Acılı çoğul zenginliğimiz!


“Cevapsız sorunun
boynu büküktür;
Hemen anlar yetim olduğunu.”[1]
“Halkların kardeşliği”, bu topraklarda, Şeyh Bedreddin’den Hrant Dink’e uzanan, acılı çoğul zenginliktir; onun direnç dolu tarihidir…
Egemenlerin süreğen baskı ve tasallutuna maruz kalan bu tarihte; “… ‘Geç kalmış’ liberal bir devrimdi”[2] diye anılan 1908’den resmi ideolojiye; İttihat ve Terakki’den Kemalizme uzanan “Türkleştirme politikaları”nın güzergâhında “resmi tarih”in daima “yok saydığı”, “inkâr ettiği” çoğul zenginliğimizdir…
Oysa, oysa egemenler(imiz), “ulus-devlet”in asimile edemediği “etnisiteler”den hep nefret etti: Tehcire uğrayan Ermeniler, iki kere mübadele mağdurları, Kürtler, Struma yolcuları, Varlık Vergisi’ni ödeyemedikleri için Aşkale’de taş kıranlar, 6-7 Eylül’de ülkelerini terke zorlananlar gibi “etnik farklılıklar”, söz konusu nefret ile önce yok edildi; sonra da “mazeretler”/ “özürler üretildi”…
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı tarafından hazırlanan “Bir ‘Yabancı’laştırma Hikâyesi: Türkiye’de Gayrimüslim Cemaatlerin Vakıf ve Taşınmaz Mülkiyeti Sorunu” başlıklı raporda, el konan gayrimüslim cemaatlere ait vakıf taşınmazlarının sayısının bini bulduğu, bunun altında da devletin bilinçli siyasetinin yattığının açıklanmasında gözler önüne serildiği üzere!
YAHUDİLERİ HATIRLAYIN
Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlisi Leyla Navaro, “500 yıl önce ecdadımın Osmanlı tarafından kabul edilmesi hâlâ borç haneme mi yazılı? Doğup büyüdüğüm, bir vatandaş olarak görevlerimi yerine getirdiğim, fiilen gelişmesine katkıda bulunduğum bu topraklarda hâlâ misafir mi addediliyorum? Boynu bükük mü dolaşmalıyım?”[3] diye haykırırken bu “sorun”ların geride kaldığını kim iddia edebilir ki?
1941’deki Struma faciası nasıl unutulur?
Sonra da Umumi Müfettiş İbrahim Tali Öngören tarafından 1934 yılında hazırlanan bir raporda Trakya’daki Yahudilerin tehcirinin istenmesi; “Yahudileri Türklerin kanını emen casuslar’ olarak suçlayan raporun sonrasında Yahudilere yönelik yağma hareketlerinin başlaması…
Rıfat N. Bali’nin, Edirne, Çanakkale, Kırklareli, Tekirdağ’da yaşayan Yahudi nüfusun 1934 yılında karşılaştığı yağma ve saldırı olaylarım araştırdığı ‘1934 Trakya Olayları’[4] başlıklı yapıtında anlattıklarına göre, 6 Mayıs 1934 tarihinde başlayan ve 33 gün süren teftiş gezisinin üzerinden iki hafta geçtikten sonra Çanakkale, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ’da aynı günlerde Yahudiler’e yönelik yağma hareketleri başladı.
İlk saldırı 21 Haziran’da Çanakkale’deki Yahudiler’e yönelikti. Sokak çetelerinin Yahudi evlerine, iş yerlerine, mallarına yönelik üç gün süren saldırılarının ardından, 1500’e yakın Yahudi İstanbul’a kaçmak zorunda kaldı.
2 Temmuz’da Edirne’de, 3 Temmuz’da Kırklareli, 4 Temmuz’da Tekirdağ ile Çorlu ve Lüleburgaz ilçelerinde yağma hareketleri başladı. Bu olaylarda 3.000 Yahudi’nin evlerini, işyerlerini ve mallarını terkederek İstanbul’a kaçtığı tahmin ediliyor…
ASURÎLERİ UNUTMAYIN
Hayır topraklarımızda Lazlar’dan Pontuslular’a; Ermeniler’den Asurîler’e yaşanan hiçbir şey unutulmadı…
Mesela Asurî…
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Doğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’daki Ermeni ve Asurî halklarının geleneksel yurtları, boşaltıldıktan sonra, diğer mülteciler tarafından yeniden iskân edilmiştir. Çoğunlukla farklı bölgelerde yerleşmiş olmalarına rağmen, Ermeni ve Asurîlerin durumu benzerlik gösteriyordu. Paris Barış Konferansı’na katılan Asurî-Kildani heyeti, savaş sırasındaki ölümlerin savaş öncesi nüfusun yaklaşık yarısını bulduğunu açıklamıştı. Ermeniler genelde ölenlerin sayısının üçte ikiye yaklaştığını öne sürerler.
Osmanlı hükümetiyle çatışmaya ilk giren Asurîler, Hakkâri Dağı’nda yerleşik özerk Nasturî aşiretleriydi. Rus-Türk savaşının başlamasından birkaç gün önce, 26 Ekim 1914’te Dahiliye Nazırı Talât, İran sınırında yaşayan Nasturîlerin Konya ve Ankara vilayetlerine nakillerini emreder. Buralarda öylesine dağıtılacaklardı ki hiçbir yerde nüfusun ağırlıklı unsuru olmayacaklardı. Bunun nedeni, ihanet ve Rusya’nın işbirlikçisi olacakları şüphesiydi. Bu karara direnen Nasturiler, İran’a sığınırlar.
