1 MAYIS’(LAR)DAN GELECEĞ(İMİZ)E[1]



“Dema borî, ne pesindarîya
tiştekî ji bo dema niha,
qadeke hê ronakbir pêşkeş dike.”[2]
2011’i 1 Mayıs’ında kulaklarımda, başkaldıran insan(lık)ın mücadele tarihine 1 Mayıs geleneğini armağan eden Chicago’lu proleterlerden Lous Lingg’in, “Sizi tanımıyorum! Sizin kanununuzu, kuvvete dayanan yetkinizi tanımıyorum! Bu yüzden asın beni!” George Engel’in, “Hakları yalnız imtiyazlı sınıflara göre ayarlanan ve işçilere hiç hak tanımayan hükümete ve onun kurumlarına saygım yok benim…” haykırışları çınlıyor.
8 saatlik işgününün kabulü için 1886 yılının 1 Mayıs’ında bir günlük greve giden Onlar 350 bin işçi ile hayatı durdururken, 40 bin işçi Chicago sokaklarını teslim alır…
Sonrası malum… 1 Mayıs’(lar)ı insan(lık)a armağan edip, tarihte yeni bir sayfa açan Amerikan proleterleri, egemen şiddet ve provokasyonlara kurban edilirler…
Düzmece gerekçelerle yargılanıp, idam sehpasına götürülürler. Yani Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer, George Engel ve diğerleri… 1886’da Amerika’yı saran işçi grevleri ve eylemler dalgasının sorumlusu olarak “Sekizler Mahkemesi”nde idamla yargılanıp, bir yıl sonra dördü asıldı, Louis Lingg ise hücresinde “ölü bulunur”…
1 Mayıs 1886’da kana bulanan Haymarket’te, “Bu ateşi asla söndüremezsiniz,” diye haykıran Onlar biz(ler)e, Kızıldere gibi ölümsüz bir mücadele geleneği sunarlar.
Geçerken, ‘Kızıldere Eylemi Fenomenal Bir Olgudur’ başlıklı yazısında Teslim Töre’nin, “XX. yüzyılın devrimleri, sınıf mücadelesi temelinde, işçi sınıfının ideolojik, politik, örgütsel öncülüğünde gerçekleşmiştir. Çin gibi henüz işçi sınıfının olmadığı ülkelerde bile gerçekleşen devrim böyle nitelenmiştir. Hiç birisinde, insanî değerler yer almamış ve insan özne olarak görülmemiştir. O nedenle de çöküp gitmişlerdir. Birçoğumuz bu devrimlerden hangisinden yana (Çin, Sovyetler, Arnavutluk vb.) olduğumuzun kavgasını vererek, bir birimize girerken, Mahir örgütünün kurmayları ile birlikte, canını koyarak, devrim mücadelesine insanî değerleri katıp, farklı bir bileşen yaratmıştır. Söz konusu bileşen XXI. yüzyıl devrim mücadelelerinde daha net görülmektedir. XX. yüzyıl devrim mücadelelerindeki formülasyon, XXI. yüzyıl devrim mücadelelerinde geçerliliğini kaybetmiştir.
İşçi sınıfı, XXI. yüz yıl devrim mücadelesinin dinamiklerinden bir tanesidir, ama biricik olanı değildir. Kadın, çocuk, gençlik gibi katmanlar, insan hakları, demokrasi, özgürlükler, doğayı koruma vb. gibi insanî değerlerde sınıf mücadelesinin eşit bileşenleri olarak mücadeledeki yerlerini almışlardır. Hem gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerde, hem de Tunus, Mısır gibi geri kalmış ülkelerde, toplumsal ilerleme süreci, bu bileşenlerle birlikte ilerliyor. Söz konusu bileşenlerin oluşturmuş olduğu toplumsal doku özelliği, gelecekte kurulacak olan sosyalizmin, proletaryanın ya da başka her hangi bir katmanın ‘diktatörlüğü’ değil, hümaniter, insancıl, sevecen, adil, ahlâk ve adalet sahibi bir sosyalizm olacağına işaret ediyor,” satırlarını aktarırken, anımsatayım:
İşçi sınıfının önem ve konumunda değişen bir şey, kesin kes  yok.
“Kolektif” özellikler kazanan işçi sınıfı, insan(lık)ın topyekûn proleterleştiği bir kesitteki biçimlenişiyle karşımızdadır.
Ki buna da ‘Kapital’in III. cildinde ifade edilen “kolektif proletarya” diyebiliriz…
Bu açıdan XX. yüzyıl gibi XXI. yüzyıl da işçi sınıfı mücadelelerinin damgasını vuracağı bir tarihsel kesit olacağı gibi, işçi sınıfının mücadelesi, kendisiyle birlikte “Kadın, çocuk, gençlik gibi katmanlar, insan hakları, demokrasi, özgürlükler, doğayı koruma vb” diye kategorize edilen “bileşenleri” de kurtaracaktır.
Tam da bundan ötürü 1 Mayıs’(lar)ın önemi hâlâ yaşamsaldır…
“YENİ DÖNEM”
Evet, III. Büyük Bunalım ve isyanlar dünyasında 1 Mayıs 2011 çok önemlidir; çünkü “yeni bir dönem” kapıdadır…
Kimse inkâr edemez…
Neo-liberal saldırganlık, “Yeni Dünya Düzen(sizlik)i” (“YDD”), “Tek kutuplu dünya” söylenceleri, “Elveda başkaldırı” yalanları için deniz tükendi, yolun sonuna ulaşıldı…
Gerçekler dünyasına “Hoş geldiniz”…
Sürdürülemez kapitalizm açısından “80’lerde başlayan ‘restorasyon’un iflası, 2007’de patlak veren mali krizle birlikte, pratikte ve ideolojik olarak tamamlandı. En temel varsayımları bizzat bu restorasyonun özneleri, sermayenin sözcüleri tarafından sorgulandı, medyada günah çıkarma seansları yaşandı, yaşanıyor. Bundan sonrası artık yalnızca çürümedir!
80’lerde sermayenin, ‘Başka seçenek yok!’ sloganıyla başlayan saldırısının ideolojik ifadesi neo-liberalizm, küreselleşmecilik oldu. Bu restorasyon döneminde, emekçi sınıfların çoğu kazanımları ellerinden alındı. Gelişmekte olan ülkelerin, klasik sömürgecilikten çıkarken geliştirdikleri ‘ulusal projeleri’ tasfiye edildi, ekonomileri uluslararası sermayenin serbest kullanımına açıldı. Sonra, Afganistan ve Irak’ta sömürgecilik geri geldi. Böylece kapitalist sınıfın özgürlükleri tümüyle restore edildi, egemenliği pekişti.
Bu dönemde, siyasal eşitliğin yerini, piyasa eşitliği aldı. Demokrasi, insanlığın eşitçe, özgür ‘konuşma’, irade beyan etme, özyönetim hakkı olmaktan çıkarak genel seçimlere, özgürlük de tüketim özgürlüğüne indirgendi. Bu dönemde insanlığın ortak yaşam kaynakları sermaye tarafında acımasızca mülksüzleştirildi.
Kültürel yaşamımız ise bir taraftan, her türlü evrensel hakikât düşüncesini yadsıyan, haz odaklı, egoist postmodern öznelliklerle, bedenin hazlarını yadsıyan, intihar eğilimli (bedenini kurban ederek yeni bir yaşama geçmeyi arzulayan) teolojik öznellikler arasındaki çatışmaya sıkıştı. Bu dönemde sermayenin dinin içini boşaltarak metalaştırdığını, kolonize ederek kendi özgün baskı araçları, beden kontrol mekanizmaları arasına kattığını da gördük.
