“11 TEZ”İN DAYANIŞMACI EĞİTİMİ NEDEN GEREKLİ?[*]



“İstemek, ‘İstiyorum’
demek değil,
harekete geçmektir.”[1]
“Yoksulların, ezilenlerin gerçek dayanışması ile birlikte öğrenmesi”ne mündemiç olarak “Eğitim ve Dayanışma” konusunda ne diyebilirim sizlere…
Ernesto Che Guevara, “Dayanışma halkların inceliğidir,” diyerek, onun insanî bir incelik/ gereklilikolduğunun altını çizerken…
Ya da “Güçsüzle güçlü arasındaki çelişkiye kayıtsız kalmak tarafsızlık değil, güçlünün yanında olmaktır,” haykırışıyla Paulo Freiere dayanışmanın nasıl bir militanlık olduğunu ifade etmişken…
Ya eğitim mi?
Steven Biko, “Ezenlerin elindeki en güçlü silah ezilenlerin aklıdır,” sözüyle uyarır hepimizi; A. Claudius da, “Kendi kendinin efendisi olmayan bir kimse özgür değildir,” diye ekler…
Evet, evet nihayetinde “Eğitim ve Dayanışma” radikal sosyalistler için “Bilmek ve yapmamak, bilmemektir,” diyen Çin Atasözünü unutmamak veya Antonio Gramsci, Tosca, Togliatti ve Terracini’nin çıkardığı ‘L’Ordine Nuovo’ gazetesinin 1919’daki sloganındaki üzere düşünüp/ davranmaktır:
“Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak…
Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak…
Örgütlenin, çünkü tüm gücümüze ihtiyacımız olacak…”[2]
“EĞİTİM” DEYİNCE…
“Eğitim” deyip geçmeyin…
“Egemen eğitim” denilen şey, nihayetinde düzene uygun kafaların imalatıdır…
Ernst Alexander Rauter’in ‘Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur’da[3]altını çize çize ifade ettiği gibi, egemen eğitim ile “Okulda insan imal edilir.”
Lafı hiç dolandırmaz Rauter; egemen eğitim açısından suçluyu hemen ilan edip “İnsan yapma olayına eğitim denir,” vurgusuyla devam eder.
“Aile çevresi, sinema, televizyon, tiyatro, radyo, gazeteler, kitaplar ve afişler de bir anlamda okuldur. Bilgi üretmeye yarayan her yer okuldur ve amacı olmayan hiçbir bilgi yoktur. Çeşitli nesneler yapmak üzere farklı farklı araçlar kullanılır. İnsan yapma aracı da bilgidir.”
Bu cümlelerle açılıp kısa ve son derece yalın bir şekilde meramını anlatan pasaj bir çıkışmayla bütünleştirilir: “Yaşama biçimimize bizden başka karar verecek kimse yoktur. Eğitimimizi planlayanlardan, hayatımızın gidişine burunlarını sokma yetkisini geri almalıyız!”
Rauter’ın yapıtı hepimize şunu da anımsatmadan geçmez: “Bizi yöneten bu mekanizmanın en önemli dişlilerinden biri, bazı istisnai durumlar dışında davranışlarımızı özgürce sergilediğimize inandırılmamızdır!”
“Çoğu insan soru sormayı görgü kurallarına aykırı bulur. Soru sormaktan utanmak insanları terbiye etmenin bir sonucudur.”
Bu nedenle egemen eğitim ve okulları söz konusu olduğunda, ilk dillendirilmesi gereken “Kimin yararına?” sorusudur…
Çünkü Rauter’ın haykırdığı gibi, “Tüm resmî öğretim tantanası insanlığa, onları yetenekli kurbanlık koyunlar yapmak dışında bir şey vermemiştir. Kurbanlık koyun yetiştirmek, bu hayvanlar ezbere şiir de okusalar, asla bir kültürel başarı değildir.”
Evet, egemen eğitimin, “… temel özelliği, bazı ürünleri kuvvetli bir ışıkla aydınlatmak, geri kalan her şeyi karanlıkta bıraktığına aldırmadan, ışığı bunlar yararına tekelleştirmektir,”[4]Jean Dubuffet’nin işaret ettiği gibi…
Oysa radikal sosyalistler, başka bir eğitimi yani Afrika Atasözü’nün, “Yüzmeyi ancak derin sularda öğrenebilirsin”; W. Goethe’nin, “Bu öğrenilmez, yapmak gerek; her eğitimin ilk ve son ilkesi budur”;[5]Çin Atasözü’nün, “Duyduğumu unuturum, gördüğümü hatırlarım, yaptığımı anlarım,” sözleriyle betimlenen başka bir dünyanın mümkün olduğuna ilişkin “11 Tez”ci eğitimi savunurlar…
“11 Tez”ci eğitimin amacı yeni bir politik ilişkidir; yani Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Yeni bir politik ilişki öneriyoruz, ters yüz edilmiş bir politik ilişki. Hükümet görevlilerinin kumanda değil, itaat ettiği, insanların itaat etmedikleri ama yönettikleri bir biçim,” diye ifade ettiği yeni bir paradigma…
DAYANIŞMA, DAHA ÇOK DAYANIŞMA!
