“ANAYASA” SÖYLENCELERİNİN ASLI ASTARI[*]



“Sadece en kötüyü
soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde
daha iyiye gidebiliriz.”[1]
“Politik bilgeliğin bütün
kökleri gerçekçiliktedir.”[2]
T.“C” (Polis) Devleti’ndeki “anayasa tartışmaları”, bana her zaman, “dönülmez akşamın ufkundayız,/ vakit çok geç;/ bu son fasıldır ey ömrüm,/ nasıl geçersen geç” diye haykıran Segâh şarkıyı anımsatır…
Nasıl anımsatmasın ki! “Anayasa tartışmaları” gürültülerinin arasında duymamış olamazsınız!
Ankara’da bir grubun dağıttığı “Halk Anayasası Taslağı” yargıdan “veto yedi”. Taslağın üç maddesini “sakıncalı” bulan mahkeme, 9 sanığı “terör örgütü propagandası” yapmak suçundan 2 yıl 6’şar ay, kitabı basan bir sanığı ise 3 yıl hapisle cezalandırdı.
Gördünüz mü?
“İleri demokrasi”nin “yeni anayasa”sını “tartışırken”(?!) neler oluyor, neler!
SORU(N), “KAYGI” VE PARANOYASIYLA ANAYASA KOMEDİSİ
Mümtaz Soysal’ın, “Anayasalar ve baba sorunlar”ın altını çizdiği koordinatlarda Utku Çakırözer, “Yeni anayasa kolay çıkmaz,” derken; Yurdagül Şimşek de ekliyor: “Yeni anayasayı oluşturmak kadar, izlenecek usul, yöntem ve ortak karar alma mekanizmasını belirlemek de hayli zorlu bir süreç…”
Bu giriftlik yanında anayasa tartışmalarının çok çaplı soru(n)ları var…
İlki “yeni” anayasa hazırlığı gündemdeyken; öne çıka(rtıla)n anayasayı halkın yapacağı söylencesi…
İyi de halk yapacak ise nasıl yapacak? Halkın katılımı nerede ve nasıl olacak?
Bu soru yanıtsızken; demokratik bir anayasa ihtiyacına dikkat çeken hukukçu Prof. Dr. Yücel Sayman da, halkın taleplerini dile getirmesi için uygun yolların bulunması vurgusuyla, anayasa hazırlamanın bir “uzman” ya da “siyasetçi işi”ne indirgenmemesi gerektiğinin altını çiziyor, çizmesine de; bunun da önünde hukuki engeller, yasaklar var…
Evet, mevcut TCK ile anayasayı özgürce tartışamazsınız!
Bu çok nettir; meydandadır!
Tartışmayı engelleyen, hâkim sınıf(lar)ın egemenlik kaygıları yani oligarşinin tunç yasalarıdır…
Örneğin Taha Akyol’un bile, “Anayasa yapmak zordur” kaydını düştüğü tabloda Başbakan Erdoğan yeni anayasanın 2012 Temmuz’una dek çıkmasını istiyor, ama bu Komisyon yapısı ve yaklaşım farkıyla iş kolay görünmüyorken; Murat Yetkin, “AKP yeni anayasa için bütün kapıları çalmalı, ama MHP ve BDP ile bir zemin bulunamıyorsa en azından CHP şansı kaçırılmamalı,” diyen bir toptancılığı “çözüm”müş gibi öneriyor…
Kaygıların öteki ucunda ise, tüm diriliğiyle egemen paranoya(lar) duruyor…
Mesela Devlet Bahçeli, “Türkiye’yi bölünmeye götürecek yeni anayasa yapılmak istendiğini” belirtirken; “ulusal sol”cu refleks de MHP’den farksız…
Örneğin Aydın Aybay’ın, “Pek çok kez ortaya konduğu gibi bu girişimdeki ‘gizli amaç’, Cumhuriyetin kuruluşuna ait ‘temel değerleri ortadan kaldırma hedefidir’. Bunu anlamak için anlı şanlı anayasa uzmanı profesör olmak değil, sıradan uyanık bir yurttaş olmak bile yeter,” hezeyanlarındaki üzere…
Evet “anayasa tartışmaları”ndan söz edildiğinde, nihayetinde, elitist beklenti, yanılgı ve abartıların çok boyutlu traji-komik tulûatıyla yüz yüze kalmaktan kaçınamıyoruz…
ELİTİST BEKLENTİ, YANILGI VE ABARTILAR
“Yanılgı” dedim…
“Her yeni Anayasa yeni bir Cumhuriyet demektir. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti 1921, 1924, 1961 ve 1982 tarihli Anayasalarından sonra beşinci Anayasa’ya sahip olacaktır ki, bu da V. Cumhuriyet demektir,” diyor Hilmi Yavuz…
Cehalete güler misiniz ağlar mısınız?