Bu dönemin nasıl acımasız bir sınıf saldırısı, mülksüzleştirme süreci olduğu, neo-liberalizmin devletin içindeki demokratik kalıntıları tasfiye ettiği artık açıkça gözler önüne serilmiştir. Restorasyon döneminde faiz/rant üzerinden büyük birikimleri gerçekleştiren mali sermaye, mali kriz patlak verince, ABD başta olmak üzere birçok ülkede devlete el koydu, kendi ‘yönetim komitesine’ çevirdi. Çalışanlar işlerini, evlerini, ömür boyu biriktirdikleri güvenlik akçelerini kaybederken hükümetler bankalara devasa kaynaklar aktardılar. Böylece sermaye kurtarılırken oluşan devasa kamu borçları, gelecek kuşakların gelirlerini daha şimdiden sermayeye transfer etmiş oluyordu.
Şimdi dönemin en ‘gebe’ olgusu devletlerin, sermayeyi kurtarırken üstlendikleri mali krizleridir. Devletler bu mali krizi aşabilmek için, emekçilerin gelirlerine ve haklarına yüklenecekler. Bu krize ilişkin, sermayenin projesinden farklı tüm diğer olasılıkları, restorasyon döneminde ağızlarına almadıkları ‘toplumsal çıkar’ adına bastıracak, farklı seçeneklerin gündeme gelmesini engellemeye çalışacaklar.
Emekçiler kriz süresinde yaşananları görmüş olmanın kızgınlığıyla yükün üzerlerine yıkılmasını kabul etmeyecekler; İspanya’dan Portekiz’e, Yunanistan’a, Kırgızistan’a, Çin’e kadar, hatta Fransa’da, İngiltere’de direnecekler, direnmeye başladılar. TEKEL işçileri, TARİŞ işçileri de bu yükselmekte olan dalganın bir parçası…
Şimdi, bir başka toplumsal yaşamın kurulabileceğine, servet eşitsizliğinin toplumdan ayrı, onun üzerinde bir baskı aracı olarak yaşayan asalak bir devletin aşılabileceğine, tüm bunların bir gün gerçekleşeceğine ilişkin hiçbir güvence aramadan, inanma cesaretini gösteren öznelere büyük görevler düşüyor. Örneğin, restorasyon döneminin, bir önceki sermaye birikim modelinin, emekçi yaşamlarının ve öznelliklerinin tasfiye edilmesi sürecinde bizi sermayenin saldırısına ortak eden sahte ‘değişim’ gevezeliği teşhir edilmelidir. İkincisi, gözünü sermayenin ufkunun ötesine dikmiş gerçek bir değişim düşüncesinin konuşulmasının koşullarını yaratmak için mücadele edilmelidir. Üçüncüsü, her emekçi sınıf eyleminin ülke içinde, hatta uluslararası düzeyde evrenselleşmesine, ‘direniş ırmaklarının’ birleşerek güçlü nehirler oluşturmasına çabalamak son derece önemli olacaktır.”[3]
Olmaktadır da…
Bu nedenle umutla, inançla, militan mücadelenin cesaretiyle tekrar Taksim Meydanı’na çıkmak, yeni başlangıçlar için kilit önemdedir…
Evet, evet işçi sınıfının teslim alınamayan başkaldırı geleneği, ısrarı bir kez daha tarihin sahnesine çıkmanın eşiğindedir…
Buraya yakın tarihin 2007, 2008, 2009, 2010 mücadeleleriyle, Tek-El işçilerinin 78 günlük Sakarya Komünü ve radikal sosyalistlerin savaşımıyla gelindi…
BİRAZ TARİH 
Tam 33 yıl sonra yığınsal olarak yeniden kazanılan 1 Mayıs (Taksim) Meydanı’na, elbette işçi sınıfının uluslararası ve yerel mücadele birikimiyle çıkıldı…
Bu uzun yürüyüşte neler yaşandı neler?
Söz konusu uzun yürüyüşün Türkiye cephesinde 1977 1 Mayıs’ı bir dönüm noktasıdır ve sanıldığı gibi 36 değil 42 kişinin canı alındı 77 katliamında egemen(lerin) terörce…
Öldürülenler Hasan Yıldırım, Nizayi Darı, Kadir Balcı, Nazmi Arı, Hikmet Özkürkçü, Garabet Akyan, Sibel Açıkalın, Ömer Narman, Mehmet Ali Genç, Hüseyin Kırkın, Aleksnadros Konteas, Kadriye Duman, Kahraman Alsancak, Mehmet Ali (Mustafa) Elmas, Kenan Çatak, Ercüment Gürkut, Leyla Altıparmak, Mahmut Atilla Özbelen, Rasim Elmas, Bayram Çıtak, Jüle Yeşilnil, Nazan Ünaldı, Hamdi Toka, Hacer İpek Saman, Diran Nigiz, Bayram Eyi, Ziya Baki, Ahmet Gözükara, Meral Cebren (Özkol), Ali Yeşilgül, Mustafa Ertan, Yücel Elbistanlı, Tevfik Beysoy, Bayram Sürücü, Özcan Gürkan, Hülya Emecan, Ali Sidal, Hatice Altun, Ramazan Sarı, Mürtezim Ortulu ve kimliği meçhul kişiydi…
Lamı cimi yok; kardeşlerimizi kapitalist düzenin sahipleri katlettiler, kime yaptırdıklarının önemi yoktur ve katil burjuvazidir.
Pablo Neruda’nın, “Adımlar bin yıl bu alanı çiğneseler bile/ Dökülen kanı silemezler/ Binlerce ses bu sessizliği/ Şaşırtsa bile/ Düştüğünüz bu saati/ Unutturamaz/ Yağmur alandan ve taşların arasından/ Oluk oluk akacak/ Ama ateşten adımızı söndüremeyecekler,” dizelerinin altı defalarca çizilerek 1 Mayıs’(lar) söz konusu olduğunda bu aslî nokta asla unutulup/ unutturulmamalıdır…
1 MAYIS 2010 “NE”YDİ, “NE OLDU?
A. Hicri İzgören’in ifadesiyle, “Tarihte büyük günler, büyük kavgalar sonucu doğmuştur. Bu, 1 Mayıs için de böyledir. İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve savaşım günü olarak 1 Mayıs işçi sınıfının burjuvaziye karşı yürüttüğü kararlı savaşım sonucunda doğmuş ve dünya işçi sınıfının savaşının tarihine altın harflerle geçmiştir.”
Aziz Çelik’in, “1 Mayıs 2010… günü Taksim’de bir eşik geçildi”; Şükran Soner’in, “Emekten yana yeni bir kırılma noktası” diye betimlediği yere 2007-2008-2009 çatışmalarının devrimci iradesiyle ulaşıldı…
Yani Taksim’in yolunu, çıplak elle dövüşen devrimci irade açarken, 1 Mayıs 2010 Taksim’in hikâyesi de İzgören’in işaret ettiği minvaldedir…
Elbette bu gerçeği liberallerin anlaması mümkün değildir!