İran’ın Urmiye vilayetinde Asurîler farklı, ama bir o kadar acı bir deneyim yaşarlar. Ocak-Mayıs 1915 arasındaki beş ay içinde, bölgede jandarma, Kürt gönüllüler ve Teşkilât-ı Mahsusa ajanlarından oluşan gayrinizami bir birlik konuşlandıran Osmanlı İmparatorluğu tarafından vilayet işgal edilir. 1915 Şubat sonunda, Haftevan’da 700’den fazla Asurî ve Ermeni’nin öldürülür. Katliam, Van Valisi Cevdet beyin komutası altındaki birliklerce gerçekleştirilir.
Diyarbakır cephe hattından uzak bir sancaktı. Eski bir askeri doktor olan vali Reşid Bey, İstanbul’dan yazılı tehcir emri gelmeden aylar önce işe girişmişti. İttihat ve Terakki Cemiyeti liderlerinin bölgedeki bütün Hıristiyanları silip süpürmeye kararlı oldukları anlaşılıyor. İstanbul’la yaptıkları yazışmalarda, Asurîlere ya ‘Ermeniler’ diyor ya da ‘asiler’ gibi her anlama çekilebilecek bir terim kullanıyorlar.
Karma Hıristiyan nüfus barındıran şehirler ve büyük kasabalarda, ilk infaz edilenler Ermenilerdir. Sonra sıra Katolik ya da Protestan Asurîlere gelir. En son kurbanlarsa, Süryani Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olanlardır. Sancaktaki çok sayıda resmi görevli, kendilerine sözlü olarak iletilen planlara itiraz etmiştir. Bunlardan iki mutasarrıf başka vilayetlere atanırken, bazı kaymakam ve küçük memurlar suikasta kurban gittiler. Valilik, köyleri yok edecek mahalli milis güçleri kurdurur. Direniş beklenen yerlerde bazı Kürt aşiretlerine de çağrı yapılacaktır. Bazı aşiretlerin bu olaylarda öne çıktığı görülür.
Ne var ki, katliamlara karşı çıkan hatta Hıristiyanları aktif bir biçimde koruyan aşiretler de vardır. Cizre yakınlarındaki Azak köyü ve Midyat yakınlarındaki Aynwardo Asurî köyü ise, aylar süren kuşatmalara direnir. 1915 Kasım’ında mütarekeye kadar düzenli ordu saldırıları bile kâr etmez. Ama çoğu köy ve kasabada Hıristiyan kalmamıştır. 28 Eylül 1915’de vilayette 120 bin ‘Ermeni’ ile uğraştığını söyleyen vali, şimdi geride kimsenin kalmadığını bildirmektedir…
SONRA DA ERMENİLERİ
Ya Ermeniler?!
Hayır toprağımızdaki emekçilerin resmi ideolojinin, sermayenin Türkleştirilmesinin tarihi günahlarını savunma gibi bir sorumluluğu yoktur, olamaz da…
İndimizde bütün işçiler, ezilen halklar kardeştir… Birini ötekinden hiçbir üstünlüğü söz konusu değildir…
Anadolu’da, Balkanlar’da, Ortadoğu’da, hatta Asya’da halklara pek çok kötülük eden İttihat ve Terakki ile onun sonraki bakiyesi olan Anadolu’yu Türkleştirmeye harekâtının “sonucu”; Ermeni soykırımı, Rumların Anadolu’dan kovulması, 6-7 Eylül olayları, Kürtlerin yıllarca yok sayılması vahşetidir…
Bunlar sermayenin Türkleştirilmesi hedefiyle ilintilidir.
Bu gerçekler karşısında; “Türkiye aleyhindeki Ermeni faaliyetlerinin ana amacı, Türkiye toprakları içinde bulunan ve tarihi Ermenistan olduğu iddia edilen bazı illerin bütününe, en azından 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’nda Ermenistan olarak belirlenen bölgeye sahip olmak veya bu toprakların geri verilmemesi hâlinde Türkiye’den tazminat almak,”[5] türünden “maruzatları”a “boyun eğemeyiz, eğmemeliyiz”…
Gerçekler, gerçektir…
Bir Ermeni tehciri olduğu ve bu sırada çok sayıda Ermeni’nin katledildiği açıktır. Söz konusu durum, bir soykırımdır.
Şükrü M. Elekdağ’ın, “Kampanyanın öncüleri, Türkiye’ye hasım çevrelerle işbirliği yapan ve kendi ülkelerini arkadan vuran bir konumdalar.Türkiye’yi mahkûm ettirmek istiyorlar. Bu bakımdan bizim kendilerine tavsiyemiz, akıl ve mantıkla izahı kabil olmayan ve ülkemiz çıkarlarıyla bağdaşmayan bu talihsiz ve sakıncalı girişimden derhâl vazgeçme sağduyusunu göstermeleridir,” diye aba altından sopa gösterdiği koordinatlarda “tarihi bir gerçeği gündem maddesi kılan özür kampanyası”nı ne “küçümsemek”[6] ne de “abartmak” gerekmiyor…
Yaşanan tarihsel acı hakkında; “1915’in acı günlerinde İttihat ve Terakki emirlerine karşı gelen, birçok Müslüman Türk idareci ‘Gâvursuz Osmanlı, ülke, devleti mi olurmuş, bu ne acayip, mesnetsiz emir?’ diyebilmiştir. Bunu unutmamak ve bugünlerde hatırlamak gerekiyor.”[7]
Evet; unutulmaması/ hatırlatılması gereken tam da budur; halkların kardeşliği ve bunun en önemli simgesi olan Ahbarik Hrant’tır…
Patrick Azadyan’ın da ifade ettiği gibi, “Dink gibi insanlar çok sık gelmiyor. Gerçekten de o ‘tarafların’ adamı değildi.