Demek V. Cumhuriyet…
Hayır ortada bir tane (sürdürülemez) kapitalist “cumhuriyet” var; kaç tane anayasa yapmış olursa olsun…
Öyle bir “cumhuriyet”tir ki bu, onu var eden, el sürdürtmediği, tartıştırmadığı “raison d’état/ hikmet-i hükümeti”dir…
Bu bağlamda, “TBMM’nin, tali kurucu iktidar yetkisini kullanarak 1982 Anayasası’nın değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ilk üç maddesi dışındaki maddelerini değiştirebilme yetkisine sahip olduğu”ndan söz edilse de, bu sınırlandırılmış bir yetki(sizlik)den başka bir şey değildir; nihayetinde de “hiç”tir!
Öyleyse “yeni anayasa yapma iddiaları” da bu çerçevede bir komedi değilse nedir ki?
Hayır, “anayasa tartışmaları”nı, “ulusal sol”cuların elitist kaygılarıyla ele alıyor değilim, sözünü ettiğim, altını çizdiğim kapitalist devlet gerçeği…
Yeri gelmişken, halka nizam (ya da ayar) vermekten büyük bir haz alan “ulusal sol”cu tarz-ı siyaset(sizlik) ile aramıza kalın bir çizgi çekmenin gerekliliğini ifade etmeliyim…
Örneğin, “Halkımızın geniş bir bölümü vatandaşlık bilincine ve sorumluluğuna varamamıştır. Bağımsızlık ve özgürlük tutkusunu bilincinde ve vicdanında yakıcı bir şekilde duymamaktadır. ‘Bir ben mi kaldım’, ‘Adam sen de’, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’, ‘Böyle gelmiş böyle gider’ anlayışı yaygındır. Bu anlayış, bir de kişilerin nitelik düzeyi ile birleştiğinde, ülkede tersine ayrım, menfi seleksiyon kısırdöngü yaratıyor, iyiler, kişilikli olanlar dışlanıyor…” “Vatandaşa mikrofon tutsanız, ‘anayasa nedir?’ diye sorsanız, bakalım ne yanıtlar alacaksınız. ‘Cumhur’un anlamını dahi bilmeyen geniş vatandaş topluluğu, anayasayı tanımlayabilirse cidden umut verici bir gelişme olur. Kendimizi, çevremizi aldatmayalım. Yüzde demiyorum binde kaçımız anayasayı şöyle yüzeysel de olsa okudu?” diyen Öztin Akgüc gibi…
“Yeni anayasa tartışmaları” konusunda ne karşılıksız beklentilerim ne de abartılarım olmasa da; elitizmden uzak durmamız gerektiğini düşünüyorum…
Elitizm gibi, karşılıksız beklentiler de bize ait değildir, olmamalıdır…
Mesela “Siyasi hava tahmini doğru çıkarsa bugünkünden daha özgürlükçü bir anayasa ihtimali bulunuyor.” “Türkiye’nin yeni anayasası, yalnızca iç barış bakımından değil, bölgedeki yeni dengelerin kurulması bakımından da önem taşıyor,” diyen Murat Yetkin’in zırvasındaki üzere…
Ya da Orhan Kemal Cengiz’in, “Eğer biz bugün sıfırdan bir anayasa tartışmaya başlayacaksak, hiçbir tabunun arkasına sığınmadan, bu ülkenin bütün yapıtaşlarını tartışabilmeliyiz. Bunlardan yanlış işleyenleri bir kenara bırakabilmeliyiz… İlla bir ulus devlet olacaksak, Yunanlılar, Bulgarlar gibi değil, Amerika gibi bir ulus devlet olmalıyız,” imkânsızlığı ve Mehmet Kamış’ın, “Yeni anayasa, yeni Türkiye” vaazı gibi…
Anayasa(lar), dilek ve temennilerin değil, sınıf mücadelesinin ürünü olan belgelerdir…
“… ‘Fena hâlde liberal’ kardeşlerimizin umutlarını ‘yeni anayasaya’ bağladıkları”[3]ve uzlaşma vurgusunun göklere çıkarıldığı tabloda yeri geldi; altını çizerek aktarayım:
Birincisi: “Dikkat: Anayasa da bir kitaptır.”[4]“Kutsal metinler değildir.”[5]
İkincisi: “Demokrasi, anayasayla kurulmaz.”[6]
Üçüncüsü: Anayasal reformculuğun, ezilenlere kapitalizmin ihyasından başka, aslî katkısı söz konusu olamaz!
ANAYASA NE?
Hayır, hayır anayasayı küçümsüyor falan değilim…
Anayasa ne ise, neye yarıyorsa ondan söz ediyorum; hepsi o kadar!