“Halk istedi, siyaset bu isteğe uydu ve meydan açıldı. Taksim Meydanı ile büyük buluşma, derin devlet komploları, kısır siyasi çekişmeler olmazsa eğer, Türkiye’nin tam demokrasiye hazır olduğunu bir kez daha gösterdi bana,” diyen Ferai Tınç, liberal bir halisünasyonun acınası gülünçlüğünden malûldür…
Meydan açılmadı; meydan kazanıldı; bunun için yıllarca dövüşüldü; bu mücadeleye katılmadığı için Tınç “Bunları bilmiyor,” diyemeyiz; gazeteci ya, en azından duymuş olmalıydı, değil mi?
Siz boşverin “Taksim mücadele sonucu kazanıldı,” diyenlere karşı, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Taksim’in 1 Mayıs’a açılmasının hükümetin başarısı olduğunu savunmasına…
Buna inansa inansa, belkemiksiz liberaller inanır; oysa o Erdoğan ki, emekçilerin “1977 katliamının dosyası açılsın” talebini görmezden gelmiştir!
Kimse Erdoğan’a yalakalık yapmasın. Eğer birileri Saadet Partisi Genel Başkan Başdanışmanı, Hak-İş Eski Genel Başkan Yardımcısı Yusuf Engin gibi, çıkıp da “1 Mayıs konusunda bu kadar cesaret gösteren bir hükümetten, sivil toplum ve özellikle sendikal haklar konularında ileri adımlar beklemeye de hakkımız vardır,” derse; sadece komik değil, bir de “Torba Yasa”yı çıkaranları savunmaktan ötürü rezil olur…
Hayır, işçiler ile devrimcilerin Taksim’i yeniden kazanmasın da ne AKP, ne de devletin melanetleri dışında hiçbir olumluluğu söz konusu değildir…
Bir an hatırlayın, Taksim’deki 1 Mayıs kutlamalarında sıkıntı yaşanması durumunda, sendikaların bu tür taleplerine önümüzdeki yıllarda kesinlikle izin verilmeyeceğini haykıran o dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler değil midir?
“Herkes emekçi aslında, bizler de sizler de emekçi, herkes emekçi” demogojisiyle, “1 Mayıs kutlamalarının sendikalar ve çalışanlar için imtihan olacağını” söyleyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül değil miydi?
Ya gazlar, coplar vd’leri; örnekleri daha da çoğaltmaya ne hacet?
Dedim ya! Liberaller bunu kavramaz…
Tam da bunun için “Taksim kapılarını bu kez demokrasi şölenine açtı” vurgusuyla ekler Cemil Ertem: “Şuna çok eminim; bu yapılar [‘geleneksel sol’ dedikler-b.n], eğer Taksim’de üst üste en çok üç 1 Mayıs kutlarsa dördüncüsünde artık siyaset sahnesinde olamayacaklar ya da tümüyle yenilenerek yollarına devam edecekler.”
Bak Cemil efendi; biz hep o alandaydık; onun için dövüştük; kanımızı akıttık; seni bilmeyiz ama biz hep orada olacağız; “demokrasi şöleni”nde değil; 1 Mayıs’ın birlik ve mücadele gününde hep orada olacağız…
Yaşadıklarımız; yapacaklarımızın teminatıdır; beşinci 1 Mayıs’a biz, “geleneksel sol” dediklerin oradayız; aman geç kalma seni de bekleriz!
Hayır biz 1 Mayıs Meydanı’na liberaller gibi onu, bunu tel’in etmek için gitmeyiz; bizim derdimiz kapitalizmledir…
Varsın Roni efendi, “Hepimize kutlu olsun! Coşkulu, rengârenk, eğlenceli bir bayram günü için değil sadece.
Uluslararası işçi bayramını nihayet yine Taksim’de kutladığımız için de değil sadece.
Bunların ikisi de simgesel önem taşıyor. (…)
12 Eylül darbecilerinin yarattığı ve ilelebet yaşayacağını umdukları toplumu değiştirme sürecinde bir adım daha attık. En önemlisi bu.
‘Bugün Taksim, yarın devrim’ sloganını atan arkadaşların heyecanını paylaşıyorum. Ama ‘Taksim’ ile ‘devrim’ arasında epey adım var. Yarına bitiremeyebiliriz. Önce 12 Eylül Anayasası’nı değiştirelim, sonra tümüyle ortadan kaldıralım, sonra eski darbecileri ve daha önemlisi, yeni darbecileri cezaevlerine tıkalım, sonra barışı kazanalım.
Evet, ‘Tek yol devrim’, ama yolun sonu devrim. Önce hep birlikte, aynı kitlesellikle o yolu yürüyelim,” diyerek “devrimin güncelliği” fikrinden uzaklaşıp, “Anayasacılık”la iştigal etsin…
Bu ertelenmeci tutum; “Yetmez ama evet”çi liberallerin AKP kuyrukçuğuna özgüdür; kusura kalmasınlar, “Alayına isyan” diyen bize uymaz…
Evet, “Alayına isyan” diyerek çıktık Taksim Meydanı’na, tıpkı daha önce olduğu gibi. Bu duruşumuz, elbette İsmet Berkan’ın, “Umarım, Taksim’e bugün, o meydanı yeniden yasaklamak için fırsat kollayanlara koz verecek işlere kalkışacak kimse girmez, umarım barış içinde, sahiden şenlik gibi geçecek bir 1 Mayıs olur”; Oral Çalışlar’ın, 1 Mayıs’ı Taksim meydanında yeniden kutlama hakkının elde edilmesi, Türkiye’nin normalleşme yolculuğunun en heyecan verici aşamalarından biri,” diye ifade ettiği düzen içi kaygı ve beklentilerden temelde farklıydı…
Onun içinde radikal sosyalistlerin, Kürt yurtseverlerinin ve emekçilerin aktif olarak kendi talepleri ve sancaklarıyla katıldıkları 1 Mayıs 2010’u, kenarından izleyen Nabi Yağcı’nın sanrıları ile “1 Mayıs 2010 Taksim Meydanı, bize özlediğimiz ‘demokratik, özgürlükçü, coşkulu ve umutlu Türkiye’ tablosunu verirken (…) dahası bu olasılığın, bu umudun yaşama geçmesinin ana aktörünün, sosyal demokratlardan sosyalistlere, radikal demokratlardan siyasal liberallere, geniş bir yelpaze içinde hareket edecek, ‘demokrat ve özgürlükçü sol’ olabileceğinin işaretlerini veriyor. Demokrat ve özgürlükçü sol, bugün Türkiye’yi şiddet sarmalından, tepkici ve farklılığa kapalı milliyetçilik ve muhafazakârlık ekseninden ve toplumsal kutuplaşma ve ayrışma riskinden kurtarmanın en önemli siyasi dili ve aktörüdür. Demokrat ve özgürlükçü sol dil ve siyaset, gerek merkez sağa karşı merkez solu güçlendirmekte ve böylece Türkiye için çok gerekli, ‘siyasi dengeleri’ yerine oturtmada, gerekse de toplumu farklılıkları içinde kapsayıcı ve kucaklayıcı, ‘adalet, vicdan, eşit vatandaşlık, insanî kalkınma, her türlü şiddete karşı olma, demokratik müzakereyle toplumsal sorunları çözme’ vb. değerleri ve normları güçlendirme ve yaygınlaştırmada kilit öneme sahip,” diyen E. Fuat Keyman’ın bu sonuçlara nasıl ulaştığını anlamak mümkün değil!
