemiyle ilgili ‘Bağımsız İletişim Ağı (BİA) Medya Gözlem Raporu’ndaki verilere atıf yapan Prof. Dr. Köksal Bayraktar’ın, Adalet Bakanlığı’nın TCK 301. maddesinden soruşturma veya kovuşturma izni veren bir makam olarak yer aldığına dikkat çekmesi gibi…[45]
Gerçekten de, yargılananlarının bir “sır” gibi saklandığı (Bak: KAYNAK: 6) TCK 301 ile ilgili sorulara yanıt veren Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, DTP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal’ın TCK’nın 301. maddesiyle ilgili yazılı yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesine yanıt verirken birçok soruyu görmezden geldi.
Şahin, 301’de 2008 yılında yapılan değişikliğin ardından, savcıların kendilerine gönderdiği dosya sayısının 30 Ocak 2009 itibariyle 586 olduğunu belirtti. Şahin’in verdiği yanıta göre dosyaların şu anki (Şubat 2009) durumları şöyle:
i) 70 dosya hakkında soruşturma izni verildi; ii) 403 dosya hakkında soruşturma izni verilmedi; iii) 113 dosyanın işlemleri devam ediyor.
İzin verilen 70 dosyanın 32’sinde “suçun basın yoluyla ya da basın açıklaması ile işlendiği” tespit edildi. 38’inde suç “aleni hakaret” şeklinde işlendi.
Şahin, dosya sayısındaki fazlalığı, değişiklikle “açılmış ve devam eden davalar hakkındaki karar yetkisinin bakanlığa verilmesi” olarak açıkladı.
Şahin tarafından şu soruları yanıtsız bırakıldı: i) Yargılama izni verdiğiniz dosyaların son durumu nedir? ii) Bunlardan cezayla, takipsizlik ve aklanmayla sonuçlanan dosya sayısı kaçtır? iii) Yargılama izni vermediğiniz 334 dosya için izin vermeme gerekçeniz nedir? iv) İzin verme konusunda ilkeleriniz nelerdir? v) Hangi nesnel ölçütlere göre karar veriyorsunuz?[46]
Şahin’in yanıtlamadığı noktalar; TCK 301’in; itiraz ettiğim ya da “Lütuf kabul etmek özgürlüğü satmaktır,” diyen Publilius Syrus’un söz doğrultusunda “Adalet Bakanın şefaatiğne muhtaç değilim,” diyerek dikkat çektiğim “püf” noktalarıdır!
İbrahim Kaboğlu (Bak: KAYNAK: 7) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Türkiye’yi temsil eden Prof. Dr. Ayşe Işıl Karakaş’ın da (Bak: KAYNAK: 8) ifade ettiği gibi çok soru(n)lu/ standartlı bir yasa maddesidir TCK 301. Zaten böyle olduğu için de, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüştür; (Bak: KAYNAK: 9) her ne kadar -jet hızıyla- “ilk ve esas incelemesini birlikte yapan yüksek mahkeme iptal istemini reddet”miş olsa da![47]
Gerçekten de Orhan Kemal Cengiz’in ifadesiyle, “Başbakan Davos’ta, Nobel Barış ödüllü Peres’e ‘posta koymasının’ ertesi günü, Taraf gazetesinin yazar ve çalışanlarına karşı açılan 16 davanın duruşması yapıldı. Tayyip Erdoğan, ‘siz öldürmesini iyi bilirsiniz’ diyerek, ifade hürriyetini sonuna kadar kullanırken, Başbakan’ın ülkesinde bir gazete, Taraf gazetesi, tamamı ifade hürriyetiyle ilgili 69 dava ile cebelleşiyordu. Tayyip Erdoğan’ın ‘siz öldürmesini iyi bilirsiniz’ cümlesini Türkiye’de herhangi bir kuruma yöneltirseniz, çok büyük olasılıkla hakkınızda Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesi çerçevesinde, ilgili kurumu ‘alenen aşağıladığınız’ gerekçesiyle dava açılacaktır.