İşin aslına dair Karl Marx, ‘Louis Bonapart’ın 18 Brumaire’inde bakın neler der:
“Kişisel özgürlüğün, basın özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüğünün, toplanma özgürlüğünün, öğretim ve din özgürlüklerinin vb. üzerine bir anayasa giysisi geçirildi. Böylece özgürlükler her çeşit tehlikeden de korunmuş oldular. Bu özgürlüklerin herbiri Fransız yurttaşının mutlak hakkı ilan ediliyordu. Ama hep şu çekince ile: Bu hak kural olarak, kısıtlanamamakla birlikte, ‘başkalarının eşit hakları ve kamu güvenliği’ ile ya da öteki bireysel özgürlükler ile uyumu sağlayacak yasalar eliyle sınırlanabilir. (…)
Demek ki anayasa, işi, hep ileride anayasayı uygulamak için çıkarılacak organik yasalara bırakmaktadır. Bu yasalar, söz konusu çekinceleri somutlaştırıp, bu sınırsız özgürlüklerin birbirleriyle ve kamu güvenliği ile çatışmasını sağlayacak biçimde düzenleyeceklerdir. Ve sonradan bu yasalar düzenseverlerce öyle bir düzenlenmiştir ki bugün burjuvazi onlardan yararlanırken öteki sınıfların eşit haklarını hiç mi hiç umursamamaktadır.”
Evet, “anayasa ne?” sorusunun en net tanımı bu ve bu kadar!
Ne yalan söyleyeyim: Türkiye’de herkesin dilinde ‘yeni anayasa’ var. İnsanı bunaltan, hummalı ve bir o kadar coşkuyla dile getirilen bir kavram hâlini aldı anayasa.
Anayasal sistem, yalnızca anayasa metninden ibaret olmayan hayli karmaşık bir yapı; metni ise mücadelenin vardığı aşamanın belgesidir; işte o kadar.
Anayasa metinleri, siyasal ve anayasal sorunların ancak bir ayağıdır.
O, bir toplum projesidir; ve sınıf mücadelesinin doğrudan ürünüdür. Yani toplumların çeşitlenen ihtiyaçlarının, sürekli dönüşüm hâlindeki siyasal yapıların ve nihayet yerküredeki sorunların özetidir…
ANAYASA(’NIN COĞRAFYAMIZDAKİ) TARİHİ
Her şey gibi coğrafyamızda anayasanın da bir tarihi var; tıpkı Stefan Zweig’ın, “Tarih tekrarlanmaz, o sadece başarılı bir sanatçı gibi benzerliklerle oynar, hiçbir zaman eskileri tekrarlamaz, hep yeni şeyler yaratır,”[7]saptamasındaki üzere…
İbrahim Özden Kaboğlu’nun, “Cumhuriyet anayasaları, liberal (1924), sosyal (1961) ve neo-liberal (1982) şeklinde ayrımlara tabi tutulabilir,” vurgusunun altını çizerek coğrafyamızda Osmanlıdan bugünlere beş anayasa oluşturulduğunu belirtelim:
i) Kanun-u Esas-i (23 Aralık 1876). 119 Maddeden oluşmuştur. 7 kez değiştirilmiştir (1909-1918).
ii) Teşkilât-ı Esasiye (20 Ocak 1921) 23 maddeden oluşmuştur. 1 Kez değiştirilmiştir.
iii) 24 Anayasası (20 Nisan 1924) 105 Maddeden oluşmuştur. 5 Kez değiştirilmiştir (1928-1937).
iv) 61 Anayasası (Referandumda kabulü 9 Temmuz 1961) 157 Madde ve 22 geçici maddeden oluşmuştur. 7 Kez değiştirilmiştir (1969-1974).
v) 82 Anayasası (“Halk oylaması”yla 7 Kasım 1982) 177 maddeden oluşmuştur. 16 kez değiştirilmiştir.” (1987-2008).
XIX. yüzyılın son çeyreğinde 1876 yılında başlayan anayasa geleneğimize baktığımızda adeta bir anayasa enflasyonu yaşıyoruz. 1876, 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları bizlere bir anayasa enflasyonu yaşadığımızı ifade ederken bu anayasaların hiçbirisi sivil toplumun ortak iradesi ve amacına dayalı olarak yapılmış anayasalar değildir…
Özetle 200 yılı aşan anayasa tartışmalarında, yeni sorunlar yaratma olasılığını da barındıran bir evrenin içinde bulunuyoruz.
AKP REORGANİZASYONU
İyi de verili “anayasa tartışmaları” konusunda ne mi diyeceğiz?
Verili durumda “anayasa tartışmaları”nın öncelikli olarak, asla bir demokratikleşme değil, AKP hattında bir reorganizasyon olarak görmek gerek.
