ACILAR(IMIZ) KARDEŞTİR[1]


temel-demirer“Sen beni öldürdüğünü sanıyorsun:
Bence intihar ediyorsun.”[2]
Anadolu’da sermayenin Türkleştirilmesine müteallik ulus-devlet serüveninin “ötekileri”ni yarattığı (yok ettiği) kesit bana hep Antonio Porchia’nın bu sözünü anımsatır…
1915’ten 1923’e uzanan kesitte Pontos katliamı[3] ile Ermenistan’ın bir bölümü yeniden ilhak edilirken; Kürt ulusuna vurulan boyunduruğun simgesi olan Koçgiri isyanı bastırılarak sömürgeleştirilmenin başlatıldığı tarihsel dönemde Rum’lara, Ermeni’lere ve diğerlerine yaşa(tıl)an trajedi, aslında herkesin bilgisi dahilindeki (kapitalizme mündemiç) ulus-devlet faciasının bakiyesinden başka bir şey değildi…
Ulus-devlet tarihinin mimarı olduğu facianın Anadolu cephesindeki hikâyesine geçmeden önce bir noktaya dikkat çekelim.
Bilindiği gibi W. Benjamin’in intiharından hemen önce kaleme aldığı ‘Tarih Kavramı Üzerine Tezler’, K. Marx’ın ‘Feuerbach Üzerine Tezleri’nden beri eleştirel düşüncenin en önemli metinlerindendir ve bunlardan III. ve V. Tez’de şunlara işaret edilir:
III. Tez: “Geçmişin, zaman dizininde galipler tarafından silinen yazıların okunabilmesi için, şimdinin her anında yankılanan geçmişin sesini duymak ve onu anımsamak gerekir. Kurtulmamış bir insanlık geçmişine de sahip çıkamaz.”
V. Tez: “Kurtuluşçu düşüncenin, şimdiki zamandaki faaliyeti, ezilenlerin geleneğini üstlenmesiyle anlamlı hâle gelir. Böylelikle mevcut kuşakların da özgürleşme iradesine katkıda bulunulacaktır. Bu tarz bir kurtarma girişimi insanlığın ümidinin gerçekleşmesine katkıda bulunup, geçmiş niyetlerini üstlenecektir. Geçmişin yakalanamaz resmi ancak parıltı olarak sezilebilir.”
Bu nedenle tarihçinin yapması gereken, geçmişin şimdi ile şimdinin de geçmiş ile kurulduğu diyalektik ilişkiden ele geçen resimlerin, kurtuluş momenti bağlamında kümelenmesini sağlamaktır. Böylelikle hem şimdi, hem geçmiş kurtulacaktır.
Çünkü Türk ulusçuluğu “ötekileştirerek” öldürdüğüyle, intihar ederken; yeni bir kuruluş/ var oluş ise, intihar/ cinayetin açıklanmasını/ kabulünü olmazsa olmaz kılmaktadır…
GEÇMİŞİN KIYISINDA
Melih Özeren, ‘Turuncu Geçmişin Kıyısında’ başlıklı romanında, Anadolu Rum’larına reva görülen acımasızlıklar üzerinden toplumun vicdanını sorgularken; geçmeyen geçmişi ortaya koyar…
Rumların maruz kaldığı baskı, genelde 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 olayları ve benzeri tarihî dönüm noktaları üzerinden değerlendirilirse de, elbette bunlarla sınırlı değildir. Orta yerde egemenin önyargıları, ayrımcılığı ve ekonomi-politik tercihleri söz konusudur!
Melih Özeren’in romanındaki -Türkiye’den kaçmak zorunda bırakılmış- yaşlı karakteri Taki’nin geçmiş ve bugün arasında gidip gelen anlatımları da, önemli bir çerçevedir.
Kendini “kıdemli mezar bekçisi” olarak tanımlayan Taki’nin geçmişine dair hatıralarıyla, XX. yüzyılın başındaki İstanbul’a ve buradaki Rum vatandaşların hayatlarına uzanır. Taki, her şeye baştan başlar: çocukluğu, mahalledeki Rum ve Türk arkadaşları, babasının yanında saatçiliği öğrenmesi, aynı zamanda son aşkı da olacak ilk aşkı Marika’yla tanışması, girişteki başlıca olaylar. Romanda ayrıca, gayri Müslimlerin askere alınma süreci, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül’de yaşananlar ve Kıbrıs sorunu nedeniyle Rumların üzerine gidilmesi gibi dönemin önemli tarihî olayları da adım adım veriliyor. Roman böylece, Taki’nin de içinde bulunduğu binlerce Rum’un Türkiye’den kaçmasına neden olan sürecin derli toplu bir panoramasını verir.[4]
“ÖTEKİ” KILINMANIN TEKLEŞTİRME KRONOLOJİSİ
Taki’nin de işaret ettiği üzere, “Türkiye’de Öteki Olmak”[5] zordur/zorludur…
Çünkü söz edilen egemen ulusun tekleştirme dayatmasındır…
» 1911-14: Rum Tehciri,
» 1914: Gidenin pek dönemediği, ya öldüğü veya dağa kaçıp eşkıya olduğu Amele Taburları,
» 1915: Ermeni jenosidi (ve aynı anda 93 bin Rum’un iç bölgelere göçtürülmesi),
» 1916: Rum Tehciri,
» 1919-22: Rum Tehciri,
» 1922-24: Mübadele tehciri,
» 1930’lar: Güneş-Dil Teorisi sırasında resmî görüş olarak ırkçılık fırtınası estirildi. [1935-1945 arasında düzenlenen CHP Konferans Serisi’nde sunulan bildirilerden bazılarının başlıkları: “Alpin Irk, Türk Etnisi ve Hatay Halkı”, “Ojenik Tatbikatı”, “Anadolu’nun Irk Tarihi Üzerinde Antropolojik Bir Tetkik”, “Türk Beyinleri Üzerine İlk Antropolojik Araştırma”, “Irk Hıfzıssıhhasında İrsiyetin Rolü ve Nesli Tereddiden Koruma Çareleri”.]
» “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasıyla özellikle İstanbul ve İzmir’de azınlıkların sindirilmesi, korkutulması. [Örneğin Türk ve Müslüman olmadıkları anlaşılmasın diye, anneler çocuklarına sokakta “Mama” diye kendilerine hitap etmelerini yasaklamışlardı.]
Azınlıklara ait işyerlerinin Türkçe olmayan isimlerin Türkçeleştirilmesi. [Örneğin, Hıristiyan ve Arnavut olan İstanbul’daki Baylan pastanelerinin ikinci kuşak sahiplerine ‘Baylan’ın anlamını sormuştum; işletmenin adı ‘Loryan’mış. (l’Orient=Şark). Türkçeleştirme furyasında babaları “Baylan” yapmış. Baylan Çağatay Türkçesinde “kusursuz, mükemmel” demekmiş.
