12 Haziran Seçiminin Aslı Astarı[*]



“Düşünmek,
‘Hayır!’ demektir.”[1]
12 Haziran 2011 seçimlerine ilişkin yaygın kanı, “Seçim sandığı seçimlerden önce düşündürücüydü; 12 Haziran Pazar akşamı içinden çıkan sonuçlar daha da düşündürücü,”[2]formülasyonundaki üzere…
Ancak gerçeğin her zaman devrimci olduğundan şüphe duymadığım için ben bu “formülasyon”daki kanıyı paylamıyorum.
Düzen içi siyaset açısından seçim sonuçları bir takım “mesajlar” verirken, kimi eğilimleri de ortaya koymuştur. Ama bunlar “olağan” denilen kapitalizm açısından “olağanüstü” şeyler olmaktan çok, malûma mündemiçtir…

Egemen ideolojinin söylencesinde her genel seçim sonrasında birileri seçmene mesaj yakıştırır: “Seçmen şu mesajı verdi, bu mesajı verdi,” der.
Denilenlerin hepsi, nihayetinde düzeniçi imkân(sızlık)ların tarif ve tasvirinden başka bir şey değildir; olamaz da.
Çünkü seçmen diye bir özne yoktur.
Çünkü seçmen monolitik bir kitle değildir.
Aynı partiye oy veren seçmenler bile heterojendir, değişik saiklerle oy verirler.
Yani seçmenler ideolojik bakımdan homojen bir kitle değildir; heterojendir.
İş bu nedenle “Şu mesaj” söylencelerini kaale almamakta yarar var.
Genel seçimlere ilişkin soru(n), “Segui il tuo corso, e lascia dir la genti”[3]diyerek nasıl bakacağımızdadır…
“Bakmak” dedim; en iyisi sözü John Berger’e bırakmak:
“Önce sol gözümü, sonra da sağ gözümü yumarak önümdeki bir nesneye bakıp eğleniyorum…
İki görüntü de açıkça birbirinden değişik. Aralarındaki ayrım(lar)ı tanımlamalı. Yalnız sağ gözümle baktığımda, her şey eskimiş görünüyor; yalnız sol gözümle baktığımdaysa her şey yeni.
Bu, bakılan nesnenin gerçek yaşının değiştiği anlamına gelmiyor. Nesnenin eskiliği ya da görece yeniliği değişmiyor.
Değişen, nesnenin aldığı ve yansıttığı ışık… Nesneyi yeni kılan ya da azaldığında eski gibi gösteren ışık.”[4]
O hâlde “seçim” denilen şeye nereden, nasıl, niçin baktığımız çok önemliyken; ondan çıkartacağımız derslerin de niteliğini belirliyor.
SEÇİM(LER)İN SINIRI NEDİR?
Seçim sonuçlarını değerlendirmeden önce, “Seçim(ler)in sınırı nedir?” sorusunun net biçimde, “Ama”sız, “Fakat”sız yanıtlanması gerek.
12 Haziran seçimlerinden önce demiştim; tekrarlıyorum:
“Küçümsenmemesi, abartılmaması gereken seçim(ler), nihayetinde seçimdir.
Seçimler, hükümeti değiştirir, değiştirebilir.
Ancak seçimle sistemin değiştiği, değiştirilebileceği hiç mi hiç görülmemiştir.
Seçimler, herkesin durduğu yerden hareketle düzenin sınırları içinde değiştirmek içindir.
Hepsi bu ve bu kadar.”[5]
Devam edelim; aynı konuda Fikret Başkaya da şunları diyor:
“Burjuva düzeninde seçim oyunu ve temsil yanılsaması taa baştan gerçek demokrasinin önünü kesmek üzere peydahlanıp, dayatılmıştı… Yanılsamadan ibarettir… Bir yalana insanlar inanıyor diye yalan neden gerçek sayılsın?…
Burjuva siyasi partilerini ve seçimleri demokrasinin vazgeçilmezleri sayan çokbilmişlere bir önerim var: Demokrasiyi tartışmaya var mısınız?”[6]
Gerçekten de sürdürülemez kapitalizmde parlamentonun (ile parlamentarizmin) halkın iradesini yansıttığı bir düzlem/ demokrasi olduğu yalandır. Çünkü kapitalizm koşullarında halkın rızasının imali, medyayı, halkla ilişkiler şirketlerini, kliyantalizmi, demogojileri içeren devasa bir sektördür.
Genelden yerele seçimlerin, referandumların, hasılı sandık manevralarının ezilenlerin/ ötekileştirilenlerin/ mağdurların, yasama ve yürütmeden uzaklaştırıldıkları tekelci bir manipülasyon olduğundan kimin şüphesi olabilir ki?
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletin”MİŞ!
Bu palavraya inananlar olsa da, bunun palavra olduğu tartışma götürmez bir gerçektir!
Çünkü milletvekili(miz) Ertuğrul Kürkçü’nün de haykırdığı üzere, “Çözüm alanı meclis değil, hayattır, toplumdur”![7]
Kapitalist parlamento-parlamentarizmde, yığınları sürü hâline getirmek için egemen ideolojinin sınırları içinde (porno kasetleri de dahil!) her şey kullanılıp; insan(lar)a korku, biat ve fanatizm enjekte edilirken; gerçek siyasal alanın dışına itilen emekçilerin sınıf bilinci/ sınıf örgütleri imha ve inkâr edilir…
Marx ile Engels’in, “Komünist Manifesto”daki, “Her ülkenin proletaryası elbette önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak durumundadır,” uyarıları “es” geçilerek “iyi burjuvazi ve demokrasisi” aranmaya başlanır!