Türkiye’nin çok ciddi bir ‘ifade hürriyeti’ sorunu var ve bu sorun sadece 301. maddeden ibaret değil. Bilindiği üzere 301. madde Avrupa Birliği’nin yoğun baskısı sonucu revize edildi ve Türklüğü ya da devletin organlarını ‘alenen aşağıladığı’ iddia edilen kişilere karşı dava açılabilmesi için Adalet Bakanı’nın izin vermesi koşulu getirildi. 301, Türkiye’nin ifade hürriyetsizliğinin bir sembolü ve maalesef bütün çabalara rağmen bu maddeden kurtulabilmiş değiliz. 301 bir sembol, çünkü bu madde Türkiye’deki hoşgörüsüzlüğün adeta katalizörü işlevini gördü. Bu maddeden yargılananlar, Hrant Dink örneğinde olduğu gibi, ya ek bir ceza olarak ölüme mahkûm edildiler veya sokakta korumasız gezemez bir hâle geldiler. Bütün yaşananlara rağmen Erdoğan hükümeti, 301. maddede sadece kozmetik değişiklikler yapmakla yetindi.
Öyle anlaşılıyor ki, maddenin tamamen kaldırılması durumunda Ermeni kırımına ilişkin tartışmaların özgürce yapılabileceği ve birilerinin Türk milletine ‘siz öldürmeyi iyi bilirsiniz’ diyebileceğinden korkuluyor. Nitekim maddenin revize edilmiş hâlinden sonra Adalet Bakanı’nın sanık sandalyesine yolladığı ilk aydın, Hrant Dink’in katli üzerine, Ermeni kırımına ilişkin olarak acıyla ve öfkeyle söylendiği besbelli olan sözlerin sahibi olan Temel Demirer’di.
301 tabii bir sembol ama Türkiye’nin ifade hürriyeti sorunu bu maddeden ibaret değil. Türk Ceza Yasası’nda ifade hürriyetini sınırlayan en az 40 madde sayabilirim. TCK’nin 125’ten 341’e kadar olan maddeleri arasında en az 40 madde ifade hürriyetini kısıtlar bir biçimde kullanılıyor…
Bütün bu maddeler yetmezmiş gibi, bir de Türk yargısının yasaları korkunç kısıtlayıcı ve özgürlükler aleyhine yorumlayan yaklaşımı var.”[48]
Bu nedenle de 11 Şubat 2009’da Avrupa Parlamentosu, Hollandalı Parlamenter Ria Oomen-Ruijten’in kaleme aldığı ve 301. maddeye de dikkat çekilen raporunu Dışişleri Komisyonu’nda 4’e karşı 65 oyla kabul etti.
Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğünün durumundan endişe edildiği vurgulanan, 301. maddeyle ilgili Nisan 2008’de yapılan ve 8 Mayıs 2008’de yürürlüğe giren değişikliğe de değinilmiş; “301 değişikliği, şiddet içermeyen düşünceler dile getirenlerin yargılanmasının önüne geçmediğinden yeterli görülemez” denmişti.[49]
Yine aynı konuda BİA’nın hazırladığı, ‘2009 Ocak-Şubat-Mart Medya Gözlem Raporu’nda aynen şunlar deniyor:
Devletin eleştirilmesini hapisle bastıran Ceza Yasası’nın (TCK) 301. maddesinden soruşturma ve kovuşturma yürütülmesinin Adalet Bakanlığı iznine bağlanması, bu yolla da yargının siyasi müdahalelerine açık hâle getirilmesi, özgür düşünceye yönelik müdahaleyi daha da görünür kıldı.
301. Madde: Bakanlık keyfiyeti ve yargıya müdahaledir.
11’i gazeteci toplam 26 kişi yılın ilk üç ayını 301’den sanık olarak geçirirken mahkeme Bakanlığın “yargılansınlar” dediği Eskişehir’deki 10 aktivisti akladı;[50] 301’in kaldırılması için mücadele veren yazar Temel Demirer hâlen yargılanıyor, Prof. Dr. Baskın Oran ve Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun davaları karşı çıktıkları “bakanlık lûtfu” ile düştü.
Abdurrahman Dilipak, Mustafa Kemal Çelik, Aytekin Dal, Mehmet Sadık Aksoy, Mehmet Reşat Yiğiz, Nedim Arslan, Mustafa Seven’in dosyaları Bakanlığa gönderilirken Ahmet Sami Belek ve Şahin Bayar’ın dosyaları Anayasa Mahkemesi’ne soruldu.