Evet Başbakan Tayyip Erdoğan, 30 Temmuz 2011 tarihli ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasında Türkiye’nin, demokrasinin askıya alındığı bir dönemin olağanüstü şartlarında hazırlanan bir anayasa ile yoluna devam edemeyeceği vurgusuyla, “Demokratik ayıplardan arındırılmış, ayrıştırıcı değil bütünleştirici bir anayasa” mesajını verdi!
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, antidemokratik yol ve yöntemlerle hazırlanmış bir anayasa ile Türkiye’nin yoluna devam etmesinin imkânsız olduğunu belirterek, “Anayasa değişikliği, Türkiye’nin en acil, en önemli konusudur” dedi!
Vb’leri, vd’leri…
İyi de bunlar “Niye” mi?
Bu tabloda anımsanması/ anımsatılması gereken Rönesans dönemi yazarlarından François Rabelais’nin ‘Panurge’ün Koyunları’ başlıklı öyküdür.
Milan Kundera, ‘Saptırılmış Vasiyetler’de[8]mizahi durumu açıklarken bu ibretlik öyküyü ele alır:
“Pantagruel’in gemisi açık denizde koyun yüklü bir şileple karşılaşır; gözlüğü başlığına takılı Panurge’ü gören bir celep zıpırlık edip ona boynuzlu muamelesi yapabileceğini sanır. Panurge hemen öcünü alır: Heriften bir koyun satın alıp denize atar; bunu gören öteki koyunlar koyunluk edip hepsi birden denize atlarlar. Tüccarlar şaşırırlar, kimini postundan kimini boynuzlarından yakalayayım derken kendileri de cumburlop denizi boylarlar.”
AKP hattındaki -‘Taraf’lı neo-liberal- anayasal reorganizasyonun öyküsü, ‘Panurge’ün Koyunları’ndan farksızdır…
“DEMOKRAT TÜSİAD” YALANI!
İyi de bunlar böyleyken; “anayasa şampiyonu” kesilen Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD), “demokrat” ilan edilmesine ne demeli?
Bunda da şaşırtıcı bir şey yok; bu da ‘Panurge’ün Koyunları’ oyununun bir parçası; hepsi bu kadar…
Aslı Aydın’ın işaret ettiği üzere, “Son yıllarda TÜSİAD’ın dilinde hiç olmadığı kadar özgürlükçü ve barışçıl söylemler dolaşır oldu. Birliği çoğunlukla AKP hükümeti ile işbirliği içinde görsek de, bazen aralarındaki gerilimlere de tanık oluyoruz. Peki nedir TÜSİAD’ın özgürlükçü anlayışı? Nerede başlar nerede biter? Bu konuda en iyi cevap birliğin kendi tarihinde saklıdır.
80’li yıllardan bugünlere gelirken yeniden kurgulanan bir dünya düzeninde emeğin giderek daha da değersizleştirilmek istendiğine ve sermaye patronları tarafından sadece bir maliyet unsuru olarak yeniden tanımlandığına şahit olmaktayız. Bu kapsamda 1980 sonrası dünyada hızla gelişen kapitalizmin yeni liberalizasyon rüzgârı da kapımızı 12 Eylül süreci ile çalmış, darbe ile yıkıp geçmiştir. Sermayenin özellikle 90’lı yıllarda finansallaşması ve ulusal kimliğini kaybetmesi ile bu süreçte örgütlü işçi hareketinin önlenmesi ve sendikasızlaştırılması desteklenmiş, toplusözleşme hakkı elinden alınmıştır. Bu sayede bugünlere geldiğimizde, gelirinin ve haklarının çoğu elinden alınmış, sınıf bilinci yerine etnik ve dini bir kimliğe hapsedilmiş bir işçi kesimi karşımıza çıkmaktadır. Dış dünya ile bağları kopmuş, gelir dağılımında hak ettiği payını kaybetmiş ve hatta onurlu bir yaşamın temeli olan sosyal haklarının çoğundan yoksun bırakılmıştır. Neo-liberal düzenle beraber işçi ve emekçi kesimin örgütlü yapısı zayıflarken, diğer taraftan patronların ve sermaye sahibi muktedir kesimin örgütlülük yapısı güçlenmiş, sınıfsal birliktelikleri sağlamlaştırılmıştır. Terazinin dengesi gün geçtikçe işçiler aleyhine bozulmuş, güç tek bir yerde toplanmıştır. Bu noktada Türkiye’de bu gücün birliği olarak nitelendirebileceğimiz TÜSİAD da, 1971 yılından bu yana arkasına neo-liberalizmin rüzgârını da alarak, Türkiye’de başta ABD ve AB desteği ile kurgulanan küresel kapitalizmin aracılığını yapmıştır. Güçlendikçe ekonomik programın belirlenmesinde söz sahibi olurken, bunun yanında siyasi ve toplumsal dinamiklerin şekillenmesinde de rol oynamıştır. TÜSİAD kuruluşundan bu yana sahip olduğu ideolojiyi, konjoktüre göre her dönem gerek yeni kılıflarla gerek de yeni destekçileri ile bugünlere taşımayı başarabilmiş, güçlenerek her daim gündemde her konuda söz sahibi olma gücüne erişmiştir.