Söz konusu eşitlikçi-özgürlük paradigmasının yaratılması, ancak ve ancak insan(lık)ın dayanışmacı organik eylemiyle mümkündür ki, bu da devrimci praksisten başka bir şey değildir…
Başka insanların acılarını, yoksunluklarını hissetmemiz ve duyarlılık geliştirmemizle oluşan dayanışma eylemi gelenekleşmiş toplumsal- insanî bir olgudur.
İbn-i Haldun’un da işaret ettiği gibi dayanışma, insan(lık)da bir topluluk bilincinin var olmasını gerektirir.
Değerini, tutarlılığının belirlediği dayanışma, toplumsal görev ve eylemdir.
Doğası gereği, “Ortaklık”ın/ “Komün”ün altını çizen dayanışma, insan(lar)ın tarihsel eylemi ile yaratılan bir devrimci praksistir.
Çünkü dayanışma gerekliliği, insan(lık)ın, yeniden güç bulduğu, ayakları üzerinde doğrulduğu bir dönemdir.
Sosyalizm’in anladığı anlamdaki gerçek modern dayanışma da insanlık onurunun bir gereği ve toplumsal bir görevdir. Ortaklaşa üretilenlerin ortaklaşa paylaşılması, ihtiyaçların ortaklaşa paylaşılması anlamındadır. Ahret mutluğuna havale edilen kişisel ve isteğe bağlı bir edim değil toplumsal bir vecibedir ve toplumsal yetki ve sorumluluğun hakemliği altında gerçekleşir.
Daha adil bir paylaşımın ve dayanışmanın geçerli kılınabildiği dönemlerde insanlar daha büyük toplumsal ilerlemeler göstermişlerdir.
Dayanışma kavramı, oldukça zengin bir tarihsel gelişim sürecine sahiptir; ve insanlık tarihi boyunca bazen ulaşılması gereken bir hedef olarak, sınıflı-sömürücü diktatörlüklere karşı birleşik başkaldırı eksenini oluşturmuştur.
Kamu otoritesine, iktidara bağlı olmaksızın aşağıdan yukarıya gerçekleştirilen bir eylemdir, çoğunlukla da ezilenlere mündemiç dayanışma kavramı ile örgüt kavramı arasında doğrudan bir ilişki vardır. Zira sağlıklı bir dayanışma örgütlerle, örgütlenmelerle gerçekleşebilir.
İnanç ve geleneklerle de ilintili olan dayanışma kavramı bir yandan da insan(lık)la ilgili sosyolojik bir kavram olup insan(lık)ın sosyal bir varlık olduğunun göstergesidir.
Kolay mı? Dayanışma insan(lık)ın en büyülü kavramlardan birisidir. İnsanlar dünya sorunlarıyla tek başına mücadele etmesi yerine bir araya gelerek ve ortak bir yaklaşım içerisinde beraberce hareket ederek, birçok başarılar elde etmişlerdir.
Çünkü insanlık tarihinde, bireylerin tek başına yapamayacakları birçok işin el birliği ile gerçekleştirilebileceği görülmüştür. Bu açıdan, dayanışma kavramının tanımı, insanların bir araya gelerek ortak bir eylem içerisine girmeleri biçiminde yapılabilmektedir.
Bu bağlamda insanlık tarihi incelendiği zaman toplumların oluşumunda dayanışma olgusunun önde gelen bir yere sahip olduğu görülmektedir.
Dayanışma olgusunun nasıl sonuçlara yol açabileceğinin en önemli göstergesi toplumsal devrimi olmuştur. Haksızlığa karşı isyanın bir araya getirdiği insanlar dayanışma içinde beraberce hareket ederek ortak bir siyasal hedef olan haksızlıklara son vermişlerdir.
Bu nedenledir ki dayanışmacı “11 Tez” eğitimine muhtacız…
“11 TEZ” EĞİTİMİNE İHTİYAÇ BÜYÜRKEN…
Özellikle kitaplar yeniden yok edilerek “zihniyet polisliği”nin güçlendiği bir dönemde, ya da Türk(iye) totalitarizmi olanca azgınlığıyla karşımız çıkarken dayanışmacı “11 Tez” eğitimine olan ihtiyaç büyüyor…
Kolay mı?