Yine V. İ. Lenin’in, “Burjuvaziyi yenmekte olan ulusların, uluslararası sermayenin devrilmesi için ulusal planda en büyük fedakârlıklara katlanmaya hazır olmaları gerekir,”[8]ilkesi görmezden gelinerek “ulusçuluğa” prim verilir…
Nihayet, “Tarihte sınıf mücadelesinin tek bir sorunu bile yoktur ki şiddetten başka bir yolla çözülmüş olsun. Şiddet, emekçiler tarafından, sömürülen kitleler tarafından sömürücülere karşı uygulandığında, biz şiddetten yanayız!”[9]diyen V. İ. Lenin’in “olmazsa olmaz”ı, seçim oranlarına feda edilir…
Bu böyle olunca da: “Yandı gülüm keten helva” denilen durum zuhur eder…
SEÇİM ÖNCESİ
Öncelikle sormalıyım: 12 Haziran seçim öncesi neydi ki, sonrasından beklentiniz ne olsun?
E. Fuat Keyman’ın, “Türkiye, 12 Haziran genel seçimlerine çarpık ve hukuksuz bir demokrasiyle gidiyor,” diye betimlediği seçim öncesi siyasal tablonun bilançosu şöyleydi:
* 831 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan 198’i çocuktu Savcılığa sevk edilenlerden 34’ü çocuk olmak üzere 174 kişi tutuklandı…
* İHD’ye yapılan başvurular sonucunda 299 kişi seçimden hemen önce vukubulan olaylar sırasında yaralandı. 8 kişi polis-jandarma kurşunuyla yaralandı. 4 çocuk, polis tarafından kullanılan plastik mermi sonucu yaralandı… 251 kişi, polis tarafından kullanılan cop, tekme, yumruk, silah dipçiği sonucu darp edilerek yaralandı…
* Yaşanan olaylar sonucunda 17 yaşındaki Halil İbrahim Oruç polis kurşunuyla, Kazım Şeker de polisin aşırı gaz kullanması sonucu kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti…
* Demokratik Çözüm Çadırları’na 36 savcının kararıyla eşzamanlı olarak müdahale edildi… Çadırlara toplam 28 kez baskın yapıldı…
* 2011 Mayıs ayında 1 kişi öldü, bin 404 kişi gözaltına alındı, 501 kişi tutuklandı. Bismil, Erciş, Şırnak, Urfa ve Varto’da polis okul bastı, çok sayıda öğrenci gözaltına aldı. Ülkücü saldırılar mayısta artış gösterdi… 9 Mayıs’ta Gölcük’te, 19 Mayıs’ta Denizli’de, 30 Mayıs’ta İzmir’de ve 31 Mayıs’ta Konya’da ülkücü gruplar Kürt öğrencilere saldırdı…
* 2011 Haziran’ın başında Hopa’daki olaylardan sonra gözaltı furyası başladı. Hopa’da gözaltına alınan ve Erzurum Adliye’sinde sorgulanan 31 kişiden 12’si tutuklandı, İzmir’de gözaltına alınan 16 kişiden 6’sı “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na Muhalefet”, “Kamu malına zarar vermek”ve “Polise mukavemet”iddiasıyla tutuklandı… Ankara’da gözaltına alınan 54 kişiden 5’i 6 Haziran’da tutuklandı…
Seçim öncesi, bu ağır bilanço ortadayken 12 Haziran 2011 seçimlerinden nasıl bir demokratik sonuç beklenebilirdi ki?
Özellikle AKP aşığı belkemiksiz liberallerin bu soruya yanı vermesi gerek!
SEÇİM SONUÇLARI
Gelelim bu ortamda, “porno kasetleri”den, karşılıksız haykırış ve vaatlerin yanında din bezirgânlığından malûl seçim sonuçlarına…
“Sonuçlar”a ilişkin arikmetik verilerden hareketle, “Seçimin galibi şu/ bu” tespitlerinin gerçeğin öne çıkan görüngüsüne teslim olan yanılgılar olduğu kanısındayım. Oysa asıl gerçek, öne çıkan görüngünün ardında ve kavranmaya muhtaç…
Bu nedenle “Seçimlerin kazananı AKP ve BDP, kaybedeni ise CHP oldu…”[10]türünden bir tespit, hiç de gerçekçi değildir.
Asıl sonuç, kazananın kapitalizm olduğudur.
Evet, seçimin galibi sürdürülemez kapitalizmdir. Çünkü o seçim oyunlarıyla, “demokratik bir irade”nin oluşturulduğu yanılgısını ortalama kitle bilincine mal etmiştir…
Şimdi çoğunluk buna inandırılmıştır; yani sürdürülemez kapitalizmin ve Başbakanı Erdoğan’ın meşruluğuna?!
Buna “Evet” diyebilmemiz mümkün mü?
“Halk dalkavukluğu”na teslim olmazsak kesinlikle hayır!
AKP üçüncü dönemde de oylarını artırarak, açık ara birinci parti olma özelliğini sürdürürken; üst üste üçüncü seçimde oylarını artırmayı başaran ilk parti unvanını kazandı. Demokrat Parti (DP) 1946’daki ilk genel seçimde yüzde 13 oy almıştı. 50’de yüzde 52, 1954’te yüzde 57 oy aldı. DP, 1957’de ise, yüzde 47’yle birinci oldu.