Diğer sanıklar Hakan Taştan, Turan Topal, Ersen Korkmaz, Necmettin Salaz.
2008 yılının aynı döneminde 301’den sanık olanların sayısı 42 idi. Aradan geçen sürede bazı sanıklar mahkûm oldu, bir kısmı beraat etti ve dosyaları Adalet Bakanlığı izin vermediğinden ortadan kaldırıldı…”
Dediklerimizi toparlarsak: “TCK 301’e ilişkin tartışmalarda çarpıcı bir biçimde de görüldüğü gibi, özgürlüğün ve özgür olma durumunun ana eksenini oluşturan “Aydınlanma”nın doğurttuğu ahlâki sorumluluktan kaçtığımız anda ve kendimizi 301’in sabık koruyucularına, 301’in varlığından enerji alan, bir anlamda 301’i yaşamının ve kimliğinin tanımlayıcı unsuru hâline getiren, insanın birey olma hasletiyle sahip olduğu özgürlüğü, 301’in dar, biçimsel ve pozitivist hukuk kurallarının kalıplarına sıkıştıran, irade ve aklımıza hükmetmek isteyen dünyevi, kısmi ve pragmatik yönelimli korkulara; bir anlamda bu korkuların izdüşümlerine (Kerinçsiz ve güruhu) bırakmış oluruz.
Ve sonuçta, Kant’ın insanlığı uyardığı gibi; dünya bizim yönettiğimiz bir yer olmaktan çıkar; Kerinçsiz ve Kerinçsiz gibilerinin dünyevi ve dokunulmaz dünyası hâline gelir. Bundan dolayı, insanlığın kendini düşürdüğü bu esaretten ve bağımlılıktan kurtarması için “ne yapmalıyız?” sorusunu sormalı ve bunun cevabını pratik aklımızın deneyimler dünyasından bağımsız olduğu yerde aramalıdır. Böyle bir çaba için 301’i kutsayan seküler tanrılarla ve onların “sivil” koluyla mücadele etmek ve eyleme geçmek gerekiyor.
Bizi eyleme geçirecek itici güç ise özgür olduğumuzun aslında hep özgür olduğumuzun saf ve değişmez gerçekliğine vakıf olmaktır. Böyle bir farkına varış için bir meydan okuyuş elzemdir. Aslolan aydınlanma işte budur.”[51]
“SONUÇ YERİNE”
“Dünyadaki her şey hareket hâlindedir…
Yaşam değişir…, eski ilişkiler çöker.”[52]
Böylesine bir “aydınlanma”dan… Eli kılıçsız, gözleri açık bir “Themis”den yana olmaktan…[53]Saint Exupéry gibi, “İnsan olmak özellikle sorumlu olmak demek. Bir taş koyarken bile, yeryüzünün kuruluşuna katkıda bulunduğunu insanın duyumsaması demek,” dememden “yargılanıyorum”…
Mehmet Ali Şahin’le aramdaki “soru(n)”da bundan!
Ya da Can Yücel’in, ‘Farkında Olmalı İnsan’ şiirindeki gibi düşünüp/ davranmamdan:
“Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen…
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken ‘Dünya benim!’ dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların ‘her şeyi bırakıp gidiyorum işte!’ dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.
Azrailin her an sürpriz yapabileceğini,nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan
Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde kedi, köpek beslediği hâlde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.
Eşine ‘seni çok seviyorum!’ demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli, fark etmeliyiz çok geç olmadan…
Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür…
O hâlde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür…”
Belirttiklerim ışığında makamınızdan talebim; davamızın kabulüne karar verilmesidir…
12 Mayıs 2009 09:07:18, Ankara.
N O T L A R
[*] 12 Mayıs 2009 tarihinde Ankara 4. İdare Mahkemesi’nde yapılan savunma…
[1] Johann Wolfgang von Goethe.
[2] William James.
[3] Netgazete.com, 26 Şubat 2009 Perşembe 12:25.