Pek çok şehir, kasaba, köy hatta semt ve sokak isimlerinin Türkçeleştirilmesine başlanmış. [Örneğin İstanbul’un en göze batan Ermeni-Rum semti olan ve Ermeni, Rum, Yahudi ibadethanelerinin ve kabristanlarının bulunduğu Tatavla, ‘Kurtuluş’ olmuş. Yetmemiş ana caddeleri Ergenekon Caddesi, Bozkurt Caddesi, Türkeli Sokak gibi isimler almış.]
» 1934: Trakya’dan Yahudi tehciri,
» 1941: İşçi Taburları (Nafia Ameleleri),
» 1943: Varlık Vergisi ve Toplama Kampları,
» 1955: 6-7 Eylül saldırısı,
» 1962: Kurucu İradenin banilerinden İsmet İnönü Başbakan olarak Azınlıklar Tali Komisyonunu kurdu. İçişleri, Dışişleri, Emniyet, MİT, Genelkurmay ve MGK temsilcilerinden oluşan ATK azınlıkların “milli güvenliğe aykırı bütün işlemlerini izlemekle” görevliydi. Bir paralel devlet organı gibi çalıştı.
» 1964: Başbakan İnönü’nün kararnamesiyle Rumların gönderilmesi.
Bütün bu olaylardan sonra, 1913’te 13 milyonda 3 milyon kadar olan Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani nüfustan bugün 72 milyonluk Türkiye’de 100 bin kadarı kalmıştır. Bir fikir edinmek için projeksiyon yaparsak, 1913’teki oran bugün 16.5 milyon gayrimüslim yurttaşımıza tekabül ederdi. Ekalliyet nüfusun 90 yıl önceki toplam nüfusa oranı 100 kişide 23 kişi iken, bugün 1000 kişide 1.5 kişidir.
Böylece Türkçülüğün yola çıkmasından bu yana 100 yıl bile geçmeden Türk ve Müslüman olmayanlar konusunda maksat hâsıl olmuştur. Hatta menzile 100 yılda değil, 50 yılda varılmıştır. Geriye Müslüman olan ama Türk olmayan Kürtler kalmıştır.
» 1925’te Artvin’de 400 kadar köy isminin değiştirilmesiyle başlayan, Doğu Karadeniz’de devam eden Türkçeleştirme sonucunda bugüne değin 12 binden fazla Kürtçe, Rumca, Ermenice, Arapça, Çerkesçe, Lazca, Gürcüce, Tatarca yer ismi değiştirilmiş köy, mezra, belde, bucak, ilçe ve illere Türkçe isimler verilmiştir. İçişleri Bakanlığı kayıtlarına göre 1981 yılına kadar 11 bin 931 köyün, 1981yılı sonrasında 280 tanesinin daha adı değiştirilmiş. [Değiştirilen isimler arasında Aptaldam, Aşıran, Atkafası, Cadı, Çakal, Çürük, Deliler, Domuzağı, Dönek, Haraççı, Hırsızpınar, Hıyar, Kaltaklı, Kansız, Karabelalı, Keçi, Kıllı, Komik, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir, Şeytanabat, Zurna gibi Türkçe olanlar da var. Bu kelimelerin değiştirilmesi anlamlarından ileri geliyordu.]
Bugün 73 milyon nüfus içinde Ermeni, Yahudi, Süryani ve Rumlar toplam sayıları 100 bine inmiştir…[6]
TEKLEŞTİRME UYGULAMASI
Örneğin T.“C” tarihi boyunca 28 bin isim asimilasyon amaçlı olarak zorla değiştirilmiştir.[7]
İLLER
ASLI
“YENİ”
ASLI
“YENİ”
ASLI
“YENİ”
ASLI
“YENİ”
Agırî
Ağrı
Domana
Bayburt
Kotyora
Ordu
Riha
Şanlıurfa
Amassiya
Amasya
Enteqya
Antakya
Livane
Artvin
Samisun
Samsun
Canca
Gümüşhane
Erdêhan
Ardahan
Mazaka
Kayseri
Sebaset
Sivas
Cebel-i Bereket
Osmaniye
Erzingan
Erzincan
Meledî
Malatya
Semsur
Adıyaman
Çêwlîk
Bingöl
Élih
Batman
Mezra
Elâzığ
Sêhrt
Siirt
Çolamerg
Hakkari
Gırgumm
Kahramanmaraş
Mêrdîn
Mardin
Şehr-i Nûh
Şırnak
Dar’un- Nasr
Tokat
Kalikala
Erzurum
Mıj
Muş
Tirapezun
Trabzon
Dersim
Tunceli
Kerasunt
Giresun
Qerıs
Kars
Tuşba
Van
Dilûk
Gaziantep
Kêlis
Kilis
Reşqelas
Iğdır
Zefirya
Mersin
Diyarbekir
Diyarbakır
Kilikya
Adana
Rhiza
Rize
Zûlqarneyn
Bitlis
AGIRÍ (AĞRI) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Avkevır
Taşlıçay
Bazîd
Doğubeyazıt
Dûtax
Tutak
Gihadin
Diyadin
Pıtnos
Patnos
Xemur
Hamur
Zêdkan
Eleşkirt
AMASSİYA (AMASYA) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Arguma
Suluova
Artukâbâd
Gümüşhacıköy
Goynicek
Göynücek
Merziban
Merzifon
Poros
Hamamözü
Yemişenbuki
Taşova
CANCA (GÜMÜŞHANE) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Ardasa
Torul
Kose
Köse
Kûrdinê Bala
Kürtün
Satala
Kelkit
CEBEL-İ BEREKET (OSMANİYE) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Baxça Haleb
Bahçe
Haruniye
Düziçi
Kınık
Toprakkale
Qars Zûlqadriye
Kadirli
Savranda
Hasanbeyli
Sumbas
Sumbas
ÇÉWLÍK (BİNGÖL) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Azapêrt
Adaklı
Boğlan
Solhan
Çermeyêndırîd
Yedisu
Dara Hênê
Genç
Gêğî
Kiğı
Kaniya Reş
Karlıova
Xorhol
Yayladere
ÇOLAMERG (HAKKARİ) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Çelê
Çukurca
Gever
Yüksekova
Şemzinan
Şemdinli
DAR’UN- NASR (TOKAT) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Ayvaz
Başçiftlik
Gavırnî
Almus
Ğazî Ura
Turhal
İskefsir
Reşadiye
Musa
Yeşilyurt
Newahi-i Erbaa
Erbaa
Qunduz
Artova
Saberya
Niksar
Selaryun
Pazar
Şehr-i Sebastiya
Sulusaray
Zela
Zile
DERSİM (TUNCELİ) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Facixe