AKP’nin “demokrasi”den anladığı şeyin bir tür çoğunlukçu “demokrasi” dayatması olduğu ve bu sayede de muhafazakâr hegemonyanın sınıfsal ikiyüzlülüğünün polis devletlerine özgü despotlukta belirginleştiği bir eğik düzlemdeyiz…
10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi’nin önünde, eserleri Nazi ideolojisiyle bağdaşmayan yüzlerce yazardan Bertolt Brecht, Charles Darwin, İlya Ehrenburg, Albert Einstein, Friedrich Engels, Sigmund Freud, André Gide, Maksim Gorki, Ernest Hemingway, Franz Kafka, Jack London, Karl Marx, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig’ın kitaplarının yakıldığı (aynı eylemler, 34 üniversite kentinde de benzeri biçimde gerçekleştirildi; en az 30 bin değişik adlı milyonlarca kitap yakıldı) günlerden bugünlere insan(lık)ı özgürleştiren her şey egemen (resmî) ideolojinin saldırılarına maruz kaldı hep; 2011 Türkiye’sinde olduğu ve ‘Fahrenheit 451’de betimlendiği gibi…
1966’da film yönetmeni François Truffaut, kurgusal bilim yazarı Ray Bradbury’nin, 1951’de yazdığı ‘Fahrenheit 451’ başlıklı romanı aynı adla beyazperdeye uyarladı.
Daha çok anlatı sinemasının geleneklerine yakın düşen filmde Truffaut, gelecekteki bir dönemde kitap okumanın yasaklandığını, itfaiyenin yangın söndürmek için değil, ortalığı ateşe vermek için var olduğunu; nerede bir kitabın bulunduğu sezilirse, itfaiyeye haber verildiğini ve kitapların hemen yakıldığını anlatır.
Romanın ve filmin başkişisi, itfaiyede görev yapan, toplumdan kendini yalıtmış, kabuğuna çekilmiş bir hayatı olan Guy Montag’dır. Halkın bilgilenmesi ve bağımsız düşünmesinden korkan hükümet, kitapların yasadışı ürünler olduğunu ilan eder. Montag, kitapların yakılması işiyle görevlendirilir.
Arkadaşları itfaiyecilerin topladığı kitapları alev püskürten silahıyla ateşe verir. Günün birinde Montag, Clarisse adlı öğretmenle tanışır. Öğretmenin etkisiyle kitaplara merak salar. Bunu öğrenen karısı Linda Montag kocasını ihbar eder. Montag korkar kaçar. Kitap dostlarının gizlenerek yaşadıkları bir ormana ulaşır. Burada herkes bir kitabı ezberlemekle meşguldür; böylece gelecek kuşaklara aktarmak mümkün olacaktır…
Filmde, kaçışın bir kurtuluş yolu olmadığı; aslolanın kötülükle savaşım olduğu iletisi verilmektedir…
Gerçekten de gündelik hayattan, açık cezaevine dönüştürülen YÖK üniversitelerine ‘Fahrenheit 451’in yaşandığı Türk(iye) toplumunda, Dilek Kurban’ın ifadesiyle, “Akademik özgürlük de, tıpkı basın özgürlüğü gibi, bir ifade özgürlüğü ve demokrasi meselesidir.”[6]
Kolay mı? “Üniversiteye, onu doğuran siyasal, toplumsal ve tarihsel koşullardan hareketle ‘Üniversite = aklın egemen olduğu yerdir’ diyebiliriz,”[7]denilse de; açık cezaevine dönüştürülen piyasaya endeksli üniversitelerde bilim değil, polis egemendir!
Örneğin İstanbul Üniversitesi’nin Fatih ilçesi sınırları içindeki tüm fakültelerinde polise sınırsız arama yetkisi verildiği, yani polisin, üniversitenin ilçe sınırları içinde yer alan her binasında hatta çevresinde istediği zaman öğrencilerin çantasından poşetine, araçlarına ve özel kâğıtlarına kadar arama yapabileceği gibi…
Bu bile egemen eğitim(sizlik)in YÖK üniversitelerinin ne olduğunu yeterince ortaya koymuyor mu?
Hâlâ bilmeyen, görmeyen var mı?
“Sekiz yıllık AKP iktidarında üniversiteler yönetsel açıdan ilköğretim okulları düzeyine indirilmiş, öğretim üyelerinin ağızları kapatılmış, YÖK bir kukla tiyatrosuna dönüştürülmüştür.”[8]
Yani bir zamanlar “YÖK’ü eleştirenler şimdi protestolarda öğrencileri dövüyor.