[4] Demiray Oral, “Bakan Şahin de Sırasını Savdı”, Taraf, 18 Kasım 2008… http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?mid=2721
[5] “… ‘Demokratik Türkiye’de Düşünceler Hâlâ Suç”, Odak, No:2009/3, Mart 2009, s.31…
Adnan Keskin, “Dink Raporu 301 Davasında”, Taraf, 7 Şubat 2009, s.13…
“Demirer’in 301 Davası Ertelendi”, Evrensel, 7 Şubat 2009, s.3…
Sırrı Öztürk, “Resmi İdeoloji ile Kükreyen Gericiler Liberal Sol Aydınları Tehdit Ediyor!”, Sorun Polemik Dergisi, No:34, Ocak 2009, s.13-17…
Yetvart Danzikyan, “İki Rapor, Muhalefet ve İktidar”, Agos, No:676, 13 Mart 2009, s.4…
Ragıp Zarakolu, “Hrant’ın Katil(ler)i”, Günlük, 12 Mart 2009, s.7…
“Şantajdan Sorumlu Bakan”, Atılım, Yıl:4, No:2009 09 (247), 28 Şubat 2009, s.5…
“Katliam, Asimilasyon, İnkâr… Özür Dilesen Ne Yazar?”, Özgür Düşün, No:45, Şubat-Mart 2009, s.33-35…
“Temel Demirer’e Destek”, Evrensel, 5 Şubat 2009, s.4…
“Temel Demirer Yarın 301’den Duruşmada”, Birgün, 5 Şubat 2009, s.8…
“Aydınlardan Yazar Demirer’e Destek”, Günlük, 5 Şubat 2009, s.7…
Adnan Keskin, “Durdurulamayan Dava”, Taraf, 6 Şubat 2009, s.13…
“Düşünce Yargılamasına Devam”, Atılım, Yıl:4, No:2009 07 (245), 14 Şubat 2009, s.3…
“Temel Demirer, ‘Düşündüklerinden Dolayı’ Bir Kez Daha Yargılandı!”, Yürüyüş, No:176, 15 Şubat 2009, s.43…
[6] A. Einstein.
[7] Yargıya müdahale konusunda çeşitli örnek ve kaynaklar için bkz: Hayrettin Karaman, “Yargının Denetimi”, Yeni Şafak, 26 Mart 2009, s.19; Ayşe Batumlu, “Üniformalı Adalet”, Günlük, 30 Mart 2009, s.10; İsmail Doğanay, “Yargı Bağımsızlığı…”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2009, s.2; Ragıp Zarakolu, “İnatçı Bir İnsani Hukuk İhlâli-1”, Evrensel, 10 Şubat 2009, s.6;  “Barolardan ‘Hukuk’a Davet”, Milliyet, 25 Nisan 2009, s.21; Ayşe Arman, “Vicdanın Sesi=Hukukun Sesi”, Hürriyet, 29 Nisan 2009, s.5; Taha Akyol, “Asker ve Hukuk”, Milliyet, 30 Nisan 2009, s.15; Şükran Soner, “Ne Hukuku?”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2009, s.13; Tahran Erdem, “Yargıda Yönetim”, Radikal, 20 Nisan 2009, s.13; “Hukuk Devleti Çağrısı”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2009, s.7; Demiray Oral, “Hukuk Şart!”, Taraf, 30 Ocak 2009, s.20; Orhan Erinç, “Hukukun Üstünlüğü”, Cumhuriyet, 31 Ocak 2009, s.7; Hikmet Çetinkaya, “Hukuk…”, Cumhuriyet, 29 Ocak 2009, s.5; Mihdi Perinçek, “Hukuk mu? Guguk Kuşu mu?”, Günlük, 23 Nisan 2009, s.14; Yücel Sarpdere, “Hukuk Mukuk Gak Guk”, Evrensel Hayat, 1 Şubat 2009, s.3; Meriç Velidedeoğlu, “Hukuk, Guguk, Muguk ve…”, Cumhuriyet, 13 Mart 2009, s.17; Ümit Kardaş, “Yargının Temel Sorunu Çift Başlılık”, Taraf, 14 Şubat 2009, s.16; Murat Belge, “Yargı, Devlet, Hukuk”, Taraf, 3 Ocak 2009, s.3; Fırat Bozok, “Yargı Kuşku Bulutlarını Dağıtmalı”, Cumhuriyet, 11 Mart 2007, s.6; Hamdi Yaver Aktan, “Hedefteki