Ovacık
Hazanis
Hozat
Kislê
Nazımiye
Malkışî
Çemişgezek
Mêzger
Mazgirt
Pêrtax
Pertek
Pilemoriye
Pülümür
DİLÚK (GAZİANTEP) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Alêban
Şehitkâmil
Belqıs
Nizip
Cebel-i Nûr
Nurdağı
Çinçin
Yavuzeli
Ereban
Araban
Gılgameş
Karkamış
İslahiye
Islahiye
Mezmaxor
Şahinbey
Tılbişar
Oğuzeli
DİYARBEKİR (DİYARBAKIR) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Bısmıl
Bismil
Çêrmûk
Çermik
Çînar
Çınar
Çûngûş
Çüngüş
Eglê
Eğil
Erğenê
Ergani
Hezro
Hazro
Hênê
Hani
Karaz
Kocaköy
Lıcê
Lice
Miya Farqin
Silvan
Pasur
Kulp
Piran
Dicle
DOMANA (BAYBURT) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Hart
Aydıntepe
Pulur
Demirözü
ENTEQYA (ANTAKYA) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Alallâh
Reyhanlı
Bab-ı İskenderun
Belen
Beysun Muradiye
Yayladağı
Erzîn
Erzin
İmraniye
Dörtyol
İskenderunî
İskenderun
Qırıkan
Kırıkhan
Qumıl
Kumlu
Quseyr
Altınözü
Sûweydiye el-
Mina Samandağ
Xasse
Hassa
ERDÉHAN (ARDAHAN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Dûgûr
Posof
Merdinık
Göle
Qur’â
Damal
Xanak
Hanak
Zurzuna
Çıldır
ERZİNGAN (ERZİNCAN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Cımîn
Üzümlü
Egin
Kemaliye
Gercan
Refahiye
Kemax
Kemah
Mama Hatun
Tercan
Mans
Çayırlı
Nahalê Zelal
İliç
Umtizî
Otlukbeli
ÉLÍH (BATMAN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Qûbin
Beşiri
Kercowsê
Gercüş
Hesenkehf
Hasankeyf
Hezo
Kozluk
Qabilcewaz
Sason
GIRGÚMM (KAHRAMANMARAŞ) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Andiran
Andırın
Avşîn
Afşin
Bazarcixa Nûh
Pazarcık
Cela
Ekinözü
Cırîd
Çağlayancerit
Eblistan
Elbistan
Kukusî
Göksun
Kûrdoğli
Türkoğlu
Nûrheqq
Nurhak
KALİKALA (ERZURUM) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Avnik
Köprüköy
Azord
Uzundere
Bardîz
Şenkaya
Eşqala Gêğîyê
Aşkale
Éspîr
İspir
Gogsîya Alemdaran
Karayazı
İd
Narman
Karêza Jor
Ilıca
Nûrgâh
Pazaryolu
Oltisi
Oltu
Oxlê
Çat
Pasinan
Pasinler
Qela Tortum
Tortum
Qere Şıvan
Karaçoban
Qotaris
Olur
Tekmana Şeqşeqê
Tekman
Xinus
Hınıs
Xoresan
Horasan
KERASUNT (GİRESUN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Berdiye
Çamoluk
Bozat
Piraziz
Çanakçi
Çanakçı
Deşt-i Kipçax
Alucra
Gûce
Güce
Harşit
Doğankent
Kaluniye
Şebinkârahisar
Kepsil
Bulancak
Korella
Görele
Palakî
Yağlıdere
Tripolis
Tirebolu
Zefre
Espiye
KÉLİS (KİLİS) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Ali Mantar
Elbeyli
Gırê Murad
Musabeyli
Spenaqê
Polateli
KİLİKYA (ADANA) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Ayaza
Yumurtalık
Bazendum
Pozantı
Çeçeli
Karaisalı
Haçin
Saimbeyli
Kilikya Zozan
Çukurova
Mağara Kapadokya
Tufanbeyli
Mağarsus
Karataş
Qarsantî
Aladağ
Qebristana Ğeriban
İmamoğlu
Sis
Kozan
Úregir
Yüreğir
Vakha Feke
Feke
Yersuvat
Ceyhan
Zerin
Sarıçam
KOTYORA (ORDU) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Alibegece
Kabadüz
Bolaman
Çamaş
Cenik
Akkuş
Çatak
Çatalpınar
Çilader
Çaybaşı
Ebu’l- Xeyr
Gülyalı
Fanizan
Fatsa
Haniyani
Gürgentepe
İbasda
Aybastı
Karay
Kabataş
Keşder
Korgan
Kumli
Kumru
Lale
İkizce
Milas
Mesudiye
Sewdeşlu
Ulubey
Şıhman
Gölköy
Umniye Ünye
Vona
Perşembe
LİVANE (ARTVİN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Arhavî Kolheti Lazika
Arhavi
Artanuçi İberya
Ardanuç
Borçka Borçishêvi
Borçka
Livane İberya
Yusufeli
Mûrğûl
Murgul
Satlel
Şavşat
Xopa Lazistan
Hopa
MAZAKA (KAYSERİ) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Akişla
Akkışla
Çukur
Özvatan
Erkilet
Kocasinan
Everek
Develi
Gesi
Melikgazi
Hamidibûnyan
Bünyan
Hecîyan
Hacılar
Hisar Everek
Yeşilhisar
Kustıre
Tomarza
Liva
Pınarbaşı
Palas
Sarıoğlan
Qazibeni
Yahyalı
Rumdiğin
Felahiye
Salanta
İncesu
Sarez
Sarız
Talasa Mazakan
Talas
MELEDÍ (MALATYA) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Argan
Akçadağ
Çırmik
Yeşilyurt
Fethiye
Yazıhan
Hekimxan
Hekimhan
Keferdiz
Doğanyol
Meledîya Kevn
Battalgazi
Mestıkana Jêr
Kale
Muhacir
Doğanşehir
Mutmur
Arapkir
Şiro
Pötürge
Tahir
Arguvan
Tiranda
Darende
Tirsekan
Kuluncak
MEZRA (ELÂZIĞ) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Bazkil
Baskil
Dep
Karakoçan
Egina Jêr
Ağın
Gûla Hazar
Sivrice
Gûleman
Alacakaya
Keban
Keban
Madena Erğenê
Maden
Miyalan
Arıcak
Palo
Palu
Qowançiyan
Kovancılar
MÉRDÍN (MARDİN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Derika Çiyayê Mazi
Derik
Kerboran
Dargeçit
Koser
Kızıltepe
Mehsert
Ömerli
Midyad û Êstil
Midyat
Nûseybin
Nusaybin
Reşmıl
Yeşilli
Stewrê
Savur
Şemrex
Mazıdağ
MIJ (MUŞ) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Beranik
Korkut