1 Mayıs 2010 Taksim’inde “sosyal demokratlardan, radikal demokratlardan, siyasal liberallerden” yani “geniş bir yelpaze”den söz eden Keyman galiba alanda olmayan karşılıksız hayallerinden söz ediyor…
Özetle alan diyetini ödeyenlerindi; yani alanda biz vardık…
Kaldı ki Efe Peker’in ifadesiyle de, “İşçi sınıfının 1 Mayıs’ı ‘kopara kopara aldığını’ fark etmemek için son üç yıldır komada olup geçen hafta uyanmış olmak gerekir…”
Dediklerimizi toparlarsak: İşçi sınıfının AKP ve benzerlerine karşı mücadele adına burjuvazinin öteki kanadı olan CHP-TSK eksenine yedeklenmesine, 28 Şubat ve 27 Nisan türünden müdahalelere destek vermesine engel olabilmek için solun Kemalizm’den tamamen kopması zorunlu.
Ancak, bu kopuş gibilerin çizdiği sınırların dışına taşıp Türkiye burjuvazisinin tüm kanatlarından tamamen bağımsızlaşmanın bir parçası hâline gelmeli, getirilmemelidir.
Çünkü “Egemen sınıfın çıkarıyla, ezilen sınıfların çıkarlarının paralel olması beklenemez,”[4]beklenmemelidir de!
İŞÇİLERİN DURUMU 
1 Mayıs “demokrasi şöleni” falan değil; işçi ve emekçilerin ücretli köleliğe isyanıdır; sonuna kadar da meşrudur…
Nasıl olmasın?
İşçi katliam(lar)ı vaka-ı adiyeden olduğu, olağanlaştırıldığı bir durumdur sözünü ettiğim…
Mesela Ankara OSTİM’de iki ayrı işyerindeki patlamalar, 20 kişinin ölümüne, 50’den fazla kişinin de yaralanmasına neden oldu.
Birkaç yıl içinde Tuzla’dan Davutpaşa’ya, Dursunbey’den Karakovan’a (Zonguldak), oradan bugünlerde Afşin-Elbistan’a ve yeniden Sakarya’ya uzanan ve çok sayıda ölüm ve yaralanmalara yol açan “iş cinayetlerinin” sorumlusu kimdir?
Elbette kapitalizm!
Örneğin Türkiye’de sadece iki ayda 116 işçi yaşamını yitirdi, 492 işçi de yaralandı. OSTİM ve İvedik’te patlamaların olduğu, 28 gün süren 2011’in şubat ayında 67 işçi kazalarda can verdi. Sendika.org internet sitesinin ocak ve şubat iş kazaları raporları, Türkiye’deki acı gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Raporlara göre 2011’in ocak ayında meydana gelen iş kazalarında 5’i kadın 1’i çocuk 49 işçi hayatını kaybederken 29’u kadın 2’si çocuk 183 işçi de yaralandı.
OSTİM ve İvedik’te patlamaların meydana geldiği şubat ise emekçiler için “kara” bir ay oldu. 28 gün süren şubat ayında ölümler gün sayısının iki katını aştı. Raporlara göre, şubatta meydana gelen iş kazalarında 67 işçi hayatını kaybetti; 309 işçi de yaralandı.
“Türkiye’yi iş kazaları konusunda Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü sıraya taşımış,” diyen CHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Çetin, ülke genelinde madenlerde 2008 yılında 48 kişinin hayatını kaybettiğini, 2009 yılında bu rakamın 92 kişiye, 2010 yılında ise 105 kişiye ulaştığına dikkat çekmektedir!
Özetle Sosyal Güvenlik Kurumu’na kayıtlı olan ve kuruma intikal eden verilere göre 2009 yılında 64 bin 316, 2010 yılında ise 72 bin 963 iş kazası yaşanıyor. Bunların çoğunun ölümle sonuçlanan iş kazası olduğunun altını çizmekte yarar vardır.
Çalışma Bakanlığı’nın 2009 verilerine göre 21 milyon 277 bin olan toplam işgücünün yüzde 43.8’i kayıt dışında çalışmaktadır ve bu kesimde meydana gelen iş kazaları resmî istatistiklere yansıtılamamaktadır.
Bunların yanında sayıları 14 milyona ulaşsa da ücretli sınıf örgütsüz. Bu sonuçta da başrol tabii ki 12 Eylül askerî diktatörlüğünün ve AKP o mirası tepe tepe kullanıyor.
Ücretlilerin 3 milyonu bile sendikalı değil. Grev hakkını kullanabilenlerin sayısı yılda 3 bini bile bulmuyor. Bu kadar örgütsüz, toplu pazarlık, grev hakkından yoksun bırakılmış, işsizlikle yıldırılıp korkutulmuş çalışan sınıf, bir de daha fazla güvencesizleştirme, esnek istihdamla daha çok sömürülme tehdidi altında.
Yani 14 milyon ücretlinin 1 milyonu bile toplusözleşme hakkını kullanamaz durumda, yılda 1000 kişi bile greve çıkamayacak durumda. 3 milyonu resmî, 3 milyonu gayri resmî 6 milyon işsiz, asgari ücretle çalışmaya razı, krizde reel ücretler geriletildi… Daha ne isteniyor? Dahası, devlet kuruluşu TÜİK bile ücretlilerin yaklaşık 4 milyonunun kayıtsız, yani kaçak çalıştırıldığını açıklıyor. Üstelik, bu kaçak işçinin yüzde 85’i, tarım dışında, yani kentlerde.
Kaçak çalıştırma suç. Hem vergi kaçırmak, hem sosyal güvenlik yükümlülüklerinden kaçmak demek. Ama buna yıllardır göz yumuluyor. Kaçak istihdam, çünkü işverenlere bir tür teşvik demek. Her 4 işçiden birinin kaçak istihdamına göz yuman devlet, bununla yetinmiyor, ücretleri daha da geri çekecek, işverenlerin kıdem tazminatından çekinerek işten çıkaramama engelini aşmalarına imkân verecek, genç ve kadın işsizliğinden tepe tepe yararlanacakları düzenlemeleri “torba yasa” ile geçiriyor.
Bütün bunlar tekelci kapitalist talan ve tahakkümün tam istim çalıştığı coğrafyamızda oluyor…
SOMUT VERİLERLE EKONOMİK AÇMAZ
İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince’nin, “Türkiye’de büyüyoruz büyüyoruz da ne kadar sağlıklı büyüyoruz? Neremiz, hangi yönümüz büyüyor? Yani içimizde bir ur mu büyüyor, göbeğimiz mi, beynimiz mi büyüyor?” diye betimlediği orta derecede gelişmiş Türkiye tekelci kapitalizmi, “Sanayinin yoksullaşma pahasına büyümesi”[5] ve “Sanayide istihdamsız büyüme çarpıklığı”ndan[6] malûl olması yanında dışa da bağımlıdır.
Özellikle Ankara Ticaret Odası’nın (ATO) raporuna göre 10 ülkenin açık pazarı hâline gelen Türkiye, ithalatının yarısından fazlasını Rusya, Çin, Almanya, ABD, İtalya, Fransa, İran, İspanya, İngiltere ve Güney Kore’den yapıyor.
“Açık(lar)” dedik… Türkiye’nin cari işlemler hesabı 2010 yılında bir önceki 2009 yılına kıyasla yüzde 247.1 arttı ve 48 milyar 557 milyon dolarla rekor seviyeye ulaştı.