Yargı Bağımsızlığı…”, Cumhuriyet, 10 Mart 2009, s.2; “Hukuka Medyan Okuma”, Cumhuriyet, 6 Mart 2009, s.5; Ali Hıdır Polat, “Kaç Tane Hukuk Uygulanıyor?”, Atılım, Yıl:4, No:2009 09 (247), 28 Şubat 2009, s.10; Kamil Tekin Sürek, “Yargı Bağımsızlığı”, Evrensel, 27 Ocak 2009, s.5; Nail Güreli, “Hukuk Diye Diye”, Milliyet, 28 Ocak 2009, s.19; Hatice Tuncer-Hilal Köse, “Kontrgerilla Hukuku”, Cumhuriyet, 24 Şubat 2009, s.16; Nazlı Ilıcak, “Yargı ve Siyaset”, Sabah, 25 Nisan 2009, s.21; Taha Akyol, “Haşim Kılıç Ne Diyor?”, Milliyet, 28 Nisan 2009, s.15; Taha Akyol, “Darbe, Hukuk, Hukukçu”, Milliyet, 20 Nisan 2009, s.13; Cihan Demir, “Hukukun Üstünlüğü mü Dediniz?”, Günlük, 21 Nisan 2009, s.11.
[8] Erdal Şafak, “Hukuk”, Sabah, 19 Mart 2009, s.5.
[9] Baskın Oran, “Yasalar Genelkurmay’a da Uygulanırsa”, Radikal İki, 8 Mart 2009, s.3.
[10] “Şahin: Yargının Bizdeni Sizdeni Olmaz”, Taraf, 12 Şubat 2009, s.10.
[11] Metin Feyzioğlu, “Çok Sanıklı Davalar…”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2009, s.6.
[12] Anatole France.
[13] Mehmet Çınar, “Yargı Bağımsızlığından Şüphe Duyuluyor”, Milliyet, 19 Nisan 2009, s.6.
[14] Gökçer Tahincioğlu, “Yargıçlar, Şeffaflık ve Bağımsızlık İstedi”, Milliyet, 17 Nisan 2009, s.15.
[15] Oktay Ekşi, “Yargıya Müdahale”, Hürriyet, 21 Nisan 2009, s.1-19.
[16] Nazlı Ilıcak, “Adaletle Hükmetmek”, Sabah, 17 Nisan 2009, s.21.
[17] Yusuf Ziya Cömert, “En Çok İhtiyacımız Olan Şey, Adalet”, Yeni Şafak, 20 Nisan 2009, s.12.
[18] Erdal Atabek, “İnsanda Karakter… Toplumda Adalet…”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2009, s.4.
[19] “Yargıyı Etkilemek Anayasal Suçtur”, Yeni Şafak, 25 Nisan 2009, s.15.
[20] “Kılıç: Yargı Siyasi Kuşatma Altında”, Birgün, 25 Nisan 2009, s.1-8.
[21] Orhan Gazi Ertekin, “Yargı ve Siyaset”, Radikal İki, 1 Şubat 2009, s.5.
[22] Yargının soru(n)ları konusunda bkz: Erendiz Atasü, “Hukukun Tükendiği Yerde İnsan Onuru”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2009, s.2; Hüseyin Mert Okan, “Çağdaş Yaşamda Hukuk Bilinci…”, Cumhuriyet, 2 Nisan 2009, s.2; Kürşad Kahramanoğlu, “Hukuk Devleti”, Birgün, 29 Nisan 2009, s.3; Öztin Akgüç, “Adalet ve Kuşku”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2009, s.13; Rüştü Demirkaya, “Adaletin Çocuk Sınavı”, Günlük, 12 Mart 2009, s.6; Öztürk Türkdoğan, “Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü”, Günlük, 29 Ocak 2009, s.10; Öztürk Türkdoğan, “İnsancıl Hukuk ve Uluslararası Ceza Adaleti”, Günlük, 12 Şubat 2009, s.14; Erdal Şafak, “Hukukun Üstünlüğü”, Sabah, 25 Nisan 2009, s.5; Ali Rıza Yaman, “… ‘Uluslararası’ Sıfatlı Hukuk Üzerine”, Aylık, Yıl:5, No:55, Nisan 2009-4, s.6-10;  Cengiz Uzuner, “Hukuk Kime Gerekli?”, Günlük, 25 Nisan 2009, s.11; Erkan Aydoğanoğlu, “Haklar ve Yasalar”, Evrensel, 19 Nisan 2009, s.8.
