12 EYLÜL HEYULÂSI: BUGÜN, TARİHİN KENDİSİDİR! (yazı dizisi)


I) ESASA MÜNDEMİÇ MESELE: 24 OCAK
II) 12 EYLÜL NE?
III) 12 EYLÜL’ÜN MARİFET(LER)İ: BİR ÖRNEK!
III.1) “DERİN” (DENİLEN) DEVLET/ ERGENEKON
IV) SOL (MU)?!
V) TOTALİTARİZM VE GELENEK
V.1) “GELENEK”İN GEÇMİŞİ…
VI) HESAPLAŞMA (MI?)!
VI.1) UNUTMAYIN!
VII) YASAKLAR İLE YAŞATILAN KÂBUS
VIII) VE… GELDİK BUGÜNE
VIII.1) SİYASET(SİZLİK) Mİ?
VIII.2) PİYASA EKONOMİSİ Mİ?
VIII.3) İNSAN(SIZLIK) MI
IX) “SONUÇ YERİNE”: “OBAMANİA”YA SON!
12 EYLÜL HEYULÂSI: BUGÜN, TARİHİN KENDİSİDİR![*]
TEMEL DEMİRER
“Herkes unutmuş olsa bile
sen tutuyorsun ya aklında
yıllar geçti diye aradan
susacak değilsin ya…”[1]
12 Eylül’e dair konuşurken; unutulmaması gereken ilk şey, bugünün, tarihin kendisi olduğudur…
Bugün tarihin kendisiyse, tarihde bugündür. Yani bugün yaşanan hiçbir şey, tarihin dışında değildir; tarihte bugündür…
O hâlde 12 Eylül’ün konuşmak; sadece tarihin değil; bugünün (de) sorunudur…
Ben, kendi hesabıma, “tarihi anan” bir konuşma yerine; bugünümüzdeki tarihten, yani hâlâ içimizde, aramızda mevcudiyetini sürdüren “12 Eylül Hayaleti”nden söz edeceğim.
Herkes biliyor; “12 Eylül Hayaleti” politik-kültürel-sosyal yaşantımızda hâlâ bütün etkinliğiyle yaşıyor.
Kolay mı? Hâlâ 12 Eylül’ün “Anayasa”sı ile yönetiliyoruz. O zaman, 12 Eylül’ün varlığını hâlâ koruduğundan kim şüphe edebilir ki?
Açıkça telaffuz edelim: T.“C” için 29 Ekim nasıl bir milât ise, 12 Eylül’de öylesi bir milâttır.
Nasıl 29 Ekim ile T.“C” devleti için topyekûn değişiklikler hasıl olmuşsa; 12 Eylül de tıpkı 29 Ekim gibi, bir kopuşu, devletin kurum ve işleyişinde yeniden yapılanmayı, ülkenin sosyokültürel yapısını yeniden şekillendiren bir sürecin başlangıcı oldu…
12 Eylül öyle bir dönüm noktasıdır ki, ondan sonra yazılacak şiir bile başkadır artık! 12 Eylül ile insanların ilgileri, tercihleri, tüketim alışkanlıkları bile -gizli gizli- değişmiştir…
Hem psikolojik hem de siyasal açıdan büyük bir toplumsal travma yaşanırken, her şeyin neo-liberal piyasa için biçimlendirildiği koşullarda, bu travma; öylesine yıkıcıdır ki, sadece rakamlardan yola çıkarsak, 1 milyondan fazla kişi işkence görmüş; Hitler döneminde Almanya’da yakılan kitaptan daha fazlası yakılmıştır.
12 Eylül darbesinden bu yana yıllar geçse de, “12 Eylül Hayaleti” hâlâ güncelliğini korumaktadır.
Daha doğru bir ifade kullanırsak eğer, yasalarıyla, kurumlarıyla ve en önemlisi toplumsal atmosfere getirdiği çürütücü etkileriyle yıllardır süren bir cunta yönetiminden söz etmeliyiz.
Yerleşik politik literatürde “12 Eylül dönemi” denilen sürecin 1980-1983 arasıyla sınırlı bir zaman dilimi olarak ifade edilmesi bu açıdan yanıltıcıdır. Hatta belki de cunta, 24 Ocak 1980 IMF istikrar paketiyle başlayıp günümüze dek sürüp gelen büyük bir restorasyon hareketinin Türk(iye) kapitalizminin neo-liberalizme ayak uydurması açısından zorunlu ama biraz kaba saba bir parçası olarak görülebilir.
Gerçekten de 12 Eylül cuntasının nasıl büyük ve zorunlu bir “zemin düzleme” operasyonu olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz.
Türkiye’nin yakın tarihi içersinde 12 Eylül darbesinin rolü, üç beş tane yarım akıllı general ve Pentagon’daki darbe heveslilerini aşan bir olgudur. Sağlam bir kıyım yapıp işçi hareketini ve solu kırıp geçirmek, sonra da her şeyin eski tas eski hamam devam etmesi biçimindeki basit bir düşüncenin ötesinde, ekonomik-siyasi-toplumsal ve kültürel anlamda büyük bir reorganizasyon ve toplumsal hareketin kalıcı olarak ezilmesi, başından beri darbenin asıl yönelimi olmuştur.
12 Eylül, büyük bir toplumsal çürümenin ve kültürel değerlerin yozlaştırılmasının zeminini ve araçlarını yaratmış, korku ve baskının yarattığı davranış biçimleri daha sonra yeni ekonomik politikalarla da desteklenerek etkileri günümüze dek gelen bir toplumsal ortam sürece hâkim kılınmıştır.
Kim ne derse desin, bugün yaşadığımız tüm sorunların temelinde “12 Eylül Hayaleti” vardır.
Örneğin “Televole Kültürü”nden şikayet ettiğinizde, 12 Eylül’ün ahlâki ve kültürel değerlerimizde yarattığı erozyondan; ya da gittikçe bir şiddet toplumu oluşumuz dillendirilince, 12 Eylül’le yoğunlaşan devlet şiddetinin etkilerinden; veya “piyasa”dan söz ettiğinizde de 12 Eylül’ün “mücbir sebebi” 24 Ocak’tan söz edersiniz; vb.’ler, vd.’ler…
Bunlar “böyle”yken; 12 Eylül’ü, sadece bir tarih bilgisi olarak değil, yakıcı bugünü ile konuşmak; eleştirel yargılama ve devrimci aşma praksisinden başka bir anlam taşımaz; taşımamalıdır da…
I) ESASA MÜNDEMİÇ MESELE: 24 OCAK
12 Eylül’ün “mücbir sebebi” 24 Ocak’tır; veya 24 Ocak, 12 Eylül darbesinin esasına mündemiçtir…
Sol’un baskı altına alındığı, sol örgütlerin başından devlet terörüyle karşı karşıya kaldığı, en küçük örgütlenmelerin bile dağıtıldığı, hekimlerin, hukukçuların bile 12 Eylül’ün tezgâhlarından muaf olmadığı dönemin güzergâhı 24 Ocak Kararları’nca çizilmiştir.
Fikret Başkaya’dan,[2] Mustafa Sönmez’e[3] bir çok yazarında altını çizdiği üzere 24 Ocak 1980’de açıklanan ekonomik önlemler paketinin Türkiye’de önemli gelişmelere yolaçtığı herkes tarafından kabul edilmektedir.
24 Ocak Kararları, neo-liberal yapısal dönüşümleri içeren piyasacı önlemler paketidir.
Süleyman Demirel’in, 1979 yılında Başbakanlık Müsteşarlığı’na getirdiği Turgut Özal’a, IMF tarafından hazırlanmış programdır.
Kararlarının gerçek anlamıyla cunta koşullarında hayata geçirilebilmesi, 24 Ocak’ın ancak 12 Eylül ile sürdürülebilir olduğunu en net verisidir.
24 Ocak 1980’de Süleyman Demirel Başbakan, Turgut Özal ise müşteşarıdır. Bu ikili 1970’te başlattıkları projelerini 1980’de yürürlüğe koymuşlardı. Demirel’li, yani MC (Milliyetçi Cephe)’li yıllar, hem sosyal ve siyasal çatışmalı ortamın körüklendiği, hem de ekonomik baskılamanın önünün giderek açıldığı yıllardı.
24 Ocak kararları patronlara deryalar sunan, emekçilere açlığı dayatan kararlardır.
Kararların kime yaradığını, dönemin TİSK başkanı Refik Baydur’un şu sözleriyle açığa vurulmuştu: “Bugüne kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme sırası bizde.” Bu sözler 24 Ocak kararlarının ruhunu, gerekçesini ve servis adresini somutluyor.
Eğer 12 Eylül 1980’de Ordu, İçhizmet Kanunu’nun kendine verdiği yetkiye dayanarak ve silsile-i meratibe esasına (emir-komuta zincirine) sadık kalarak yönetimi devralmasaydı, 24 Ocak stratejisi bu kadar kolay yerleşemeyecekti…
Gerçekten de, Türkiye’nin tarihinde önemli bir dönemeçtir 24 Ocak: Dışa açık büyüme, dışa açılma, piyasa ekonomisini restore etme vb. retoriği altında toplum, ekonomi, siyaset, kültürel alan tam bir girdabına sokuldu.
Bugün, “darbe karşıtı” oldukları “iddiası”na sarılarak, solu, devrimcileri “darbeci” ilan etmeye kalkışan, İslâmcı’sından “Taraf”çısına tüm liberaller, 12 Eylül’ün yolunu döşeyen 24 Ocak Kararları’nı ayakta alkışlayanlardır!
İşte İslâmcı liberal Davut Dursun’un itirafı:
“24 Ocak 1980 Kararları… Türkiye’nin tarihinde temel dönüşüm noktalarından biridir…
24 Ocak Kararları… cesur bir adımıdır…
Türkiye ekonomisinin dünya ile bütünleşmesi, serbestleşmesidir…
Türkiye’nin son çeyrek asırdaki liberal-demokratik değerler temelinde yeniden yapılanmasının yolunu 24 Ocak Kararları açmıştır. Bu sebeple bu kararlar Türkiye için bir dönüm noktasıdır…”[4]
İşte “24 Ocak 1980 bir milâttır,” vurgusuyla “eski solcu”, hızlı liberal Mehmet Altan’ın dedikleri:
“Piyasa ekonomisi açısından 24 Ocak 1980 bir milâttır…
24 Ocak Kararları’nı sadece iktisat politikası olarak yorumlamak haksızlık olur…
24 Ocak 1980 aynı zamanda çok köklü sosyolojik bir dönüşümün de başlangıç noktası oldu…”[5]
Nihayet Erdal Sağlam’ın işaret ettikleri:
“Öyle kararlar vardır ki; uygulamaya konduğu zaman önemi tam olarak kavranamaz. Ancak daha sonra, belki yıllar geçtikten sonra, o kararların aslında önemli felsefe değişikliklerini içerdiği, bir devir değiştirdiği ortaya çıkar.
Tabi ki sadece o kararlar değildir devirleri değiştiren, genellikle bir dizi kararlardır ama başlangıç kararları simge hâline gelir.
24 Ocak kararlarının bize düşündürdükleri bunlar.
Gerçekten de 24 Ocak kararları bir devrin bitimi, yeni bir devrin başlangıcını yapan kararlardı…
Elbette bu süreç içerisinde birçok hata yapıldı, yanlış kararlar da verildi ama 24 Ocak kararlarıyla çevrilen yön, hep aynı kaldı.
Turgut Özal’ın mimarlığını yaptığı 24 Ocak kararları böylece bir devrin başlangıcı oldu…
24 Ocak kararları aynı zamanda kültürel değişimin de başlangıcı oldu. Ki; bu değişim genellikle ‘bozulma’ olarak nitelendirildi…”[6]
Şimdi burada durup, altını çize çize anımsatalım: 24 Ocak’ı savunanların (İslâmcı’sından “Taraf”çısına tüm liberallerin) 12 Eylül karşıtlığı “sahici” değildir; olamaz da!

II) 12 EYLÜL NE?
Bilmeyen yok; hikâye herkesin malûmu!
12 Eylül 1980 cuma günü, sabaha karşı 04.00’te Türkiye’de darbe yapıldığını öğrenen CIA Ortadoğu istasyon şefi Paul Henze, hemen Washington’u aradı. ABD Dışişleri Bakanı Edmund Muskie, çalan telefonun ahizesini kulağına götürdüğünde, Henze’nin büyük bir sevinçle, “Our boys did it!/ Bizim çocuklar yaptı” dediğini duydu. [7]
Muskie, Türkiye’den aldığı bu önemli haberi bekletemezdi; hemen Washington Kennedy Center’da ‘Damdaki Kemancı’ müzikalini izlemekte olan başkan Jimmy Carter’a telefon edip, Henze’den aldığı bilgiyi Carter’a şöyle aktardı: “Mr. President, Türk ordusunun komuta heyeti Ankara’da yönetime el koydu. Herhangi bir kaygıya gerek yok. Kimlerin müdahale etmesi gerekiyorsa onlar müdahale etti.”
Bu işin bir yanı; yani 12 Eylül darbesinin emperyalizmin desteğiyle Türkiye kapitalizmini kurtarma harekâtı olduğunu ortaya koyan verisi! Diğeri ise, işçi sınıfının/ devrimcilerin mücadelesidir…
1980 yılına gelindiğinde işçi sınıfı, pek çok sendikanın ve yönetiminin sağa kaymasına rağmen sola kayıyor, “radikal sol” ile doğrudan, organik bağ kuruyor, sınıf mücadelesinin ücret eksenli bir mücadeleden çıkıp, sınıf eksenli, sosyalizme akan bir mücadeleye dönüşmesi için yön tayin ediyordu. Bu yön tayini büyük ölçüde 1977 yılında belirginleşiyor, bu tarihten sonra da devlet, aynı anlama gelmek üzere sermaye cephesi için, bir tehlikeye dönüşüyordu (1 Mayıs 1977’yi ve sonrasını bir de bu gözle değerlendirmek gerekir).
Sıkıyönetimlerinin, izleyen yıllarda özellikle işçi sınıfının yoğun olduğu illerde uygulanmasının arkasındaki temel güdü de budur.
Sermaye ve devlet için de önlem alınması gereken nokta bu yöneliş ve organik bütünleşmedir. TARİŞ direnişi ve saldırısı ne yapılması ve ne yapılmamasını göstermek açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur 12 Eylülcüler için. Reel ücret artışlarının nihayet verimlilik artışı ile başabaş gelmesi, iç pazarın tıkanması, bu ücret artışlarını karşılayamaması ise sadece müdahalenin tarihini belirlemiştir, asıl nedeni olmaktan çok sonucu etkileyen ve hızlandıran bir etken olmuştur.