Merkez Bankası Ödemeler Dengesi Bilançosu’na göre, Türkiye’nin cari işlemler açığı, 2010 yılında 2009 yılına göre yüzde 247.1 artış gösterdi. 2009’da 13 milyar 991 milyon dolar olan cari açık, 2010 yılında 48 milyar 557 milyon dolara ulaştı. 2010 Aralık ayında ise bir önceki 2009 yılının aynı ayına göre cari açık yüzde 131.9 artarak, 7 milyar 529 milyon dolar oldu.
Bunun yanında dış ticaret açığı giderek büyürken ekonominin ateşi düşmüyor. İhracat 2011 yılı Ocak ayında 2010 yılının aynı ayına göre yüzde 22.1 artarak 9 milyar 561 milyon dolara, ithalat yüzde 44.3 artarak 16 milyar 873 milyon dolara yükseldi. Aynı dönemde dış ticaret açığı yüzde 89.4 artışla 3 milyar 860 milyon dolardan 7 milyar 312 milyon dolara çıktı.
Evet cari açık iki kat artarken; delik büyüyor yama küçülüyor…
İşte veriler:
Forbes 2011 listesine göre Türkiye, 1 yılda 10 yeni dolar milyarderi çıkardı ve toplam milyarder sayımız 38’i buldu. Kuzey Kıbrıslı milyarderle bu sayı 39 oldu. İşin ilginç yanı, aynı dönemde ABD’den de 10 yeni dolar milyarderinin çıkması. Yani bir yılda ABD kadar dolar milyarderi çıkarabilir olmuşuz. Listedeki milyarderlerin toplam serveti ise 64.7 milyar dolara ulaştı…
Ancak bir dakika…
Bunlar böyleyken: Türk-İş verilerine göre, sosyal güvenlik kapsamı dışında kalanların sayısındaki kısmi düzelmeye karşın Türkiye’de 13 milyon civarındaki kişinin sosyal güvenlik hakkından yoksun…
Bu yetmezmiş gibi insanlar açlıktan ölüyorlar; hem de XXI. yüzyıl Türkiye’sinde…
İki örnek verelim.
İlkini Güneri Cıvaoğlu aktarıyor:
“Diyarbakır Bağlar mevkiinde yürekleri dağlayan bir aile dramı.
Ailenin erkeği aylardır işsiz.
4 çocuklarıyla birlikte ‘kara yoksulluk’ içindeler.
Sabah kahvaltı masasına anne bir somun değil bir dilim bile ekmek koyamıyor.
Aç çocuklarının hâline dayanamayarak, evdeki tüfekle canına kıyıyor.
Baba korkunç olayın acısıyla bilincini yitirmiş.
Evi ateşe veriyor.
Şimdi bu 4 çocuk babanın -onun da 7 çocuğu olan- abisinin evinde.
Abi de engelli ve işsiz.
11 çocuk açlığı paylaşacaklar…”[7]
İkincisi de Samsun’dan, Osman Öztürk aktarıyor:
“Kübra bebek küçüktü oysa, çok küçüktü… Üç kardeşin en küçüğü…
Daha iki buçuk aylıktı.
Büyük ablası Kumru, o dünyaya gelmeden ikibuçuk yıl önce, beş buçuk yaşında ölmüştü.
Babası iş kazası geçirmişti, sonra… Limanda gemi yüklerken ayağını vinç kapmıştı.
Sağ ayağı bilek hizasından kesildikten sonra ortaya çıkmıştı sigortasız çalıştırıldığı.
İşsiz ve parasız kalmışlardı.
Kaymakamlık’tan aldıkları, alabildikleri yardımlara komşuların verdikleriyle annesinin dilenerek toplayabildiklerini ekleyerek yaşamaya çalışıyorlardı…
Samsun’un Tekkeköy ilçesinde, çatısı brandayla kaplı izbe evlerinde…
Son üç aydır ‘bir Allah gram’ bile et girmemişti eve… Sadece Kaymakamlık’tan para aldıklarında yiyebiliyorlardı eti, çünkü.
‘Alamıyordum, mama bile alamıyordum… Gücüm yetmiyordu.’ diyordu annesi.
Kuru ekmeği yumuşasın diye naylon poşetlerin içinde saklayıp, sonra ıslatarak yediriyordu çocuklarına.
Doktorlar ‘beslenme yetersizliği’ teşhisi koymuşlardı Kübra’ya… Hastaneye götürmesini söylemişlerdi annesine.
Beş lira yol parasını bulamamıştı, aile.
Durumu iyice kötüleşip götürüldüğündeyse yapılacak bir şey kalmamıştı.
Suçun numarası ‘1042/20’, suçun nev’i ‘şüpheli ölüm’, suçun tarihi ‘17.01.2011’ olarak geçmişti Tekkeköy İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün kayıtlarına.
Suçun yeri ‘Cumhuriyet Mahallesi’nin ‘Cumhuriyet Sokağı’, 83 no’lu binaydı.
Suçun özeti şöyle yazılmıştı: ‘… yapılan otopside ölüm olayının beslenme yetersizliğinden meydana geldiği tespit edilmiş, … evrak ikmalen gönderilmiştir.”[8]
“Küçük Amerika” denilen Türkiye böyle bir yer…
Dünya Elmas Konseyi (HRD) Türkiye Genel Müdürü Mehmet Can Özdemir’in, “Türkiye, dünya mücevher piyasasında ilk 5’te, mücevher tüketiminde ise ilk 3’te yer alıyor,” dediği ve derinleşen krizle büyüyen açlıktan ötürü toplumunda son yıllarda korku ve paniğin neden olduğu anksiyete (kaygı) ve stres bozukluğu ile depresyona varan ciddi psikolojik sorunların çoğaldığı; yani ruh sağlığımızın bozulduğu bir coğrafya…
Söz konusu tabloyu sürdürülemez kapitalist vahşet yarattı…
Kim inkâr edebilir? Mustafa Sönmez’in, “Türkiye’de gelirin birinci elden bölüşümünde büyük eşitsizlik var,” derken; “Gelir dağılımı düzelmiyor gelir aktarımı artıyor,” vurgusuyla Cüneyt Ülsever de ekliyor:
“Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ‘Hanehalkı İşgücü Araştırması-2010 Yıllık sonuçları’ yayınladı. Hep söylediğim gibi gelir dağılımı iyiye gitmek ne kelime, kötüye gidiyor: (2009 rakamlarına göre)
* Yoksulluk sınırına göre nüfusun yüzde 17.1’i yoksulluk sınırının altında (2009). Bu oran, bir önceki yıl (2008) yüzde 16.7 düzeyindeydi.
* (Bilimsel metotlarla oluşturulan) yüzde 20’lik gelir gruplarda, en yüksek gelire sahip (yüzde 20) gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 47.6, en düşük gelire sahip gruptakilerin (yüzde 20) toplam gelirden aldığı pay ise yüzde 5.6. Buna göre, en zengin yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay, en fakir yüzde 20’lik gruba göre 8.5 kat fazla. 2008 yılında bu oran 8.1 kat civarındaydı. Aradaki fark değil düzelmek, 0.4 kat artmış.
* 2008 yılında 11 milyon 580 bin kişi ile yüzde 16.7 seviyesinde olan yoksulluk oranı da 2009 yılında yüzde 0.4 oranında artmış. Türkiye’deki yoksul sayısı 2009 yılında 12 milyon 97 bin kişiye çıkmış.