Bunun yanında “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku”nun bağımsız adayların oylarını Diyarbakır yüzde 47’den yüzde 62’ye… Batman’da yüzde 39’dan 51’e… Mardin’de yüzde 39’dan 61.6’ya… Şırnak’ta yüzde 52’den 73’e… Hakkari’de yüzde 56’dan 82’ye…Van yüzde 32’den 48’e… Siirt’te yüzde 39’dan 42’ye… Bitlis yüzde 22’den… Bingöl’de yüzde 14’den 24’e… Ağrı’da yüzde 24’den 43’e… Kars’ta yüzde16’dan 19’a… Ardahan yüzde 9’dan 13’e… Erzurum’da yüzde 5’den 8’e çıkarma başarısını gösterdi…
Özetle “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku”nun önemli bir başarı elde ettiği seçimlerde; AKP Kürt illerinde kaybettiğinin çok daha fazlasını Türk(iye) milliyetçiliğinin güçlü olduğu coğrafyalarda telafi ederken; “gerileyen” MHP’nin boşluğunu da “Biz olsak Öcalan’ı asardık” söylemiyle doldurarak, seçmen tabanını milliyetçi-İslâmcılık ile konsolide etti…
Seçimin bir diğer önemli sonucu da buydu…
SEÇİM SONRASI
Hayır; bir liberal, Dilek Kurban gibi, “Başbakan’ın seçim zaferi konuşması ümit verici. Ya seçim öncesi konuşmalar? yüzde 50’nin bedeli ne?” ikilemine düşemeyiz…
Erdoğan o balkona, seçim öncesi konuşmalarıyla çıkmıştır; tesadüfen falan değil…
Milliyetçi-dinci-serbest piyasacı-muhafazakâr-otoriter özelliklerini öne çıkarmasaydı; Başbakan o balkona çıkamazdı…
Liberallerin kavrayamadığı tamı tamına budur!
BBC’nin seçim sonucunu, “ekonomik liberalizm ve dindar muhafazakârlığın karşımına güçlü onay”olarak yorumlaması; Alman radyosu Deutsche Welle’in, “Türk seçim zaferi iyi ki Erdoğan için yeterince iyi olmadı”başlıklı haberinde, Başbakan Erdoğan’ın bu dikkat çekici başarısının Türkiye için bir “felaket”olduğunu savunduğu zeminde ‘The Financial Times’ın da, seçimlerin “Erdoğan’ın siyasetindeki hâkimiyetini teyid ettiği” vurgusuyla, “Popülist söylem, otoriter davranışları ve muhafazakâr değerleri, liberalleri kaygılandırıyor,” demesi de bundadır zaten…
Tıpkı ‘The New York Times’ın, “Güçlü galibiyetin özgürlükleri kısıtlamak için kullanılacağı kaygısı var”; ‘The Times’ın, “İktidar değişmedi, basın özgürlüğü kaygıları da” ifadelerindeki üzere…
Evet ‘Le Figaro’nun manşetiyle, “Erdoğan: Büyük Vezir”dir artık…
İspanyol gazetesi ‘ABC’nin, “AKP, seçimlerde geniş ancak Pirik bir zafer (büyük kayıplarla kazanılan galibiyet) elde etti,”tespiti yerli yerine oturmaktadır!
‘The Guardian’ın, “Ezici zaferden sonra AKP’yi zorlu dönem bekliyor”; ‘Liberation’un, “Başarı ama zafer değil,” diye işaret ettikleri gibi…
Şüphe yok: “AKP’nin yolu zor,”[11]diyen Niko Stelya sonuna dek haklıdır!
Çünkü David Gardner, ‘The Financial Times’taki yazısında Erdoğan’ın başkanlık isteğiyle daha fazla özerklik isteyen Kürtlerin taleplerinin tezat yarattığına dikkat çektiği paradoks, siyasal geleceğ(imiz)e damgasını vuracak güzergâhtır…
SEÇİMİN MUHTELİF YORUMLARI
Şunu açıkça ifade edelim:
Ertuğrul Kürkçü şahsında “Kızıldere”nin TBMM’nin girmesi; Levent Tüzel ile Sırrı Süreyya Önder’in sosyalist vekiller olarak o sıralarda yer alması, devrimci-demokrat-sosyalist Kürt yurtseverlerinin mevcudiyeti önemlidir…
Ancak bu durum; Türkiye’nin siyasal tablosundaki sağa kayış göz önünde bulundurulduğunda; hepimize faşizmin yükseldiği Avrupa’ya ilişkin olarak Stefan Zweig’ın, “Dünün Dünyası” başlıklı yapıtındaki, “Tarihin değiştirilemez yasasıdır. Zamana yön veren büyük hareketler, başlangıçta çağdaş kişilerce fark edilmez…” uyarısını anımsatmaktadır…
Bu tehdidin büyüdüğü coğrafyamızda seçimlerdeki aritmetik radikal sosyalistler için bir başarı olarak yorumlanamaz, yorumlanmamalıdır da…
Ortada; W. Goethe’nin, “Tökezlemek, insanı teşvik eder… Tökezleyerek de epey yol alınır, yeter ki düşüp kalmasın insan,”[12]diye tarif ettiğinin de gerisindeki soru(n)lu/ kaygan bir zemin vardır.