İşçi sınıfının bir daha sosyalizme akmaması, sosyalizm mücadelesi veren örgütlerle organik ilişkiye girmemesi için 12 Eylül’e ihtiyaç vardı. Sınıfı teslim almak için örgütünü teslim alıp etkisizleştirmek gerekirdi. Bu da 12 Eylül’le yapıldı…
12 Eylül’de yalnızca sol siyaseti bastırmakla kalmamış, ülkenin ekonomik, kültürel, ideolojik, genel siyasal konumlanışı radikal biçimde değiştirmiştir. Yani liberalizmle karşı-devrim arasındaki ilişki alenidir.
Öteki yanda, askeri darbelerin devlete karşı değil; doğrudan, sosyalizm ve demokrasi güçlerine karşı silahlı eylem hareketler olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.
Askeri diktatörlüklerin biçimini, askeri dikta rejiminin denk düştüğü dönemin siyasi, entelektüel ve hatta bireysel ilişkileri etkiler. Ancak askeri diktaların biçimini ve diktaların arasındaki farklılıkları belirleyen son tahlilde o toplumda var olan maddi, ekonomik ilişkilerdir.
12 Eylül darbesiyle generaller cuntası nöbeti tekelci burjuvazi adına devraldı; ipi büyük sermayenin elinde, burjuva demokratik kurumları lağvetti. Generaller cuntası, siyasal programını, silah zoruyla uygulamaya soktu.
Yasal yollardan, parlamenter cumhuriyette uygulanamayan bu program, askeri diktatörlükçe uygulandı. Anayasa ve parlamento lağvedildi. Siyasi partiler kapatıldı.
Muhalif işçi sendikaları, demokratik kitle örgütleri kapatılmakla kalmadı; yöneticileri ve üyeleri uydurma kanıtlarla hapsedildi. İşçi partileri ve sosyalist gruplar üzerine düzenli ve azgın saldırılar düzenlendi. Grevler ve toplantılar yasaklandı.
Burjuvazinin azami kârını sağlayacak bütün siyasal ve hukuksal eylemler gerçekleştirildi. Tekelci burjuvazinin silahlı gücü, gene burjuvazi tarafından çizilmiş olan burjuva demokrasisinin sınırlarını çiğnedi.
Generaller cuntası, ABD emperyalizminin siyasi gericiliğinden ve uluslararası saldırı politikalarından güç aldı. İşçi sınıfı hareketini ve bireysel terörizmi, ekonomik ve siyasi krizin nedeni olarak gösterdi.
12 Eylül öncesi bütün eylemleri ve kurumları “kötülemek” adeta alışkanlık hâline geldi. İşçilerin ve çalışan yığınların gözlerini, kapitalizmin ekonomik ve siyasi iflasından uzak tutmak ve diktatörlüğün burjuva özünü çalışan yığınlardan gizlemek için ilgiyi terör üzerinde odaklaştırdı. Generaller cuntası 12 Eylül’e kadar sivil faşist çetelerle devrimciler arasındaki çatışmaları terör sayarken; 12 Eylül sonrası, yüzlerce devrimcinin, demokratın, devletin terör örgütlerince kurşuna dizilmesini, kaybolan insanları, insanlık dışı işkenceleri terör saymama ikiyüzlülüğünü gösterdi.
Sivil faşist çetelerin o güne kadar düzenlediği katliamların üzerine sünger çekilerek birkaç göstermelik cezayla, kapitalizmin bu haşarı çocuklarının kulakları çekildi.
Bütün eylem ve program, Behçet Kemal Çağlar’ın, “Atatürk! Burçlarında bekliyoruz biz nöbet;/ Bizce birdir seninçin yaşamak, ölmek; emret!/ Emret: Kanı çekilmiş damarlarla dolaşalım;/ Bir an senin izinden saparsak kahrolalım,” dizelerinde betimlenen “Atatürkçülük/ Kemalizm”le taçlandırıldı…
Generaller burjuva sistemin tüm ideolojik argümanlarını kullandı. Milliyetçilik yanında dincilik de önemli bir unsur olarak siyasi iktidarın cilalanması ve kitlelerin askeri rejim politikalarını benimsenmesi için kullanıldı. Tüm dini ritüeller devletin emrine sokuldu.
Siyasi gereksinimle önü açılan dinin halk üzerindeki “avutucu” etkisi daha da arttı. İslâm ve Atatürkçülük, aynı anda askeri diktatörlüğün ideolojik çimentosunu oluşturdu.
Toplumsal sorunların pratik çözümü zamanı gelince, cuntanın bu arabesk söylemi çıkmaza girdi. Siyasal ve ekonomik değişimlerin yarattığı olgular ordu içinde çeşitli eğilimlerin uç vermesine zemin hazırladı.
Sonra da yaşanan ekonomik ve siyasi krizin maddi ve manevi yükünü büyük oranda işçi sınıfı omuzlarına yıktı. 1980 sonrası reel ücretlerdeki düşüş, 1973-1980 yılları arasındaki reel ücretlerdeki düşüşe oranla daha fazla oldu. Enflasyon oranı hızla arttı. Buna karşılık tekel kârlarının artışı azami hızına ulaştı. Gelir dağılımındaki uçurum büyüdü. Çalışan yığınların cebinden çalınan paralar büyük şirketlerin iflastan kurtarılmasında harcandı. Generaller siyasi iktidarın olanaklarını kullanarak iktisadi alanda büyük çıkarlar elde ettiler. Bu dönemde OYAK iktisadi bir güç olarak tekeller sofrasına oturdu.
Burjuvazinin arzu ettiği yapısal dönüşümleri hayata geçiren 12 Eylül, işçiler açısından tam bir cehennem demekti. Öyle ki, 1978 yılındaki gerçek asgari ücret 100 kabul edilirse, bu rakam darbeyi takiben 1980’de 52’ye inmişti!
1990’ların ortalarına kadar bu endeks 60’ların altında kalmaya devam etti ve bugün bile 100’ün altındadır!
Bir başka deyişle, işçilerin yaşam standartları en azından yarı yarıya düşmüş durumdaydı. Ama aynı yıllarda, işçilerin ne derece sömürüldüğünün önemli göstergelerinden biri olan “emek verimliliği”nde büyük bir patlama yaşanıyordu: 1970-79 döneminde işgücü verimliliğindeki artış imalat sanayinde yüzde 3.4 iken, 1980-89 döneminde yüzde 7.3 ve 1990-96 döneminde ise yüzde 10.5 olmuştu. Yani emeğin sömürüsü katmerlenerek artmıştı!
Bu çalışma koşulları, Türk(iye) burjuvazisi için dikensiz gül bahçesi anlamına geliyordu. İşçi hareketinden gelebilecek tüm engellemeleri bu hareketi acımasızca ve kanla ezerek bertaraf eden sermaye sınıfı, kapitalist dünya sistemiyle daha derinden entegre olarak, emperyalist hiyerarşide daha üst basamaklara tırmanıyordu.
Ayrıca 12 Eylül rejiminin en azgın faşist baskılarının yaşandığı yıllarda, 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmış, 7 bin kişi için idam cezası istenmiş, 50 kişi idam edilmiş, 171 kişinin işkencede öldürüldüğü belgelenmişti.
Belgelenenler dışında, işkencelerde, hapishanelerde, sokakta ve ev baskınlarında 541 kişi katledilmiş ve bu katliamlar bir biçimde kitabına uydurulmuştu. Bu dönem boyunca 71 bin kişi, komünizm propagandası yapmak ve örgüt üyeliği suçlarından yargılanarak yıllar boyunca zindanlarda tutuldular.
Kapatılan 24 bin derneğin yanı sıra, her türlü sosyalist içerikli yayın, dergi ve kitabın da yasaklanmasıyla, sosyalist hareket ve genel olarak devrimci hareket ölümcül bir ezme operasyonuna tâbi tutuldu. Böylelikle işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi muazzam bir tahribata uğratıldı.
Kaldı ki, 12 Eylül faşizminden zarar görenler salt sosyalistler değildi. Zarar görmek için namuslu bir yurttaş olmak bile yeterli nedendi. İşte bu yüzden insanlara büyük acılar yaşatıldı. Biraz daha şanslı olanlar, yakalarını sürgün ve 1402’lik olarak işten atılarak kurtarırken, kimileriyse yıllarını cezaevlerinde geçirerek büyük bedeller ödemek zorunda kaldı. Mamak, Metris, Diyarbakır ve daha başka cezaevleri bu uygulamaların devamı olarak dünya çapında nam saldı.
Tutuklananlar aylarca ve hatta yıllarca duruşmaya çıkarılmayarak bu cehennem ortamında yaşatıldı. Cezaevlerindeki sistematik işkencelerde öldürülenler oldu. İlhan Erdost kaba dayak yüzünden Mamak’ta beyin kanaması geçirerek yaşamını yitirdi. Daha başkaları aynı sonu paylaşırken çokları da sakat kaldı.
IMF’den, Dünya Bankası’ndan ve emperyalist güçlerden gelen isteklerin tartışmasız uygulamaya konulduğu 12 Eylül’le, özelleştirme talanı baş tacı edilirken, Özalizm, 24 Ocak’cı bir neo-liberal talan olarak karşımıza dikiliyordu.
Toparlasak: Askeri darbeler Türkiye egemen sınıfının istediği yönde siyasal/sanatsal üretimlerin rotasını da çizmiştir. Tekeller adına “24 Ocak kararları”nın uygulayıcısı askeri apoletlerin bizzat desteğiyle, tüm ilerici kültürel birikim çeşitli kıyım ve kırımlardan geçirilerek budanmak, yok edilmek istenmiştir. Kitapların kışlalarda yakılışı, yakılan kitapların ışığında gencecik bedenlere kurulan darağaçları, zindanların tıka basa dolduruluşu ve kitabın yıllarca suç aleti olarak gösterilişi sosyalist mücadeleye dolayısıyla sosyalist gerçekçiliğe ciddî darbeler vurmuştur.
Örgütsel sürekliliği, yani dernek, sendika, parti çatıları elinden alınan emekçi halka karşı uygulanan baskı, içe çekilmeyi, melankoliyi, inkârı, bilinemezciliği, idealizmi, kültürel çözülmeyi ve dolayısıyla burjuva sanat anlayışının hâkimiyetini üretmiştir. Askerî darbeye karşı koyuş deneyimlerinin yenilgiyle sonuçlanmasından dolayı ilerici bir “karşı kültür” atılımı gerçekleştirilememiştir.
12 Eylül’ün siyasal hayata müdahalesi kültürel/sanatsal alanın gerici dalgaya teslimiyetini getirdi.
Özetle 12 Eylül 1980: Derin yaraların, yok oluşların ve travmaların yılı olarak geçti tarihe. Yüzlerce ölüm ve kayıp hafızalarımızdan hiç gitmedi…
12 Eylül sonrasında müthiş bir asimilasyon ve depolitizasyon yaşanmıştır.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinde, inişli çıkışlı bir süreç yaşadı. Belli anları, durakları, dönemleri, alt-dönemleri, kırılma noktaları ve kavşakları var bu sürecin. Ama kabaca, bu 80 yılı, “1980 öncesi/ 1980 sonrası” diye ayırmak gerekli.
Milâdın 1980 olması, başta ekonomik, ama onunla beraber politik ve kültürel gerekçelere dayanıyor. Toplumsal alanımızın hangi öğesini araştırırsanız araştırın, 1980 öncesi ile 1980 sonrası arasındaki fark kendini belli eder.
1980’e gelindiğinde, toplumun 24 Ocak egemenleri açısından hem ekonomik hem politik-kültürel düzeylerde bir değişim geçirmesi ihtiyacı açıktı. Darbe ile ekonomik açıdan “dışa açılma” yerine “saçılma”; politik-kültürel açıdan ise anti-demokratik bir süreç ve kurumlaşma devreye sokuldu…
III) 12 EYLÜL’ÜN MARİFET(LER)İ: BİR ÖRNEK!
Devletin monolitik, toplumun korporatif örgütlenme girişimi olarak 12 Eylül’ü betimleyen marifet(ler)in en çarpıcısını örnek vermek gerekirse; sözü, ‘The Times’ın dünyanın en kötü şöhretli 10 cezaevi arasında andığı Diyarbakır mahpusuna dair en kapsamlı çalışmayı, ‘5 No’lu Cezaevi’ başlıklı belgeseliyle yapan Çayan Demirel’e bırakmak gerekir…
Çayan Demirel’in, “Ellere çakılan çiviler, vajinada söndürülen sigaralar, anüse sokulan coplar, yırtılan ağızlar, fare yedirilen, bok yutturulan insanlar… Gerçeklikle bağlantısını kaybedip mezarda olduğunu sananlar… Bir dakikalık görüşte Türkçe bilmediği için çocuğuyla konuşamayan anneler… Tahliye olan tutukluya, ‘Çıkınca s..ilmedik bir kulağımızın arkası kaldı diyeceksin, bari onu da yapalım’ deyip hakikâten de bunu yapan gardiyanlar… Üzgünüm, daha hafif ifade etmenin yolu da, lüzumu da yok. Yaşanan bu…” diye betimlediği Diyarbakır Zindanı’nda “Ali” diye çağrılan bir Alman rehber, Ralph Braun’un hikâyesi var ki, bu, 12 Eylül’ü özetler…
“Kendisi gezi rehberi, Aktamar Adası’na gitmişler ve orada Ermenilere, Kürtlere dair bir şeyler anlatmış. Kendi anlatımında da ‘Zaten Atatürk’ten sonrasına girmiyordum.
Ondan sonrasının tehlikeli olduğunu biliyordum ama anlaşılan o da fazla geldi’ diyor. Oradan bir Türk ihbar ediyor, otel odasını basıyorlar. Odasından Süryanilerle ilgili bir kitap çıkıyor. ASALA militanı diye tutukluyorlar, sonra da 8-9 ay kalıyor cezaevinde.
Anlattıkları çok ilginç. Kur’an getirip ‘Kelime-i şahadet getir’ diyorlarmış. Kırık bir Türkçe’yle söyleyince de ‘Bak artık Müslüman oldun’ diyorlarmış. Zaten adamın adını değiştirip Ali yapmışlar.