Dêrxas
Hasköy
Gûmgûm
Varto
Mılazgir
Malazgirt
Xorxor
Bulanık
QERIS (KARS) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Cilawuz
Susuz
Dûgûr
Digor
Kağezman
Kağızman
Şurê Gel
Akyaka
Zaruşad
Arpaçay
Zerqamiş
Sarıkamış
REŞQELAS (IĞDIR) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Başko
Aralık
Qulp
Tuzluca
Têşberun
Karakoyunlu
RHİZA (RİZE) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Artaşenî
Ardeşen
Aspet
İyidere
Atina
Pazar
Hamşenî
Hemşin
Kur’â-i Sab’a
İkizdere
Mampavri
Çayeli
Pasalet
Kalkandere
Pazar
Derepazarı
Potamya
Güneysu
Viçe
Fındıklı
Vije
Çamlıhemşin
RÍHA (ŞANLIURFA) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Bêrecûk
Birecik
Cûrnê Reş
Hilvan
Gırê Sor
Siverek
Heweng
Bozova
Herran Harran,
Altınbaşak
Kaniya Ğezalan
Akçakale
Pirsus
Süruç
Serê Kani
Ceylanpınar
Tıl Muzin
Viranşehir
Xalfeti
Halfeti
SAMİSUN (SAMSUN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Bavra
Bafra
Bereket
Salıpazarı
Biçincik
Asarcık
Engiz
Ondokuzmayıs
Gadegara
Vezirköprü
Gûmenez
Yakakent
İladik
Ladik
Keskin
Ayvacık
Matasyun
Atakum
Miskire
Çarşamba
Qavak
Kavak
Tekke
Tekkeköy
Termizun
Terme
Xençerê
Havza
Zelika
Alaçam
SEBASET (SİVAS) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Aranga
Kangal
Axvanis
Gölova
Dolık
Şarkışla
Endires
Suşehri
Ezbider
Akıncılar
Gimmerek
Gemerek
Mişaz
Koyulhisar
Norxan
Yıldızeli
Tecer
Ulaş
Tefrike
Divriği
Tıl Garimo
Gürün
Tonus
Altınyayla
Tozanî
Doğanşar
Ûmraniye
İmranlı
Xafıka Sebaset
Hafik
SEMSUR (ADIYAMAN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Aldûş
Gerger
Beheştî
Besni
Çêlıkan
Çelikan
Kolik
Kâhta
Serê Golan
Gölbaşı
Sıncık
Sincik
Şemizad
Samsat, Yenisamsat
Tût
Tut
SÉHRT (SİİRT) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Berwarî
Pervari
Dih
Eruh
Mısrîye
Kurtalan
Tillo
Aydınlar
Xana Hewêl
Baykan
Xizxêr
Şirvan
 TİRAPEZUN (TRABZON) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Ağasar
Şalpazarı
Arazus
Araklı
Dirona
Yomra
Haçka
Düzköy
Humurgan
Sürmene
İskefiye
Çarşıbaşı
Kadahor
Çaykara
Kondi
Dernekpazarı
Kul
Vakfıkebir
Platana
Akçaabat
Ruzar
Köprübaşı
Şarli
Beşikdüzü
ŞEHR-İ NÚH (ŞIRNAK) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Basa
Güçlükonak
Cezire Botan
Cizre
Elk
Beytuşşebap
Gırigê Amo
Silopi
Hezex
İdil
Qilaban
Uludere
-UŞBA (VAN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Mûks
Bahçesaray
Elbax
Başkale
Ebex
Çaldıran
Şâh
Çatak
Artemetan
Edremit
Erdiş
Erciş
Westan
Gevaş
Xawa Sor
Gürpınar
Bêgırî
Muradiye
Taşrumî
Özalp
Mahmudîye
Saray
ZEFİRYA (MERSİN) İLİNE BAĞLI İLÇELER
Anay
Gülnar
Anemuriye
Anamur
Gılindere
Aydıncık
Korikos
Erdemli
Nagidos
Bozyazı
Namrun
Çamlıyayla
Selefkiya
Silifke
Tarşa
Tarsus
 ZÚLQARNEYN (BİTLİS) İLİNE BAĞLI İLÇELER
El Cewaz
Adilcevaz
Mirtax
Mutki
Norşîn
Güroymak
Tûx
Tatvan
Xelat
Ahlat
Xezan
Hizan
TÜRK(İYE) ULUSLAŞMASI
Aslı sorulursa bunların (ve benzerlerinin) tümü Türk(iye) uluslaşmasının (yani sermayenin Türk’leştilmesinin) “getirileri”ydi…
Bu elbette Esat Mahmut Karakurt’un, “Bunlara aşağı yukarı vahşi denebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varmamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir. Şimdi siz tasavvur edin, bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir… Hunhar, atılgan vahşi ve yırtıcıdırlar. Çok alçaktırlar. Yakaladıkları zaman sizi bir kurşunla öldürmezler. Gözlerinizi oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!.. Kadınları da öyleymiş,”[8] türünden hurafelere yaslanan egemen ötekileştirmesiyle devreye sokulan bir kıyım, kırım ve el koymaydı (temellüktü)…
Bilindiği üzere ön hazırlıkları İttihat ve Terakki Fırkası tarafından yapılan ulus-devlet projesi, Anadolu’nun en eski halklarından olan Ermenilerin 1915’te soykırıma tabi tutularak ortadan kaldırılmalarına neden olmuştu. İttihatçıların başlattığı projeyi sürdüren Kemalistler, benzer şekilde Rumları Anadolu topraklarından sürdüler. Bununla da yetinmeyip, Yahudileri de kovmak için çeşitli yöntemler denediler. Bunlardan biri Varlık Vergisi’ydi.
Ulus-devlet kurma projesinin bir ayağı, Yahudileri ülkeden kovma çabalarıydı. 1934 yılında, bilhassa Nazi Almanya’sıyla olan ekonomik ve siyasi ilişkilerin doruğuna ulaşmasıyla birlikte, CHP tarafından gönderilen bir genel müfettişin hazırladığı “rapor” doğrultusunda faşist çeteler Trakya’da Yahudilerin üzerine saldırtıldı. Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve civarlarında Yahudiler katledildi, ev ve dükkânları yağmalandı, sağ kalanlar İstanbul’a kaçmaya ve ülkeyi terk etmeye başladılar.