[23] Baskın Oran, “Ülkemizde Hakaret ve İftira Hakkı”, Radikal İki, 22 Şubat 2009, s.3.
[24] Cihan Demir, “Biri Hukukun Üstünlüğü mü Dedi?”, Günlük, 19 Nisan 2009.
[25] Rıza Türmen, “Kıskaç İçindeki Demokrasi”, Milliyet, 15 Nisan 2009, s.16.
[26] Albert Einstein.
[27] Mehmet Ali Şahin’in kimi icraatları hakkında bkz: Ümit Zileli, “Adalet Bakanına Bak”, Cumhuriyet, 30 Nisan 2009, s.17; Ruhat Mengi, “Türkiye ‘Deniz Feneri İstifası’nı Bekliyor!”, Vatan, 1 Mayıs 2009, s.4; Kamil Tekin Sürek, “Adaletsiz Bakan”, Evrensel, 24 Şubat 2009, s.5; “Bakan Şahin’e Arsa Sorusu”, Evrensel, 26 Şubat 2009, s.7; Ercan Karakaş, “Adaletsiz Adalet Bakanı”, Birgün, 27 Şubat 2009, s.9; “Bakan Şahin Tehditte Israrlı”, Günlük, 25 Şubat 2009, s.8; Etyen Mahçupyan, “Şahin’in Gerçek ‘İş’i”, Taraf, 13 Şubat 2009, s.10; “Deniz Feneri’nden Yeni Evrak”, Milliyet, 27 Nisan 2009, s.11; İhsan Çaralan, “Deniz Feneri Cephesinde Ne Var?”, Evrensel, 27 Nisan 2009, s.3; “Şahin’den İtiraf: Hükümetimizle Zıtlaşan Belediye Projesini Ankara’dan Geçiremiyor”, Radikal, 23 Şubat 2009, s.10; Yurdagül Şimşek-Tolga Akıner, “Muhalefet Tek Ses: Şahin İstifa”, Radikal, 24 Şubat 2009, s.9; “Şahin: AKP Tehdidini Sürdürüyor”, Cumhuriyet, 14 Mart 2009, s.7.
[28] Daha sonra Mehmet Ali Şahin, yerel yönetimlerle ilgili çok tartışılan sözlerinden geri adım atarak, “Ağzımdan heyecanla çıktı” dedi. (“Sözlerim Maksadını Aştı”, Milliyet, 25 Şubat 2009.)
[29] “Muhalefet Ayaklandı”, Hürriyet, 23 Şubat 2009.
[30] Şahin’in dürüst belediye başkanı olarak tanımladığı Hilmi Yıldız, İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’nın 6 Ocak 2009’da, İstanbul, Ankara, Kocaeli ve Sakarya’da düzenlediği operasyonun çeşitli yolsuzluklara karışmış 26 tutuklusundan biri. ‘İhaleye fesat karıştırmak’, ‘evrakta sahtecilik yapmak’, ‘tehdit ve adam yaralamaya azmettirmek’ ve ‘irtikap’ gibi suçlardan tutuklular arasında Yıldız’ın belediye başkanı olduğu dönemde belediyede çalışanlar ve oğlu Enes Yıldız’da bulunuyor.
Yıldız ile birlikte gözaltına alınanların evinde yapılan aramalarda Uzi, M16, Glock marka silah, çok sayıda tabanca ve tüfek ele geçirilmişti. Yolsuzluk iddialarının yanı sıra Yıldız’ın, tarikat yapılanmasının olduğu Akfırat’ta bu yapıyı kuvvetlendirici çalışmalarda bulunduğu Edep Tarikatı’nın sahte şeyhi Yaşar Yılmaz ile işbirliği yaptığı iddia ediliyor. Yıldız, 2004’de yüzde 96 oy oranıyla beldenin belediye başkanı seçildiğinde, arkasında ‘şeyh’in olduğu öne sürülmüştü. (“Adalet Bakanı Yolsuzluk Zanlısını Savundu: Dürüst, Yetenekli, Çalışkan…”, Radikal, 25 Şubat 2009, s.9.)