TÜSİAD’ın şöyle bir tarihçesine bakacak olursak günümüze de ayna tutacak duruşuna ve çizgisine tanık olabilmekteyiz. Yıl 1980, 12 Eylül darbe süreci… TÜSİAD, ilk başkanı Vehbi Koç önderliğinde darbe çığırtkanlığı yapması ve Kenan Evren’e yazılan ‘emrinize amadeyim’ mektubu ile kayıtsız şartsız desteği ile cunta tarafından ‘kamu yararına çalışan örgüt’ unvanına layık görülmüştü. Bu yıllardaki özgürlükçü anlayışı, siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanması adına kurulacak bir cunta rejiminden yana olan bu sınıfsal birlik o yıllarda Türkiye burjuvazisinin güçlenmesi adına faşizmin tam ve açık destekçisi olmuştu.”
Bunları unutmak mümkün değil; bir de TÜSİAD’ın “kararsız kasım”lığını!
“O da ne” mi?
TÜSİAD, düşündüğü yeni anayasanın “5 ilkesini”, siparişi verdiği akademisyenlerle açıkladı! Hemen ardından da, başkanları, önerilere tepkiler karşısında geri adım attı.
Özetle TÜSİAD için anayasa dahil her şey piyasa ekonomisine endeksliyken; pazarlığa da tabidir…
Mesela TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, BDP olmadan anayasa yapım sürecinin sekteye uğrayacağını söylerken; “Kürt Sorunu” da pazarlık konusu ilan ediliyordu!
“İDEOLOJİSİZ” Mİ?
Gelelim: “İdeolojisizlik” yaygarasının koca yalanına…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM açılışında “İdeolojisiz anayasa” vurgusuyla, “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır,” derken; Mümtaz’er Türköne de ekliyor: “İdeolojisi olmayan bir anayasa yapacağız… İlk adım: İdeolojilerden arınmak…”
Öncelikle hatırlatalım: “İdeolojisizlik” yaygarası, başlı başına bir “ideoloji”dir!
“Anayasanın ideolojisi olmaz” görüşünün tam tersine, ideolojisiz bir anayasa olmaz…
İdeolojisiz bir anayasa olabilir mi? Eğer gerçekleri retoriğe kurban etmeyeceksek, hayır, yeryüzünde ideolojisiz tek bir kelime, tek bir cümle, tek bir eylem yoktur. İdeolojisizliğin başlı başına bir ideoloji olduğunun örnekleri ise çok fazladır. En çarpıcı örnek Avrupa Birliği’nin güç bela, pek çok ülkede halk onayından kaçırılarak kabul edilen anayasasıdır. Bu anayasaya itirazların nedeni “serbest piyasa ekonomisini” anayasa hükmü hâline getirmesi, yani anti-demokratik bir ideolojiyi sahiplenmesiydi.
Bunların altını çizip ekleyelim: Anayasa meselesinde Latince deyimle, “tabula rasa” ya da “boş levha” yaklaşımlarının bir karşılığı yoktur, olamaz da!
“DEĞİŞ(E)MEZ” TÜRKÇÜLÜK!
Onlar, “İdeolojisi olmayan bir anayasa yapacağız,” derken; İbrahim El Beyumi Ganim’nin, “Kutsal değişmezler”[9]diye betimlediği el sürülemezlerden, “kırmızı çizgiler”den de söz etmeyi ihmal etmiyorlar…
Özetle mesele şu: Anayasa’nın 4. maddesi “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” der.
Bu böyle olunca “tartışma” nafile oluyor!
Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Yeni anayasada etnik kimlikler tanımlanacak mıdır? Mahalli dillerin anayasaya sokulması için bir niyet ve çaba gösterilecek mi? Eğitim ve öğretim dili olması yönünde tavır alınacak mı? Türk kimliği esnetilecek mi? Anayasa’nın 66. maddesindeki ‘Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ ifadesinden ödün verilecek mi? Üniter yapı sulandırılacak mı? Anayasanın başlangıç maddeleri değiştirilecek mi? İlk 3 maddenin kilidi olan 4. madde hakkındaki plan nedir?” diye haykırması bundandır…
Sadece bu mu? Hayır “ulusal sol”cu Ataol Behramoğlu da Devlet Bahçeli’den farksız:
“Yeni anayasa tartışmalarının odağında, 82 Anayasası’nın (‘değişmezliği’ dördüncü madde ile hükme bağlanmış) ilk üç maddesinin yer alacağı görülüyor…
Bu maddelerin birincisi ve üçüncüsü, 61 Anayasası’ndaki ‘Devletin dili Türkçedir’ ifadesinin, yapılan bir ekle 82 Anayasası’nda ‘Devletin resmi dili Türkçedir’ biçimini almış olması dışında birbirinin aynıdır.