Hâlâ ‘Emret komitanim’ demeyi hatırlıyor. Ama o zamandan beri askeri marş dinleyemiyormuş, duyunca psikolojisi bozuluyormuş. Ona diğerleri kadar işkence yapmamışlar, tek başına tutmuşlar zaten. Tuvalete de kadın koğuşuna gidiyormuş.”[8]
Bu mantık(sızlık)ın ardında, T.“C”nin İttihat ve Terakki’nin Teşkilât-ı Mahsusa’sından “Derin (denilen) Devlet” + Kontgerilla + JİTEM + Susurluk (Ağar) + Şemdinli + Ergenekon + kendi derin devletini yaratan AKP’ye uzanan bir tarih vardır…
Bu bağlamda tarihi ve sınıfsal niteliğiyle T. “C”yi konuşamayanların; 12 Eylül hakkında kestikleri ahkâm da idare-i maslahatçılığın ötesine geçemez…
III.1) “DERİN” (DENİLEN) DEVLET/ ERGENEKON
TÜSİAD üyesi Ümit Boyner’in, “Ergenekon sürecinde ordunun da katkıları olduğunu düşünüyorum. Alıştığımız kalıplardan çok farklı artık. Siyasi partiler görevlerini yaparlarsa orduya görev düşmez,”[9] sözleriyle betimlemeye kalkıştığı Ergenekon da, 12 Eylül gibi sıradan bir “demokrasi sorunu” değil; sınıfsal saiklerle betimlenen devlet meselesidir…
“Derin (denilen) Devlet” kişiliğinde 12 Eylül mantık(sızlığ)ıyla doğrudan ilişkileri olan “Ergenekon, özel misyonu olan bir kontgerilla örgütlenmesidir. Devlete sızmış çete falan değildir, bilfiil devlet örgütlenmesidir. Fakat derin devletin tümü de değildir. Anlaşıldığı kadarıyla devlet görevlere dönük yapılanmalar yaratarak ilerlemektedir…
Ergenekon’un ABD karşıtlığını bir anti-emperyalistlik olarak düşünmemek gerekir…
Operasyonların tamamı Büyükanıt-Başbuğ yönetimindeki TSK’nın icazetiyle gerçekleşmiştir…
Sürecin ana aktörü ABD eşliğinde gerçekleşen AKP-Genelkurmay ittifakıdır. Fakat bu sorunlu bir ittifaktır. Taraflar zaman zaman birbirlerini açık düşürecek manevralar yapmaktadırlar…
Ergenekon siyaseti, solun; kendi bağımsız platformunu güçlendirmedikçe egemen siyesi blokların değirmenine su taşıyan figüran siyasi karikatürler olmaktan öteye gitmeyeceğinin bir ispatı olmuştur…”[10]
Bunun yanında “Ergenekon, sol ile sağın kavramlarının birbirine karıştığı bir garip sarmaldır. 68’lileri ordunun yanına koyan, demokratları AKP’nin yedeğine düşüren ve ara sesleri susturan bir organizasyon ya da kuşkucu bakınca, plandır.”[11]
Nihayet “Ergenekon derin devlettir; derin devlet demokrasiyi tehdit eder. Derin devletin tamamen yok edilmesi gerekir!”[12]
Burada durup vurguluyalım, 12 Eylül’den Ergenekon’a uzanan mücadelede; AKP’de, liberallerde “olmayan erdemleri” arayan Baskın Oran, “AKP Türkiye’de değişmesi çok zor dediğimiz birçok şeyi olumlu yönde değiştirdi. Biraz nefes almamızı sağlayan AB Uyum Paketlerinin en önemlilerini geçirdi. Bunlardan önce Azınlık Raporu mu yazılabilirdi; gayrimüslim vakıflarının malları mı tapuya tescil edilebilirdi; Kürtçe dil kursları mı açılabilirdi; Özür Kampanyası mı yapılabilirdi? TRT-Şeş’i yağdan kıl çeker gibi açıvermesinin ne kadar önemli olay olduğunu asıl bundan sonra göreceğiz. Kıbrıs olayını Türkiye’nin başına tebelleş etmiş bir Denktaş’ı 2002 sonunda iktidara gelir gelmez tarihin arşivine göndermesini unutmuş gibiyiz; diyebiliyorsanız az hizmet etti deyin. Ermenistan ile ilişkiler şimdiye kadar hiçbir hükümetin cesaret edemediği biçimde normalleştirilme yolunda. Devlet hastanelerinden valiliklerine kadar her türlü bürokrasinin halka muamelesi çok yumuşadı. Bütün bunlar bu partiye ‘takdir’ gerektiriyor,”[13] diyor…
AKP’yi böylesi cansiperane savunan liberal(ler)e, Hüseyin Hasançebi’nin satırlarını anımsatmak gerek: “Liberal veya ulusalcı solcuların veya demokrasi aptallarının tahayyül ettikleri ‘Ergenekon Davası’ İstanbul’da değil, Ankara’da ve Ankara’ya açılır…[14]
Aslında her iki (liberal-ulusalcı) yanılgı da aynı sebepten, AKP’ye, onda bulunandan çok daha başka misyonlar vehmetmekten kaynaklanıyor”![15] Ve liberaller “özgürlükçü” AKP’ye alkış tutarken, komünistlerin, devrimcilerin, pislik yedirilerek “terbiye edilen” Kürt halkının yıllardır haykırdıklarını bugün AKP’nin kendine yontmasına alkış tutuyorlar gerçekte!
Oysa ve nihayetinde AKP, AKP’dir; yani liberallerin en İslâmcısı, İslâmcıların da en liberali olan piyasacı bir burjuva seçenek…
Tıpkı, 12 Eylül’ün de, 24 Ocak’ın uzantısı bir piyasacı burjuva seçenek olduğu gibi…
IV) SOL (MU)?!
Bu gerçeği, teorisinden pratiğine kavrayamayan bir sol, “sol” olamaz; olsa olsa, sağın solu olur…
Kaldı ki 12 Eylül yıkımının verdiği en büyük tahribat, solu, sağın soluna eklemleyerek, marjinalleştirip; “devrimin güncelliği fikri”nden kopartmasıdır…
12 Eylül, sosyalist hareketi ortadan kaldırmaya yönelik bir milâta işaret ederken; bu, etkileri çok daha uzun süren ve sonrasında da, kalıcı ideolojik ve siyasal deformasyonlara neden olan bir operasyon özelliği taşıdı.
Gerçekten de M. Kemal Kaçaroğlu’nun, “12 Eylül’de sol, cuntaya karşı bir direniş gösteremedi… 12 Eylül, sonuçları itibariyle sosyalist hareket üzerinde etkilerini günümüze kadar sürdürmüş olan bir sürecin başlangıcı olmuştur,”[16] diye betimlediği (12 Eylül şokunu üzerinden atamamış) postmodern “sol”; “ulusal”cısından, “liberal taraf”ına, “AKP’sine” yamanan bir “sağcı salaklık abidesi”ni oluşturdu…
“Önceleyen eylem sözü inanılır ve imkân dahilinde kılar” gerçeğine yabancılaşmış bu “sol” (ya da “yeni sağ”); “Hâlâ Tek Yol Devrim” diyen devrimci mücadele ve sınıf gerçekliğini inkâr eden, sınıf mücadelesini önemsizleştirmeye yönelik, soyut bir “demokrasi” savunuculuğuyla Bernstein’a taş çıkartmaktadır; ve de “Devrim” ile “Güncelliği” fikrini esastan reddeden, dolayısıyla da radikal sosyalizmden ve sosyalist mücadeleden vazgeçen bir “Elveda Operasyonu”nun bileşenleridir.
Tasfiyeci bir vazgeçiş olan bu eylemsiz “sol” (ya da “yeni sağ”), kaçınılmaz biçimde bir tarihsizleştirme yönelişiydi…
Ve 12 Eylül sonrasındaki tasfiye hareketi olarak, yalana sarılmıştır!
Örneğin, “Darbe öncesi provokasyonlarda solun rolü fecidir. Türkiye solu, hep ‘bir punduna getirsek de askerle birlikte iktidara gelsek’ diye düşünür. Vurmalar, kırmalar hep darbe içindir. Yusuf Küpeli bana dedi ki: ‘Biz baştan sona kullanıldık. Mahir’e, ‘MİT bizim içimizde. Ne oluyoruz?’ dedim. Bana, ‘elbette MİT bizimle ilişki kuracak. Biz güçlü bir siyasi hareketiz’ dedi,”[17] yalanını telaffuz eden Hüseyin Ergün gibi…
Oysa Ergün’ün, ‘Taraf’a yaptığı değerlendirmelerine ilişkin olarak, Mahir Çayan’ın yoldaşı ve eski Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, “Bence değerlendirmeye bile alınmayacak kadar bayağı bir yaklaşım”; Yusuf Küpeli de, “Söz konusu edilen sözleri ben söylemedim. Bunlar ortaydayken ne diyelim? Yalan hakkında ne konuşalım?”[18] demektedirler…
Ufuk Uras’ın, “Salon solculuğunu bırakıp, mağdurların yanında yer almalıyız,”[19]deyişindeki asılsızlığın; hakikâte ve eyleme yabancılaşmışlığın “yeni/neo-liberal sol”u; bizlere; Andre Tardieu’nün, “Herkes dünyanın düzene girmesini ister. Fakat çabayı komşusundan bekler”; Ezop’un,Tilki, uzaktaki üzümler için, ‘Eminim ki onlar ekşidir’ der”; Kürt Atasözü’nün, “Dara xweziya şîn nabe,”[20] deyişini anımsatırken; aynı zamanda da kimi gerekliliklerin altını çizmemize vesile olmaktadır:
i) Hakiki bir toplumsal örgütlülük ve mücadele üzerinde yükselmeyen, hiçbir projenin ciddi olduğuna inanmamız için bir “neden” yoktur.
ii) Yenilgini, geri çekilmenin, çaresizliğin, marjinalliğin birliği, çatısı, her neyse; yüzlerce sıfırın toplamıdır ki, bu da nihayetinde yine sıfıra eşittir.
iii) Hayatta karşılığı olmayan şeyler; belagat (güzel söz söyleme sanatı) ya da diplomatik görüşmeler veya yuvarlak masa istişareleriyle var edilemez… Malum; hiçbir şey vardan yok, yoktan da var edilemez…
iv) 1980 yenilgisinden bugüne denenmişi deneyerek geldik. Ulaştığımız nokta, “Şef çok, asker yok noktası”dır. Örneğin sınıftan söz edenler sınıfta, kadından söz edenler kadınlar arasında, gençlikten dem vuranlar gençler arasında (vb’leri, vb’leri) yoklar…
v) Yokları “birleştirerek”, meşrulaştırmak yerine; örgütlenme ve varolmanın yollarına kafa yormalıyız; bunun yolu eskilerde “örgütlenmek için örgütlemeli” şiarında ifadesini bulurdu…
vi) Mücadeleyi birleşerek örgütleyemeyiz; örgütlenerek, sahici temelde birleştirebiliriz…
vii) Yeniden hiç yürünmemiş yollarda adımlarını, hiç düşünülmemiş düşüncelerde başını tehlikeye atanlara ihtiyacımız var; her ne başlayacaksa tam da buradan boy verecek…
viii) Rosa Luxembourg’un dediği gibi, “Hareket etmeyenler zincirlerini fark edemezler.”
İşte tam da bu çerçevede, T. J. Watson’un, “Başarı, hataların ve başarısızlıkların biraz ilerisinde duran bir şeydir,” sözünü unutmayanlar ve Nabi Yağcı (Haydar Kutlu) gibi rüzgârgüllerine aldırmayanlar için insan(lık)ın kurtuluşu devrimci eleştiri ve örgütlenme yeteneğine ve başkaldırı kapasitesine indirgenmiştir…
V) TOTALİTARİZM VE GELENEK
Biz(ler)i, içinde hâlâ debelendiğimiz totalitarizmden, olsa olsa, böyle bir sol ve “Hâlâ Tek Yol Devrim” diyen gelenek kurtarabilecektir…
Bilindiği gibi Hannah Arendt’e göre, totalitarizmle birlikte insan artık görünür olmaktan çıkmış, daha önce kendisinin var kıldığı ortak dünya yok olmaya yüz tutmuştur. Çünkü “Totalitarizm en büyük politik kötülüktür.”[21]
Bu durumda, insanlığı ilgilendiren sorunlara duyarsız; ortak yaşama, toplum ve dünya adına eylemde bulunmayan insan(lık)ı da ortaya çıkarır.
İnsanın dünyaya yabancılaşmasıyla başlayan bu (totaliter) süreç, insanlar arasındaki bağı koparmış, insanları birbirine düşman hâle getirmiştir. Totalitarizm altında yaşayan insanların en temel özelliği kendi otonom yargı güçlerini kaybetmesidir. Yargı gücünü kaybeden insan hiçbir değere, inanca sahip olamaz. Bu yüzden, “Geleceğimiz hiç bu denli öngörüden uzak olmamıştır.”[22]
Yani 12 Eylül totalitarizmi, toplumun yabancılaştırılarak, sürüleştirilmesinde başat bir misyon üstlenmiştir. Bunun aşılmasında da, devrimci geleneklerin (ve tarihin) önemli rolü olacaktır.
Konuya ilişkin olarak Hannah Arendt, ‘Geçmiş ile Gelecek Arasında’ başlıklı yapıtında şunu dile getirir: “Geçmiş geleceği aydınlatmaya son verdiği için insan aklı karanlıkta yolunu kaybediyor.”
Arendt bu alıntıyı Tocqueville’den yapar,[23] bir geçmişi ve bir geleceği olmayan insandan söz eder. Çünkü ona göre geçmiş bir hazinedir, bir değerdir; bu hazine ve değerin ne olduğunu gösterense gelenektir. Gelenek olmadan ne geçmiş ne de gelecek olur. İnsan aklının karanlıkta kalması, hazineyi ellerinde tutacak insanların bulunmadığı anlamına gelir. İnsanın ürettiklerini, değerlerini ve yaşananları unutan, geçmişle bağını kurmayan, sorgulamayan insan, yaşanacak trajedinin de habercisiydi. Eylem olup bittikten sonra o eylem hatırlanmazsa, açık ve seçik hâle getirilmezse, “geriye anlatılacak bir hikâye kalmaz.”[24]
Eylem kendi yolunu tamamladığında ve eylemin sonucu olan hikâye “onu miras alan ve sorgulayan akıllarda” tamamlanmayı beklediğinde başlamaktadır. [25]
Ne var ki, sorgulayan akıllar yerine olup bitenlere karşı bir kayıtsızlık söz konusudur. Olup bitenler karşısındaki bu kayıtsızlığın, hatta politikadan kurtulma umudunun elbette bir bedeli vardır.