1942 yılında Almanya’da Yahudilerin soykırıma tabi tutulmasıyla birlikte, Türkiye’de de Yahudi karşıtı faaliyetler hızlandırıldı. Avrupa’da yaşayan Türkiye vatandaşı Yahudiler vatandaşlıktan çıkartılarak Nazilere teslim edildi. Ülkedeki derin ekonomik krizin yarattığı öfke, Yahudilere yönlendirildi. Gazetelerde her gün boy boy Yahudi “vurguncuların” ve “karaborsacıların” resimleri, antisemit karikatürler yayınlanmaya başlandı.
11 Kasım 1942’de ise antisemit faaliyetler zirvesine ulaştı ve 12 Kasım 1942’de 4305 sayılı Varlık Vergisi Yasası kabul edildi. Bu yasaya göre, sözde aşırı kârlılık ve karaborsacılık bir kereye mahsus olmak üzere vergilendirilecekti. Ancak vergiye tabi tutulanlar Yahudiler ve Yahudi dönmesi oldukları iddia edilen Müslümanlardı.
Herhangi bir kural ve kaideye bağlı olmadan çok yüksek vergi meblağları tahakkuk ettirilen Yahudiler, tanınan iki haftalık sürede parayı ödeyebilmek için sahip oldukları her şeyi gerçek vurgunculara yok pahasına satmak zorunda kaldılar. Geciken her gün için yüksek bir faiz ödemek zorunda kalıyor, ödeme güçlüğü içinde olanların akrabalarının da her şeylerine el konuluyordu.
Tahakkuk ettirilen vergiyi ödeyemeyenler ise Aşkale’de oluşturulan çalışma kamplarına gönderildiler. Ağır çalışma şartlarına alışkın olmayan insanlar, barınma ve beslenmenin de son derece kötü olduğu, ısının bazen sıfırın altında 30’lara kadar düştüğü bu ortamda sağlıklarını yitirdiler. Kısa sürede bu insanlık dışı koşullar 21 insan hayatını kaybetmesine neden oldu.
Mart 1944’te, Nazilerin durumunun bozulmaya başlamasıyla birlikte Varlık Vergisi uygulamasına son verildi ve çalışma kamplarındaki insanlar evlerine geri gönderildi. Ancak Yahudiler büyük ölçüde mülksüzleştirilmiş, yüklü bir servet el değiştirerek “Türkleşmiş”, Yahudilerin ülkeden göç etmeleri sağlanmış ve Kemalistlerin suç dosyasına yeni bir sayfa daha eklenmişti.
14 Haziran 1934’te “tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket” yaratmak amacıyla ülkeyi “Türk kültürlü nüfusun yoğunlaşması istenen mıntıkalar”, “Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan mıntıkalar”, “Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri ile boşaltılması istenilen ve iskân ve ikamete yasak mıntıkalar”a ayıran 2510 Sayılı İskân Kanunu kabul edildi.
Kanun’un 9. maddesinde “casuslukları sezilenleri sınır boylarından uzaklaştırmak” konusunda Dâhiliye Vekili yetkili kılınmıştı. Esas amacın, en son 1930 yılında Ağrı’da isyan etmiş Kürtleri ülkenin değişik yerlerine dağıtarak eritmek, onların yerlerine de Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen Müslüman Türkleri iskân etmek olduğu anlaşılıyordu ama ‘casusluk’ maddesi hükümete, çeşitli nedenlerle istenmeyen unsurları tasfiye etme konusunda önemli bir kolaylık sağlıyordu.
21 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu çıkarılarak “Türkleştirme” harekâtına hız verilirken, Trakya bölgesiyle Çanakkale Boğazı da tahkim edilmeye başladı.
Tahkimat sürerken, tarih boyunca ülkedeki tüm azınlıklara karşı kuşku duymayı âdet edinmiş faşizan yöneticiler, Nazilerden esinlenerek Yahudilere karşı düşmanca davranmakta bir beis görmeyecekler, ‘beşinci kol’ olmalarından şüphelendikleri Trakya Yahudilerini bölgeden nasıl atarız diye kafa yormaya başlayacaklardı.
Yerel faşistlerin, mandıracılık ve ticaretteki başarıları yüzünden yıllardır büyük bir kıskançlık duydukları, tefecilik yaptıkları için büyük öfke duydukları, Türkçe konuşmadıkları için sadakatlerini sürekli sorguladıkları Yahudilere karşı harekete geçirilmesi hiç de zor olmadı.
Önce, Edirne, Kırklareli, Keşan, Çanakkale gibi merkezler olmak üzere Trakya’nın çeşitli bölgelerinde Yahudi cemaatinin önde gelen üyelerine ölüm tehditleri içeren mektuplar gelmeye, halkı Yahudi tüccarları boykot etmeye davet eden bildiriler boy göstermeye başladı. Yahudi cemaati, yerel yöneticilere duydukları endişeleri aktardılar ve koruma talep ettiler ama umursayan olmadı.
İlk saldırılar 21 Haziran 1934’te, yaklaşık 1.500 Yahudi’nin yaşadığı Çanakkale’de başladı. Militanlar, alışveriş edilmesini önlemek için Yahudilerin dükkânlarının önünde nöbet tutuyor, bazı evlere, şehri terk etmedikleri takdirde öldürüleceklerine dair tehdit mektupları yolluyorlardı.
Durumun her geçen gün kötüye gittiğini gören Yahudiler 25 Haziran 1934 tarihînden itibaren Çanakkale ve Gelibolu’yu terk etmeye başladılar. Alelacele gitmek zorunda kaldıkları için mal ve mülklerini değerinin çok altında fiyatlarda elden çıkarmak zorunda kalmışlardı.
Benzer olaylar, 28 Haziran’dan itibaren Edirne, Keşan, Uzunköprü, Babaeski, Lüleburgaz ve Kırklareli’de yaşanmaya başladı. O günlerde Edirne’de yaşayan Hayim Behar’ın şu anısı şehre hâkim olan atmosferi gayet net anlatıyor: “Okuldan çıkarken her gün dövüldüm. Eve doğru yürürken bana ‘Selam al Yahudi!’ diye bağırırlardı, selam verirdim, gene dövülürdüm.”
Edirne’de olaylardan kısa süre önce her nedense (!) Yahudi esnaf ve tüccardan vergilerini derhâl ödemeleri talep edilmişti. Keşan’daki Yahudi ailelerine şehri terk etmeleri için sadece 24 saat verilmişti. Uzunköprü’deki Yahudiler ise çok şanslıydı (!) çünkü onlara üç gün süre tanınmış, 100 Yahudi hanesinden 95’i mallarını yok pahasına ellerinden çıkararak şehirden göç etmek zorunda kalmıştı. 2 Temmuz 1934 günü bir grup saldırgan “Yahudilere ölüm!” haykırışlarıyla Edirne’deki Yahudi mahallesini bastılar, dükkânları ve evleri yağmaladılar, Yahudileri dövdüler ve İstanbul’a gitmelerini emrettiler.