Her iki anayasanın, (82 Anayasası’nda daha uzun yazılmış olan) ikinci maddeleri arasında içeriğe ilişkin tek fark, 82 Anayasası’nda ‘Atatürk milliyetçiliği’ tanımının yer alması…
Türkiye’nin, farklı etnik kimliklerin yüzyıllar içinde kaynaşarak oluşturduğu bir ulus devlet olduğu, tarihsel, sosyal, hukuksal bir gerçektir…
‘Türklük’ kavramı da, anayasada yer alsa da almasa da, yurttaşlık kavramına indirgenemeyecek önemdedir ve herhangi bir etnik kimliğin adı değil, ulusu birleştiren bir üst kavramdır…”
Nedir bu “Atatürk Milliyetçiliği”?
“Sormakta yarar var: Bu ülkede herkes Atatürk milliyetçisi olmak zorunda mı?
Hayır değil.
Eğer bu rejime demokrasi diyorsak, herkesin ‘Atatürk milliyetçiliği’ni benimsemesi söz konusu olamaz.
Ayrıca Atatürk milliyetçiliği nedir ki? Tarifinde anlaşmak mümkün mü?
Hiç sanmıyorum.
Bu memlekette herkes kendi meşrebine göre bir tarif yapar, yapmıştır, Atatürk ve milliyetçilik konusunda.
12 Eylül darbesinin ürünü olan bu anayasanın ikinci maddesinde, ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet’ diye yazar.
Üstelik bu bir ‘kırmızı çizgi’dir.
Anayasa der ki:
‘Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.’
Olacak şey mi?
Herkes bu memlekette Atatürk milliyetçisi olacaksa, herkes Atatürk milliyetçiliğini benimseyecekse, o zaman buna demokrasi denebilir mi?”[10]
“Yeni Anayasa” derken; Kemalizm’den, Türkleştirmeden vazgeçmeyen ve “ideolojisiz” diye sunulan bir dayatmadan söz ediyoruz!
Böyle bir şey olabilir mi? Kabullenilebilir mi? Elbette “Hayır”!
ÖZETLE İŞİN ASLI ASTARI!
“İyi de ne yapmalı” mı?
Bakın bu konuda “Yeni Anayasa veya ‘Hiç Bir Şeyi Değiştirmemek İçin Her Şeyi Değiştirmek’…” başlıklı yazısında Fikret Başkaya nelere dikkat çekiyor…
“Kimse ‘sivil anayasa’ ne menem bir şeydir, sivil anayasa diye bir şey olur mu, ya da neden anayasa kelimesinin önüne bir niteleme sıfatı ekleme gereği duyuluyor, neden böyle bir ideolojik manipülasyona baş vuruluyor sorusunu sormayı akıl etmiyor. Söylenmek istenen her hâlde şu: mevcut anayasa askerler tarafından yapıldı, militer bir anayasadır, dolayısıyla sivil ve tabii demokratik değildir. Bu sefer anayasa siviller tarafından yapılacak ve ‘sivil’ ve ‘demokratik’ olacak… Sivil olmak veya olmamak, kıyafet farklılığına indirgenecek bir şey midir? Tipik bir ‘disiplin yönetmeliğine’ benzeyen 1982 anayasasının arkasında, bir NATO ordusu olan TSK olsa da, anayasayı hazırlayanlar üniformalı değildi… Akademinin anlı-şanlı anayasa profesörleri ve cunta tarafından tayın edilmiş sivil giyimli Danışma Meclisi’nin ‘seçkin’ üyeleriydi… Üstelik referanduma sunulup, halkın ‘onayı’ da alınmıştı… Sanırsınız ki, anayasayı askerler kendileri için yaptı!