[31] “Adalet Bakanı Çete Kurmakla Suçlanan Başkana Sahip Çıktı”, Radikal, 24 Şubat 2009.
[32] Oktay Ekşi, “Şahin’e Gensoru”, Hürriyet, 1 Mayıs 2009, s.1-29.
[33] “Deniz Feneri’ni Himaye Etti”, Hürriyet, 1 Mayıs 2009, s.28.
[34] Tufan Türenç, “İstifa, Onurlu Bir İştir”, Hürriyet, 1 Mayıs 2009, s.30.
[35] “Adalet Bakanlığı, 25 Eylül 2008’den beri yapılan çalışmaları tek tek açıkladı. Almanya’nın 3 Kasım 2008’de Türkiye’ye hukuki yardım talebiyle başvuruda bulunduğu kesinleşti…
Almanya; 1) Suçlananların kimliklerinin belirlenmesi için fotoğraf, parmak izi ve avuç içi izlerini gönderin… 2) Hukuk yardımı çerçevesinde Almanya’dan soruşturmayı yürütenlerden Savcı Kertsin Lotz, Kriminal Başkomiseri Alexander Böhm ve hükümet adına Tanja Jakob’un Türkiye’de yürütülecek olan çalışmalara izin verin… istediğini dillendirdi…
Adalet Bakanlığı’ndan 4 Mayıs 2009 tarihinde yapılan açıklamada Deniz Feneri ile ilgili 3 Kasım 2008’de Almanya’dan gelen dosyadaki iki talepten söz edilmemesi ‘sümen altı mı yapılıyor’ şüphesi doğurdu…” (Hasan Aycı, “Deniz Feneri’nin Sümen Altı Belgesi”, Hürriyet, 5 Mayıs 2009, s.1.)
[36] Bkz: Aykut Küçükkaya, Yüzyılın Yolsuzluk Oyunu, Cumhuriyet Kitap., 2009.
[37] “… ‘Yolsuzluk’a Toplatma İstemi”, Cumhuriyet, 22 Mart 2009, s.4.
[38] Descartes.
[39] Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda bkz: Geoffrey Bindman, “İfade Özgürlüğü: Evrensel Bir Hak”, Toplumsal Tarih, No:182, Şubat 2009, s.11; Rıdvan Kaya, “Düşünce Özgürlüğünün Tabusal Sınırları”, Haksöz, No:217, Nisan 2009, s.26-27; Adnan Keskin, “… ‘Düşünce Suçu’na Toplu Ceza”, Taraf, 3 Nisan 2009, s.12; İlhan Taşçı, “Artık Düşünce de Cezaevinde”, Cumhuriyet, 14 Mart 2009, s.9; Vahap Coşkun, “Tuğluk Kararı ve İfade Özgürlüğü”, Taraf, 4 Mart 2009, s.16; Kaya Akyıldız, “Aysel Tuğluk’un Hapis Cezası”, Radikal, 12 Mart 2009, s.17; Ali Bayramoğlu, “Vahim Bir Mahkeme Kararı: Düşünce Tehlikelidir”, Yeni Şafak, 27 Şubat 2009, s.3; “Düşünüyorum Öyleyse Hapis”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2009, s.6; Hilal Köylü, “Türkiye’de Basın Özgürlüğü Sıkıntıda”, Radikal, 27 Şubat 2009, s.12; Murat Utkucu, “Karikatür Krizi ve Engizisyon Yeniden”, Radikal İki, 19 Nisan 2009, s.8.
[40] Altan Öymen, “Yaşar Kemal, Çetin Altan ve Recep Tayyip Erdoğan…”, Radikal, 3 Şubat 2009, s.9.
[41] Haluk Şahin, “AKP’nin Verdiği Ödüller”, Radikal, 8 Şubat 2009, s.6.
[42] “Muhalif Sese Tahammülsüzlük”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2009, s.2.
[43] “Fikir Suçu Şereftir”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2009, s.2.
[44] Atilla Yayla, “Kütahyalı’ya Saldırı ve İfade Özgürlüğü”, Taraf, 20 Nisan 2009, s.16.