Panik içindeki Yahudilerden varlıklı olanlar buldukları ilk araçla İstanbul’a doğru yola çıkarken, yoksullar ve araç bulamayanlar, yaya olarak Yunanistan ve Bulgaristan sınırına yönelmişlerdi. Geride kalan bir avuç ürkmüş yoksul Yahudi’ye ise, fırınlar ekmek satmıyor, bakkallar yiyecek vermiyor, sakalar su dağıtmıyordu. Görevleri etnik kökeni ne olursa olsun vatandaşı korumak olan idari makamlar, görevlerini yapmak yerine, kalanlara 3 Temmuz günü çıkardıkları bir tebligatla 48 saat içinde şehri terk etmelerini emrettiler.
Ama en acı olaylar Kırklareli’de yaşandı. Sadece o yıla mahsus olmak üzere, her yıl Edirne’de düzenlenen Kırkpınar güreşleri, Kırklareli’nin Loryalo Parkı’na alınmış, böylece aslında küçük bir kasaba olan Kırklareli’de büyük bir kalabalığın toplanması sağlanmıştı. Ardından Yahudilere karşı sözlü sataşmalar başlamış, Kırkpınar güreşlerinin son günü kalabalık dağılırken, bazı insanlar bu grupların arasına sızarak, Yahudilerin evlerine, dükkânlarına girmeye, onlara karşı kaba ve saldırgan bir tavır takınmaya, kadınlarına ve çocuklarına sataşmaya başlamışlardı. Bir grup lise öğrencisinin Yahudi mahallesindeki evleri taşlamasıyla tırmanan olaylar taşlamaya silahsız askerlerin ve halkın da katılmasıyla çığırından çıkmış ve 65 ev yağmalanmıştı.
Olaylar çarşıya sirayet etmeden bastırılmıştı ancak çapulcular Kırklareli Hahamı Moşe Fintz’i evinde yakalayıp çırılçıplak soymuşlar ve usturayla sakalını kesmişler, biriktirdiği paralarını almışlar, sokaklarda birkaç genç kızın yüzüklerini çalmak için parmaklarını kesmişler, bir genç kıza da tecavüze yeltenmişlerdi. Gün ağarırken, Kırklareli’de yaşayan 400 Yahudi dehşet içinde gara koşmuş, trenlere atlayıp İstanbul’a kaçmıştı.
İşin ilginç yanı, Kırklareli tren istasyonunda her zaman en fazla üç vagon olurken, o sabah tam 16 vagonun hazır beklemesiydi.
Olayların ardından CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya’da yaşayan 13 bin Yahudi’den üç bini İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mal ve mülklerini kaybetmişti. Yahudiler fakirleşirken, Müslüman ahalide, aynen 1914 Rum Kaçırtması’ndan ve 1915 Ermeni Tehciri’nden sonra olduğu gibi ‘Yahudi Yağması Zenginleri’ türemişti. Gerçi, hükümet daha sonra gasp edilen malların bir bölümünün iade edilmesini sağlamıştı ancak, olaylarla ilgili soruşturma açılmamıştı. Bu tarihten sonra Türkiye’deki Yahudiler hiçbir zaman kendilerini güvende hissetmediler. Ve fırsatını buldukça başka ülkelere göç ettiler. 1938-1942 yılları arasında Nazi zulmünden kaçan Yahudileri taşıyan Parita, Salvador ve Struma gemilerine yapılan korkunç muamele, 21 Kur’a İhtiyatları meselesi ve Varlık Vergisi uygulamaları güvensizliği had safhaya çıkardı ve 15 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra Türkiye’den en büyük Yahudi göçü yaşandı. O tarihten bugüne kadar yaşanan sayısız olayın etkisiyle “hoşgörü ülkesi” Türkiye’deki Yahudi cemaatinin nüfusu 25 bin kişiye kadar düştü. İsrail’le yaşanan son gerginliklerin bilançosunu ise yakında görürüz… [9]
Burada durup, bir parantez açarken, Erik Jan Zürcher’in şu satırlarının çok dikkate okunması gerekir:
“Kırımları tetikleyen, herhangi bir sahte ırksal teori değildir (bu da İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudileri yok etmeleriyle arasında büyük bir farktır). Ancak, Jön Türklerin biyolojik materyalizm ve Sosyal Darwinizm’in etkisi altında oldukları ve dünyayı farklı milletler arası mücadele perspektifinden gördükleri de bir gerçektir. Bu bakış açısından, Osmanlı Ermenileri ve Rumları kolaylıkla Osmanlı ‘bünyesinin’ sağlığını ve hayatta kalmasını tehlikeye sokan ‘mikroplar’ ve ‘tümörler” olarak görülebilirdi. Kırımlarda parmağı olanların ifadelerinde böylesi bir terminolojiyle karşılaşmamız anlamlıdır.”[10]
Gerçekten de ‘Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları – 1936’[11] başlıklı resmî belgelerde bunu kanıtlamaktadır. Çünkü sadece Kürt değil, bütün azınlıkları tehdit unsuru olarak gören ve bulundukları bölgelerde yakın gözetim altında tutulduklarını gösteren söz konusu tutanaklarda son derece ilginç bilgiler var.
Örneğin I. Umumi Müfettiş Kazım Dirik, bölgesinde Çerkezler, Pomaklar ve Yahudiler olduğunu belirtip, “Mütareke ve milli savaşımızda Çerkes ve bazı Pomak köylerinin birleşerek bize acı neticeler verdiğinin malum” olduğunu hatırlatıyor. Şimdi herkesin “Namus ile çalıştığını ve onlardan bir zarar görülmediğini” söylüyor. Ama hemen ilave ediyor: “Bu demek değildir ki teyakkuz göstermiyelim. Hayır, daima müteyakkız olacağız. Çerkes kesafetine dokunmuş değiliz” diyor. Belli ki, geçmişte Ermenilerin, ardından Kürtlerin maruz kaldıkları kesafet azaltma politikası diğer tüm etnik unsurlar için her an devreye girmeye hazır bekliyor.
Ardından, “Asayiş mevzuu üzerinde Yahudi’lerden bahsetme[nin] bir an için biraz garip gibi geleceğini” ama bahsetmek lazım geldiğini vurguluyor Dirik. Çünkü “Bunlar sanayii ellerine almışlar, bütün ekonomi şebekesine girmiş ve teşkilâtlanmışlardır.
Uzun yıllar bütün bu memleket bünyesini emmiye başlamışlardır.” Yapılması gereken, “Barışçı bir surette yerleşen” bu unsurlara karşı, “Mukabil ekonomik hareket” etmektir. Ardından, Yahudilere indirilen darbeleri tek tek sayıyor.