Ermenilerin soykırım eylemi nedeniyle damarlarında taşıdıkları ‘zehirden’ kendilerini azat etmelerini istiyordu. Soykırımın kendi kimliğinin esas belirleyici faktörü olmasına izin vermiyordu.
Bedeli ne olursa olsun, ifade özgürlüğüne inanıyordu…
Şüphesiz, Dink geçmişi unutmadı. Bir keresinde soykırımdan bahsederken şöyle demişti: ‘İstediğiniz ismi verin. Ben halkıma ne olduğunu biliyorum.’
Onun kendinden emin yaklaşımı, sırf geçmişe değil, şimdiki zamana ve geleceğe de son derece önem verdiğini ortaya koyuyordu. Mağdur zihniyetinden kurtulmuş bireylere mahsus güveni yayıyordu etrafına…”[8]
IRKÇILIK PARANTEZİ
Geçerken anımsatalım: Ermeni sorunu çözülmediği sürece, tarihsel gerçekler yerli yerine oturtulmadığı sürece, egemenlerin körüklediği ırkçılık için “motivasyon” kaynağı olacaktır…
Anımsayın “2004 yılında Milli Eğitim Bakanlığı, Ermeni okullarının da aralarında bulunduğu ilk ve orta dereceli okullara bir genelge göndererek, ‘Ermeni soykırımının asılsız olduğu’ temalı konferansların verilip kompozisyon yarışmaları yapılmasını istedi.
Genelgede, konferanslarda, konuyla ilgili seminerlere katılmış öğretmenler ile çevrede bulunan yüksek öğretim kurumlarında görevli ‘uzman’ akademisyenlerden yararlanılması isteniyordu: ‘Konferanslarda mümkünse canlı şehit yakınlarının anılarını anlatmaları sağlanacaktır. Asılsız soykırım iddiaları konusunda TRT, YÖK Başkanlığı, Kültür Bakanlığı ile bazı Üniversiteler bünyesinde hazırlanan CD’lerin temin edilmesi durumunda, bu CD’lerden de yararlanılacaktır,’ deniyordu…”[9]
“Devlet eliyle ırkçılık” dedikleri bu olsa gerek…
Ancak bu kadarla da sınırlı değil; isim değiştirmeler de var:
Bilindiği gibi DTP Milletvekili Hasip Kaplan 20 Nisan 2008 tarihinde TBMM Başkanlığı’na bu konuda bir kanun teklifi vermişti. Teklifte 1949 yılında çıkarılan 5442 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu uyarınca değiştirilen yer adlarının eski hâline getirilmesi talep ediliyordu. Teklif gerçekten önemliydi çünkü adı geçen kanuna dayanarak bugüne kadar 30 bin kadar coğrafi yer ismi ‘Türkçeleştirilmişti.’ Değişikliğin en fazla olduğu bölgeler Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgeleriydi.
Aslında bu topraklarda, coğrafi yer adlarının değiştirilmesi fikri ilk kez 1910 yılında ortaya çıkmış, resmî adım 13 Mayıs 1913’te çıkarılan İskân-ı Muhacirin Nizamnamesi ile atılmıştı. Türkçe olmayan isimlerin sistemli olarak değiştirilmesi doğrultusunda atılan adımlar savaşa girilmesiyle birlikte hızlandı. 5 Ocak 1915’te Enver Paşa tarafından askeri kıtalara gönderilen talimatnamede “savaş zamanının sunduğu olumlu imkândan yararlanılarak, Osmanlı topraklarında Ermenice, Rumca ve Bulgarca dillerden olan il, ilçe, köy, dağ ve nehir adlarının Türkçe’ye tahvili” isteniyor, bu değişikliklerin nasıl yapılacağı konusunda bilgi veriliyor, yeni isimlerde dikkat edilecek hususlar sıralanıyor ve hatta bazı örnekler de veriliyordu. Bu emirname 15 Haziran 1916’da kaldırıldı ancak o zamana kadar çok sayıda köy ve kasaba ismi Türkçeleştirilmişti. Dersim’deki Kızılkilise’nin Nazimiye, Muğla’daki Megri’nin Fethiye, Hüdavendigâr’daki (1918’de Bursa oldu) Atranos’un Orhanili, yine Bursa’daki Mihaliç’in Karacabey, İzmir’deki Ayasluğ’un Selçuk olması bu dönemin işlerindendi…
1922’de de bir dizi yerleşim yerinin adı ‘Türkçeleştirildi’. Van’a bağlı Müküs Bahçesaray, Kırkkilise Kırklareli, Üskübü Konuralp, Ankara’nın İstanos (Zîr) Yenikent, Makriköy Bakırköy, Ayastefanos Yeşilköy, Sinasos Mustafapaşa, Tirilye Zeytinbağı, İmroz Gökçeada oldu. 1923’te İzmit ilinin adı Kocaeli’ne, 1924’te Kırkkilise’nin adı Kırklareli’ne, 1927’de Bozok’un adı Yozgat’a çevrildi. 1925’te, Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları değiştirildi.