* Halkın yüzde 60.5’i değil her gün yemek, iki günde bir bile et, tavuk ya da balık içeren yemek yiyemiyor. Yüzde 37.8’i evin ısınma ihtiyacını yeterince karşılayamıyor. Yeni giysiler alamayanların oranı ise yüzde 43.9 olarak belirlenmiş.”[9]
“TÜİK’in rakamlarına göre, Türkiye’de AKP döneminde de gelir dağılımı iyiye gitmek ne kelime, kötüye gitmiş:
* Örneğin yoksulluk sınırı 2008’de yüzde 16.7 iken 2009’da yüzde 17.1’e çıkmış.”[10]
Özetle Türkiye’de yoksulluk 2002-2009 döneminde gerilemek bir yana artış göstermiştir. Nitekim harcama esaslı göreli yoksulluk oranı 2002’de yüzde 14.74 iken; 2009 yılında yüzde 15.12 olarak gerçekleşmiştir.
Yine Türkiye’de sadece yeşil kartlıların sayısındaki gelişmeler de Türkiye’de yoksulluğun azalmak bir yana hızla arttığını gözler önüne sermektedir. 2004’de 6 milyon 852 bin vatandaşımız yeşil kart sahibi iken, 2009’da bu rakam 9 milyon 647 bin kişiye ulaşmıştır.
Büyüyen yoksulluğun öteki yanı da zenginlikken; sömürünün derinleştiği Türkiye’de emekçilere aş gibi iş de yok…
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu, 2010’un gücünün işsizliği kriz öncesine döndürmeye yetmediğini, en geniş tanıma göre Türkiye’de 5 milyon 878 bin işsiz bulunduğunu bildirdi.
2007’ye göre 670 bin kişi daha işsiz kaldı, 104 bin kişi umudunu kesti, toplam sayı 5 milyon 878 bini buldu.
DİSK Araştırma Enstitüsü’ne göre, işsiz sayısı kriz öncesine göre 454 bin fazladır.
DİSK-AR’ın işsizlik raporuna göre geçici işçiler için işsizlik oranı yüzde 39 düzeyine çıktı.
İşsizlik oranının yüzde 11.4 olduğu 2010 Aralık döneminde, istihdam edilen 22 milyon 665 bin kişiden 9 milyon 517 bininin kayıt dışı olduğu belirlendi.
Nihayet Türkiye’de 11 milyon 547 bin çalışma çağındaki genç nüfustan 3 milyon 732 bini çalışıyor, 3 milyon 911 bini öğrenimine devam ediyor. 3 milyon 904 bini ise ne çalışıyor ne de okuyabiliyor. Bir başka deyişle her 100 gençten 34’ü atıl durumda bulunuyor.
Bu tabloda DİSK-AR’ın raporuna göre sanayide brüt reel birim ücretleri kriz öncesine göre yüzde 8.24 oranında düşerken; Türkiye Bankalar Birliği’nin verilerine göre, Haziran 2010 itibarıyla tüketici kredisi kullanan toplam kişi sayısı 9 milyon 826 bin 815 kişiye, kredi miktarı da 102 milyar 488 milyon liraya ulaştı.
Tüketiciler Birliği, 2010’un Haziranı’nda, bireysel kredide 48 bin 68, kredi kartında 60 bin 541 olmak üzere, bir aylık dönemde 108 bin 609 kişinin borcunu ödeyemeyerek temerrüde düştüğünü anımsattı.
Yine Ankara Ticaret Odası’nın araştırmasına göre, bankaların kullandırdığı toplam 525.9 milyar liralık kredinin 172.7 milyarlık kısmını tüketici kredileri ile kredi kartı borç bakiyeleri oluşturuyor. Buna göre bankaların kasasından çıkan her 100 liranın 33 lirasını tüketiciler kullanıyor.
TARIMSAL YIKIM
Ya tarım mı? Orada da yaşanan bir yıkım…
Somut verileri hızla sıralıyorum: Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar tarım sektörünün istihdama olan katkısı yüzde 75’lerden yüzde 25’lere, GSMH’ye olan katkısı yüzde 50’lerden yüzde 8’lere doğru gerileyen bir eğilim izlemiştir. İthalata dayalı ve istihdam çağırmayan bir ekonomik yapı altında 2003-2009 dönemi GSMH artış ortalaması yüzde 4.8 düzeyinde olurken aynı zaman diliminde tarım sektörü yıllık büyüme oranı yüzde 1.28 düzeyinde kalmıştır. Bu, Cumhuriyet tarihinin en düşük tarımsal büyüme temposudur. Türkiye’nin tarımsal üretim tablosu artan nüfusun gıda ve yem sanayinde doğurduğu talebi karşılamaktan uzak olup bu yapı Türkiye’yi tarımda net ithalatçı bir konuma doğru itmektedir.
Türkiye kendine yetmez oldu: Türkiye’nin 2002 yılı nüfusu 69.3 milyon iken 2010 sonu itibarıyla nüfusumuz 73.7 milyona çıkmıştır. Nüfusun 4.5 milyon arttığı bir dönemde bitkisel üretimin genelinde görülen geriye gidiş Türkiye’yi kendine yetmez bir konuma sürüklemektedir.
Tarım, özellikle 2007’de yüzde 7 küçülmeyi yaşadıktan sonra belini doğrultamadı.
Tarımdaki bu çöküşün ortaya çıkardığı ürün arzını telafi için başvurulan ithalat ise hızla artıyor. Kendi kendine yetmekle övünülen Türkiye tarımı, giderek artan ölçüde ithalata muhtaç hâle getirildi.
Tarım ürünleri ithalatı, AKP iktidarının başında 2.5 milyar dolar iken 2010’da 6.5 milyar dolara çıktı ve mamul gıda ürünleri ile birlikte toplamı 10 milyar dolara yaklaştı.
Tarımdaki bu duruma yol açan 2000’li yıllarda hızlanan neo-liberal politikalardır.
Nihayet TÜİK verilerine göre 2009 yılında Türkiye’de fertlerin yüzde 0.48’i yani 339 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının altında yaşamaktadır. Bu oran kentlerde yüzde 0.06 olurken kırsal yerleşmelerde yüzde 1.42’ye çıkmaktadır. Yani Türkiye gibi tarımsal potansiyeli çok yüksek olan bir ülkenin kırsal alanında 252 binden fazla insan açlık sınırının altında yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmaktadır. Kırsal alanda yaşayan 17.7 milyon yurttaşımızın 6 milyon 869 bini de “gıda + gıda dışı yoksulluk” limitlerinin altında yaşamlarını sürdürmektedir.
YÜKSELEN TOTALİTARİZM VE AKP DESPOTİZMİ
Nabi Yağcı’nın, “AKP iktidardaki tarihsel muhalefet, CHP muhalefetteki tarihsel iktidar”; Murat Belge’nin, “Bu ülkede kim ‘iktidar’, AKP mi? Hayır! O sadece ‘hükümet’, hâlâ. Şimdiye kadar gördüklerimizin en zorlusu, umarım böyle devam eder de; ama ‘iktidar’ değil, yani ‘kudret’ değil daha -bir şeylere ‘hükmediyor’ olsa da,” liberaller zırvalarına rağmen, muhafazakârların en liberali, liberallerin en muhafazakârı AKP otoriter bir polis rejimi tesis ederek, kendi “Ergenekon”unu yaratıyor…
Siz aldırmayın; “AKP’yi otoriterlikle suçlayanlar geçmişe bakmaktan kaçıyor,”[11] diyen Aliza Marcus’a…
Hâlâ bilmeyen, görmeyen var mı? “Referandum sonrası AKP, ordunun diline sarılmakla kalmadı, MHP’nin tabanına da oynuyor.”[12]
“Türkiye’nin her düzeyde otoriterleşmesi”ni,[13] “AKP Otoriterleşiyor”[14] gerçeğini görmeyen varsa ne yazık?!