[45] “Düşünce Türkiye’de Zaten Suç, Yeni Yasal Tehditler de Yolda”, Bianet, 4 Mayıs 2009.
[46] “Meğer Ne Çok Düşünen Varmış!”, Evrensel, 16 Şubat 2009, s.3.
[47] “Anayasa Mahkemesi, TCK 301 maddesinden soruşturma yapılmasını Adalet Bakanı’nın iznine bağlayan kanun hükmünün iptal istemini reddetti. Şişili 2. Asliye Ceza Mahkemesi, 5237 sayılı TCK’nin 5759 sayılı Kanun’un 1. maddesini değiştiren 301. maddesinin (4) numaralı fıkrasını iptal istemiyle Anayasa mahkemesine itiraz yoluyla başvuruda bulunmuştu. Davayla ilgili ilk ve esas incelemesini birlikte yapan yüksek mahkeme iptal istemini reddetti.” (“Anayasa Mahkemesi: 301’de Bakan İznine Devam”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2009, s.19.)
[48] Orhan Kemal Cengiz, “Başbakanın ve Vatandaşın İfade Hürriyeti!”, Radikal İki, 8 Şubat 2009, s.4.
[49] “İki Yılda 301’den, Altısı Çocuk 309 Kişi Ceza Aldı”, BİA Haber Merkezi, 13 Şubat 2009.
[50] Adalet Bakanlığı, 19 Aralık 2000’deki cezaevi operasyonlarını yedi yıl sonra protesto ederken Eskişehir’de lince uğrayan ve gözaltına alınan 10 üniversite öğrencisinin Ceza Yasası’nın (TCK) 301. maddesinden yargılanmalarına izin verdi.
Eskişehir’de 19 Aralık 2000’deki cezaevi operasyonlarını “katliam” olarak yedi yıl sonra protesto ederken linç eşliğinde gözaltına alınan 10 üniversite öğrencisi, Adalet Bakanlığı’nın yargılama iznine rağmen beraat ettiler.
Eskişehir 2. Sulh Ceza Mahkemesi, bugünkü karar duruşmasında, “katil devlet” ve “19 Aralık gazileri” gibi nitelendirmelerden dolayı hapisle yargılanan Ali Haydar Güneş, Esma Yavuz, Sabit Çiçek, Şahin Kösedağı, Nadide Toker, Ali Bozkına, Can Aydemir Sezer, Atilla Aka, Esra Sönmez ve Nihal Samsum adlı üniversite öğrencilerinin beraatine karar verdi. (Erol Önderoğlu, “Bakan Şahin’in Yargılattığı 10 Üniversiteliye 301’den Beraat”, Bianet, 17 Mart 2009.)
[51] Ümit Kurt, “Kantçı Zihniyet ve Yeniden 301”, Radikal, 13 Nisan 2009.
[52] Karl Marx.
[53] “Adalet Tanrıçası’nın eski Yunan’daki adı Themis’di. Themis, Zeus’un gelinlerinden biriydi, yani sahiden tanrıçaydı ama simgelediği adalet ‘kutsal’ veya ‘tanrısal’ adaletti, genel olarak düzendi. Themis’in ilk heykellerinde elinde kılıç göremezsiniz, bunun sebebi onun söylediklerinin zorla değil herkesin isteğiyle yerine gelmesiydi. Aynı şekilde tanrıçanın gözleri de açıktı, çünkü o zaten geleceği görebiliyordu, gözlerini kapatmaya gerek yoktu. Themis, Delphi tapınağının meşhur 12 kâhininden biriydi.
Eski Romalılar, Themis’e Iustitia adını verdiler, bu isim de zamanla ‘Justitia’ya dönüştü.
Justitia’nın Themis’den çok önemli bir farkı vardı: O dünyevi adaleti de temsil ediyordu, hatta belki daha çok dünyevi adaletle ilgiliydi. Gözleri bağlı heykelleri de vardı, gözleri açık heykelleri de… Yani bu konuda bir kural yoktu.
Elinde kılıç taşıyordu, yani adaletin cezalandırıcılığını da sembolize ediyordu.” (İsmet Berkan, “Adalet Ana’nın Gözleri”, Radikal, 26 Nisan 2009, s.3.)
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s