Çevrenin merkeze taşınması veya Kemalist ideolojinin yerini muhafazakâr bir ideolojiye bırakması, tek başına demokratik bir dönüşümün anahtarı olarak görülemez.”[9]
Çünkü eğitimin AKP’si, CHP’si olmaz ya egemeni ya da ezileni olur; hepsi bu ve bu kadar…
TÜRK(İYE) EĞİTİM(SİZLİĞ)İ GENELİNE DAİR
Şimdi burada durup, Mersin Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi müdürü İbrahim Tol’un, kız ve erkek öğrencilerin birbirine 45 cm’den fazla yakınlaşmasını yasaklayabildiği Türk(iye) eğitim(sizliğ)i geneline dair birkaç noktaya dikkat çekmek gerekiyor…
Mesela AKP iktidarı döneminde; i) Kur’an kursu sayısı üçe katlandı. İmam hatip lisesi öğrencilerinin sayısı 71 binden 198 bine çıktı…
ii) Okul sayısı artarken eğitim kalitesi düştü. Sınavlarda sıfır çeken öğrenci sayısı arttı…
iii) Milli Eğitim Bakanlığı’nın önerdiği “100 Temel Eser”in dilleri dinselleştirildi. Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens”indeki karakterler “Hayırlı sabahlar” diye selamlaşırken, ‘Pinokyo’, “Allah rızası için” ve “Allah sizden razı olsun” şeklinde konuşturuldu. Pinokyo’nun marangoz babası Gephetto’nun adı da Galip Dede oluverdi…
iv) Her ilde art arda üniversiteler açılırken, yeterince yurt yapılmadı. 1.78 milyon üniversite öğrencisinden sadece 217 bini devlet yurtlarında kalabildiği için yurt bulamayan öğrenciler tarikatların kucağına bırakılıyor…
v) Yüz elli bin öğretmen açığı olmasına rağmen, 400 bin öğretmen iş kapısında bekliyor…
vi) 150 bin sözleşmeli-ücretli öğretmen açlık sınırının altında maaşlarla çalışıyor ve kadro bekliyor…
vii) Din kültürü öğretmenlerinin toplamı, fen bilimleri ile sosyal bilimlerdeki öğretmenlerin sayısından fazla…
viii) Yüz öğretmenin 92’si günlük gazete takip edemez duruma gelirken, sadece yüzde 6’sı sinema, tiyatro ya da konsere gidebiliyor…
ix) İlköğretim 4. sınıfta başlayan zorunlu din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerinin, ilköğretimin birinci, ikinci ve üçüncü sınıflarının da ötesinde anaokullarında bile verilebilmesinin önünü açan öneri kabul edildi…
x) Kadınlara pozitif ayrımcılık yapılarak 2023 yılında eğitimdeki yöneticilerin yüzde 51’inin kadınlar arasından seçilmesi yönündeki öneri reddedildi…
xi) Velilerden katkı parası alınmaması yönündeki öneri kabul edilmedi…
xii) Eğitim-Sen’in araştırmasına göre her 100 öğretmenden 80’i kart borçlusuyken; yine her 100 öğretmenden 5’i depresyonda; yüzde 52’si de ekonomik sorunları ve borçları nedeniyle stresli, gergin, sinirli…
Toparlarsak: Birçok alanda olduğu gibi eğitimde de fırsat eşitsizliği dağ gibi. İlköğrenimi zar zor bitirenin ortaöğrenimi, ortaöğrenimi bitirenin ise yükseköğretimi sürdürmesi, engelli koşuya benziyor. Dökülen dökülene. Sonuçta, üniversite çağındaki gençlerden kapağı üniversiteye atmış olanların oranı yüzde 36 gibi duruyor. Ama, burada soluklanıp bunun ne menem bir oran olduğunu sorgulamak gerek.
AKP iktidarı, üniversite sınav kapılarındaki yığılmanın dudak uçuklatıcı boyutlara ulaştığını ve ailelerin isyanını görünce çalakalem onlarca üniversite açtı, şirketler vakıf üniversitesi kursun diye de her tür tavizi bol keseden saçtı. Sonuçta, 2006-2010 döneminde 49 yeni devlet üniversitesi, 2007-2010 döneminde ise 25 yeni vakıf üniversitesi kuruldu. Böylece, eskiden her ile bir çimento, bir şeker fabrikası popülizminin yerini, her ile bir üniversite aldı ve 102’si devlet, 51’i vakıf olmak üzere toplam üniversite sayısı 153’e ulaşan bir görüntüye varıldı.
Yükseköğrenimdeki çapaçulluk, yükseköğretim kontenjanlarının arttırılması ile sürdü. 2008, 2009 ve 2010 yıllarında örgün yükseköğretim kontenjanları, bir önceki yıla göre sırasıyla yüzde 28.1, yüzde 16.6 ve yüzde 11.8 oranlarında arttırıldı ve 2010 yılında 672 bine ulaşıldı. Kontenjanlardaki bol keseden artışa paralel olarak örgün yükseköğretime yerleşen öğrenci sayısında da artış yaşandı ve 2010 yılı itibarıyla bu sayı 561 bine ulaştı. Böylece okullaşma oranı birden örgünde yüzde 36’ya, genelde yüzde 67’ye fırladı!.. Sonuçta, 3.3 milyon yükseköğrenimli gencimiz var görünüyor. Bunların 1.8 milyonu örgün, 1.5 milyonu açıköğrenimde. Gençliğin gazı alınmış gibi görünüyor ama dert çok, derman yok…
Bir kere açılan 49 üniversitenin çoğunun binası bile yok. Çoğu tabela üniversitesi. Rektöründen başka personeli olmayan üniversiteler var!..Yükseköğretim Kurulu (YÖK) başta olmak üzere, sistem tel tel dökülüyor. Bina yok, hoca yok.. Varsa da mezunlar tel tel dökülüyor. Kalite yerlerde sürünüyor.