Arendt, “her geri çekilme, başka deyişle politik alanın dışına çıkma, bir “dünya yitimi”ni, yani kendini insanlar arasına yerleştirebilecek bir bağıntının yitimini doğurur”, demektedir. O bunu, bir tehlike olarak, yeni bir dünyasızlığın içine yeniden düşme tehlikesi, apolitik olma tehlikesi olarak görür.
Arendt’in de işaret ettiği üzere, eylem her zaman bir başlangıçtır; yeni bir şeyin görünüşüdür.[26] “Eylem, şeylerin ya da maddenin aracılığı olmaksızın doğrudan insanlar arasında süregiden biricik etkinliktir:” Eylem, “insansal çoğulluk durumuna, yeryüzünde insanın değil, insanların yaşadığı ve bu dünyada ikamet ettikleri olgusuna karşılık gelir.”
O, ‘İnsanlık Durumu’nda dile getirdiği üç temel insansal etkinliği (emek, çalışma ve eylem) belirlerken, bu etkinlikleri “insansal varoluşun genel koşulu” olarak adlandırdığı şeyle ilişkilendirmiştir.
Arendt’e göre sadece eylem yeni ve eşsiz olanı yaratabilme kapasitesine işaret eder.
Eylem aracılığıyla dünya içine girmek, Arendt’in görüşünde anlamla da yakından bağlantılıdır. Bu bağlantı “eylem yeni bir başlangıcı olanaklı kılar, anlama eylemin diğer yanıdır,”[27] ifadesiyle dile getirilir.
O hâlde 12 Eylül totalitarizminin devreye sokulduğu yıkımın aşılabilmesi için, onu aşacak bir devrimci yıkım eyleminin, birliğin yaratılmasından başka seçenek yoktur.
Bu da; “Anlamak birleştirmektir,”[28] diyen devrimci geleneğin süreklilik içinde kopuşlar ile ihyasından başka bir şey değildir ve olamaz da…
V.1) “GELENEK”İN GEÇMİŞİ…
Devrimci “gelenek” dedim…
Sakın ola, Rasim Ozan Kütahyalıvari zevzekler, devrimci “gelenek” ve geçmiş konusunda, bilgi sahibi olmadan ulu-orta laf etmeye kalkışmasın…
Bugün, ulaşılan ufuk sözünü ettiğim tarihin mirasıdır…
Hiç kimse “Kürt” sözcüğünü telaffuz edemezken; devrimciler bir 6 Mayıs sabahı “Kürt-Türk kardeşliği” için darağaçlarına çıktılar…
“Derin (denilen) Devlet”in kurşunları Taylan Özgür’ün, bombaları da Kızıldere’deki yoldaşlarımızın üzerine yağdı…
Filistin’de, Siyonist zulme karşı dövüşenler bizimkilerdir…
“Ser verip, sır vermeyen” fail-i (belli) “meçhul” İbrahim Kaypakkaya; siyasi cinayetlerin “kaybettiği” Mustafa Suphi ile 15’ler ve Mamak-Metris-Diyarbakır ile diğer zindanlarda direnenler, katledilenler yoldaşlarımızdır…
Bu topraklarda direnen, mücadele eden, başkaldıran, cüret eden yani aşka ve hayata dair ne varsa, “Tek Yol Devrim” diyen radikal sosyalistlere aittir…
Şimdi “demokrasi” adına ahkâm kesen belkemiksiz liberallerin, İslâmcıların yaygaraları arasında; Evrim Alataş’ın ‘Her Dağın Gölgesi Denize Düşer’[29] başlıklı anlatısı, direnişin tarihini, içeriği ve özneleriyle unutmaya karşı, unutturulmak istenene karşı bir panzehir sanki…
Evrim Alataş, 1976 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Gölpınar köyünde doğmuş. Anlatının mekânı da bu köy, bu köyün insanları ya da yolları bu köyden geçen insanlar. Birinci tekil şahıs ağzından anlatılan hikâyenin anlatıcısı da bu köyden. Evrim Alataş’tan yirmi iki gün önce doğan bir genç. Adı, Fidel, soyadı Töre. 1970’te Deniz Gezmiş’lerle birlikte THKO’nun merkez komitesinde yer alan Teslim Töre’nin yeğeni. 20 Mayıs 1994 yılında, henüz 18 yaşındayken gerillaya katılmak için yola çıkan ve bu ilk yolculuğunda öldürülen Fidel’in ağzından dinleyeceğiz Gölpınar köylülerinin bilinçlenme tarihini.
Şaşırtıcı gelebilir, ama Fidel ismi kurgusal değil. Anlatının akışını kırarak anlatıcının isminin koyulduğu zamana gidelim ve 22 Nisan 1976 günü doğan bebek Fidel’i dinleyelim; “Bu dönemler, ben annem Zeytun’un karnını şişirip, dışarı çıkmayı beklerken, herkes devrimin dalgasına kapılmış ve doğan çocukların isimleri de eskisi gibi Ali, Hasan, Zühre, Fadime olmaktan çıkmıştı. Yaşamını yitiren devrimcilerin isimleri veriliyordu çocuklara. Bazen bu isimler bile pasif kalıyordu. Annemin benden önce doğan oğluna Lenin ismi verilmişti. Fakat fazla yaşamamış, ölmüştü Lenin. O nedenle ben doğuyorum. Açıkçası bu duruma sevineyim mi üzüleyim mi bilmiyorum. O yaşasaydı ben olmayacaktım (…) İhtilal, Stalin, Taylan diye devam ediyordu isimler (…) İsmimin ne olacağına çoktan karar verilmişti: Fidel… Stalin, Lenin’den sonra başka bir ad kurtarmazdı. Fidel oldum. Benden yirmi iki gün önce yukarı Babaların evinde bir kız doğmuştu. İkimiz de şanslıydık. Ahırda ineklerin eşeklerin arasında değil, hastanede doğmuştuk. Köyün kadınları değil, ebeler çıkarmıştı bizi anamızın rahminden. Kafamızı fııış diye dışarı çekmişlerdi. Onun annesi İsap’ın doğumuna giren doktor demiş ki “Bugün iki çocuk doğurttum. Birinin adını Devrim koydum, bunun ki de Evrim olsun…” Benimkine oranla pasif bir addı. Varsın olsun… O sene köydeki pek çok kadın doğurdu. İki ay önce, üç ay sonra… Derken bir sürü bebek olduk. İsimlerimiz Sinan, Taylan, Eylem’di.”
Öldüğü gün başlayacak anlatmaya Fidel; henüz o doğmadan çok önce başlayan, o bebekken şiddetlenen ve çocukluğunda en kanlı günleri yaşanan bir isyanı anlatacak. Deniz’lerin şehirlerde yaktığı ateşi dağlara taşıyanları, insanca bir dünya hayali için bedel ödemeyi göze alanları, devrimci düşüncelere bağlanan köylüleri, devrimci marşlarla çekilen düğün halaylarını, nesilden nesile aktarılan isyan hikâyeleri ile büyüyen çocukları, devlet baskısını, milliyetçi/İslâmcı kesimlerin provakasyon ve saldırılarını, darbeleri, cezaevlerini anlatacak. Ve bu coğrafyada demokrasi mücadelesinin parolasını fısıldayacak kulağınıza. O parola ne liberalizm ne Kemalizm ne de İslâm. Parola devrim ve sosyalizm!..
Köyün Cumhuriyet’i karşılayıp algılayışını, değişimlerin köylülerin hayatlarında yarattığı tuhaf davranış biçimlerinin özetiyle başlıyor Fidel’in hikâyesi. Gölpınar Alevi Kürtlerle, Sunni Türklerin ayrı mahallelerde ama birlikte yaşadığı bir köy. Tek Parti dönemi, Köy Enstitüsü, Demokrat Parti ve Menderes, derken 27 Mayıs ve TİP’in kuruluşu… Köy odalarında Hz. Ali’nin cenklerinin okunduğu, öğretmen okuluna giden gençlerin köylülere okuma yazma dersleri verdiği zamanlar.
Fidel, köyün gidişatını iki ev üzerinden anlatıyor. Biri, kendi doğup büyüdüğü ev, diğeri Evrim’lerin evi. İkisinin nenesinin ismi aynı; Xace. Evlerini dirlik ve düzeninin kadınlar tarafından çekip çevrildiği zamanlarda, henüz Fidel ve Evrim doğmadan çok önce, Teslim’in nesli yetişiyor. Türkiye İşçi Partisi’nin aydınlar, öğrenci gençlik ve yoksullar katında heyecan yarattığı zamanlarda Teslim de TİP’e kaydolacak ve köyün devrimci geleneği başlayacaktır. Günlerin çok hızlı aktığı zamanlar. Gençlerin radikal düşüncelerden etkilenerek TİP’ten ayrılmaları ve kendi örgütlerini kurmaları gecikmeyecek ve Teslim THKO kurucuları ile temasa geçecektir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in köye gelip gitmeleri, Malatya kırsalındaki örgütlenmeler, çatışmalar, 12 Mart darbesi, Deniz’lerin yakalanışı, Mahir’lerin Kızıldere’de, Sinan’ların Nurhaklar’da katledilmesi, Deniz’lerin idamı ve bütün bu eylemlere katılan Teslim’in yurt dışına kaçışı…
Devlet mimlemiştir Gölpınar köyünü. Bundan böyle köyün gündelik hayatında jandarma baskısı eksik olmayacak ama direnişin onurunu tatmış olan köylüler mücadeleden geri durmayacaklardır. Teslim adı bir efsane gibi dolanır dillerinde. Nitekim 12 Mart darbesinden sonra köylüler yeniden örgütlenecek, hatta fraksiyonlara bile ayrılacaktır. Köy odalarında okunan kitaplar değişmiştir yalnızca; daha evvel kış aylarında sobaların dibine, gaz lambalarının kenarına çekilip de Hz. Ali’nin cenk hikâyelerini dinleyenlerin elinde şimdi klasik romanlar vardı.
İşte böyle bir ortamda büyür Fidel, Evrim, Taylan ve diğer çocuklar. 12 Eylül’ün şiddetini büyüklerinin dehşetinden kavrar, cezaevlerinde kurarlar oyunlarını. Büyüdükçe öfkeleri bilenecek, Türk solunun toparlanması geciktikçe mücadeleyi sürdüren Kürt hareketine sempati duyacaklardır. Üniversiteye hazırlık için İstanbul’a giden Fidel’in gönlünde de dağ ateşi yanmaktadır. Hayır, sanmayın ki sadece öfkelerinden. “Vaktiyle dağlara giden gençlerin kaldığı evde büyüdüm ben” diyecektir Fidel; “Yolu yarım kalanların hikâyeleriyle… Devrim düşüyle… En öfkeli zamanları da bile, devrim benim için sihirli kelimeydi. (…) Her yerde savaş vardı. Her yerde ölüm…” Ne yazık ki ölüm dağ yolculuğu başladığı gün yakalayacaktır Fidel’i.
Bugün yaşadığımız süreç, işte böyle bir tarihin mirası. Darbeleri, demokrasiyi, hak ve özgürlükleri tartışıyorsak eğer, bunun yolunu açan uzun bir isyanın tarihini, o tarihin -etnik kökenine bakmaksızın- bütün öznelerini ve onların ne uğruna mücadele ettiklerini hatırlamak zorundayız. Birilerinin gazete köşelerinde başka bir gelenek icad etmelerine, demokrasi mücadelesini kendilerine mal etmelerine ve sonuçta devrim ve sosyalizm sözcüklerini aşağılamalarına karşı durmak, geleneğe sahip çıkmak ve sürdürmek için anlatılara ihtiyacımız var. Belleğin şimdiki zamana takılıp kalmasını kırmak, unutkanlık hastalığından kurtulmak ve yarını yeniden kurmak için hiç durmadan anlatmalıyız. Evrim Alataş da işte bunun için anlatmış arkadaşı Fidel’in ağzından. Fidel ruhunu salmamışsa eğer, duyduklarını ve yaşadıklarını yeni doğan ve doğacak çocuklara aktarmak istediğindendir… [30]
VI) HESAPLAŞMA (MI?)!
12 Eylül’le hesaplaşırken; söz konusu gelenek ile tarihi “es” geçemeyiz; geçmemeliyiz…
Pablo Neruda’nın, “Halkım ben parmakla sayılmayan/ sesimde pırıl pırıl bir güç var/ Karanlıkta boy atmaya/ sessizliği aşmaya yarayan/
Ölü, yiğit, gölge ve buz ne varsa/ tohuma dururlar bir yeniden/ ve halk toprağa gömülü/ tohuma durur bir yerde/
Buğday nasıl filizini sürer de/ çıkarsa toprağın üstüne/ güzelim kırmızı elleriyle/ sessizliği burgu gibi deler de/ Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde,” dizelerindeki bizim; kendilerine hasbel kader “demokrat” diyen Obama’cı İslâmcılardan, liberallerden ve Kemalistlerden alacağımız “ders” falan yoktur; olmamalıdır da!
Bu nasıl bir “uyarı” demeyin! Bu gerçekten çok gerekli…
12 Eylül’le hesaplaşılması, ondan dersler çıkarılması ve ona giden süreçte hangi sınıf ve katmanların hangi rolleri oynadığının iyi kavranabilmesi, son birkaç yıldır politik gündemle de yakından ilişkili bir sorun hâline gelmiştir.
Egemen burjuva sınıf içerisinde uzun bir süredir devam edegelen iktidar kavgasına bağlı olarak yaşanan gelişmeler, epey bir süredir bizzat burjuva politikacılar ve ideologlar arasında da, normal bir burjuva demokrasisinin nasıl olması gerektiğine ve artık askeri vesayet sisteminin aşılması gerekliliğine dair tartışmaların yoğunlaşmasını beraberinde getirmiştir.
Özellikle “Ergenekon operasyonu” kapsamında bu tartışmanın alevlendiğine şahit oluyoruz.
İşçi sınıfı/ ve sosyalistler, hiç kuşku yok ki, gerek askeri vesayet sisteminin sonlandırılmasından ve demokratik hakların genişletilmesinden, gerekse de 12 Eylül’ün simgesi durumundaki generallerden ve günümüzdeki darbe tezgâhlayıcılarından hesap sorulmasından yanadır.