Diyelim ki, 1982 anayasasını üniformalı unsurlar yaptı ama ondan sonra defalarca TBMM’ye seçilen üniformasızlar 30 yıl boyunca bu anayasayı neden sorun etmedi? Neden anayasanın askerî üniformasını çıkarmak için kılını kıpırdatmadı? Neden anayasayı ‘sivilleştirme’, ‘demokratikleştirme’ gereği duymadılar? Bir şey daha, cunta anayasasının yürürlüğe girdiği 1982’den bu yana 17 defa anayasa değişikliği yapıldı ve geçiçi hükümler dahil 177 maddelik anayasanın tam 119 maddesi değiştirildi… Demek ki, geçen zamanda anayasanın yaklaşık yüzde70’i ‘yenilenmiş’… Eğer değişiklik ve ‘yenilik’ olumlu bir anlam taşıyorsa, bu, yüzde70 oranında bir ‘sivilleşme’, ‘demokratikleşme’, velhasıl ‘iyileşme’ anlamına gelmez miydi? Eğer yapılan değişiklikler [yenilikler!] demokratikleşme demeye geliyorduysa, o zaman yeni anayasa yapmak yerine geri kalan 58 madde de gözden geçirilerek Türkiye ‘sivil’ ve ‘demokratik’ bir anayasaya kavuşmaz mıydı…
O hâlde üç şey: Birincisi, bir rejimin anayasal olması, anayasasının olması, onun demokratikliğinin güvencesi değildir. Esasen anayasalar demokrasiyle değil, nasıl yönetebiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz, sorusuyla, velhasıl ‘Teşkilât-ı Esâsiye ile ilgilidir… Kaldı ki, Kadir Cangızbay’ın isabetli tespitindeki gibi: ‘Demokratikleşme, bir süreçtir; doğrudan yasa ve anayasayla gerçekleşmez; başka bir ifadeyle, yolu önceden çizilmez; karşılaştığı engeller kaldırılarak yolu açılır’.[11]
Bir maddenin anayasada yer alması yeterli değildir. Anyasanın varlık nedeni egemen sınıfların nasıl yönetebiliriz, haklar alanını nasıl daraltabiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz… sorusuyla ilgili olduğu sürece, istediğiniz kadar anayasada ‘demokrasiyle uyumlu’ maddeler bulunsun, pratikte bunların hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bilindiği gibi, anayasalar birer üst metindirler. Uygulama alanına kanunlar yoluyla inerler ve anayasada tanınan veya formüle edilen hakların kanunlarla geri alınması yaygın bir gelenektir…
Aslında kapitalizm dahilinde anayasaların demokrasinin önkoşulu olduğu tartışmalıdır ama demokrasinin önünü kesmek için gerekçe oluşturdukları kesindir. Böylece, demokratik talepler, hak talepleri ‘anayasa’ gerekçe gösterilerek geri çevrilebiliyor veya savsaklanabiliyor. Tabii anayasada değişiklik yapmak da zorlaştırılır ki, egemen sınıfların işine gelmeyen muhtemel bir değişikliğin önü kesilsin… Oysa, istenirse, anayasaya dokunmadan da, kanunlarda yapılacak değişikliklerle kısmî bir demokratikleşme pekâlâ mümkündür.
O hâlde sadede gelebiliriz. Egemen sınıfların çıkarı, demokratik haklar alanının, genel olarak da haklar alanının olabildiğince daraltılmasını gerektirir. Egemen sınıflar hiçbir şeyden eşitlik, özgürlük ve demokrasiden korktukları kadar korkmazlar ama söylem farklıdır…
Anti-demokratik bir şekilde oluşmuş bir parlamento demokratik bir anayasa yapabilir mi? Herşey tepeden tırnağa anti-demokratik iken, hangi mucizenin sonucu demokratik bir anayasa ortaya çıkacak. Söz konusu siyasi partilerin kendilerinin demokratik bir yapısı ve işleyişi söz konusu mu? Bu partiler esasen parti başkanlarının birer şirketine benzemiyor mu?