Örgün öğretimdeki 1.8 milyon öğrencinin yüzde 9’u vakıf üniversitelerinde. Para burada da konuştu ve öğretim üyeleri vakıf üniversitelerine kapağı atmak için yarıştılar. Şimdi yüzde 9 öğrenciye karşılık, öğretim elemanlarının yüzde 10.7’si bu üniversitelerde. Öğrencilerin yüzde 33.3 ü, öğretim üyelerinin de yüzde 46.6’sı üç büyük ilde. Dolayısıyla bu illerde öğretim üyesi başına 29.3 öğrenci düşüyor. Varın, taşra üniversitelerinin hâlini siz düşünün…
Kalite neden yerlerde? Çünkü yükseköğrenime gerekli kamusal kaynak ayrılmıyor. Üniversite gelirlerinin yaklaşık yüzde 55’ini merkezi yönetim bütçesinden aldıkları ödenek, yüzde 33.1’ini döner sermaye gelirleri ve yüzde 11.9’unu özel gelirler oluşturuyor. 2010’da, yükseköğretime ayrılmış ödeneğin 372 milyon TL’den ibaret olduğu, bunun da genel bütçenin yüzde 1’inden biraz fazla bir miktar olduğunu görüyoruz. 3 milyon küsur yükseköğrenim öğrencisi için bütçenin yüzde 1’i!.. İşte eğitime verilen değer bu![10]
Ama bu kadar da değil…
KPSS’den son ÖSYM sınavı rezaletine yani Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanı (ÖSYM) Prof. Dr. Ali Demir’in açıklamalarının kimseyi ikna etmediği, yolsuzluğa uzanan traji-komik tablo da var!
Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç’ın ‘2010-2011 Eğitim-Öğretim Yılı Başında Eğitimin Durumu’ başlıklı raporda açıkladığı gibi, KPSS ile ilgili yaşanan kopya şaibesi bütünüyle eğitim sistemini sorgulamayı gerektirmektedir. Raporda sorunun sınava endeksli eğitim politikaları ve sınavları merkeze alan bir eğitim sisteminin oluşturulması olduğuna dikkat çeken Zübeyde Kılıç, 8 yılın rakamlarına bakıldığında, artan öğrenci sayısına karşın Milli Eğitim Bütçesinin, ortaya çıkan ihtiyacı karşılamaya yetmediğini dile getirdi.
Yine raporda, eğitimdeki harcamaların yüzde 65’inin personel harcamaları olduğu ve eğitimin finansmanının velilerin sırtına yıkıldığı ifade edildi. Bütçeden milli eğitime ayrılan pay da giderek düşüyor. 2002’de yüzde 17 olan oranın 2010 yılında yüzde 6’ya inmesi dikkat çekti.
Ama… Bunlara kulak veren çıkmadı…
KPSS ardından bir de ÖSYM rezaleti devreye girdi…
GENÇ OLMAK (VE KALMAK)
W. Goethe’nin, “Bir insan yirmi yaşında genç değilse, kırkında nasıl olsun?” sorusunun defalarca telaffuz edilmesi gerektiği koordinatlarda Türk(iye) toplumunda genç olmak (ve kalmak) zordur…
Kolay mı? Türkiye’de 11 milyon 547 bin çalışma çağındaki genç nüfustan 3 milyon 732 bini çalışıyor, 3 milyon 911 bini öğrenimine devam ediyor. Ankara Ticaret Odası’nın ‘İş’te Gençlik’raporuna göre Türkiye’de genç nüfustan 3 milyon 904 bini ne üretimde ne de eğitimde yer alıyor. 961 bini de ücretsiz aile işçisi. Ücret almayan ve sosyal güvenceden yoksun bu kesim de eklendiğinde atıllık oranı yüzde 34’ten 42’ye çıkıyor. Yani her 100 gençten 42’si ne istihdamda ne de okuyor.
Bunun yanında İstanbul’da 2010 yılında 31 bin 272 lise öğrencisini kapsayan bir araştırma ise uyuşturucu kullanım yaşının 14’e dek indiğini gösterip; uyuşturucu tedavisi gören hasta sayısı artarken AMATEM Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Cüneyt Evren, “Uyuşturucu kullanımının arttığını ve kullanım yaşının giderek düştüğünü söyleyebiliriz,”diyor…
Bir alay negatife rağmen, zor olsa da, Mustafa Suphi’den[11]beri önemi sıkça vurgulanan gençlik “Eğitim ve Dayanışma”nın önemli hedeflerindendir…
Çünkü genç olmak (ve kalmak) fiili, Küba’dan coğrafyamıza uzanan müthiş kazanımların altına imzasını atmıştır.