Bu soru(n)lu alanı “Genel seçimin en önemli olayı bence ne AKP’nin her iki seçmenden birinin oyunu alması, ne CHP’nin hedeflediği oranı yakalayamaması, ne de MHP’nin yüzde 10’luk barajı aşmasıdır. 2011 seçimlerinin en önemli olayı, üç sosyalist adayın, Ertuğrul Kürkçü’nün, Levent Tüzel’in ve Sırrı Süreyya Önder’in yeterli oy olarak TBMM’ye girmeleridir,” diyen Deniz Kavukcuoglu misali tesellilerle
Ya da TKP Merkez Komitesi’nin yazılı açıklamasında, 12 Haziran seçimlerine “Boyun eğme”sloganı ile giren ve 13 Haziran sonrasına güçlü bir direnç taşıyabilmek için 500 bin oy isteyen TKP’nin seçimlerin en başarısız partisi olduğundan söz ederek, “TKP, hiçbir hükmü olmayan bazı oluşumlardan bile daha az oy almış, seçim öncesinde belirlemiş olduğu hedefin yanına dahi yaklaşamamıştır. Somut konuşacak olursak, TKP herkesin Meclis aritmetiğine odaklandığı seçimlere farklı bir anlam yüklemeyi becerememiş, bu nedenle de toplumsal etkisinin karşılığının çok altında oy almıştır,” misalindenkarşılıksız özeleştirilerle
Veya “AKP kara propaganda yaptı, kabadayılık yaptı, hakaret etti, rüşvet sözleri verdi”vurgusuyla, “Seçim kampanyası boyunca net siyasal mesajlar verdik, ortaya çıkan sonuç, bu siyasal taleplerin arkasındaki halk gücünü ortaya koydu, bu çözümün gücüdür; demokratikleşmenin, barışın kardeşliğin gücüdür,”diyen Gültan Kışanak’ın tek yanlı iyimserliğiyle aşamayız…
Kim ne derse desin…
Ralph Waldo Emerson gibi, “Bizler baharda ve yazın reformcuyuz; sonbaharda ve kışın eskiyi savunuruz; gündüz reformcu, gece tutucuyuz,” diye haykıran pragmatik bir politik tutuculuk/ bağnazlıkla yüzyüzeyiz…
Mark Twain’in, “Köktencilerin keşfettikleri yeni düşünceler, eskidiklerinde, tutucular tarafından benimsenirler,” formülasyonunda ifadesini bulan AKP tutuculuğu heterojen bir toplumsal tabana denk düşmektedir.
Eski fikirlerden vazgeçememesi yanında, yeni fikirleri de benimsemiş gibi yapan bağnazlığın en şaşmaz yöntemi, inandırmaktır; cehaletin çocuğu olan önyargıdır…
Bu tür bir fanatizm, amacın ne olduğunu bilmeden, aldırmadan milliyetçi-dinsel motivasyonla, gerçeği elinde sımsıkı tutmaya çalışırken, o kadar sıkar ki gerçek katledilmiş olur…
Verili durum budur; bir de Henry Ward Beecher’in, “Bir ülkenin gençleri tutucuysa, o ülkenin cenaze canları çalıyor demektir,” sözleriyle ifade ettiği…
Toparlarsak: Egemen(lerin) Türk(iye) siyasetinde doğruluk hiçbir zaman siyasal bir erdem olarak görülmemiştir; yalan da her zaman kullanılabilir bir araçtır.
İşbu nedenle de Türk(iye) siyasetinde, “Her eşek kendini kralın atında eşit sanır,” bir İngiliz atasözünün dediği gibi…
Ve de Max Weber’in, “Devlet, insanların insanlara tahakküm ettiği, meşru (yani meşru kabul edilen) şiddetle desteklenen bir ilişkidir,” diye tarif ettiği düzen içi düzenlemede (ki seçimler bunun bir parçasıdır), hükümet, en iyi hâliyle, gerekli bir kötülüktür; en kötü hâliyle de, dayanılmaz bir terördür…
Bunun için egemen(lerin) hükümetler(i) halkın bağrından çıkmadığı gibi, her zaman – hiçbir şey bilmeyen, ama her şeyi bildiğini sanan- halkın tepesine çıkarlar…
Sürdürülemez kapitalizm aşılmadıkça, formu ne olursa olsun, olabilen her ne ise, bunlardan farklı değildir, olamayacaktır…
HALK(IMIZ)IN DURUMU YA DA AKP NASIL KAZANDI
Marx ile Engels’in, “Komünist Manifesto”daki, “Yasalar da, ahlâk da, din de, proleter için ardında bir o kadar burjuva çıkarları gizlenmiş burjuva önyargılarıdır,” uyarısını bir an dahi göz ardı etmeden; halkın her zaman haklı veya doğru şeyler yaptığını de facto olarak varsaymamak gerekir…
Çünkü “Ekonomi Politiğin Eleştirisi”ne “Önsöz”ün de, “İnsanların varlıklarını belirleyen, bilinçleri değil, sosyal durumlardır. Toplumun hareketini yöneten doğal yasanın izlediği yol ne bir sıçrayışta aşılabilir; ne de buyrukla değiştirilebilir; olsa olsa doğum süreci kısaltılabilir ve sancılar azaltılabilir,” diyen Marx özenle şunların da altını çizer:
“Belli bir toplumda, toplumun bazı üyelerinin uğraşı, ötekilerin uğraşı ile çatışır. Toplumsal yaşantı çelişkilerle doludur. Tarih, uluslar ve toplumların kendi içerisinde olduğu kadar, uluslarla toplumların arasında da bir savaşımıdır. Birbiri ardından gelen devrim ve gericilik, barış ve savaş, durgunluk ve hızlı ilerleme ya da düşüş dönemlerini ortaya koyar.”[13]
Söz konusu çerçevede “kötü yanıyla ilerletici” olan tarihsel gelişimde, ezilenlerin her refleks ve tercihi, gerçeklerini yansıtmadığı gibi, kimi zaman bunlara yabancılamış olarak tecelli ve tahakkuk eder.