Üçüncü Umumi Müfettiş Tahsin Uzel’in endişesi ise esas olarak Kürtler, bir de Nakşilerin canlanması. “Kürt miktarının Türklük üzerindeki artışını” endişe ile dile getirirken, “Kürtlük üzerinde cezri [radikal] harekette bulunmanın tam zamanı” olduğunu beyan ediyor. Hedef , “Nisbeti hafifletmek ve Türk unsurunun muvazenesini temin etmek.” Bunu sağlamak için lazım gelen “tedbirleri almak zaruridir.”
5-22 Aralık 1936 arasında yapılan on toplantının tutanakları, bu toplantılara sunulan dört rapor ve bütün toplantıların değerlendirildiği bir konferans raporundan oluşan bu kitapta, Cemil Koçak’ın önsözünde altını çizdiği gibi, dönemin Türkiye devleti yöneticilerinin imha ile ‘temsil’ yani ‘Siz Kürt değil Türksünüz’ yönünde telkin politikaları arasında bocaladığı görülüyor.
Tutanaklarda dikkat çekici bir başka şey daha var: Toplantıya katılan devlet görevlilerin bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Ermeni tehciri konusunda az veya çok sorumlulukları olan kişiler.
III. Umumi Müfettiş Tahsin Uzer ve Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Ermeni tehciri ve sonrasındaki kıyımlar nedeniyle suçlu görülüp İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. Şükrü Kaya ise, tehcir sırasında Mülteciler Dairesi Başkanı idi. Tehcir edilenlerin durumunu izlemek için bir dönem Halep’te bulundu. Tehciri yeteri radikallikte uygulamadığı için Halep valiliğinden aldırttığı Bekir Sami Bey’in yerine Bitlis valisi Abdülhaluk Renda gelince kendine verilen görevi yapma konusunda eli rahatladı.
1936’da Umumi Müfettişler toplantısına katılan Gümrük Muhafaza Umum Komutanı Tümgeneral Seyfi Düzgören de, 1915’de Miralay rütbesiyle, Harbiye Nezareti II. Dairesi Müdürü idi. Bahaettin Şakir’le işbirliği içinde tehcirin uygulamasını planlayanlar arasında olduğu iddia edilir.
Umumi Müfettişler toplantısına IV. Umumi Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan da hâliyle katılıyor. 1935’de Tunceli Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle hem vali hem Umumi Müfettiş hem de komutanlık görevlerini elinde toplayan Aldoğan, toplantıdan birkaç ay sonra tenkil harekâtını yönetecek ve Dersim katliamının birinci dereceden sorumlusu olacaktır.
Toplantıya katılanlardan general Kazım Dirik ve Şükrü Sökmensüer (Emniyet İşleri Umum Müdürü) Teşkilât-ı Mahsusa içinde veya yakın çevresinde yer almışlardı.
Toplantılar sırasında çeşitli vesilelerle Ermeni sorununa değiniliyor. Örneğin Alpdoğan, sunduğu raporda, hükümetin Dersim’le ilgili aldığı tedbirlerden bölge halkının duyduğu endişeleri üç grupta topluyor. Birincisi, hükümet “Bizleri Ermeniler gibi kırıp imha edecek” endişesi. Belli ki o dönemde “Ermeniler gibi kırıp imha edilme” diye bir korku var toplumda. Toplantıya katılanlar Ermenilerin başına gelenler konusunda herhangi bir inkârcı ifade kullanmıyorlar.
Ermeni kırımının hatırasının diğer unsurlara gözdağı verilmesi açısından yararlı olduğuna dair bir ortak kanaat var.
Kürt sorununa Ermeni sorununun çözüm biçiminin ışığında bakmanın bu devlet yöneticilerinin çoğu için çok uzak olmayan ve başarılı bir pratikten esinlenmek demek olduğunu hissedebiliyoruz tutanakları okurken. Yakın tecrübeler ışığında bir devlet politikası olarak, serinkanlılıkla dile getiriliyor. Bu nedenle ‘imha siyaseti’, ‘telkin yoluyla’ asimilasyon yanında yakın bir ikinci bir seçenek olarak hep el altında duruyor. Şükrü Sökmensüer’in kelimeleriyle, imha siyaseti “Bugün mevzu-u bahis değildir, [ama] istikbalde belki böyle bir şey mevzu-u bahis olabilir.”
Sadece devlet aklına özgü olmayan, toplumun önemli bir bölümünün de paylaştığı bir son çare imha siyasetidir bu.
Yani Varlık Vergisi örneğindeki gibi var olmak için yok eden bir uluslaşma…
VAR OLMAK İÇİN YOK ETME ÖRNEĞİ: VARLIK VERGİSİ
“Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz,” türünden bir ulusçu mantık(sızlık)la devreye sokulan Varlık Vergisi’nin babası Başbakan Şükrü Saracoğlu -şunları diyecek kadar- tam bir ırkçı idi:
“Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir.”[12]
Varlık Vergisi’nin “gerekçesi”ni de şöyle izah ediyor: “Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”[13]
Yani “Türk”ün anlamı onun için de, aynen ‘Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi’ başlıklı yaptındaki Cahit Kayra’daki gibidir: “Müslüman Türk”, yani gayrimüslimin zıddı. Cümlenin anlamı da, İttihatçılardan bu yana süregelen, gayrimüslim tüccardan alıp Müslüman tüccara vermektir.”
Nihayetinde de ağır Varlık Vergisi’ni ödeyemeyen, gayrimüslim T.C. vatandaşları 1943’te Aşkale’deki çalışma kampına gönderilmişti.
11 ay uygulandıktan sonra kaldırılan Varlık Vergisi ile 114 bin kişi vergilendirildi, düzeltme ve terkin sonucu 314 milyon vergi alındı, ödenmeyen, terkin edilen vergi 109 milyon liraydı.
MİLLİYETÇİLİK İLLETİ!
Kökleri İttihat ve Terakki’yi[14] oluşturan dinamiklere yaslanan Türk(iye) milliyetçiliği; her milliyetçilik gibi ötekileştirerek yaratılan hayali bir yazın ve ezberciliktir.
Bu eleştiriye kapalı ezber, nihayetinde resmî ideolojinin ta kendisi ya da “kutsal” ve “dokunulamaz” ilan edilen efsanedir.
Örneğin I. Türk Tarih Konferansı’nda Türk ırkının özellikleri “uzun boylu, uzun beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapakları çekik değil, badem gözlü bir ırk” olarak tanımlanmış.