Örneğin belkemiksiz bir liberalin, Atilla Yayla’nın tezviratlarına karşın[12]Fidel Castro (ve Küba) ya da bugünlerde Ataşehir Deniz Gezmiş Parkı’nın açılışını yaparken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “12 Eylül ürünü mahkemelerde insanların idam edildiği süreçler yaşandı. Bugün yaşanan süreçle bir fark yok. Eğer bir yere bir yaşam adanacaksa, kendi yaşamımı halkın çıkarları için adamaya hazırım ben. Bedel ödemek gerekirse, hiç endişe etmeyin o bedeli de biz öderiz,” demagojileriyle sahip çıkmaya kalkıştığı Deniz Gezmiş gibi…
Evet, evet genç olmak (ve kalmak) fiili çok önemlidir; “entel-dantel” olmadan aydın olmak (ve kalmak) gibi…
AYDIN OLMAK (VE KALMAK)
P. D. la Rochelle’in, “Gerçek bir entelektüel her zaman partizandır, ama her zaman sürgünde partizandır: Her zaman inanç insanıdır”; J. P. Sartre’ın, “Benim için entelektüel yasal ve toplumsal bir birliğe uyan, gene de o birliği yadsımaktan geri durmayan kimsedir,” diye tanımladığı aydın, işi ya da eğilimleri gereğince düşünce konularıyla, buna bağlı olarak toplum sorunlarıyla ilgilenen insandır.
Aydın olmak (ve kalmak) bir “duruş”tur.
Tıpkı bir vadinin yamacındaki bir ağacın; rüzgâra, kara, fırtınaya, soğuğa, sıcağa, kışa, yaza, kayalardan kopan kocaman taşlara karşı duruşu gibi bir duruştur.
Sözünü ettiğim “duruş” hem geçmişte hem de çağımızda katlanılması ağır riskler taşır. Muhalif düşünceler savunmak ve dile getirmek her zaman tehlikelidir. Ateşli düşüncelere sahip olmak ateşle oynamaktır.
Tıpkı Bruno, Sokrates, Hallac-ı Mansur, Pir Sultan, Şeyh Bedrettin gibi, ağır bedeller ödemeyi göze almaktan durmadan…
Entelektüel “duruş” taraf olmayı “olmazsa olmaz” kılar.
Bu özelliğiyle de o her daim temsil edilmeyeni temsil eder.
İktidarın karşısında ezilenlerin yanındadır.
Onun ilkesi, “non serviam/ hizmet etmeyeceksin”dir; bu da doğaldır ki iktidara, otoriteye, ulusal ve uluslararası şirketlere hizmet etmemektir…
Özetle “Entelektüel evcilleşmeyecek, tekdüzeliğe teslim olmayacaktır…”
Örneğin J. P. Sartre gibi bir entelektüeli anımsadığında şunları der E. Said: “Onun kendine özgü davranışları, tüm benliğiyle kendini savunduğu davaya adaması, gösterdiği saf çaba, göze aldığı riskler, iradesi sömürgecilikle, bağlanmayla ya da toplumsal çatışmalarla ilgili sözleri, hasımlarını küplere bindiren, dostlarını heyecanlandıran özellikleri gelir aklımıza” Sartre Fransa’nın Cezayir politikasına ve Vietnam savaşına karşı çıkmıştır. Sartre’ın bu tutarlı duruşu ve temsil edilmeyenlerin yanında olması etkileyicidir.”
“Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür. Bunu savunma hattını gevşetmek veya temellerinden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak işine ihanet etmesi demektir…”[13]
Evet E. Said’in altını defalarca çizdiği üzere, “İktidara hakikâti söylemek”le mükellef olan aydın, sanıldığı gibi bol miktarda olmayan, olması da mümkün olmayan “nadide” bir gerçekliktir!
BELGE DEĞİL BEŞİKÇİ
Önüne geleni “aydın” ilan eden malumatfuruş ucuzlukları bir kenara bırakırsak; Yıldırım Türker’in, “Ona saldırılır. Çeşitli dönemlerde özellikle yoğunlaşır bu saldırılar, ama ona genel olarak saldırılır. Duruşuyla, bu topraklarla ilişkilenme biçimiyle, üslubuyla; her şeyin ötesinde o hiç alışık olmadığımız üslubuyla çeker bu saldırıları. Vasat, oportünist, gözü dönmüş statüko gardiyanları onun temsil etmeye hiç soyunmadan temsil ettiğini bildikleri şeylere tahammül edemezler. Sözünü dolaşıma sokmaya çalışırken bir unvan peşinde olan ham düşünce erbabı da çoğunluk kendini onunla tartmaya, onunla hesaplaşıp, ona haddini bildirmeye çalışır,” diye göklere çıkardığı Murat Belge, bizim kastettiğimiz aydın değildir…
Biz “Aydın” deyince; İsmail Beşikçi’yi hatırlarız…
“İsmail Beşikçi, Türkiye’nin ve dünyanın XX. yüzyılda yetiştirdiği en önemli entelektüellerden biri. Buradaki entelektüel kavramı bilgi üreten ve yayan insandan ziyade, kendi devletine ve egemenlere karşı hakikâti söyleyen, tabuları yıkan, yasak konulara değinen, yalanları deşifre eden, horlanan ve dışlananların yanında, onların sesi olan, gösterdiği bu cesaret ve ahlâk nedeniyle de çeşitli bedelleri ödemeyi göze alan kişidir.”[14]
7 Ocak 1939’da Çorum İskilip’te Türk bir ailenin çocuğu olarak doğan Beşikçi, Kürt’ün ve Kürtçenin varolduğunu ve sadece varoldukları için zulüm gördüklerini 1960’larda söyledi. Türk resmî ideolojisinin yalanlarını ve bundan daha vahim olan suskunluklarını dile getirdiği yıllar 70’li yıllardı. Kürt hareketinin, Kürt halkını dönüştürdüğünü ve kişilikli bir halk hâline getirdiğini söylediği 80’li yıllarda, aydın ya da bilim insanı olduğunu vehmedenlerin birçoğu devletin inkârcı yaklaşımlarını parlatmak için ellerinde toz bezleri, esas duruşta bekliyorlardı.