Bu bağlamda Mustafa Pamukoğlu’nun, “Vatandaşlarımız ekonominin matematiği ile ilgilenmiyor,” tespitinde haklılık payı vardır.
Yani seçimlerde örgütsüz emekçiler, sınıf bilinçli tercihlerin uzağında ve hatta karşısında konumlanmışlardır. Kullandıkları oy(lar), örgütsüzlüğün, bilinçsizliğin, doğrudan sonucudur…
Yeri gelmişken aktarayım: Bilgisizliğin ne olduğunu araştıran bilim dalına agnotoloji deniyor. Platon, bilgiyi kanıtlanmış gerçek inanç olarak tanımlarken; bilgi kavramının karşısında tanısızlık (“agnosia”) yer alır.
Stanford Üniversitesi’nde 2005 yılında “Agnotology”konusundaki bir konferansta söz konusu kavram “göz ardı etmenin kültürel üretimi”olarak tanımlandı. Bunu bilgisizliğin kültürel üretimi, cehaletin kültürel üretimi diye de çeşitlendirmek de mümkün.
Kavramı sahibi bilim tarihçisi Robert N. Proctor, gerçek ile gerçek olmayan arasında toplumun manipüle edilmesinde “agnosia”nın rolüne dikkat çekerken; hepimize, “Bizi ürküten öyle şeyler vardır ki, zamanla alışır, umursamaz oluruz,” diyen Aisopos’un uyarısını da anımsatır…
Örnek mi?
Bakın “AKP nasıl kazandı?” konusunda nelerin altını çiziyor reklamcı Serdar Erener, “Başbakan’ın uluslararası toplantılarda yerdeki Türk bayrağını alıp cebine koyması, ‘Bir İslâm âliminin türbesinin yanına heykel dikilemez’demesi… Bunların hepsi bu ülkedeki birkaç yüzyıllık tutumun kodlarını taşıyor…”
Söz konusu kültürel kodun tutucu/ bağnazlığını öne çıkaran AKP’nin; bir de David Gardner’in saptamasıyla, “Neredeyse on yıldır devam eden AKP iktidarı dönemini esas belirleyen unsur, Türkiye’de dişe dokunur bir muhalefetin olmaması,”[14]diye tarif edilebilecek avantajı, ona geniş bir manevra alanı açtı…
Buna bir şey da eklemek gerek: AKP’nin seçimlerde yüzde 50’lik oy oranını yakalamasının sırrını Başbakanlık’ın hazırladığı “yardım”raporu ortaya koydu. Belgeye göre 2010 yılında tam 2 milyar 25 milyon TL’lik yardım ve destek sağlandı.
AKP’NİN -SEÇİM- YORUMU!
Armağan Öztürk’ün, “İktidarı sürdürme dışında hiçbir ilkesi olmayan AKP’nin kâr etmek dışında hiçbir amacı olmayan bir şirket gibi çalıştığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda AKP’nin mantığı aslında kapitalizmin mantığından başka bir şey değil,” vurgusuna, “AKP’nin esas tabanı muhafazakâr bir tabandır,”[15]geçeğinin eklendiği durumu ve tablo buyken; AKP’nin seçim sonuçlarına ilişkin yorumu şu oluyor; -Erdoğan’ın yakını- Akif Beki’nin kaleminden:
“AKP tartışmasız galip… Ama seçmen yeni CHP’ye de kredi açtı.
Tartışmasız bir gerçek olarak şunu söyleyebiliriz artık; seçmen, yeni Türkiye’nin inşasını tamamlama yetkisi verdi AKP’ye. Toplumsal merkezin siyasi adresi AKP’de kalıcılaşmış oldu. Kanıtı, 2002’den bu yana girdiği her genel seçimden oylarını arttırarak çıkmasıdır.
Yine diyebiliriz ki, AKP’nin yeni Anayasa perspektifi ile 2023 vizyonu, kahir çoğunluğun onayını aldı. AKP, ezici bir üstünlük sağladı rakiplerine karşı. Sadece geçmiş icraatları değil, vaat ettiği gelecek tasarımı da seçmenin tasvibinden geçti.
Değişim, bir kez daha statükoya galip geldi. 9 yıldır aralarında süren şiddetli çekişme, AKP’nin kesin zaferiyle sonuçlandı.”
“Demirtaş, aldıkları sonuç için ‘Muazzam ve tarihi bir zafer’diyor. Bir başarı kazandıkları muhakkak. Ama 2007 genel seçimlerine kıyasla sağladıkları oy artışı yüzde 1’in bile altında. Aldıkları oyların toplamı, 50 milyon oy içinde 2 buçuk milyonu biraz aşıyor. Elde ettikleri toplam sandalye sayısı ise 550 sandalyeden 36’sı. Şunu da hesaba katın yalnız; buna sosyalist Türk soluyla girdikleri ittifakın hissesi de dahil. BDP namı hesabına safi bir başarı değil bu sonuç…
Aldıkları temsil yetkisinden daha fazla söz hakkı talep ediyorlar. Yeni anayasa için uzlaşı aranırken, temsil yetkileri nispetinde bir söz hakkıyla yetinmeyecekleri bugünden belli.”