Biraz daha ileri giderek “Müslümanlık: Türk’ün milli dini” adlı tezinde, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Muhammed’in Türk olduğunu iddia edilmişti…
“Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı” retoriğine yaslanan bakış açısı hakkında; hangi “gerekçe”yle olursa olsun; Mahir Kaynak gibi, “Milliyetçilik genelde insanlar üzerinde olumlu etki yapan bir dünya görüşüdür”; veya Doğan Kuban türünden “Milliyetçilikten hastalık gibi korkan birtakım insanlar nasıl türedi bilmiyorum,” demek; elbette mümkün değildir…
Çünkü A. Einstein’ın, “Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz,” saptamasındaki üzere; “Şu anda dünyada 200’e yakın ulus devlet, 15 bin kadar da devletleşmemiş ulus var”ken miyadını doldurmuş ulus devlet retoriğine sarılmak, halkların kardeşliğine karşı işlenebilecek cinayetlerden, zırvadan birisidir…
ACILAR ORTAKTIR…
Etnik farklılıkların özünde çelişkili farklılıklar olmadığının; ancak, etnik farklılıkların, belli toplumsal koşullarda; örneğin kapitalist ulus-devlet milliyetçiliğinde bir karşıtlığa dönüştürüldüğünü unutmadan;diyeceklerimi toparlıyorum: Anadolu’da Rum’lardan Ermeni’lere ya da diğerlerine dek ötekileştirilenlerin acıları, radikal sosyalistlerin sahip çıkması gereken tarihsel bir soru(n)dur…
Ancak Anadolu’nun acılarıyla Balkanlar’da yaşananlar kardeştir; mesela Yunanistan’dan Anadolu’ya göç eden mübadillerin öykülerindeki gibi…
“Cevat Dayımın köyü Sübulu’dan Yansata adındaki Rum, bizi Selanik’e götürdü. Köyden beygirlerle yola çıktık, Paşaköprüsü’nü geçtik. Önce Kozana’nın Yankov Köyü’nde konakladık. Akrabalarımız vardı, onların yanında kaldık. Bu arada Yansata Kozana’dan otobüs kiraladı. İki üç hane bindik otobüse. Selanik’e varınca Yansata hepimizle helalleşti ve ağlayarak geri döndü. Selanik’te bir barakaya aldılar bizi, aşı yaptılar. İkindi vakti Gülcemal Gemisi’ne bindik. Yemeklerimizi yanımıza almıştık, rahat sayılabilecek bir yolculuktan sonra İzmir’e yanaştık. İzmir’de iki gün kaldık,” diye anlatıyor İbrahim Amca, 1924’ün mart ayında Yunanistan’dan Türkiye’ye yaptığı zorunlu yolculuğunu… [15]
Bu da bir “bedelleşme, değiş tokuş değil, bedel ödeme”ydi…
Evet, evet sözünü ettiğim “Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklularıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklularının” zorunlu mübadelesi…
Bedelleşme ya da değiş tokuş anlamına gelen mübadele aslında tarihe daha çok bedel ödeme olarak geçti.
30 Ocak 1923’te imzalanan “Türk ve Yunan Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” nedeniyle Türkiye’den 1 milyon 200 bin Rum Ortodoks ile Yunanistan’daki 500 bin Müslüman yer değiştirdi…
Balkanlar’daki uluslaşmalara eklenmeliydi bu acılar da; “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan/ Halka müderris olsa da hakikâte düşmandır,” sözlerini unutmadan Yunus Emre’nin…
3 Mayıs 2011 13:33:10, Ankara.
N O T L A R
[1] Atina’da yayınlanan ‘Yol’ adlı sol gazetenin 20 Mayıs 2011 tarihli nüshası için kaleme alındı… Newroz, Yıl:5, No: 174, 25 Mayıs 2011…
[2] Antonio Porchia, Yeni, No:2, Kış 2011, s.33.
[3] Anadolu ortaçağ tarihi için önemli bir kaynak olan ‘Panaretos Güncesi’, iki yüzyıl kadar önce Venedik’te, San Marko Kütüphanesi’nde ortaya çıkan (A. Hahanov, Panaret’in Trabzon Tarihi, Çev: Enver Uzun, Yeni Zamanlar Dağıtım, 2010.) ve Ortaçağda, Anadolu’nun Doğu Karadeniz bölgesinde yer alan Komnen devleti ile ilgili en önemli kaynak sayılan, Mihael Panaretos’a atfedilen bir güncedir.
Devletin yıkılmasından 35 yıl önce sona eren bu güncede, devletin kurulduğu 1204 yılından 1426 yılına kadar Trabzon’daki Komnen Sarayı çevresinde yaşanan olaylar kayda geçirilmiştir. Bu notların 32. paragrafında, Panaretos’un adı “olayları kayıt eden” diye geçer.
Burada Bizanslıların ya da Komnenlerin ‘Greeks’ ve Kuzeydoğu Anadolu’nun ‘Pontus’ diye adlandırılmasının Avrupa merkezli olduğunu belirtmek gerekir. Trabzon çevresinde ‘Rumca’ konuşanlar, anadillerine Romeika dediğine göre, kendilerini aslında ‘Yunan’, ‘Grek’ ya da ‘Pontus’ olmaktan çok ‘Romalı’ saymaktadırlar.
[4] Melih Özeren, Turuncu Geçmişin Kıyısında, İletişim Yay., 2011.
[5] Erkam Tufan Aytav, Türkiye’de Öteki Olmak, Mavi Ufuklar Yay., 2011.
[6] Yalçın Yusufoğlu, “24 Nisan ve Tekleştirme (1)”, Sesonline.net, 22 Nisan 2011.
İbrahim Sediyani, “Bunlar Şehirlerimizin Gerçek İsimleridir”, 28 Nisan 2011, http://www.ufkumuz.com
[8] Esat Mahmut Karakurt, Akşam gazetesi, 1 Eylül 1930.
[9] Ayşe Hür, “1934 Trakya Olayları”, Taraf, 4 Temmuz 2010, s.12.
[10] Erik Jan Zürcher, aktaran: Kürşat Bumin, “… ‘Büyük Felaket’ ve 10 Nisan Sivas”, Yeni Şafak, 27 Nisan 2011, s.10.
[11] M. Bülent Varlık, Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları-1936, Dipnot Yay., 2010.
[12] Şükrü Saracoğlu, Ayın Tarihi, Ağustos 1942, s.31
[13] Şükrü Saracoğlu, dönemin Trabzon Mebusu F. A. Barutçu’nun anılarından aktaran Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, İletişim Yay., 2010, s.148.
[14] Murat Çulcu, İttihat ve Terakki, E. Yay., 2011.
[15] Dicle Baştürk, “Mübadillerden Yadigar Müze”, Taraf, 17 Aralık 2010, s.4.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s