Bu bakımdan, işçi sınıfı/ ve sosyalistler, Ergenekoncu olarak adlandırılan kesimin hiç tereddütsüz tam karşısında yer almalıdır.
Ne var ki, darbecilerden ve demokrasi düşmanlarından hesap sorulması görevi, onlarla sınırlı bir sanıklar listesinin mahkemeye çıkartılmasıyla asla sınırlandırılamayacağı gibi, böylesi bir görev, işlerine geldiği ölçüde demokratlık taslayan burjuva kesimlere de havale edilemez.
12 Eylül’den nasıl hesap sorulması gerektiğine dair ortaya konulan şu perspektif, güncel tartışmalar konusunda da aynen geçerlidir: “12 Eylül’ün hesabı kimlerden sorulacak?”
Bir kere, sanık sandalyesine öncelikle oturtulması gerekenlerin, 12 Eylül’ün simgesi hâline gelmiş ve onca insanın katledilip, sakat bırakılmasından doğrudan sorumlu olan generaller olduğundan hiç şüphe yok.
Fakat suçlular bu kadardan mı ibarettir? Kuşkusuz ki değildir ve kabarık bir suçlular listesinin ardında esas suç odağı sermaye düzenidir. O nedenle, yalnızca vitrinin önünde duran “cellâtlar”la özdeşleyip, bunlara görev veren ve öne itekleyen gerçek suçludan hesap sormaya yeltenmemek, bir anlamda onun oyununa gelmek ve onu bağışlamak demek olurdu.
İşçi sınıfı/ ve sosyalistler, 12 Eylül faşizmine isim babalığı yapan generalleri istirahata çekildikleri rahat köşelerinden çıkartıp boyunlarına suçlu yaftasını mutlaka asmalıdır. Ama asla bununla yetinilemez. Bu haklı sorgulamanın son tahlilde burjuvazinin işine yarayacak bir deşarj aracı olmasına izin verilemez.
İhtiyacımız olan unutmayan devrimci bir hesaplaşmadır…
VI.1) UNUTMAYIN!
Fatsalı Terzi Fikri’den Kenan Budak’a, Kemal Pir’den Mazlum Doğan’a, Necmettin Büyükkaya’ya hiçbirini unutmayın…
Maraş katliamının akıllara durgunluk veren korkunçluğunu; Çorum’u; Sivas’ı, Malatya’yı yani bunların arkasındaki devleti, besleme faşist çetelerin terörünü unutmayın…
İdam sehbalarında katledilenleri; 7 Ekim 1980’de Ankara’da Necdet Adalı’yı; 25 Ekim 1980’de Adana’da Serdar Soyergin’i; 13 Aralık 1980’de Ankara’da Erdal Eren’i; 10 Haziran 1981’de Antep’te Veysel Güney’i; 25 Haziran 1981’de İstanbul’da Ahmet Saner’i; 25 Haziran 1981’de İstanbul’da Kadir Tandoğan’ı; 20 Ağustos 1981’de Adana’da Mustafa Özenç’i; 13 Mart 1982’de İzmir’de Seyit Konuk’un, İbrahim Ethem Coşkun’u, Necati Vardar’ı; 23 Ocak 1983’de Adana’da Ali Aktaş’ı; 28 Ocak 1983’de Ankara’da Levon Ekmekçiyan’ı; 9 Ocak 1983’de İzmit’te Ömer Yazgan’ı, Erdoğan Yazgan’ı, Mehmet Kambur’u, Ramazan Yukarıgöz’ü; 6 Ekim 1984’de İzmir’de İlyas Has’ı; 24 Ekim 1984’de İzmir’de Hıdır Aslan’ı unutmayın…
12 Eylül teröristlerinin suçlarını toplumsal hafızaya kaydedin…
Halklarımızı yoksulluğa ve kapitalizmin azgın sömürüsüne mahkûm edenler;
Patronlar kârlarını astronomik rakamlara çıkarırken işçinin gerçek ücretini 1960’lı yılların seviyesine indirenler;
İşçiyi sendikasız, grevsiz, toplu sözleşmesiz bırakan; kışlaya çevrilmiş fabrikada patronun ve YHK’nın insafına terkedenler;
Onbinlerce işçiyi işinden atarak, faal nüfusun yüzde 24’üne ulaşan işsizler ordusunu arasına katanlar;
Halkın başını sokacağı gecekondusunu başına yıkanlar;
Tarımsal girdi fiyatları yükselirken, taban fiyatlarını düşürerek köylüyü yok edenler;
Memuru tüm demokratik haklarından mahrum bırakıp, açlığa mahkûm edenler;
Ülkeyi emperyalistlere ipotek edenler;
82 Anayasası’yla tüm ekonomik-demokratik-politik hak ve özgürlükleri gaspedenler;
Şeffaf zarflarda koyu renkli oy pusulaları kullandırılan seçimlerde oy kullanmayanlara ceza uygulayan, “mavi” demeyi, cunta görüşleri dışında oy kullanmayı ve propagandayı yasaklayanlar;
Cumhurbaşkanını bir diktatörün tüm yetkileriyle donatanlar;
Yasama ve yargı organlarını yürütmenin vesayetine sokanlar;
Cumhurbaşkanlığı Konseyi, Milli Güvenlik Kurulu, Devlet Denetleme Kurulu aracılığıyla cuntayı süreklileştirenler;
YÖK’ü, YHK’yı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu, lokavtı anayasal kurum hâline getirenler;
Yüzlerce devrimci ve yurtseveri işkencehanelerde, sokaklarda, dağlarda, zindanlarda, darağaçlarında katledenler;
Coğrafyamızı yarı-açık cezaevine çevirenler;
“Elimizde taş gibi oğlanlar var” diyerek işkencehanelerdeki tecavüzleri, cop sokma işkencesini meşrulaştırmaya çalışan; çocuk-yaşlı, kadın-erkek demeden herkese, hatta hamile kadınlara dahi işkence yapan ve düşüklere yol açarak katliamlarını doğmamış çocuklara kadar vardıranlar;
Tutukluları kobay olarak kullananlar;
İşkence soruşturmalarının üzerini örten, işkencecilere ceza vermeyen, onları koruyan, terfi ettiren, ödül verenler;
Milyonlarca Kürt köylüsünü köy meydanlarında falaka çeken, meydan dayağı atan, çırılçıplak soyundurarak b…k yedirip küçük düşürenler;
Kürt halkına yönelik baskı, işkence ve katliamlarını soykırıma dönüştüren, Kürtçeyi yasaklayan, asimilasyon uygulayan, Kürtçe isimleri yasaklayanlar;
İhbarcılığı kurumlaştıran ve ödüllendirenler;
Aydınların, bilim insanlarının ve sanatçıların özgür çalışma, eserlerini, ürünlerini yayma, sergileme olanağını yok edenler;
Yüzbinlerce kitabı yakan, binlerce kitap, dergi, kasete yasak koyan, toplatanlar;
Basın-yayın üzerinde en koyu sansür uygulayarak Abdülhamit’in bile adını unutturanlar;
“Türk-İslâm Sentezi” düşüncesini resmi görüş hâline getirenler;
Halkın duygularını sömürmek için din dersini okullarda zorunlu ders hâline getiren; şeriatçılığı, tarikatçılığı yaymalarına davetiye çıkaranlar;
Tedavi için yurtdışına gitmesi zorunlu olanlara dahi pasaport vermeyerek sakat kalmalarına, katledilmelerine yol açanlar;
Malını-mülkünü satarak edindiği küçük birikimini, emekli aylığını bankere kaptıran en az 300 bin aile için “üstüne bir bardak soğuk su içsinler”, “halk kumar oynadı” diyenler;
Halkın bankerler, sahte kooperatifler, müteahhitler elinde sömürülmesine göz yumanlar;
Öteki ilan edilen azınlıkları mağdur edenler… Vb’leri, vd.’leri…
Ya da satırlara sığması mümkün olmayan suçlarıyla, 12 Eylül’ün bütün teröristlerini toplumsal hafızaya kaydedin…
VII) YASAKLAR İLE YAŞATILAN KÂBUS
Evet ihtiyacımız olan, unutmayan devrimci bir hesaplaşmadır…
Bu; ne bir “öc alma” ne de “abartı”dır…
Çünkü 2000’lerin Türkiye’sinde 12 Eylül; mücbir sebebi 24 Ocak’ın iktisadı ve politik yasakları ve “Anayasası” ile hâlâ yaşatılmaktadır…
12 Eylül gündemdedir; kendini yeniden üreterek sürdürmektedir…
Kimse görmezden gelip, inkâra kalkışmasın: Coğrafyamız, “12’den (Mart) 12’ye (Eylül)” uzanan kan, gözyaşı, umutsuzluk, ölüm, tutsaklık, işkence üstüne kurulu terörün sıradanlaştığı süreçten hâlâ kurtulamadı…
Toplumsal yapımızda 12 Eylül hukuk(suzluğ)u kurumsallaştı, hâlâ da sürüyor.
12 Eylül kendini her evrede yeniden üreterek, deforme edilmiş bir “maganda demokrasi”sini devreye soktu.
Her türlü muhalefeti, özellikle de, solu bitirme kastından vazgeçmedi.
Özünde bir “Soğuk Savaş” yöntemi olan 12 Eylül, her türlü demokratik çıkışı, hak kullanma eylemini suç hâline getirdi.
Neo-liberal politikalarla adaletsizliğin büyüttü.
Temel amaçlarından biri emek hareketini sindirmek olan 12 Eylül “Anayasa”sı hâlâ ayakta!
12 Eylül süreci “Anayasa”sı ile devam ediyor!
Alın size taze bir örnek?
12 Eylül’ün yıldönümünde düzenlenecek mitingin afişleri ‘devlet büyüklerine hakaret’ iddiasıyla yasaklandı.
Miting komitesi, mitingin tanıtımı için hazırladığı afişlere puzzle şeklinde Kenan Evren, Veli Küçük, Mehmet Ağar, Yaşar Büyükanıt, Fettullah Gülen, Devlet Bahçeli, Muhsin Yazıcıoğlu, Turgut Özal ve Başbakan Erdoğan’ın fotoğraflarını koydu. Afişte ‘12 Eylül Darbesinin 29. yıldönümünde Emperyalizmi Faşizmi Darbecileri Gericiliği Şovenizmi Lanetleme Mitingi’ ibaresi de yer aldı. Ancak Ankara Valiliği afişe geçit vermedi. Valilik ‘faşist, gerici, darbeci ve şövenist’ ibareleriyle devlet büyüklerine hakaret edildiğini iddia ederek afişin asılmasını yasakladı. Valilik yasaklama gerekçesinde söz konusu afişin tahriklere sebep olacağını da ileri sürdü:
“İçeriği itibarıyla, fotoğrafları kullanılarak, içerisinde devlet büyüklerimizin de bulunduğu kişilere ‘faşist, darbeci, gerici ve şovenist gibi hakaret olarak değerlendirilen söylemlerle kamuoyu oluşturmaya, halkı kışkırtamaya, toplumda hükümete ve kamu görevlilerine karşı kin ve nefret duyguları oluşturarak güvensizlik ortamı yaratmaya ve toplumda, siyasi parti taraftarı kişiler/ gruplar arasında tahriklere sebep olabileceği değerlendirilen afişin ‘5442 sayılı il idaresi kanunu 11/c maddesi’ gereğince, ilimizde genelinde cadde ve sokaklarda asılması ve yapıştırılması valiliğimizce yasaklanmıştır”!
Alın size, dumanı üstünde bir “liberal-demokrat” AKP icraatı!
VIII) VE… GELDİK BUGÜNE!
Ve… geldik bugüne!
Hani Turgut Uyar’ın, Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar/ Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı./ Ama geyikli geceyi bulmadan önce/ Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan 12 Eylül’ün bugününe…
Gelin bunu da konuşalım biraz… Hani Demet Lüküslü’nün, “Gençler siyaseti kirli bir alan olarak görüyor, siyasal alanda bir şeyi değiştirmenin imkânı olmadığını düşünüyor,” vurgusuyla, 1980 sonrası kuşağın siyasete katılmayı reddettiğini söylediği[31] siyaset(sizlik), piyasa ekonomisi, insan(sızlık) düzleminde…
Böylelikle de 12 Eylül mimarisinin ne(ler) yarattığını anımsayalım/ anımsatalım bir kez daha…
VIII.1) SİYASET(SİZLİK) Mİ?
Nasır Şimali’nin, “Amerikan dış politikasını ahlâki değişmezler değil çıkarlar belirler; Türk-Amerikan ilişkileri de 1945’ten beri bu bağlamda ilerledi,”[32] diye çizdiği çerçevede Türk(iye) siyaset(sizliğ)i, öne çıka(rtıla)n neo-Osmanlı eğilimleriyle, yine ABD taşeronudur; bu da giderek derinleşmektedir…
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 5 Haziran 2009 günü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu ağırlarken Türkiye’yi alkışladıklarını söyledi; Davutoğlu da Washington ile her konuda görüşbirliğinde olduklarını, yeni Amerikan yönetimini takdir ettiklerini belirterek şunları dedi:
“Yeni ABD’nin yönetiminin olaylara yaklaşım biçimini takdir ediyoruz. Dış politika öncelikleriyle bizim aramızda çok büyük benzerlik var. Sadece Ortadoğu değil, Kafkasya’da ortak vizyon etrafında gidiyoruz. Afganistan, Pakistan, Güney Asya’daki gelişmeleri de birlikte takip etme kararı aldık. ABD ile daha yakın istişari ilişkide olacağız. Bu ilişki yapıcı, verimli ve vizyon odaklı olacak. Ekonomik ilişkilerde ortak çalışma grubu kuracağız…”
Yine Davutoğlu, Amerikan-Türk Konseyi’nin yıllık konferansındaki konuşmada, Obama’yı “bilge” lakabıyla tanınan Roma İmparatoru Marcus Aurelius’a benzetirken, selefi Bush için de Sezar imasında bulundu. ABD’nin süpergüç olma özelliğini sürdürebilmek için çok taraflı yaklaşımlarla uluslararası kurumları kullanması gerektiğini söylerken, bunun için bölgesel güçlerin yardımına ihtiyaç olacağını belirten Dışişleri Bakanı, “ABD, Roma İmparatoru Ceasar’a değil Marcus Aurelius’a ihtiyaç duyuyor. Obama’nın yaklaşımı da Cesar’ın değil Aurelius’un yaklaşımı. Güç kullanarak bir yere kadar ilerleyebilirsiniz. Şimdi ABD de çok taraflı yaklaşım kullanıyor” dedi.