“BDP, yüzde bir puanın ve bir milyonun altındaki bir oy artışıyla 14 sandalye daha ekledi eski mevcuduna. Yani yüzde ya 0.68 ya da 0.88…
BDP Eşbaşkanı Filiz Koçali, bağımsız adayların ortak bildirisini okudu Diyarbakır’da. Sandıktan aldıkları muazzam güçle diğer partilere ayar çekiyorlar. ‘Bu son şans, ya dediğimiz olur ya da siz bilirsiniz, savaş dili derhâl terk edilsin’türü komutlar verirken, savaş dilini terk mi etmiş oluyorlar?
‘Dediğimize geldiniz geldiniz, gelmezseniz ya herro ya merro’söylemi, demokratik bir uzlaşma dili midir, yoksa tehdit ve dayatma dili mi? Bu sorunun cevabı da, Cengiz Çandar’ın dünkü yazısında vardı. Şöyle diyordu Çandar:
‘Bu noktada BDP’nin henüz ‘zafer sarhoşluğu’ndan ayılarak, serinkanlı ve demokratik sorumluluk içinde davranacağına ilişkin belirtiler ortaya gelmedi’…”
Dikkat edin AKP’nin seçim sonuçlarına ilişkin yorumu, tehdit tonu yüksek bir tınıya sahip!
LİBERAL ZIRVA(LAR)
Liberal zırva(lar) bunu pek önemsemiyor(lar).
Bir yandan Lale Kemal gibi, “Son sekiz yılda Türkiye’nin silah sanayiindeki dışa bağımlılığı yüzde 30 oranında azaldı. Askere silah alımlarından el çektirilir ve ordunun üzerinde sivil irade hâkim kılınırsa Türkiye silah sanayiinde merkez bir ülke hâline gelebilir,” diyerek savaş sanayinin alkışlayıp; öte yandan da hâlâ “reformcu” AKP yalanından medet uman Cengiz Çandar gibi, “Seçmen Erdoğan’a ‘Yeni anayasayı uzlaşarak yap’dedi,” diyen “tuhaf”lıklardır sözünü ettiklerim…
Bununla da yetinmeyip, “Türkiye’nin değişiminin iki ana taşıyıcısından biri siyasi İslâm, diğeri Kürt siyasetidir. Çünkü her ikisi de erken cumhuriyet tasavvurunun ‘şekavet ve irtica’(bölücülük ve gericilik) yaftasıyla gayrimeşrulaştırdığı ve kamusal alandan tardettiği kitlelerin sesidirler. Bu kara listeye sesleri yok edilmiş olan gayrimüslimleri de dâhil etmek gerekir.
AKP’nin başarıyla temsil ettiği mütedeyyin kitleler kendilerini kurtardı, hatta öyle kurtardılar ki artık siyasetin merkezine yerleştiler. 12 Haziran’ın belirleyici sonuçlarından biri muhakkak budur. 2007 seçiminden sonra AKP için belirlenen ‘merkez sağa yerleşme’ rotası bu seçim sonucunda tamamen somutlaştı,” diyebiliyorlar AB’ci Cengiz Aktar gibi…
Kimsenin şüphesi olmasın, sürdürülemez kapitalizmin sınırları içindeki AKP, giderek devlet partisi olurken; sermaye açısından -giderek- düzeniçi konsolidasyonun, hatta restorasyonun öznesine dönüşmektedir…
Konsolidasyon ile işaret ettiğim, ötekileştirilen toplum katmanlarının itirazları ile yaşamak ve onları olabildiğince, ekonomik vasıtayla hükümetin icraatına biat ettirmek olurken; bu hesapta Kürtlere düşen ise “avm’li kalkınma” havucunun yanı başındaki asker sopasıyla nizam/ intizamdır!
Bunun adı totalitarizmdir ki, sürdürülemez kapitalizmin serbest piyasasının selameti açısından başkası da mümkün görünmemektedir!
Bu noktada hâlâ “reform” diyenlere, bu türden beklentileri telaffuz eden liberal zırvalara; “Tarihsel devindirici gücün en emin araçlarından yoksun, dünyayı yeniden kurmaya çabalayanların geri dönmek için bindiği bu yaşlı at, büyük dünya reformunun arayışında olan ve tarihteki tüm Don Kişot’ların, birkaç gözü morartmak dışında başka bir şey elde edemedikleri bu yolculuktan geri dönmek için kullandıkları Rosinante’dir,” diyen Rosa Luxembourg’un penceresinden bakmayı önemsemeli, öğrenmeli, önermeliyiz!
GERÇEK DURUM
12 Haziran seçimleri ardından ‘The Guardian’a yazan Bülent Arınç, Türkiye’nin ileri demokrasiler kulübüne girmeye hazır olduğunu savunsa da,[16]gerçek durum şudur:
AKP’nin milliyetçi-dinci teklik ve tekçilik vurgusu değişmeyecek ise, ki değişmeyecektir de; “demokratikleşme” söylenceleri de kocaman bir yalan olmaktan başka bir değer ifade etmeyecektir.
Kim ne derse desin, “Ben değişmedim”, “İslâmın ılımlısı olmaz”diyen Başbakan Erdoğan’ın ve AKP’sinin liberal-muhafazakâr duruşunda değişen bir şey olmayacaktır…
AKP “ilericiliği/ reformculuğu”üzerinden yürütülen bir tartışma; sürdürülemez kapitalizmin gerçeği, sermaye ilişkileri (şirketler) dışındaki soyut bir burjuva okumasının asılsız güzellemesi ya da boş bir temennidir. Ya da AKP’ye güzellemeler düzerek, gerçekte neo-liberalizmi onaylamak!