Bu doğal, bunda şaşırtıcı bir şey de yok: “Otoriterlik neo-liberal dönemin olmazsa olmaz unsurlarındandır.”[15]
BDP Genel Başkan Yardımcısı Meral Daniş Beştaş’ın, “Şu anda kamuoyundan gizlenen sessiz bir AKP darbesi yaşanıyor,” dediği Türk Telekom Arena’nın açılışında ıslıklara bile tahammül edemeyen AKP, “Protestocuların ‘provokatör’ olup olmadıklarını araştırır”ken; heykel, sanat, televizyon dizisi, içki derken “kişiselleşen iktidarın” totalitarizmini devreye soktu.
Mehmet Aksoy’un Kars’taki ‘İnsanlık Heykeli’ ile Show TV’de gösterilen ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizi filmi tartışmaları, gündeme yeniden sanat ve edebiyatta sansürü getirdi.
Hrant Dink cinayetiyle ilgili değerlendirmelerde, cinayette devletin sorumluluğuna dikkat çekerek “Bu cinayet aydınlanamıyorsa devlet istemediği için” diyen Nedim Şener ile “Gülen cemaatini eleştiren cezasız kalmaz,” diyen Ahmet Şık…
Yeri geldi aktarayım: Gözaltına alınan gazetecilerden Ahmet Şık’a basılmamış kitabı, Nedim Şener’e ise başkalarının kitaplarını yazıp yazmadığı sorulurken; Erdal Güven de ekliyor: Ahmet ve Nedim’in tutuklanmasını, ‘İkisine özel bir durum değil, hep böyleydi’ diye savunanlar haksız değil! Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasıyla Türkiye’nin gözaltı-tutuklama-tutukluluk ve ‘adil yargılama’ sorunu bir kez daha gündeme geldi.”
Ardında da AKP’nin, “derin (denilen) devlet”i tasfiye ediyoruz çığırtkanlıkları eşliğinde Jandarma, Erzurum’da Newroz önlemleri için kaldırılan EMASYA Protokolü’ne dayanarak yetki istedi; Vali de yetkiyi verdi![16]
Sonra ‘KCK’, ‘Devrimci Karargâh’ torbalarına doldurulmak istenen Kürt ve Türk devrimcileri…
Bu durumda; AKP sever Oral Çalışlar bile, “Militarizmin ve darbelerin yarattığı, eleştirmekten ve sorgulamaktan korkan toplum yapısının aşılması için hükümetlerin de eleştirilmesi şart,” derken; Ahmet İnsel de haklı olarak, “Muhalif olmanın suç” ilan edildiğine dikkat çekiyor…
İNSAN HAK(SIZLIK)LARI
Kürtlerin inkâr edilmesinden demokratik Alevi taleplerinin reddine ya da giderek kadın olmanın bir cinayete kurban gitmeyle özdeşleştiği Türkiye, insan hak(sızlık)larıyla maruf bir cehennemi andırmaktadır…
Anımsayın 26 Şubat 1988 tarihinde Türkiye, ‘İşkence, İnsanlıkdışı ve Küçültücü Davranışların Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi’ne imza attı. Ancak, insan hakları örgütlerinin hazırladıkları raporlar, aradan geçen 23 yıla rağmen işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı uygulamalar yıldan yıla katlanarak devam ettiğini gösteriyordu.
2002’den bu yana iktidarda olan AKP’nin “İşkenceye sıfır tolerans” söylemine rağmen işkence hız kesmedi. Sadece İHD’nin 2003’ten bu yanaki raporları işkencenin boyutlarını gözler önüne sermeye yetiyor.
Ya TAYAD Başkanı Behiç Aşçı’nın, F Tipi’nin kişileri olumsuz etkilediğini kaydettiği hapishaneler mi?!
Birincisi… Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Kürtçe ve Türkçe olarak basıp TBMM’de milletvekillerine dağıttığı ünlü Kürt şair Ehmedê Xanî’nin ünlü eseri Mem û Zîn, Sincan 2 No’lu F tipi Eğitim Kurulu’nca ‘sakıncalı’ bulunarak, tutuklu İbrahim Eker’e verilmedi!
İkincisi… Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde yatan tutukluya getirilen ünlü ressamların resimlerinin fotokopisi içeri alınmadı. Engellenen resimlerden biri de Modigliani’nin ‘Romen Güzeli’… Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde bazı ünlü ressamların resimlerinin renkli fotokopileri ‘müstehcen’ oldukları gerekçesiyle geri çevrildi. Söz konusu resimler arasındaki Modigliani’nin ‘Romen Güzeli’ adlı resminin orijinali New York’ta düzenlenen bir müzayedede rekor fiyatla satılmıştı!
Üçüncüsü de… Sincan 1. F Tipi Cezaevi Eğitim Kurulu, Çağdaş Hukukçular Derneği tarafından yayımlanan ‘Hayata Dönüş Operasyonu, Koğuştan Hücrelere’ isimli kitabı cezaevine sokmadı; kitabın “hükümlüleri aynı eylemler konusunda cesaretlendireceği” öne sürüldü.
Aynı eğitim kurulu kısa bir süre önce de Çinli komünist lider Mao Zedung’un Seçme Eserler isimli kitabının 1. ve 2. ciltleri hakkında yasak kararı bulunduğu gerekçesiyle sakıncalı bulurken 3., 4. ve 5. ciltlerini mahkûma vermekte bir sakınca bulmamıştı.
Adalet Bakanlığı’nın verileri tutuklu ve hükümlülerin cezaevi yönetimlerinin keyfi uygulamalarına karşı adalet arayışlarının sonuçsuz kaldığını ortaya koydu. Bilgi edinme yoluyla alınan 2003 ve 2008 yıllarına ait verilere göre, infaz hâkimliklerine yapılan şikâyetlerin büyük bölümü reddedildi.
2008 yılında 10 bin 540 tutuklu/hükümlü infaz hâkimliğine şikâyette bulunurken bu başvuruların 9 bin 78’i reddedildi. 2008 yılında 6 bin 74 kişi, kendilerine verilen disiplin cezalarına itiraz etti. Ancak infaz hâkimliği 5 bin 379 başvuruyu reddetti!
Burası Türkiye!
Hani milletvekili Çetin Soysal’ın, 3 bin kişinin dinlendiğini ve teknik takibe alındığından söz ettiği…
“Başbakandan Genelkurmay Başkanı’na kadar birçok ismin dinleme mağduru olduğu hâlde bu yasadışı işlemden ceza alanın çıkmadı”ğı…
 “DHKP-C üyesi olduğu iddiasıyla 13 aydır tutuklu yargılanan ODTÜ yüksek lisans öğrencisi Hüseyin Edemir hakkındaki delillerin daha önceki yargılamalarda geçersiz sayıldığı ortaya çıktığı ve savcının bile son duruşmada beraat istediği hâlde mahkemenin Edemir’i 23 Haziran 2011’a kadar yeniden hapse gönderdi”ği yer; memleketimiz…
DURUM: TÜRK(İYE) SİYASETİ
Coğrafyamızda, dünden bugüne değişen bir şey yok.