İsmail Beşikçi, tefekkürün zahmetli patikalarında sabırla dolaşmaya daha üniversite öğrencisiyken başlamış bir düşünce insanı. Onun düşünsel yolunu belirleyen, Doğu’yla tanışması, başlı başına bir dil olarak Kürtçenin ve Kürtlerin varlığını keşfetmesi olmuş. Resmî ideolojinin anlatısıyla Doğu’da yaşayıp gördükleri arasındaki farklılığın zihninde yeşerttiği şüpheler, onu, Kemalizm ve Kürt meselesi üzerine daha fazla düşünmeye itmiş. Dönemin -resmî anlatıyla az çok ahenk içindeki- sosyal bilimlerine hâkim olan yaklaşımda da ya Kürtler yoktur ya da var sayılsalar bile bir kalkınma sorununun nesnesidirler; çözüm planlı bir ekonomik ilerleme ve sosyal politikalardır. Dolayısıyla Beşikçi’nin kuşkusunun muhatabı, resmî söylem olduğu kadar hâkim sosyal bilim anlayışı da olmuştur. Bu nedenle de düşünceleri onu yalnız mevcut iktidarlarla değil, bizzat çalışma arkadaşlarıyla, meslektaşlarıyla da karşı karşıya getirmiştir.
Beşikçi, Kürt değildir. Meseleye ilgisinin altında etnik bir hassasiyet yatmaz. Onun şüpheleri, bir Türk olarak, üstelik konforlu sayılabilecek bir akademik yaşantının içindeyken belirmiştir. Görünen o ki, Beşikçi giderek radikal bir konum benimseyeceği meselenin peşine mağduriyetini değil, muktedirliğini sorgulayarak düşmüştür. Belki bu yüzden, Türkleri de Kürtleri de tedirgin bir şaşkınlığa düşürmüştür.
Devlet de boş durmamış, bütün bunların karşılığında, bedel olarak Beşikçi’yi üniversiteden tasfiye etmiş, 17 yıldan fazla cezaevlerinde tutmuş, kitaplarının tamamını yasaklamıştır.
Kolay mı?
O Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın, “Benim, bir Türk aydını olarak, Siyasal Kürtçü akımların kundakçılığını yapan toplumsal bir aktörün, akademik kuruluşlarda görev yapmaması hususunda eğer bir dahilim olmuşsa, bundan da onur duyarım,”[15]satırlarında kendinden memnun milliyetçi-mukaddesatçı ihbarcılıkla akademiden uzaklaştırıldı…
O ne yazdıysa “ceza”landırıldı!
Bugün Beşikçi’nin hangi kitaplarına ulaşabiliyoruz, hangilerine ulaşamıyoruz?
Cevap çok açık: Sahaflarda ya da kitaplığınızda yoksa hiçbirine!
1990’larda Yurt Kitap-Yayın, İsmail Beşikçi’yle ve de hakikâtle diyelim, kader birliği yaptı. Yayınevinin sahibi, Beşikçi’yle beraber (ve ayrı) hapis de yatan Ünsal Öztürk’ün ‘İsmail Beşikçi’ kitabındaki yazısını okumak şart. Durumu tek bir kelime özetliyor: “Trajik”.
Bazı eserler hakkında 2-3 ayrı mahkemede açılmış davalar var: ‘Devletlerarası Sömürge Kürdistan’, ‘Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürt Sorunu’, ‘Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu’, ‘Kürtlerin Mecburi İskanı: Tunceli Kanunu’, ‘Zihnimizdeki Karakolların Yıkılması’ bunlardan birkaçıdır…
Özetle Banu Güven’in de işaret ettiği üzere, “Yalnızca düşünceleri ve hakikâte inancı nedeniyle hayatının 17 yıl 2 ayını cezaevinde geçirmişti Beşikçi Hoca. Sistemden nasıl dışlandığını anlattı. Cezaevinde yaşadıklarını anlattı. ‘Kürt diye birşey yoktur’ diyen komutana, ‘Pekiyi Oğuz Türkleri XI. yüzyılda Anadolu’ya geldiğinde burada kimler yaşıyordu?’ diye sorduğu için işkence görmüştü. ‘Şunun bileklerin parmaklarını kırın dediler. Beni epey hırpaladılar o gece’ diye anlattı işkence hikâyesini. Sakin, kibar, mütevazı, sade, hakiki bir insan”,[16]yani İsmail Beşikçi…
NİHAYET
Evet, “11 Tez”in dayanışmacı eğitimi kısaca bunlardan ötürü gerekli.