‘El Pais’in deyişiyle, “AK Parti’nin sınırlı zaferi”ni[17]devreye sokan ve “Erdoğan’a yenilgi tadında bir zafer”[18]imkânı sunan12 Haziran seçimleriyle “Türkiye otokrasinin eşiğinde”dir![19]
Bizi bu eşiğe getiren Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in uyarılarından;[20]TGRT Haber’de “Ekonomi Kulisi”isimli programın sunucusu gazeteci-yazar Ziya Osman Açıkel’in canlı yayında Başbakan Erdoğan’a “yakın olduğunu”ima ederek, “Hele şu Bakanlar Kurulu kurulsun. Bir gideyim Başbakan’a ‘hayırlı olsun’diyeyim. Ondan sonra aleyhte konuşmak neymiş bu beyefendi ile hesaplaşacağız. Hiç merakı olmasın. Artık çok şey değişti. Neler göreceğiz, neleeeer… Ne operasyonlar göreceğiz. Demir parmaklıklar ardında kimlerin olduğunu göreceğiz,” tehditlerine kadar uzanan yelpazedeki totalitarizme özlemidir…
SONUÇ YERİNE: “YORUM”
Hayır ‘The Economist’in “başyazı”sında, “Erdoğan, liberal bir anayasa yapar ve Kürtlerle uzlaşma sağlarsa, Atatürk’ün yanında önemli bir figür olarak yer edinebilir,”[21]diye formüle ettiği bir “büyük uzlaşı”ya değil, “büyük çatışma” ve çözülüşe doğru ilerliyoruz…
Bunun önemli bir ileri adımı 12 Haziran seçimleri; sermayenin AKP eliyle sürdürdüğü sömürü, zorbalık politikalarının totalitarizm basamağına denk düşmektedir.
Çözüm(ler)e değil; çözümsüzlük ve çatışmaya gebedir.
Çatışmanın yarı çapı yerel değil; bölgesel olmaya adaydır.
Özellikle Ortadoğu’da yaşananlar ile başını ABD’nin çektiği (ve AB’nin destekçisi olduğu) emperyalist saldırganlığın “BOP” (“Büyük Ortadoğu Projesi”) dayatması “yeni” işgal ve ilhaklar ile yeni parçalanma ve çözülmelere mündemiçtir.
Ulaşılan aşamada AKP, Türk(iye) devletinin, XXI. yüzyıldaki yeni ihtiyaçları doğrultusunda neo-Osmanlı yapılandırılma sürecinin somutu olarak siyaset sahnesindedir.
Bir ABD imalatı olan AKP, 2001 mali krizi akabinde, 1990’ların sonundan itibaren inşa edilmiş siyasetin baş aktörü olarak işbaşına geldi.
Hemen herkesin hemfikir olduğu üzere AKP, bir yandan geçmişten itibaren “merkez sağ”da konumlanan farklı sermayedar kesimleri, giderek artan bir şekilde, kararlılıkla uyguladığı neo-liberal ekonomi politikaları ve hâkim sınıflar içerisinde estirdiği “dize getirme operasyonlarıyla” kendi ekseni etrafında toparlamış, diğer yandan ise kullandığı milliyetçi, muhafazakâr söylemlerle, geniş halk yığınlarını manipüle etmeyi ve tarikatlar gibi geleneksel kültürel yapılar dolayımıyla kendi etrafında kümelenmelerini sağlamıştır.
Şimdilik AKP’ye benzemekten veya bir başka deyişle de “neo-liberal sol” açılımlarla maçı götürmekten başka hiçbir mahareti olmayan “Yeni CHP”nin, AKP’ye muhalefet olmadığı, olamayacağı seçimlerin teyit ettiği bir başka sonuçtur.
Zira “Yeni CHP”, bir AKP kopyası olarak burjuva siyaset alanında boy vermiştir.
CHP’nin tüm ekonomik ve sosyal vaatleri; ekonomik planda neo-liberal piyasaların istemleri doğrultusunda şekillenirken, sosyal planda öne sürdüğü projeler ise AKP’nin başarısız birer kopyasından ibarettir.
Özetle serbest piyasacılık patentiyle malûl “Yeni CHP”nin konumu tek kelimeyle tekelci sermaye gericiliğinden başka bir şey değildir; olmayacak gibi de görünmektedir.
Evet, sadece sol/ sosyalist saflarda değil, burjuva kampta da bir önderlik krizi vardır…
Başkaldıran yerkürenin rüzgârları, yalımları coğrafyamıza ulaştıkça söz konusu kriz daha da güçlenecek ve AKP çoğunluğu sertleşen çatışmalarla dağılacak/ dağıtılacaktır…
Bu bir beklenti değil, tarihsel bir kaçınılmazlıktır!
“Dünyada, 1980’lerde başlayan gericilik döneminin sona ermeye, yeni başlangıç olasılıklarının ortaya çıkmaya başladığını gösteren belirtiler artıyor. Geçen eylülden bu yana Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’ya, tekrar Avrupa’ya, ‘dolaşan’devrimci dalga ‘gerçek demokrasi’talebi, bu yeni başlangıçlara işaret ediyor. Kanada’nın Toronto kentinde, bir polisin, genç kızlara ‘Sürtük gibi giyinirseniz, tecavüz edilme olasılığınız artar’‘uyarısından’sonra, ‘Tecavüze Karşı Sürtük Yürüyüşü’başlığıyla patlak veren Dallas ve Delhi’de tekrarlanan, geçen hafta Londra ve Glasgow’da gerçekleştirilen protesto eylemleri, ‘kadın hareketi’nin de bu dalgaya katıldığını gösteriyor.