1934-36 arasında Halkevleri yurt çapında 834 köye Türkçe isimler verdi. 1935’te binlerce yıllık ‘Dersim’ Tunceli yapıldı. 1937’de Mamuretülaziz’e bizzat Mustafa Kemal tarafından ‘bereket-bolluk’ anlamına ‘El’azık’ denildi, sonra Elazığ’a çevrildi. 1939’da Sancak’ın adı ‘Hattai’ ve ‘Karay’ adlarının karışımından oluşan Hatay’a çevrildi. 1940’da İçişleri Bakanlığı’nın genelgesi ile ‘Türkçeleştirme’ hamlesine yeniden başlandı ancak İkinci Dünya Savaşı dolayısıyla, 1947’de Hatay ilindeki Türkçe olmayan (çoğu Arapça idi) yer adlarının değiştirilmesi dışında önemli bir adım atılamadı. Hatta 1947’de Türkçe’ye çevrilen Ernest Chaput’un Türkiye’de Jeolojik ve Jeomorfolojik Tetkik Seyahatleri kitabında ‘Galatya Yaylası’, ‘Likaonya Yaylası’, ‘Pontik’ gibi terimlerin rahatlıkla kullanılması dikkat çekicidir.
İlginçtir, en büyük isim değiştirme hamlesi nispeten ‘liberal’ politikalar izleyen Demokrat Parti döneminde yaşandı. 1956’da kurulan Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri, Savunma ve Milli Eğitim bakanlıkları, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumu’nun temsilcilerinden oluşuyordu. Bu kurulca 1978’e kadar yaklaşık 75 bin yerleşme adı incelendi ve bunlardan 28 bin kadarı değiştirildi…[10]
AYRIMCILIK MAĞDURU ALEVİLER
“Devlet eliyle ırkçılık”; aynı zamanda inkârcılık/ ayrımcılıktır da…
Örneğin Hacı Bektaş Veli’yle, “Nazarımızda kadın, erkek farkı yoktur,” diye haykıran Alevilik’den Kürtler’e, Ermeniler’den ötekilere uzanan çoğul zenginliğimiz hepimizindir; bizimdir; bu topraklar üzerinde var olmuş olandan hâlâ var olanlara dek bu zenginliğin parçası olabilenlerdir…
Biz topraklarımızdaki çeşitliliğin; enternasyonalist; interkültüralist tarafıyız…
İnkârdan, asimilasyona, oradan da imhaya kadar uzanan lanetli egemen politikalara şövenizme/ milliyetçiliğe sonuna dek karşıyız…
Hayır; “Aleviler MHP kurultayına katılsın” diyen Cem Vakfı’nın tuzaklarından; “Önceliğim Alevi sorunları değil, daha önemli sorunlar var. Alevilerin sorunları o kadar büyütülecek bir sorun değil. Alevilerin sorunları ufak tefek düzenlemelerle çözülür,” diyen AKP İstanbul milletvekili Reha Çamuroğlu’nun illüzyonlarına dek olmaması gereken şey, AKP eliyle devletin Alevileri parçalama girişimlerine alet olmaktır…
Unutulmasın/ unutturulmasın: binlerce yıllık tarihi gelenekleriyle Alevilerin muhatabı devlet değil, toplum ve siyasettir…
Ayrıca her 3 (üç) Alevi’den birinin dinsel kimliğini “Alevi”, ya da yüzde 14.6’sının da “Ateist” olarak tanımladığı[11] gerçeğini de “es” geçmeden; Kazım Genç’in uyarılarını ekleyelim:
“Alevilik mezhep değildir. Aleviliğin dini de aşan özelliği vardır. Bir felsefe, yaşam biçimidir. İslâm’dan etkilense de, kadın konusunda ilgisi yoktur… Alevilerin gerçek adı Kızılbaş’tır. Kızılbaşlık, 1850’lerde ‘Alevilik’ oldu…”
Evet, “Alevilik, ‘ulus’ değil ama etnik bir kimlik”tir;[121] “72 millete aynı nazardan bakan bir felsefedir”;[13] ezilendir; tarihi olarak başkaldırandır; ve nihayet Sivas’ta yaşananların ortaya koyduğu hakikâtteki üzere radikal sosyalistler ile omuz omuzadır.
MİLLİYETÇİLİK İLLETİ
Yalçın Yusufoğlu’nun ifadesiyle, “Kurucu irade bugün, 80 yıl sonra, ektiklerini biçiyor. Türkleştirmenin çimentosu olarak İslâmlaştırma/ Sünnileştirme politikasının ceremesini hepimize ödetiyor”ken; burada bir parantez açarak ekleyelim: Milliyetçilik, halkları birbirine düşman eden, ötekileştiren, kırdıran bir illettir…
“Hayali vatanlar, hayali cemaatler, geleneğin icat edilmesi” gibi kavramlarla tahlil edilmesi gereken milliyetçilik, doğası gereği, kaçınılamaz bir ötekileştirmedir…
Ulusçuluk/milliyetçilik, kapitalizmle birlikte/kapitalizmin ürünü olarak doğmuş bir ideolojidir. Ulusçuluk/milliyetçilik XIX. yüzyılın başından başlayarak XX. yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanında ulus-devletlerin ortaya çıkmasında, sömürge ülkelerin bağımsızlık/kurtuluş savaş ve savaşımlarında motor işlevi gören egemen ideoloji olmuştur. Bu yanıyla ulusçuluk/milliyetçilik, ilerici/devrimci bir nitelik taşımaktadır, fakat aynı zamanda ırkçılık, nasyonal-sosyalizm, faşizm gibi insanlık düşmanı totaliter ideolojilerin de beşiğidir.