Gerçekten demokratik bir anayasa, ancak anayasa yapma sürecine demokrasiye ihtiyacı olan toplum sınıflarının etkili ve kalıcı katılımı ve müdahalesiyle mümkün olabilir. Bunun için de her kesimin ağırlıyla orantılı bir kurucu meclisin oluşturulması gerekir. Bu da kitle hareketinin yükselmesini ve politikleşmiş bir tartışma ortamını varsayar. Bu önkoşulların oluşmadığı koşullarda yapılan ve yapılacak hiçbir anayasanın demokratikliğinden söz edilemez. Aksi hâlde mevcut parlamentodan demokratik bir anayasa beklentisi içine girmek olsa olsa liberal medyatik aydınların bir kuruntusu olabilir…
Son bir soru da şu olabilir: Yeni anayasa neden şimdilerde gündeme getiriliyor? Rejimin yeni bir yapılanmaya ve yeni bir meşruluk zeminine, tabi zaman kazanmaya ihtiyacı olduğu için… Böylece eski şarabı yeni şişede sunma imkânını kavuşmayı umuyorlar… Eğer öyleyse, yapılacak ‘yenilik’, hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmenin ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir…”
Evet, işin aslı astarı budur…
NİHAYET
Nihayet diyeceklerimi noktalamak gerekirse; “Cumhuriyeti cumhuriyet yapan yurttaşlardır,” diyen Mark Twain, anayasa konusunda da bize olması gerekeni bir kez daha anımsatır…
Halkın doğrudan katılımı olmadan anayasa olmaz…
Onun için de halkın doğrudan katılımı engelleyen, dıştalayıcı otoriter burjuva birikim rejimlerinin sürdürülemezliği kapsamında anayasalar nafile bir oyundur…
Örneğin “Macaristan artık bir demokrasi değildir!” diyen Tamas Miklos, bu tespiti -özetle- şöyle gerekçelendiriyor:
“Yeni anayasanın iki temel vasfı var. Birincisi neo-muhafazakâr yapı. Bu yapı itibarıyla, sosyal haklar askıya alınıyor. Sosyal adalet kavramı yok ediliyor, eşitsizlik pompalanıyor. Neo-muhafazakâr çatı, ‘otoriter yapı’ ile tamamlanıyor. ‘Otoriter yapı’, bütün gücü yürütmede topluyor. Kontrol ve denge mekanizmaları budanıyor, ifade özgürlükleri sınırlandırılıyor. Sosyal devlet anlamında devletin rolü küçültülürken baskı/düzen bağlamında devletin rolü büyüyor… Ve ileride anayasanın değiştirilmesi imkânsız kılınıyor. Anayasanın belirlediği seçim yasası, siyasi partilere bundan böyle parlamentoda (anayasayı değiştirmek için gerekli olan) üçte ikiye erişmeyi olanaksız kılıyor… Evrensel insan hakları beyannamesinde ‘doğuştan kazanılmış’ sayılan haklar üstelik, yeni anayasa itibarıyla -toplum yararı koşulu gözetilmek suretiyle- ‘devletin takdirine’ bırakılıyor. Doğal hakların yerini ‘devletin bahşettiği haklar’ alıyor.
Sınır ötesi Macarlara ‘yurttaşlık hakkı’ tanınırken, Macar azınlıklarının ‘anadili’ gibi haklarına referans yapılmıyor. Vatandaşlık, ‘etnik köken’ üzerinden tanımlanıyor…”[12]
Tablo net değil mi?
Sürdürülemez kapitalist düzenin ötesindeki imkânları harekete geçirmek, yani “imkânsız” denilene yönelmek gerek…
Bunun için, “İlerlemek varlığı biriktirmektir,”[13]diyen Jose Ortega Y Gasset’nin…
“Günümüzde politik değişimin önündeki engel, ironik bir biçimde insanlık tarihinin berbatlığının getirdiği kötümserlik değil, akılsız bir biçimde gelişme düşkünlüğüdür”[14]gerçeğini hepimize anımsatan Terry Eagleton’ın…
Nihayet “İlerleme, mantıksız insanların eseridir,” diye haykıran George Bernard Shaw’un haykırışına kulak vermek gerek…
2 Kasım 2011 09:40:33, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:128, Ocak 2012…
[1]Thomas Hardy.
[2]T. Adorno.
[3]Güray Öz, “O Segâh Şarkı”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2011, s.6.
[4]Kürşat Başar, “Dikkat: Anayasa da Bir Kitaptır”, Cumhuriyet, 29 Mart 2011, s.9.
[5]Seyfettin Gürsel, “Anayasalar Kutsal Metinler Değildir”, Radikal, 29 Mart 2011, s.25.
[6]Kadir Cangızbay, “AKP’nin ‘Az Sonra’sı: Yeni Anayasa”, Birgün, 27 Ağustos 2011, s.9.
[7]Stefan Zweig, Geleceğe Güven: Denemeler 1909-1941, Çev: Ahmet Arpad, Everest Yay., 2011.
[8]Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, Çev: Özdemir İnce, Can Yay.
[9]İbrahim El Beyumi Ganim, “Türkiye Anayasası Bize Örnek mi?”, El Ehram, 24 Temmuz 2011.
[10]Hasan Cemal, “Herkes ‘Atatürk Milliyetçisi’ Olmak Zorunda mı?”, Milliyet, 18 Ekim 2011, s.17.
[11]Kadir Cangızbay, ‘… ‘Sivil Anayasa’ İşportacıları’, Birgun, 9 Nisan 2011.
[12]Nilgün Cerrahoğlu, “Avrupa’da Hortlayan ‘Faşizm Dalgası’…”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2011, s.15.
[13]Jose Ortega Y Gasset, Sistem Olarak Tarih, çev: Neyyire Gül Işık, İş Bankası Kültür Yay., 2011.
[14]Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme, İletişim Yayınevi.


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s