Yani kapitalizmin “eğitim”i piyasa talepleri doğrultusunda izleyen eleştirisiz robotlardan ötesini üretmeye istekli ve muktedir olmadığı için…
Yani kapitalist eğitimin Türk(iye) versiyonu bugün ağır bir baskı ve pespayelik sarmalında bir “fars”a dönüştüğü için…
Yani kapitalizmi yıkarak insanın insanlığından kaynaklanan tüm potansiyellerini hayata geçirmesini sağlayacak bir sistemi kurmaya istekli ve muktedir insanlar, ancak 11. Tez’e yaslanan dayanışmacı bir eğitimle biçimleneceği için…
Yani Bruno’ların, Hallac-ı Mansur’ların, Pir Sultan’ların, J. P. Sartre’ların, İsmail Beşikçi’lerin aydınlattığı yolun taşları ancak 11. Tez’in dayanışmacı eğitimi ile döşenebileceği için…
Yani egemen eğitim(sizlik)in suratına Leyla Halid’in, “Bir davaya inandığında, onun için her şeyi göze alabilirsin,” ya da Emile Zola’nın, “Siz gerçeği gömebilirsiniz, ama gerçek yer altında durmayacaktır. Bir gün öç alan bitkiler hâlinde her yerde fışkıracaktır. Fırtınanın nereden geleceğini bilemem ama mutlaka gelecek, ülkemiz her şeyi öğrenince ayaklanıp adaletin yerine getirilmesini isteyince kin ve öfke yaman olacaktır. Ve o öfke halkı aydınlatmak olanağı elindeyken bunu yapmayanları kasıp kavuracaktır,” sözlerindeki kararlılıkla haykırmak için…
7 Nisan 2011 14:56:22, Ankara.
N O T L A R
[*] 9 Nisan 2011 tarihinde Odak Dergisi’nin düzenlediği “Eğitim ve Dayanışma” etkinliğinde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:5, No:186, 14 Eylül 2011; Newroz, Yıl:5, No:187, 21 Eylül 2011…
[1]A. Maurrois.
[2]Franco Lombardi, Antonio Gramsci’nin Marksist Pedagojsi, çev: Sibel Özbudun-Başak Ekmen, Ütopya Yay., 2000.
[3]E. A. Rauter, Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur, Kaldıraç Yayınevi, 2011.
[4]Jean Dubuffet, Boğucu Kültür, çev: İsmet Birkan, Dost Yay., 2005, s.13.
[5]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.357.
[6]Dilek Kurban, “Akademi Niye Susuyor?”, Radikal, 19 Mart 2011, s.15.
[7]Mehmet Yılmaz, “Üniversite = Evren Kent Değildir!”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1251, 11 Mart 2011, s.18.
[8]Hikmet Çetinkaya, “Coplu Demokrasi Özgürlük mü?”, Cumhuriyet, 31 Aralık 2010, s.6.
[9]Armağan Öztürk, “YÖK’leşmek”, Radikal İki, 3 Nisan 2011, s.7.
[10]Mustafa Sönmez, “Yükseköğretimde Paragöz Niyetler”, Cumhuriyet, 28 Mart 2011, s.12.
[11]“Münevver ve inkılâpçı gençlerimiz, beyaz yakalı frenk gömleklerini ve parlak kılıçlarını omuzlarından atarak eli nasırlı mazlum halkımızın arasına girerler ve Komünist Fırkası saflarında bütün hayat ve mevcudiyetlerini biçare bahtsız işçi ve çiftçilerimizin açlık, karanlık ve kulluktan kurtulmaları yolunda feda ederlerse, halkımız hakikî ve içtimai inkılaba doğru yükselecek, memleket yağmacılar elinden tamamen kurtulma iktidarını gösterecek ve böylece komünist şarkta büyük bir amele fırkasının mümessili sıfatıyla beynelmilel inkılapçılar arasında hürmetli bir yer tutmaya hak kazanacaklardır.” (Mustafa Suphi, 29 Ocak 1921.)
[12]Atilla Yayla, “Biz Diktatörlerin Sosyalist Olanını Severiz”, Zaman, 4 Mart 2011, s.26.
[13] Edward Said, Entelektüel, çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 1995.
[14]İsmail Beşikçi, derleyenler: Barış Ünlü-Ozan Değer, İletişim Yay., 2011.
[15] Orhan Turkdogan, “Sayin Derya Sazak’a Cevap: Derya Sazak’in Ismail Besikci ile Yaptigi Roportaj”, 3 Ağustos 2009, http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=213177
[16]Banu Güven, “Yayına Sığmayanlar”, Radikal Kitap, Yıl:10, No:523, 25 Mart 2011, s.28-29.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s