Siz bakmayın Emre Kongar’ın, “Bugün eşitlikçi milliyetçilik olarak tanımladığımız, Atatürk milliyetçiliği, demokratik milliyetçilik ne denli erdemli bir ideoloji ise, ayrımcı, demagojik milliyetçilik de o denli faşizan ve tehlikelidir,” demesine!
Ezen ulus milliyetçiliğinin “pozitifi”/ “negatifi” yoktur; olamaz da…
Konuya ilişkin olarak “Milliyetçilik her zaman var olan, ideoloji de değil, bir dünyaya bakma biçimidir, bir ideoloji altyapısıdır. Bu, bazı zamanlarda konjonktürel olarak daha görünür hâle geliyor, agresifleşiyor ama ortadan kalkmıyor. Bir çizginin ötesine geçmedikçe de sağlıklı, normal olarak algılanıyor. Bazı durumlarda vatanseverlik diye anılıyor,” diyen Umut Özkırımlı haklı olarak soruyor: “Ne anlaşılıyor milliyetçilikten?
Kriz dönemlerinde yükselen, sonra gerileyen, yok olan, ortadan kalkan bir şey mi…
Bu, Türkiye’ye özgü bir durum değil. Bütün dünyada da, 1989’da Sovyetler Birliği çöktü, Soğuk Savaş bitti, milliyetçilik ortaya çıktı deniyor.
İyi de, olmayan bir şey nasıl birden yükselir? Günübirlik nasıl doğar?
Birtakım aşırılıklara ve saldırganlıklara bakarak milliyetçiliğin ölçüsünü aramak bu. MHP’nin oyları yükseldi, milliyetçilik arttı. Peki, MHP yüksek oy almadığında yok mu? 1969’da Adana Kongresi’nde MHP kurulmadan önce milliyetçi değil miydik biz? O zaman 1942’yi, 1934’ü, Varlık Vergisi’ni, Trakya olaylarını, 6-7 Eylül olaylarını nasıl açıklayacağız?”
Umut Özkırımlı’nın önemli vurgularının altını özenle, bir kez daha çizerek, kapitalizmle doğrudan ilişkili ezen ulus milliyetçiliğinin topraklarımızdaki köklerinin derin ve yaygın bir tarihselliğine sahip olduğu unutulmamalıdır…
İttihat ve Terakki’den süzülüp gelen milliyetçi/ ırkçılık “Anadolu’nun/ ve sermayenin Türkleştirilmesi” pratiğidir!
Bu doğrultuda Falih Rıfkı Atay’ın aktardığına göre Hitler Mustafa Kemal için şöyle demişti: “Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Musolini, ikincisi benim.”[14]
Ayrıca da, ‘Türk ve Türkçülük her şeyden üstündür. İnsanlığı çok severim. Lakin Türkçülüğü daha çok. İnsanlığı duyarım. Lakin Türklüğü daha çok fazla. Türk herşeyden üstündür. Her şey Türk içindir. Bana denmesin ki, Türk olmayanı düşünmez misin? Düşünürüm. Ama Türkü, daha çok, daha pek çok… Önce Türk, sonra insanlık, sonra başkaları,”[15] diyen Mahmut Esat Bozkurt daha ileri giderek Naziliğin ve faşizmin ilham kaynağının Kemalizm olduğunu söyler. “Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söyler. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür.”[16]
Kemalizmi faşizm ve Nazizmle eşdeğer gören ve her seferinde Atatürk’ü sözleriyle fetişleştirip ululaştıran Mahmut Esat Bozkurt, “Türkün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir.”[17]“Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öztürk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır. Köle olmaktır,”[18] diyendi…
Aynı biçimde “Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırki bir takım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur,”[19] diyen İsmet İnönü de, 22 Nisan l925 günü Türk Ocakları’ndaki konuşmasında, “Biz açıkça milliyetçiyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir. Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiç bir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Vatana hizmet etmek isteyenler her şeyden önce Türk ve Türkçü olmalarını istiyoruz,”[20] diye haykırıyordu!
Evet toparlarsak: Milliyetçilik, faşizme açılan perspektifte yeri geldiğinde ırkçılıkla iç içe geçmiştir ve bu, 1930 sonrası Batı’nın Nazizm, Frankoculuk hâlleriyle, Doğu’nun da Japon faşizmiyle ayrı ayrı biçimlendirdiği bir olgudur. Dolayısıyla, faşizm hem jenerik bir kavramdır, hem de özgül bir sistematik.Türkiye açısından bakılırsa durum daha da vahimdir. 1912 sonrasında geliştirilen Türkçülük, daima Türk siyasal sisteminin yanı başında bulunmuş ve onu doğrudan etkilemiştir.