Evet, T.“C” yine ABD taşeronudur; Obama’nın “gözdesi”dir.
Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mathiew Bryza’ya göre, “Türkiye süper güç oldu,” derken Arthur I. Cyr de ekliyor: “ABD bu ülkenin [Türkiye’nin-b.n] öneminin ve ikili ittifakın değerinin farkında görünüyor.”[33]
Yine Obama’nın Afganistan-Pakistan özel temsilcisi Richard Holbrooke, Afganistan konusunda görüştüğü ülkeler arasında Türkiye’nin de yer aldığını belirterek, “Türkiye çok önemli bir faktör,” derken; ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, işbirliği gereken yedi “yükselen küresel güç” arasında Türkiye’yi de saydı.
Ayrıca Polonya gazetesi ‘Gazeta Wyborcza’ da, ABD’nin, Rusya’ya meydan okuma olarak görülen füze savunma sistemini Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya kurmak yerine, Türkiye ve İsrail’deki üsleri kullanmayı veya savaş gemilerini bölgede konuşlandırmayı değerlendirdiği kaydedildi. Yani İran ve Kuzey Kore’yi gerekçe gösterse de Rusya’yı ikna edemeyen Obama yönetiminin, Doğu Avrupa’daki Çekya ile Polonya’ya füze kalkanı konuşlandırma projesinden vazgeçti. İddiaya göre kalkan, gemilerin yanı sıra Türkiye ve İsrail’deki üslere, hatta Balkanlar’a yerleştirilecek.
Bu(nlar) “hayırlı” bir durum değil; “Türkiye jeopolitik konumu ile bir ‘merkez ülke.’ Ancak, merkezi konum doğru stratejilerle desteklenmediğinde, Güney Kafkasya’da, Ortadoğu’da olduğu gibi, Türkiye’yi ‘sorunların merkezi’ne dönüştürebilmekte,”[34] vurgusuyla Nejat Eslen tehdidin altını çiziyor…
Çünkü Züheyr Macid’in, “Osmanlı geçmişini bugünle yapıcı şekilde birleştirmekte kararlı olan Türkiye gelecekte Arap coğrafyasıyla ilişkilerini daha da geliştirecek,”[35] dediği kapsama alanında İlyas Hana’ya göre, “İkisi de Ortadoğu’ya güçlü bir şekilde dönen Türkiye ve İran, nüfuz bölgelerinin hemen hemen örtüşmesi dolayısıyla birbirlerine toslayabilir. Kafkasya, Arap bölgesi ve Körfez iki ülke arasındaki temel rekabet alanı…”[36]
Özetle liberallerin, “Asker kışlaya doğru çekiliyor,”[37] beklentilerinin karşılıksız kaldığı; neo-Osmanlı eğilimleriyle ABD taşeronluğunun derinleştiği güzergâha ilişkin Prof. Dr. Erinç Yeldan diyor ki: “Bu gidişle Pakistan’a döneriz… Hükümetin Türkiye’ye biçtiği işlev, uluslararası sermayenin taşeronu olmaktır…”
Bu taşeronluk, T.“C”nin tarihi misyonudur; T.“C”nin geleceğini de karartarak, belirsizleştirmektedir…
VIII.2) PİYASA EKONOMİSİ Mİ?
Kapitalizmi kurtarma operasyonu olarak dikilen 12 Eylül’ün, ‘24 Ocak Kararı’ ile yeniden dizayn ettiği Türk(iye) ekonomisi mi?
O bir yoksulluk ve sömürü bataklığıdır…
Türk-İş, dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 745 TL ve yoksulluk sınırını da 2 bin 426 TL olarak belirledi. Buna göre, Mart 2009 döneminde dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarı 744.65 TL oldu.
Tüketici Güven Endeksi hazırlayan TNS Global’e göre, Türkiye’de insanların yüzde 41’i Aralık 2008 ve Ocak 2009 aylarında peynir, süt, ekmek, et, yoğurt gibi temel gıda ürünlerinde bile harcamalarını kıstı.
Aslı sorulursa Türkiye’deki yoksullaşma, küresel krizden önce başladı. 2007’den 2008’e nüfus yüzde 1.3 arttı. Ama kesitte, ulusal gelir sadece yüzde 1.1 arttı. Dolayısıyla 1998 sabit fiyatlarıyla kişi başına düşen gelir 1418 TL’den 1415 TL’ye geriledi. Yani herkes yüzde 0.2 yoksullaştı. Ama esas yoksullaşma 2009 yılında yaşanıyor, yaşanacak.
Bu tabloda Türkiye’de her 7 haneden biri ekonomik yardım alıyor. Devletin resmi verilerine göre yardım alanların yüzde 59.4’üne akraba, komşu gibi eş-dost destek verirken, belediyelerin payı 6 yılda yüzde 8.8’den, yüzde 21.4’e çıktı. Yakacak yardımları da 2003’teki payının 2008 yılında yüzde 30.8’e çıkmasıyla dikkat çekti. Hanelerin yüzde 29.8’i de Sosyal Yardım Fonu desteğiyle ayakta duruyor.
Nihayet İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunları Vakfı’nın yaptığı araştırmaya göre, İstanbulluların yüzde 86.9’u krizden etkilendi, halkın yüzde 70’i borçla yaşıyor, bu borçların yüzde 62’si kredi kartı ve banka kredisi borcu, yüzde 24’ü kıyafetten, yüzde 23’ü ise gıda harcamalarından kıstı.
Borçlar büyüdü; daha da büyüyor…
Merkez Bankası’nın yayımladığı Finansal İstikrar Raporu’nda yer alan bilgilere göre, Türk halkı krize 123 milyar TL borçla yakalandı. 2008 yılı Eylül ayında halkın toplam borcunun harcanabilir gelirine oranı yüzde 22.6 idi. Bu oran 2006 yılında yüzde 18.1 olarak belirlenmişti. Demek ki, halkın borcunun harcanabilir gelirine oranında devamlı bir artış gerçekleşmişti.
İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın raporu Türk halkının borç batağına düştüğünü ortaya koydu. Her ay 120-130 bin yeni kişi borcunu ödeyemez duruma düşerken toplam rakam 1.6 milyona çıktı Ailelerin tasfiye olunacak kredi kartı borcu 3.6 milyar, bireysel kredi borcu 3.1 milyar TL’ye fırladı. Yılbaşından bu yana tasfiye olunacak kart sayısı yüzde 52, bireysel kredi oranı yüzde 68 arttı.
Türkiye’de günde 2 bin 602 ev ve işyerine haciz amacıyla icra memurları gidiyor. Yine günde 123 araç haczediliyor. Her gün ortalama 273 fabrika ve işyeri kapanıyor. Çek ve senetle ilgili verileri de ürkütücü. Her gün ortalama 26 bin 260 çek karşılıksız çıktığı için işlem görürken, 4 bin 312 senet de protesto ediliyor.
Bunların yanında krizle birlikte tüketicinin kredi kartına yüklendiği gözlendi. 2009 yılının ilk 6 aylık döneminde ekonomideki daralmaya karşın kredi kartı ile yapılan harcamalar ve nakit avans kullanımları yüzde 12 arttı. Böylece, kredi kartlarının ilk aydaki cirosu 98 milyar TL’ye ulaştı.
Öte yandan Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in verdiği bilgiye göre 2009’un ilk altı ayında karşılıksız çek nedeniyle ceza mahkemelerinde 159 bin 774 dava açıldı. Bu davalarda 221 bin 755 kişi hâkim karşısına çıktı. 2009’un altı ayında çek davalarında 1461 kişi hapse girdi.
Rakamlar, ekonomik krizin yaşandığı yıllarda karşılıksız çek suçlarının arttığını ortaya koydu. 1994 yılında 180 bin 656 karşılıksız çek davası vardı.
2000 yılında 262 bin 611 dava açıldı, 281 bin 881 kişi mahkemelik oldu. Ekonomik krizin yaşandığı 2001 yılında dava sayısı 307 bin 381’e ulaştı. 2002 yılında 177 bin 910 dava açıldı, 191 bin 40 kişi yargılandı. 2003’ten itibaren düşüşe geçen dava sayısı 2008 yılında yine arttı. 2008 yılında dava sayısı 211 bin 363, sanık sayısı ise 312 bin 516’ya çıktı.
Ayrıca bir yılda bankaların el koyduğu mallarda yüzde 100 artış yaşandı. 2008 Haziran’ında toplam 1.100 olan hacizli gayrimenkul sayısı 2009 yılının Mayıs ayında 2 bin 477’ye ulaştı. Bankalar, haczettikleri gayrimenkullerin fiyatlarını yüksek oranda kırarak satıyor.
Kapitalizmin küresel buhranıyla ağırlaşan ekonomi durumun verileri de, tek kelimeyle, korkunçtur!
Milli gelir dolar bazında yüzde 29.1 düşerken sanayi büyümüyor, kurulan şirket ve işletme sayıları yüzde 20 seviyesinde azalıyor, bütçe açığı gittikçe artıyor. Hükümet, durumu borçlanarak kurtarıyor. AKP iktidarının 149.1 milyar lira olan kamu iç borcunu 2009 Mayıs sonunda 322 milyar liraya yükselirken Türkiye hâlâ OECD’nin en yüksek faizi veren üç ülkesi arasında yer alıyor.
Özellikle de işsizlik…
1970’lerle birlikte yüzde 6 ile yüzde 9 arasında sabitlenen işsizlik, hükümetlerin en büyük derdi oldu. 2002’ye kadar tek hanede kalan oran AKP döneminde yüzde 13.6 ile Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi rekorunu kırdı.
Türkiye’de dört gençten biri boşta geziyor.
TÜİK’in açıkladığı Mayıs 2009 verilerine göre işsiz sayısı bir yılda 1 milyon 179 bin kişi arttı.
TÜİK’in işsizlerin içinde saymadığı “iş aramayıp çalışmaya hazır olan” 2 milyon 345 bin kişi eklendiğinde ise işsiz sayısı 6 milyon 121 bine, işsizlik oranı yüzde 23.3’e çıktı.
Türkiye’de 6.5 milyona ulaşan işsizlerin yaklaşık yüzde 20’sine denk gelen 1 milyon 300 bininin bulundukları yerlerden göç edebileceğine dikkat çekiliyor.
İşsizlik ve kriz, aynı zamanda çöküş/ çürüme demektir!
Örneğin İntihar etmek istedi ölmeyince çıldırdı… Bursa’nın Orhangazi İlçesi’nde kriz nedeniyle iflas eden ve pastanesini kapatmak zorunda kalan 28 yaşındaki Ayhan Balamur adlı esnaf, 5 Ağustos 2009 akşamı cinnet geçirerek işyerinin penceresinden atladı. İntihar teşebbüsü “başarısızlıkla” sonuçlanan Balamur, “ölmediği” için sinir krizi geçirdi…
Bunlar böyleyken, tekelci kapitalistleri kârları ise, yükselmeyi sürdürmektedir!
Konuya ilişkin verileri hızla sıralarsak:
Sabancı Holding’in 2009 yılının ilk yarısında net kârı 602.6 milyon lira oldu.
Koç Holding 2008 yılında konsolide satış gelirlerini bir 2007 yılına göre yüzde 19 arttırarak 55.6 milyar TL’ye, faaliyet kârını ise yüzde 40 artırarak 5 milyar TL’ye yükseltti. Böylece Koç Holding 2008 yılında 2 milyar TL net kâr elde etmiş oldu.
12 bankanın kâr tahminlerine yönelik anket, yeni bir kâr rekoru kırılabileceğini gösterdi.
Akbank 2009 yılın ilk 6 ayında 1 milyar 309 milyon TL net kâr elde etti. Bu da 2008 yılına göre yüzde 32’lik bir artışı ifade etti.
Ziraat Bankası’nın 2009 yılı altı aylık net kârı 1 milyar 785 milyon TL oldu. Bankanın yılın ilk yarısında toplam aktifleri ise 2008 yılı sonuna göre yüzde 12 artarak 117 milyar TL’ye yükseldi.
İş Bankası, 2009 yılının ilk çeyreğinde 2008’in aynı dönemine göre yüzde 9.2’lik artışla 606 milyon lira net kâr elde etti. İş Bankası’ndan yapılan yazılı açıklamada, bankanın aktif büyüklüğünün yılın ilk üç ayında yüzde 1.1 oranında artarak 98 milyar 608 milyon liraya yükseldiği kaydedildi.
Özetle 12 Eylül’ün piyasa ekonomisi bu tablonun yolunu döşedi…
VIII.3) İNSAN(SIZLIK) MI?
12 Eylül restorasyonun ekonomi-politiğinin yarattığı Türk(iye) insan(sızlık)ı ise, ulaştığı boyutlar itibariyle tam bir felakettir!
Ordu Valisi Ali Kaban, camilerdeki pisuarları “dini itikada ters olduğu” gerekçesiyle kaldırttığı uygulamalarını, “Müftülükteki arkadaşlarımız ‘ayakta bevletmek bizim itikatımızca doğru değildir’ dediler. Ben de dedim, ‘o zaman kaldırın. İtikadına ters bir şeyi niye koyuyorsun. Böyle saçmalık olmaz, kaldırın’ dedik yani” diye savunurken; toplumsal yarı çapı genişleyerek, derinleşen spüritualizm; inanılması güç karelerde somutlanmaktadır.
Örneğin Kayseri’den yola çıkan Hakan Ö. (33) ve Orhan Ç. (30), Çorum’da dini duyguları güçlü kişileri takibe aldı. Dolandırıcılar, kendilerini Hızır ve İlyas peygamberler olarak tanıtıp, cennetten yer verdiklerini, alacakları paranın iki katı olarak geri döneceğini söyleyerek 5 kişiden yaklaşık 20 bin lira değerinde ziynet eşyası ve nakit para alarak kayıplara karıştı.[38]
Toplum muhafazakârlaşırken; Türkiye’de “zina yapanın taşlanmasını doğru bulanların oranı yüzde 22”dir![39]
Prof. Yılmaz Esmer’in ‘Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması’, konuya ilişkin olarak düşündürücü veriler ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, Türkiye “dindar ve farklılıklara kapalı bir toplum”…
Muhafazakârlık eş zamanlı bir depolitizasyon ile pekişirken; lise öğrencilerine, yaşamlarında zorunlu bir kısıtlama durumu söz konusu olsa, nelerden vazgeçebilecekleri sorulduğunda alınan yanıt: Gençlerin yüzde 52.2’si cep telefonundan, yüzde 36.8’i kitaplarından, yüzde 57.6’sı giysilerinden, yüzde 45’i bilgisayarından, yüzde 45’i müzikçalarından asla vazgeçemeyeceğini ortaya koydu!