Ancak sosyalist ve komünist hareket, hâlâ 1917’den 1970’lere kadar uzanan devrimci dönemin, program, söylem ve ‘alet çantasıyla’çalışmaya, artık geride kalmaya başlayan gericilik ve yenilgi döneminin duyarlılıklarıyla davranmaya devam ediyor. Bu yüzden, sık sık, kendi grup/örgüt gereksinimleriyle (korunma refleksi) siyasi durumun, örneğin bir seçim konjonktürünün risk ve olasılıklarını bağdaştırmakta zorlanıyor. Hâlbuki, rüzgârlar ondan yana esmeye başladı…”[22]
O hâlde şimdi, AKP’den CHP’ye alayına soldan muhalefet zamanıdır…
Hem de 1968’in, “La beauté est dans la rue!/ Güzellik sokaktadır!” “La lutte continue!/ Mücadele sürüyor!” diye haykıran savaş sloganlarındaki ve de Stéphane Hessel’in, “Direnişin ilk aşaması öfkelenmek, yaşanan haysiyetsizliklere kayıtsız kalmamak, infial duymaksa, ikinci ve belirleyici aşaması eyleme geçmektir,”[23]uyarısındaki üzere…
Diyeceklerimi toparlıyorum:
Sürdürülemez kapitalist zorbalık karşısında kimse “kolay bir zafer” beklentisinin yanılgısına girmesin; malum, “Zafere giden hiçbir yol güllük gülistanlık değildir,” der Jean de la Fontaine…
Önümüze dikilen totalitarizmin, kapitalizm artı canilik olduğunu unutmadan; diktatörlüklerin bahane aramayan saldırganlıklar olduğu ve gerçekleşmemiş bir devrime karşı da bir karşıdevrim özelliği taşıdığının altı özenle çizilmelidir.
İnsan(lık)a ait her şeyi ezen despotlar karşısındaki beklentilerin, sessizliğin, onları güçlendiren bir cinayetten farksız olduğunu göz ardı etmeden; Winston Churchill’in, “Diktatörler sırtlarından inmeye cesaret edemedikleri kaplanların üstünde dolanıp dururlar. Ve kaplanlar acıkır”; William Ralph Inge’nin, “Bir insan kendine süngülerden bir taht kurabilir, ama o tahta oturamaz,” uyarıları ile Jósé Ortega у Gasset’in, “Zafer acımasız olmadan edemez,” sözü asla unutulmamalıdır…
20 Haziran 2011 14:46:07, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No: 123, Temmuz 2011…
[1] Alain.
[2]Aykut Göker, “Sandık Sonuçlarının Düşündürdükleri”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1265, 17 Haziran 2011, s.6.
[3]“Sen bildiğin yoldan şaşma, bırak ne derlerse desinler” (Dante, “İlahi Komedya”.)
[4]John Berger-Selçuk Demirel, Katarakt, YKY, 2011.
[5]Temel Demirer, “Turgut Öker’i de Destekliyorum”, Kaldıraç, No:122, Haziran 2011, s.74.
[6]Fikret Başkaya, “Seçimler: Kimin Başarısı”, Yeni Harman, No:154, Haziran-Temmuz 2011, s.3.
[7]Ertuğrul Kürkçü, “Çözüm Alanı Meclis Değil, Hayattır, Toplumdur”, Yeni Harman, No:154, Haziran-Temmuz 2011, s.4.
[8]V. İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yay., s.219.
[9]V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, Agora Kitaplığı, 2009, s.27.
[10]“Seçimlerin Kazananı AKP ve BDP, Kaybedeni ise CHP Oldu…”, Sesonline, 12 Haziran 2011.
[11]Niko Stelya, “AKP’nin Zor Yolu”, Kathimerini, 13 Haziran 2011.
[12]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.80.
[13]Karl Marx, Kapital, I. Cilt, Sol Yay., s.95.
[14]David Gardner, “Gözler Büyük Ödülde”, The Financial Times, 9 Haziran 2011.
[15]Ayşe Kadıoğlu, “Hep Endişe ile Siyaset Yapılamaz”, Radikal, 19 Haziran 2011, s.18.
[16]Bülent Arınç, “Yeni Bir Dönem İçin Yeni Bir Anayasa Sözü”, The Guardian, 13 Haziran 2011.
[17]“AK Parti’nin Sınırlı Zaferi”, El Pais, 13 Haziran 2011.
[18]Muhammed Nureddin, “Erdoğan’a Yenilgi Tadında Bir Zafer”, Sefir, 13 Haziran 2011.
[19]“Türkiye Otokrasinin Eşiğinde”, The Jerusalem Post, 13 Haziran 2011.
[20]Tarık Işık, “Siyasete ‘İlahi’ Uyarı: Sözünü Tutmayanın Ahrette Yeri Yoktur”, Radikal, 16 Haziran 2011, s.14-15.
[21]“Erdoğan, Atatürk’ün Yanında Nasıl Yer Alır?”, The Economist, 16 Haziran 2011.
[22]Ergin Yıldızoğlu, “Seçim Sonuçları Üzerine Düşünürken…”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2011, s.4.
[23]Stéphane Hessel, Öfkelenin, Çev: İsmail Yerguz, Cumhuriyet Kitapları, 2011.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s