XX. yüzyıl başında keşfedilmiş bu geç milliyetçi dürtü, daha sonra Cumhuriyet yönetimini etkilemiştir. Gene 1930’larda Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi kavramlaştırmalarla, 1940’lardaysa Batı totaliter-faşist yönetimlerinin etkisi altında koyu bir ırkçılıkla tümleşmiş yoğun bir faşizmin Türkiye’de sistemleştirilmek istendiği kesindir. Buna Kemalizmin korporatizmi eklenirse durum daha da vahimleşir. Hele faşizmin odağında bulunan devletin, Osmanlı-Türk modernleşmesinde ve Cumhuriyet kozmolojisinde oynadığı rol hatırlanırsa, milliyetçilik-faşizm ikilisinin yakın dönem Türk siyasal bilincindeki açık veya örtülü performansı daha rahat fakat daha ürpertici biçimde anlaşılır.
1960’lardan başlayarak aşırı politik sağ bambaşka bir dönemeç alır. Bunun bir iç dönüşüme tekabül ettiği kesindir. 1960 sonrasında hızla gelişen Soğuk Savaş bir yandan ‘komünizme panzehir’ olarak faşizmi beslemiş, diğer yandan bu düşünce, vurucu kadrolarla bir eylem aracı hâline getirilmiştir. Türk aşırı politik sağı bu çerçeveyi milliyetçilik ve İslâm’la bütünleştirmiştir. Farklı aşamalardan geçtikten sonra bu ideoloji Milliyetçi Hareket Partisi’yle özdeşleşmiştir. Bu kesim kendisini Ülkücüler, vurucu timlerini Komandolar, ideolojisiniyse milliyetçi diye tanımlamıştır.
CIA beslemesi/ devlet destekli bir para-militer örgütlenme olarak MHP hakkında en iyi tanımı; ölümünün XII. yıldönümünde Abdullah Çatlı’yı mezarı başında yaptığı bir konuşmayla anan BBP Genel Başkanı Sivas Milletvekili Yazıcıoğlu, “Devletin felç olduğu bir dönemde yollara düşen bir kuşağın özetiyiz,” sözleriyle yapmıştır…
İLLET İKLİMİNDE!
Milliyetçilik illetinin ikliminde Kıbrıs’tan Kürt Sorunu’na uzanan trajedilerle yaşananlar çözümün inkârdan değil; kabulden, kabullenmekten geçtiğini gösteriyor…
Bu noktada “Türkiye’de sadece Orta Asya’dan gelen ve Türk ırkına mensup kişiler yaşamıyor”ken;[21] şimdi sormalıyız: Yüzyıllarca Anadolu’ya gelen, yerleşen, göçen ya da yok olan bin bir kavimin, boyun, kurulup/ yıkılan devlet(ler)in karmaşasında çoğalan/eksilen insanlar değil miyiz? Bu durumda ezen ulus milliyetçiliğinin yarattığı ayırımcılık, kimleri besliyor, neye hizmet ediyor?
Ya da bir üniversite rektörü, hangi güç, hangi yetkiyle “Benim yetkim olsa Ahdamar Adası’na bir greyder sokar o kiliseyi yerle bir ederim. Buraları Urartu, Hitit vb. değil, buraları baştan başa Selçuk ülkesidir,” diyebiliyor?
Alın bir başka örnek AKP Ankara İl Başkanlığı’nın sitesinde yer alan bir makale, Türkiye-İsrail ilişkilerini daha da gerecek. Makalede, Nazi hareketinin başlamasıyla Yahudilerin “çekirge sürüleri gibi Filistin topraklarına akın etmeye başladığı” ifade ediliyor.
AKP Ankara İl Başkanlığı’nın “www.akparti.org.tr/ ankara/” adresli internet sitesinde yer alan “Vaat Edilen Topraklar-Filistin” başlıklı makalede İsrail’e ağır eleştiriler yöneltiliyor.
Makalede yer alan bazı bölümler şöyle: “Hitler’in Yahudileri fırınladığı, kalabalık kitleler hâlinde öldürdüğü iddiaları tarihi gerçeklere uymamaktadır. Siyonist örgütlerin verdikleri rakamlar o tarihte Hitler’in tahakkümüne giren bölgelerde yaşayan Yahudilerden fazladır”!
Veya bir başkası: Anadolu uygarlıklarını anlatan ‘Anatolia’ adlı belgeselin Kayseri’deki çekimleri sırasında Kayseri Kalesi’nin surlarına asılan Bizans bayrağı galeyana neden oldu! Yaklaşık 50 kişilik grup belgeselin yönetmeni ve yapımcısı Tanyolaç Türkben’e tepki gösterdi. “Biz Müslümanız, bu haçlı bayraklarının burada ne işi var” diyen grubun tepkisi artınca Türkben, polisi arayarak yardım istemek zorunda kaldı. Bu sırada halkı yönlendirdiği gözlenen bazı kişiler, “Kalenin surlarına çıkıp bayrakları indirelim” önerisinde bulundu. Gerginlik resmi ve sivil polislerin gelmesi ve Bizans bayraklarının indirilmesiyle sona erdirilebildi. 30 kişilik belgesel ekibi de tası tarağı toplayıp bölgeyi terk etti. Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, film ekibinin şikâyetçi olmadığını, bu nedenle gözaltına alınan olmadığını söyledi!