Kültür Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Dursun Koçer gençlerin kahve ve tarot falına göre yaşamlarına yön vermeye başladıklarını belirterek, “Gençler bilimden uzaklaşıyor” değerlendirmeyle ekledi: “Bu eğilimin artış nedeni gençlerin umutsuzluğunun artması, kaderciliğe yöneliş ve bilimden uzaklaşmadır…”
Muhafazakârlık ve depolitizasyona bir de büyük harflerle eklenmesi gereken; Erdal Atabek’in,Toplumlara ne oluyor? Toplum Çıldırıyor mu? Şiddetin Hak Olarak Görülmesi… Sorun Çözme Yöntemi Olarak Şiddet… Polat Alemdar sendromu adını verdiğim bu yöntem, yaygınlaşıyor. Şiddet artık bir kültürdür,” dediği koordinatlarda şiddetin toplumun derinliklerine dek nüfuz etmesidir…
Evet, sevgilisine kızan, aldatıldığını sanan/anlayan, borç batağına saplanan, takımı kazanan, doktora kızan, heyecan arayan, büyüdüğünün farkına varan, duvarda asılı duranı oyuncak sanan, izlediği filmlerde ve dizilerdeki “sıkarım, sıkarsın, sıkar” repliklerinin etkisinden kurtulamayanların Türkiye’sinde şiddet sıradanlaşmıştır…
Örneğin psikiyatr Dr. Ayhan Akcan keyfi olarak silah taşıyanların ruh sağlığının bozuk olarak nitelendirilebileceğini belirtiyor. Türkiye’de bireysel silahlanma sonucu meydana gelen ölümler her geçen gün artıyor.
Hızlı kentleşme, işsizlik, ekonomik zorluklar, hoşgörüsüzlük, medya, silahlanma… Sosyolog Nilüfer Narlı ve psikolog Halis Ulaş, iyice artan cinayet, şiddet olaylarını bunlara dayandırıyor. Tehlike büyük, çünkü şiddetin vahşeti her geçen gün daha da artıyor. Bunda şiddetin seyirlik olması da etkili, artık ölüm haberleri üstümüzden akıp geçiyor.
Emniyet Müdürlüğü’nün istatistiklerine göre 2006’da insana yönelik suçlar, 2005 yılına göre yaklaşık yüzde 60 arttı. Ayrıca Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün verileri de 2000-2007 yılları arasında suç sayısında yüzde 63 oranında artış olduğunu gösteriyor.
Araştırmalar, üç kadından birisinin şiddet gördüğünü gösteriyor. Üstelik aile içi şiddet sadece erkeğin kadınlara uyguladığı şiddetle sınırlı değil, annenin de çocuklara şiddet uygulaması söz konusu…
Devam edersek; Türkiye Cezaevleri’nde tutuklu ve hükümlü sayısı sekiz ayda yaklaşık yüzde 10 artarak 111 bin 294’e yükseldi…
Cezaevlerindeki tutuklu veya mahkûmiyeti kesinleşmemiş kişi oranının dünyada en yüksek olduğu ülkelerden biri Türkiye…
Muhafazakârlık, depolitizasyon ve şiddet şeytan üçgeni, kaçınılmaz bir çürüme + umutsuzluk toplumunu tepeden tırnağa, kuşatan yozluk, kirlilik, kabalık, çirkinlik, bozulma, yalan, riyakârlık, sahtecilik ve sonuçtaki niteliksizleşmeyle da devreye sokuyor…
Türkiye’nin dört bir yanında yaşanan şiddet olayları toplu katliamlara dönüşürken, olayların artmasının nedeninin işsizlik ve ekonomik kriz olduğu vurgulanıyor…
‘Toplumsal Etik Derneği’ Genel Başkanı Ahmet Akgün, “Türkiye genelinde 2007 yılındaki suç artışlarının 2006 yılına oranla yüzde 30 civarında olduğu”nu belirterek, “Her yaştaki insanımıza yönelik öldürme, darp etme, işkence etme, yakma gibi insanlık dışı eylemler, başta ekonomik kriz gibi etkenlerle insanların ruh sağlıklarının bozulması sonucunda olduğu kanaatindeyiz. Bu olaylar, hangi sebeplerle olursa olsun korkunçtur. Toplumun ruhi dengesi bozulmuştur,” diyor.
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ercan Tatlıdil de, Türkiye’de yaşanan krizin sadece ekonomik boyutunun, dar kalıpta değerlendirildiği vurgusuyla ekliyor: “Ülkemizde krizin sosyal ve kültürel boyutları sanıldığından çok daha ağır geçiyor. Aile içi şiddet ve sokaktaki şiddet önemli oranda arttı. Sosyal ve kültürel boyutlarını göz ardı etmemiz, krizi belki uzun yıllar atlatamayacağımızı gösteriyor.”
‘Sosyoloji Derneği’ Başkanı Prof. Dr. Birsen Gökçe de, olayları değerlendirdiğinde toplumu tanıyamaz hâle geldiğini söylüyor.
İşte buna birkaç somut örnek…
* Marmaris’te karın ağrısı şikâyetiyle hastaneye başvuran 14 yaşındaki M.Ö. bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Polis, küçük yaştaki annenin 2008 yılı ağustos ayında 2 kişinin cinsel istismarına maruz kaldığını belirledi![40]
* Afyonkarahisar’ın İhsaniye ilçesinde 13 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz ettikleri gerekçesiyle yaşları 16 ile 63 arasında değişen 16 kişi tutuklandı![41]
* Samsun’da bir kadın, 4 aydır birlikte yaşadığı Ali Göçek’i önce kafasına kızgın yağ dökerek yaktı, ardından 5 yerinden bıçaklayarak ağır yaraladı![42]
* Canı çekip bahçeden erik almak isteyen çocuk, gözünü hastanede açtı. Ağacından erik aldığı için çocuğu tüfekle yaraladığı öne sürülen kişi, gözaltına alındı![43]
* Bursa’nın Gemlik ilçesinde öfkeli bir baba, zincirle traktöre bağladığı kızını tarlada sürükledi. Kızının evden kaçtığını iddia eden babanın işkencesine ihbar üzerine olay yerine gelen polis dur dedi![44]
* Rize Belediyesi, 4.’sü düzenlenen “Yaz Etkinlikleri Rize Fuarı” kapsamında stant açarak dövme yapan gençler hakkında tutanak tutup, kovdu![45]
* İki yıllık evli kadın site bahçesindeki bankta başını eşinin dizine dayadı. Sitenin güvenlik görevlisi “Uygunsuz durumdasınız kameralardan gördük” diyerek kocayı tekme ve yumruklarla dövdü![46]
Bu tabloda somutlanan insan(sızlık)ı, 12 Eylül vahşeti yarattı…
IX) “SONUÇ YERİNE”: “OBAMANİA”YA SON!
12 Eylül her şeyi öyle savurdu, öyle dağıttı ki; toplumsal yapıdan beşeri münasebetlere, çarpıcı tahribatlar, deformasyonlar yarattı; yaratmaya da devam ediyor…
Ancak, bunun böyle gitmesi mümkün değildir; Çünkü Twenalis’in deyişiyle, “Hiçbir suçlu kendi yargıcından kurtulamaz”!
Şimdi yapılması gereken, gününüzde süregiden 12 Eylül sürecine, onun anlayacağı dilden radikal sosyalist yanıt(lar) üretmek ve bunun da, “Başka bir dünya mümkün” anlayışıyla ve “hataları” göze alarak olacağını unutmamaktır…
Evet, bu “lanet” kırılmaz, aşılmaz değildir! “Kendi” 12 Eylül’leri ile neo-liberal cehenneme sürüklenen kardeş halkların başkaldırıları bunu bize gösteriyor.
Bunun için gerekli alan tek şey, her bir devrimcinin, her bir radikal sosyalistin, her bir “sahici” demokratın, önce “kendi 12 Eylül’üyle” hesaplaşması, sinikliği, konformizi, umutsuzluğu, tüketim düşkünlüğünü, korkuları, ben-merkezciliği yüreğinden, bilincinden, yaşamından söküp atarak, yeniden “İsyan” etmesi ya da Nepal’i anımsamasıdır…[47]
Nepal’i “önemsemeyip”, “AB”ciliğe, hatta Obama’cılığa soyunanlar, hiç de az değil!
Örneğin “Obama ile Yeni Amerika”[48] amigoluğunu üstlenen Cengiz Çandar’a göre, “Obama: idealist realist”;[49] “Alçakgönüllü ve de tarihi önemde”dir![50]
Robert Fisk’in, “Vaiz, tarihçi, iktisatçı, ahlâkbilimci, öğretmen, eleştirmen, savaşçı, imam, imparator. Bazen Barack Obama’nın Amerika Birleşik Devletleri başkanı olduğunu unutuveriyorsunuz,”[51] diye haykırdığı gerçekler tablosunda güler misiniz, ağlar mısınız?
Kim bu Obama?
Ahmed Amrabi’nin, “Yeni yönetmenle eski tiyatro. Oyuncu ekibi ve kostümler değişiyor, senaryonun metni olduğu gibi kalıyor. Obama’nın Beyaz Saray’daki ilk altı ayına şu ana kadar eşlik eden ‘değişim’in içeriği bu… ‘Yeni Bush’ görüntüsü dış düzlemde daha net. Orijinal Bush, selefleri gibi gerçek anlamda bir başkan olmadı”![52]
David Ignatius’un, “Obama yönetimi ABD’nin dünyadaki imajını düzeltmeyi başarmış görünse de, ileride sorun yaşayabilir… ‘balon’ patlayabilir”![53]
Alper Turgut’un, “Beyaz adamın Obama maskesi”![54]
Ivan Eland’ın, “Obama realizmi Bush idealizminden daha mı iyi?”[55]
Münir Şefik’in, “… ‘Obama fenomeni’ sanıldığı kadar umut vaat etmiyor”![56]
Macid Ebu Diyak’ın, “Obama’nın daha uzlaşmacı görünen dış politikası yöntem yerine söylemdeki bir değişimden ibaret. ABD’nin adalet için siyaset değiştireceğini sananlar yanılıyor”![57]diye niteledikleri Obama; liberal yalanın aslı olmayan “kanıtı”dır!
“ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 22 Nisan’da Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde, Obama yönetimine ilişkin açıklamaları yani Pakistan, Filistin ve İran konusunda söyledikleri, Bush dönemi politikalarının değişmeyeceğini gösterir”ken;[58] Obama’nın ne olduğunu sergileyen gerçek kanıtlardan sadece dördü şunlardır:
Birincisi: Obama yönetimi, 2009’un Eylül ayına kadar savaş harcamaları için 760 milyar dolar bütçe ayrılmasına karar verdi. Bu rakam, II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD’nin en büyük savunma bütçesini oluşturuyor… ABD Temsilciler Meclisi, 2009’un eylül ayı sonuna kadarki sürede kullanılmak üzere 96.7 milyar dolarlık “savaş” bütçesine onay verdi!
İkincisi: ABD’de Yüksek Mahkeme, 11 Eylül saldırılarından sonra terör zanlılarına yapılan işkenceden ötürü, dönemin Adalet Bakanı, Federal Soruşturma Bürosu Başkanı ve eski Başkan Bush döneminin diğer yetkililerinin yargılanamayacağına karar verdi!
Üçüncüsü: Obama’nın Bush’un başlattığı ABD’nin müttefiki olan kimi ülkelerin gizli servislerini CIA hesabına çalıştırma politikasına devam ettiği ortaya çıktı!
Dördüncüsü: Önce işkenceci CIA ajanlarının yargılanmasını engelleyen Obama, şimdi de Irak ve Afganistan’daki ABD’li askeri personelin “terör” zanlılarına yaptığı kötü muameleyi gösteren fotoğrafların yayınlanmasına karşı çıktı! Amerikan askerlerinin Irak ve Afganistan’da esirlere kötü muamelelerini gösteren fotoğrafların yayımlanmama gerekçesi, “cephedeki askerleri tehlikeye atacağı ve Amerikan karşıtlığını tetikleyeceği”ydi!
Şimdi burada durup, eskilerde “solcu”, şimdilerde hızlı “AB”ci ve “Obamania”dan malûl birinin, Oral Çalışlar’ın dediklerine göz atalım:
“Ülkemiz solcularının önemli bir kesimi, her türlü sorunu ‘emperyalizmin oyunu’ üzerinden açıklamaya bayılırlar. Sevmedikleri kişileri de ‘ABD işbirlikçisi’ olarak suçlamak kolaylarına gelir…
Obama’nın başkanlığa seçilmesiyle birlikte ABD’nin bölge siyasetlerinde çok köklü bir değişiklik oldu. Obama, bölgede savaşı değil barışı tercih eden bir siyaset izliyor…
Emperyalizmin çıkarları her zaman çözümün çıkarlarıyla ters düşecek diye bir kural mı var?
Ülkemiz sol hareketinin gerçekten her kötülüğün altında emperyalizmi görmesi, bazen en temel gerçekleri algılamasına engel oluyor.”[59]
Liberallerin, ABD işbirlikçiliği tamı tamına budur!
Devrimcilerin, radikal sosyalistlerin, “Açılım resmi politikanın allanıp pullanması olarak kalabilir,”[60] diyen Kürtlerin bu mantık(sızlığ)ı kabullenmeleri mümkün ve muhtemel değildir!