Ya da Malatya’da biri Alman 3 kişinin boğazının bıçakla kesilerek, öldürülmesine benzer bir olay, Mersin’de yaşandı… Mersin’e 4 kilometre uzaklıktaki Mut’ta Meslek Yüksekokulu’nda okuyan Hataylı B.A, Bitlisli M.Ç. ile Adanalı bayan bir öğrencinin yaşadığı eve, 11 Haziran 2008 gecesi saat 24.00 sıralarında kimliği belirsiz 3 kişi tarafından baskın düzenlendi. Ancak bu kez baskınla yetinmeyen 3 saldırgan içeri girerek, Bitlisli M.Ç. ile Hataylı B.A’ya bir saat boyunca neşterle işkence yaptı. 3 saldırgan, insan kanını donduran işkenceye ev sahibi Zekeriye Zengin’in durumu fark edip, eve gelmesi ile son verdi. Olay yerine yarım saat gecikmeli gelen polis, ev sahibinin yakaladığı saldırgan İbrahim Ağrı’yı gözaltına aldı. Yüzleri maskeli iki saldırganın da kaçtığı öğrenildi!
Vb’leri, vd’leri…
“İyi de neden” mi?
Ezen ulusun ırkçı/ milliyetçiliği, resmi ideolojiyle, toplumsal dokumuzun iliklerine dek işle(til)miştir de ondan!
Örnek mi? Tarih Vakfı’nın ‘Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi’ kapsamında 2004 yılında 4 bin insan hakları ihlâli saptanan ders kitapları yeniden tarandığında, içinden yine “o kafa”/ resmi ideolojik söylem çıktı: “Baba ailenin geçimini sağlıyor… Teknolojiyle tek bağı elektrik süpürgesi olan anne evi temizleyip nefis yemekler yapıyor… Kız kardeş toz alıyor… Asker doğan Türkler her an savaşa hazır ve herkesten üstün… Tinerciler boşanmış anne babaların çocukları…”
Taramaya göre yeni müfredata göre hazırlanan kitaplar insan hakları ihlâlleri açısından öncekileri aratmıyor. İlköğretim kitaplarının yüzde 97’sinde, ortaöğretim kitaplarının ise yüzde 87’sinde insan hakları ihlâlleri var. Üstelik kimi kitaplarda ihlâller artmış durumda. Örneğin tarih kitaplarını tarayan tarih öğretmeni Mutlu Öztürk, “Ermeni, Süryani, Pontus meselelerine nispeten daha fazla yer veriliyor. Bu konularda insan hakları ihlâlleri artıyor” diyor.
Evet,evet çözüm inkârdan değil; kabulden, kabullenmekten geçiyor…
“Kabul” dedim; bu kuru bir özür değildir; bununla sınırlandırılmamalıdır…
“NEDEN” DİYE SORMALI: KİMİN İTİBARI, NEYİN İADESİ?
Özür mü? Mesela Avustralya’nın özür dilediği Aborjinler…
Avustralya kıtasının yerlileri, “kayıp kuşağı”, çocuklarını geri istiyorlar… New South Wales (NSW) bölgesinde dört bin 500 kadar Aborjin çocuk, devlet yurtlarında ya da koruyucu aileyle yaşıyorken, güncel bir rapora göre her altı Aborjin çocuktan birinin vesayeti devletin elinde… Devlet himayesi altında olan toplam 12 bin 813 çocuğun 4 bin 575’ini Aborjinler oluşturuyorken; Aborjinlerin avukatları, ülkede 1920 ve 1930’larda cüzzam tedavisi çalışmalarında Aborjin çocuklarının denek olarak kullanıldıkları açıkladı…
Ama yine de Avustralya hükümeti, sıvılaştırılmış doğalgaz tesisi inşa edilmesi için Aborijinlerden zorla toprak satın almak istiyor… Bölgedeki Aborijinlerin temsilcisi Kimberley Toprak Konseyi Başkanı Wayne Bergmann, yerli halkın evlerinden edildiği sömürge dönemlerine geri dönmemek gerektiği uyarısı yaptı. Bergmann, hükümetin bu adımını Aborijinler açısından “kafalarına bir silah dayalıyken pazarlık etmek gibi” diye niteledi…
Ya da 33 milyon nüfuslu Kanada’da hâlen 1.3 milyon yerli yaşarken hükümetin, XIX. yüzyıldan 1990’lara dek en az 150 bin yerli çocuğun ailelerinden zorla koparılıp devletin kurduğu Hıristiyan yatılı okullarına gönderen asimilasyon politikası için nihayet özür dilemesi…
Veya Japon parlamentosunun XII. yüzyıldan beri Hokkaido Adası’nda yaşayan ve Animist olan ‘Ainu’ halkını tanıması; “Ainuların, kendi dilleri, kültürleri ve dinleriyle yerli bir halk olduğu”nu resmen kabul etmesi gibi…
Sonra da ABD Temsilciler Meclisi, köleliğin kaldırılışından 140 yıl sonra ataları köleleştirilen siyah Amerikalılardan resmen özür dilemesinin 29 Temmuz 2008 günü mecliste oybirliğiyle kabul edilip, Meclis üyesi Carolyn Cheeks Kilpatrick’in, “Bugün, ülkemizde geçmişin yaralarını sarma çabalarında bir kilometre taşıdır,” demesi…
Ve nihayet Amerikan Temsilciler Meclisi, ABD’de Apaçi kabilesinin filmlere konu olmuş efsanevi şefi Geronimo’nun (Goyathlay) itibarını ölümünün 100. yıldönümünde iade etme kararı alması… Mecliste 24 Şubat 2009 günü kabul edilen, ancak bağlayıcılığı olmayan karar metninde, “Geronimo’nun olağanüstü cesaretine, kendi topraklarını, halkını ve Apaçi hayat tarzını savunma azmine” vurgu yapması…
Kararda şunların denmesi: “1858’te Apaçilerle savaşı Meksika çıkardı. Apaçi yurdu önce Meksika, sonra ABD tarafından istila edildiğinde ruhani, entelektüel, askeri lider Geronimo halkının savunmasına liderlik etti. ABD ordusu tarafından sevgili yurdundan zorla sürülen halkı boyunduruk altına alındı ve özgür insanların haklarından mahrum bırakıldı. Buna rağmen Geronimo 150’den az sayıda erkek, kadın ve çocukla esaretten kaçıp yıllarca ABD ordusunun dörtte birini oluşturan savaşçı güçlerin yanı sıra binlerce Meksika askeri tarafından yakalanmamayı başardı. ABD’ye teslim olmak zorunda kaldığında ise yurtlarına dönüş vaat edildi, ama çok uzaktaki askeri hapishanelere konuldu. Savaş esiri olarak saygı göreceği vaat edilse de sekiz yıl ağır işe koşuldu. Ölümünden sonra bile sözler tutulmayıp naaşı yurduna değil askeri mezarlığa gömüldü…”
Örnek çok. Görüldüğü üzere, “özür dileyen dileyene”… Ancak, “anlamsız”/ “öznesiz” ve sorumlusu “meçhul”!
O hâlde “neden” diye sormalı! Kimin itibarı, neyin iadesi?
Yanıtı aranması gereken budur;
19 Mart 2009 13:17:21, Ankara.
N O T L A R
[*] 16 Mayıs 2009 tarihinde Münih Barış Meclisi’nin (Almanya) düzenlediği “Anadolu Halklarının Kültür Mozaiği” başlıklı toplantıda yapılan konuşma.
[1] Metin Altıok.
[2] Aykut Kansu, “2. Meşrutiyet’in Niteliği: Geç kalmış Bir ‘Liberal’ Devrim”, Radikal, 13 Temmuz 2008, s.8.
[3] Leyla Navaro, “Kendim ve Ülkemin Geleceği İçin Tedirginim, Üzülüyorum, Ürküyorum”, Radikal, 22 Ocak 2009, s.11.
[4] Rıfat N. Bali, 1934 Trakya Olayları, Kitapevi Yay., 2008;
[5] Ergün Şanlı, “Ermenilerin Sevr’e Dönüş Özlemi”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2006, s.6.
[6] “Bir grup liberal entelektüelin… ‘Özür dileme’ girişimi, ‘soykırım-tehcir’ tartışmasını ilerletmeye asla yardımcı olmayacak bir ortamda gündeme getirildi… Bu metin, ne Ermenilerin çabalarına, ne Türklerle Ermeniler arasında daha yapıcı bir diyalogun oluşmasına ne de Türkiye’deki solun kazanımlarına hizmet etti; yalnızca çağrıyı yapanlara, (ha, bir de şoven milliyetçi, ırkçı tiplere) yaradı…” (Ergin Yıldızoğlu, “Bir Şeyleri Çözmek Üzerine”, Cumhuriyet, 24 Aralık 2008, s.4.)
[7] Raffi Hermonn, “Gayrimüslimler ‘Milli’ Değilse Ne?”, Taraf, 18 Kasım 2008
[8] Patrick Azadyan, “Hayır, Hepimiz Hrant Dink Değiliz…”, Glendale NewsPress.com, 23 Ocak 2009
[9] Yıldırım Türker, “Çoktandır Sıra Çocuklarda”, Radikal, 23 Şubat 2009, s.8.
[10] Ayşe Hür, “Tez Zamanda Yer İsimleri Değiştirile!”, Taraf, 1 Mart 2009, s.12.
[11] Kamil Fırat-Belma Akçura, “Kentleşen Alevilik – 2: Kentli Alevilerin Yüzde 15’i Ateist!”, Milliyet, 5 Temmuz 2005, s.21.
[12] Ç. Ceyhan Suvari, “Alevilik Bir Etnisite midir?”, Radikal İki, 13 Kasım 2005, s.9.
[13] Yalnız Tüteloğlu, “Alevilik, Sağ ve Sol”, Radikal İki, 13 Ağustos 2006, s.3.
[14] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, c.1, 1937, s.205.
[15] Mahmut Esat Bozkurt, Yeni Sabah Gazetesi, 23 Birincikanun 1943.
[16] Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali, Altın K., 1967, s.137.
[17] Mahmut Esat Bozkurt, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 1987, s.49.
[18] Mahmut Esat Bozkurt, Son Posta Gazetesi, 21 Eylül 1930.
[19] İsmet İnönü, Milliyet Gazetesi, 31 Ağustos 1930.
[20] İsmet İnönü, Yakın Tarihimiz, (Milliyet’in Tarih ve Kültür Eki.), s.447.
[21] Ömer Gökçümen, “Genetik Miras”, Radikal İki, 23 Aralık 2007, s.7.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s