Unutmayın! ABD Donanması Tümgeneral’lerinden Smedley D. Butler’in (1881-1940),“Donanmada 33 yıl geçirdim. Zamanımın çoğu iş çevreleri, Wall Street ve Bankacıların korumalığını yaparak geçti. Kısacası, kapitalizm adına haraççılık yaptım. 1909-1912 arasında. Nikaragua’nın uluslararası bankacılık şirketi Brown Brothers için temizlenmesinde yardımcı oldum. 1914’de Meksika’nın, özellikle Tampico’nun Amerikan petrol çıkarları için güvenlikli bir yer hâline getirilmesinde yardımcı oldum. 1916’da Dominik Cumhuriyeti’ndeki Amerikan şeker şirketlerinin çıkarlarını aydınlığa kavuşturdum. Haiti ve Küba’nın National City Bank oğlanlarının gelir devşirebilecekleri saygın yerler hâline getirilmesine yardımcı oldum. Yarım düzine kadar Orta Amerika cumhuriyetine Wall Street adına tecavüz edilmesine yardım ettim,” itirafı…
John T. Flynn’in, “Saldırgan düşman daima hırsızlık, cinayet, tecavüz ve barbarlık yolunu izliyor. Biz ise hep yüce bir misyonla, Yaratan’ın bize dayattığı, zaman zaman pazarlarını ele geçirsek de kurbanlarımızın ruhunu kurtarma, bazen kaza eseri petrol kuyuları ya da madenlerini yağmalasak da vahşi ve bunak ve paranoid halkları uygarlaştırma misyonuyla ilerliyoruz,” tespitiyle karakterize olan ABD emperyalizmi; yönetimde kim olursa olsun, insan(lık)a kan kusturan sömürgeci bir imparatorluk ve düşmandır!
Bu tartışmasız biçimde böyleyken; durmadan anımsanması gereken Mumia Abu-Jamal’in şu saptamasıdır:
“Yaygın inanışın aksine, konvansiyonel bilgelik kişiyi imparatorlukların bu en güçlüsüne karşı direnmenin çılgınlık olduğuna inandırmaya çalışır… Ama tarihin gerçekte gösterdiği, bugünün imparatorluğunun yarının külleri olduğu, hiçbir şeyin sonsuza dek süremeyeceği, direnmemenin üzerindeki tahakküme boyun eğmek olduğudur. İnsanın sergileyebileceği en büyük sağlık gösterisi, insan ruhunu bastırmaya tahakküm altına almaya ve sindirmeye çalışan kuvvete karşı direnebilmektir…”
Şimdi, başkaldıran, yolumuzu/ yönümüzü belirleyen devrimci geleneğimize, tüm tezviratlara inat,[61] daha sıkı sarılmalıyız!
Unutmayın! Channing’in, “Yanlışlık, bizim ilerlememize yardım eden disiplin kollarından biridir”; Harry Weinberger’in, “Dünyadaki en büyük doğru, yanlış yapmanın da doğru olduğudur,” sözleriyle betimledikleri; eğer, aşka ve hayata dair “11 Tez”e mündemiç şeyler ise, anımsanması gereken: Aldous Huxley’in, “Bundan 20 yıl sonra yaptıkların değil, yapamadıkların için üzüleceksin”; Oscar Wilde’ın da, “Oysa yaşamda bizi asıl yaralayan, yaptığımız hatalara hayıflanmaktır,” uyarılarıdır…
“Liberalizm günümüz kapitalizminin esas ideolojik besini, liberaller kapitalizmin esas bayraktarıdır,”[62] uyarısını bütünleyen son bir ek daha: “İnsanlık tarihinin işe yarar tek yorumu tarihsel materyalizmdir ve Marksizm, kendinin bilincine varan Tarih’in ta kendisidir,”[63] der Jean-Paul Sartre altını çize çize…
1 Eylül 2009 22:05:18, Ankara.
N O T L A R
[*] 5 Eylül 2009’da Tuzluçayır (Ankara) Menekşe Erbay Parkı’nda düzenlenen “12 Eylül ve Sonuçları” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… 9 Eylül 2009’da Samsun 78’liler Derneği’nin (Devrimci 78’liler Federasyonu) düzenlediği “12 Eylül Kâbusu: Karanlığı Yırtacağız” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… Newroz, Yıl:3, No:103, 10 Eylül 2009; Newroz, Yıl:3, No:104, 17 Eylül 2009…
[1] Kemal Özer.
[2] Bkz: Fikret Başkaya, Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına: Türkiye Ekonomisinde İki Bunalım Dönemi, Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı Yay., 2004.
[3] Bkz: Mustafa Sönmez, Türkiye Ekonomisinde Bunalım 24 Ocak Kararları ve Sonrası, Belge Yay., 1982.
[4] Davut Dursun, “24 Ocak Kararları”nı Hatırlayalım”, 27 Ocak 2009, http://yenisafak.com.tr/yazarlar/default.aspx?i=15017&y=DavutDursun
[5] Mehmet Altan, “Nerede Bu Sosyologlar?: 24 Ocak 1980 Bir Milattır”, Star, http://www.haberx.com/Ekonomi-Haberleri/Ocak-2009/24-Ocak-1980-bir-milattir.aspx
[6] Erdal Sağlam, “24 Ocak Kararları ve Değişim”, Hürriyet, 25 Ocak 2005, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=291202&yazarid=8
[7] İlk kez Mehmet Ali Birand’ın ‘12 Eylül Saat:04.00’ (1984) kitabında ortaya atılan, 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın “Yours boys have done it/ sizin çocuklar işi bitirdi” anlamındaki konuşması, 12 Eylül Darbesi içinde ABD’nin rolü konusunda tartışmalara neden olmuştur.Henze’den sonra Ankara’daki çocuklar başardı şeklindeki mesaj Başkan Jimmy Carter’a iletilmiştir. Paul Henze 2003’de bir gazeteye verdiği demeçte, “Bizim çocuklar işi başardı,” sözlerinin Mehmet Ali Birand’ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand 1997’de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze’i yalanlamıştı.
[8] Çayan Demirel, “Zindan’dan Okul Olur mu?”, Radikal Cumartesi, 29 Ağustos 2009, s.3.
[9] Ümit Boyner, “Ordu Çok Değişti, Artık Alıştığımız Kalıplardan Farklı”, Taraf, 31 Mayıs 2009, s.4.
[10] Mert Sinan, “Ergenekon’da Gelinen Nokta ve Sol”, Yol, No:16, Bahar 2009, s.7-8-9-10.
[11] Evrim Alataş, “Ergenekon ve Söylenmemiş Üçüncü Söz”, Radikal İki, 3 Mayıs 2009, s.4.
[12] “Derin Devletin Tamamen Yok Edilmesi Gerekir!”, Antikapitalist, No:54, Şubat 2009, s.5.
[13] Baskın Oran, “AKP’ye Bazen ‘Takdir’, Bazen ‘Tekdir’ Gerek”, Radikal İki, 22 Mart 2009, s.7.
[14] Bunlar böyleyken, Oral Çalışlar da ekliyor: “Kendilerini, ‘sosyalist’, ‘komünist’, ‘devrimci’, ‘ilerici’ diye birtakım sıfatlarla tanımlayanların bir kesimi, ülkede demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri savunanları kendilerince karalamak amacıyla ‘liberaller’ diye adlandırıyorlar. Memlekette onlara göre bir hakiki sosyalistler, devrimciler var, bir de burjuvazinin adamı olmuş demokrasi peşinde koşan ‘liberaller’…” (Oral Çalışlar, “Solculuk, Devrimcilik, Liberallik”, Radikal, 25 Mart 2009, s.11.)
[15] Hüseyin Hasançebi, “… ‘Ergenekon’ Neyin Davası?”, Sosyalist Emek, No:11, Şubat-Mart 2009, s.11.
[16] M. Kemal Kaçaroğlu, “12 Eylül ve Devrimci Hareket”, http://komunistforum.net/devrimci-kisilik-ve-devrimci-egitim/22132-12-eylul-ve-sol.html
[17] Hüseyin Ergün, “Darbelerde Solun Rolü Fecidir”, Taraf, 16 Haziran 2009, s.13.
[18] “Herkes Ergün’ü Yalanladı”, Cumhuriyet, 20 Haziran 2009, s.6.
[19] “Ufuk Uras Moderator” ufukmoderator@yahoo.com , 24 Haziran 2009.
[20] “Keşkenin ağacı yeşermez”.
[21] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, çev: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1994, s.311.
[22] Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları/ 1: Antisemitizm, çev: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1996, s.9.
[23] Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, çev: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1996, s.17-18
[24] Hannah Arendt, yage, s.17.
[25] Hannah Arendt, yage, s.19.
[26] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, çev: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1994, s.320-321.
[27] Hannah Arendt, yage, s.321.
[28] Albert Camus, Sisyphos Söyleni, çev: Tahsin Yücel, Adam Yay., 1992, s. 26.
[29] Evrim Alataş, Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer, İletişim Yay., 2009.
[30] A. Ömer Türkeş, “Unutmamak ve Unutturmamak İçin”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:440, 21 Ağustos 2009, s.8.
[31] Ömür Şahin, “Gençler Siyaseti Kirli Buluyor”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:427, 22 Mayıs 2009, s.16.
[32] Nasır Şimali, “Türkiye Amerikan Çıkarları Ağında”, Kuds ül Arabi, 15 Temmuz 2009.
[33] Arthur I. Cyr, “Türkiye’nin ABD İçin Önemi Tartışılmaz”, China Post, 31 Temmuz 2009.
[34] Nejat Eslen, “Türkiye’nin Jeopolitik Açmazları”, Radikal, 27 Temmuz 2009, s.15.
[35] Züheyr Macid, “Türkiye’yi Arap Coğrafyasında Daha da Sık Göreceğiz”, Vatan, 1 Ağustos 2009.
[36] İlyas Hana, “… ‘Yeni İran’ ve ‘Yeni Türkiye’ Rekabetine Hazırlanın”, Şark ül Evsat, 11 Mayıs 2009.
[37] Ali Bayramoğlu, “Asker Kışlaya Doğru Çekiliyor”, Taraf, 13 Temmuz 2009, s.11.
[38] Seyfettin Mete, “Hızır Yakalandı İlyas Aranıyor”, Cumhuriyet, 16 Ağustos 2009, s.8.
[39] Nilgün Cerrahoğlu, “… ‘Derin Türkiye’de Aşırıcılık (2)”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2009, s.11.
[40] “İstismar Kurbanı Çocuk Anne Oldu”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2009, s.8.
[41] “13 Yaşındaki Kıza Tecavüz”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2009, s.8.
[42] Cemil Ciğerim, “Önce Kızgın Yağ Döktü Sonra Bıçakladı”, Cumhuriyet, 13 Haziran 2009, s.6.
[43] “14 Yaşındaki Çocuk Bir Erik İçin Karnından Vuruldu!”, Radikal, 26 Mayıs 2009, s.8.
[44] “Kızını Traktöre Bağlayıp Sürdü”, Yeni Şafak, 3 Haziran 2009, s.9.
[45] Ömer Şan, “Dövme Skandalı Sürüyor”, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2009, s.8.
[46] Timur Tarlığ, “Bankta Uygunsuz Oturma Dayağı”, Hürriyet, 14 Temmuz 2009, s.3.
[47] “Gerçek bir devrimci ilerleme” kaydını düşerek ekliyor Samir Amin: “Düşünün. Genel bir köylü ayaklanmasını destekleyen bir özgürlük ordusu bir başkentin kapılarına dayanıyor ve halk da ayağa kalkıp kraliyet idaresini tahtından indirilerek etkili bir devrim stratejini yürürlüğe koymak için daha fazla gösteriye gerek duymayan Nepal Maoist Komünist Partisi (CPN-M) bağrına basıyor. Burada söz konusu olan, çağımızın en radikal ve başarılı devrimci atılımıdır ve bu nedenle bu atılım en umut verici olandır.” (Samir Amin, “Nepal: Umut Verici Bir Devrimci Atılım”, Monthly Review, No:21, Temmuz 2009, s.163.)
[48] Cengiz Çandar, “24 Saat Önce, 10 Yıl Sonra, 10 Gün Kala…”, Radikal, 28 Mart 2009, s.9.
[49] Cengiz Çandar, “Obama: İdealist Realist”, Radikal, 6 Haziran 2009, s.9.
[50] Cengiz Çandar, “Alçakgönüllü ve de Tarihi Önemde…”, Radikal, 5 Haziran 2009, s.11.
[51] Robert Fisk, “Veteriner Öncesi Okşanan Kedi Misali”, The Independent, 5 Haziran 2009.
[52] Ahmed Amrabi, “Obama Açık Sözlü Bush’dan Daha Tehlikeli”, Beyan, 1 Ağustos 2009.
[53] David Ignatius, “Obama Dünyaya Fena Borçlandı”, The Washington Post, 19 Temmuz 2009.
[54] Alper Turgut, “Beyaz Adamın Obama Maskesi”, Cumhuriyet Hafta Sonu, 23 Mayıs 2009, s.8.
[55] Ivan Eland, “Obama Realizmi Bush İdealizminden Daha mı İyi?”, Evrensel, 3 Temmuz 2009, s.10.
[56] Münir Şefik, “Obama’nın Maskesi Arapları Kahire’de de Kandıracak”, Arap, 28 Mayıs 2009.
[57] Macid Ebu Diyak, “Obama Değişim Değil, Yeni Bir Emperyalizm Söylemi Getirdi”, Sebil, 9 Nisan 2009.
[58] Münir Şefik, “ABD’den Değişim Beklemeyin”, Arap, 28 Nisan 2009.
[59] Oral Çalışlar, “ABD İstiyor, Fethullah Destek Veriyor”, Radikal, 19 Ağustos 2009, s.11.
[60] “DTP’li Gültan Kışanak ile Selahattin Demirtaş: Açılım Allı Pullu Resmi Politika Olur”, Radikal, 26 Ağustos 2009, s.11.
[61] “… Okuyana gaz vermek dışında hiçbir anlamı olmayan şiirsel sözler”i, “eleştiri adına”, (Roni Margulies, “Mahir, Hüseyin, Ulaş…”, Sosyalist İşçi, 12 Temmuz 2009, http://www.sosyalistisci.org/index.php/ariv/369-10-temmuz-09/316-goerue-mahir-hueseyin-ula) “sınırları ve sinirleri” zorlamak, Roni Margulies’de dahil hiçbir yazarın hakkı değildir!
“Yazar” dedim! “Yazarın birinci görevi tanıklık etmektir…” “[Yazar], özgürlüğün hep tehdit altında bulunduğu bir dünyada, onu anlama ve çağırma görevini üstlenir” (Jean-Paul Sartre, aktaran: Denis Bertholet, Sartre, Çev: Zühre İlkgelen, İthaki Yay., 2009, s. 260-302.) der Jean-Paul Sartre; Roni’ye kendisinde olmayan şeyi anımsatırcasına…
[62] Can Atalay, “… ‘Sol Liberaller’ veya ‘Liberal Solcular’la Meselemiz Nedir?”, Emek&Özgürlük, No:1, Eylül 2009, s.8.)
[63] Jean-Paul Sartre, aktaran: Denis Bertholet, Sartre, Çev: Zühre İlkgelen, İthaki Yay., 2009, s.441.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s