Türkiye hâlâ ABD sömürgesi ve Türk(iye) siyasetinin ekseni de hâlâ emperyalist-kapitalizmin işbirlikçi değnekçiliği; yani “WikiLeaks’ten sızan bir resmî analize göre Türkiye’nin ekseninin kaydığı falan yok,” Erdal Güven’in de işaret ettiği üzere…
Yeri geldi iki noktaya dikkat çekelim:
İlki “3 Ocak 2003 tarihli Wikileaks belgesi…
ABD’nin Savunma ve Dışişleri Bakan Yardımcıları Ankara’da, AKP hükümetiyle görüşüyorlar.
Konu: Yaklaşan Irak işgali…
Hükümet güvenoyu alalı daha 3-4 ay olmuş.
Amerikalıların acelesi var. Irak için ‘kuzey seçeneği’ne hazırlanıyorlar. Bunun için de Ankara’yı sıkıştırıyorlar.
Yayınlanan belge, sopanın ucundaki havucu ele veriyor:
‘İşgale destek karşılığı para…’
Düğünde geline takılan takılar uluorta birer birer sayılır ya; belgede vaatler de aynen öyle sayılıyor:
‘IMF ve Dünya Bankası’ndan 2 milyar dolarlık yardım…
Arap ülkelerinden 1 milyar dolarlık petrol…
ABD savunma fonundan 500 milyon dolarlık teçhizat…’
Ama Amerikalıların bir şartı var:
‘Çabuk karar verin. Size hafta sonuna kadar vakit…’
Belgeden öğreniyoruz ki Başbakan şaşırıyor:
‘Nee? Hafta sonuna kadar mı?’
Amerikan gazetelerinde Türkiye’nin, Sam Amca ile sokakta pazarlık yapan bir fahişe gibi çizildiği günlerdi.
Sonrasını biliyoruz:
‘Savaşa katılmazsak barış masasına oturamayız’ diyenler, Türkiye’nin bu işbirliğinden çok para kazanacağını öne sürenler, Irak koalisyonuna girebilmek için adeta yırtındı. Komşu Müslüman ülkenin işgali için havaalanları, limanlar hazırlandı. Erdoğan, Meclis grubuna baskı yaptı.
Erdoğan çok kızdı; ‘Hayır’ oyu verenleri cezalandırdı. Sonradan da, ‘Hata oldu. Denklemin dışında kaldık; orada olmalıydık’ dedi.
31 Mart 2003’te Wall Street Journal’daki makalesinde ‘Cesur Amerikan askerlerinin en az kayıpla ülkelerine dönmeleri için dua ettiğini’ yazdı.”[17]
Bu; “Batı’ya kafa tutan Erdoğan hikâyesi”ne iyi bir yanıttır!
İkincisine “Van Minute” meselesine dair:
Muhammed Halfan El Savafi, “İsrail’le gerginliğin ardından Erdoğan’ın Arapları ‘kurtaracağını’ zannedenler yanılıyor. Zira iki ülkenin ilişkilerine rasyonel çıkarlar hükmediyor,”[18] derken; ‘The New York Times’, İsrail ile Türkiye ilişkilerindeki gerilimlere rağmen Türkiye-İsrail ekonomik işbirliğinin artmakta olduğuna dikkat çekerek, “Türk ortaklarla çalışan İsrailli şirketler yüz milyonlarca dolarlık mal satışını arttırıyor,” dedi…
Ne demeli?
Gülsün Bilgehan Toker, Türkiye’nin eksen kayması içinde olmadığını vurgularken gerçeğin altını çiziyor…
Özetle her şey Henri Barkey’in, “Ekonomik sebeplerle Batılı olmayan ülkelerle yakınlaşan Türkiye bir yere gidiyor değil”;[19] ‘The Economist’in, “Batı’nın Türkiye’yi kaybettiği falan yok” tespitlerindeki üzere tecelli ediyor…
Füze kalkanı bunun en iyi göstergesi değil mi?
Yok İran’ı hedef almıyoruz falan… Geçin bunları!
Erdal Güven, “Adı geçse de geçmese de fark etmez. O kalkan her ülkeden ve her şeyden önce İran füzelerine karşı kullanılacak,” derken; ekliyor Ferai Tınç:
Türkiye’nin talebi doğrultusunda NATO belgelerinde hedef ülke olarak İran’dan söz edilmiyor ama bu durum, İran’ı ikna ediyor mu? Eğer öyle olsaydı, Tahran gelişmeleri ‘son derece şüpheli bulduğunu’ söyler miydi?”
Elbet söylemezdi!
Kimsenin şüphesi olmasın T.“C” emperyalizmin işbirlikçiliğine devam ediyor hâlâ; biz “Dur” diyene kadar da devam edecek…
MANİPÜLASYONLARA KARŞI
Yıllar öncesinden “Çektiğimiz çile zalimler ve kaniçiciler yüzündendir!” diye haykıran Kemal Burkay çok haklı…
Dünya sürdürülemez kapitalizmin zulmüne, muhtelif başkaldırı biçimlerinin zenginliğiyle isyan ederken; coğrafyamız da bunun dışında kalamaz ve kalmayacaktır da…
Her şey Attila Jozsef’in ‘Kalabalık’ şiirinde, “İş ve ekmek/ İş ve ekmek/ Dalgalar gibi art arda/ Yürüyen kalabalık, haykırarak,” diye haykıran dizelerdeki üzere tecelli edecek…
Bundan dosttan düşmana kimsenin şüphesi olmasın; yaşayanlar neyin ne olduğunu görecekler; yine Şükran Kurdakul’un ‘Emeğin Öyküsü’nde, “Kaç iklimin toprağı bağrıma bastı beni/ Ustalığıma kefil olur tarihler,/ Kaç dönem içimde savaş verdi./ Utkularım çağımın türküsünü söyler,/ O türküler tezgâhında dönüyor şimdi,” dediği gibi…
Şimdi karşımızda 1 Mayıs’ı 1 Mayıs olmaktan çıkarmak isteyenler gibi; solu sol; devrimciliği devrimcilik olmaktan çıkartarak “gibileştirmek”, manipüle etmek isteyenler var…
“Demokrasi havarileri”, “sınıf uzlaşmacıları” bugün geçmişten çok daha tehlikelidir…
Örnek mi? DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, daha önce Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın başkanlığı sırasında biraraya geldiği TÜSİAD ile 7 Temmuz 2010’da bu kez de Ümit Boyner başkanlığında buluştu. TÜSİAD ile farklı çıkar gruplarını temsil etseler de Türkiye için bir araya geldiklerini belirten Çelebi, “TÜSİAD söyleyince ses getiriyor, ezberler bozuluyor” diyerek, işbirliği yapacaklarını açıkladı!
Vay be! TÜSİAD Başkanı Boyner’in “Türkiye’de hayal ettiğimiz vizyon, demokratikleşme standartları, ekonomik standartlar gibi çok noktada görüş birliğindeyiz,” dediği DİSK’in eski Başkanı Çelebi de yanıtlıyor: “Biz farklı çıkar gruplarını temsil eden iki farklı örgütüz. Bazı konularda bazı iradeler ortaya konulabiliyorsa bu Türkiye’ye örnek olmalı”!
Nereden nereye?
Hayır bu kabul edilemez bir durumdur; kabul edilmeyecektir!
Tıpkı, gündemdeki Kılıçdaroğlu’lu CHP manipülasyonu gibi…
Evet, önümüzde yeni manipülasyonlar var.
Örneğin Koray Çalışkan’ın, “Devlet güdümüne, cemaatçi siyasete ve neo-liberalizme karşı bir CHP ortaya çıkıyor. Açıkçası şaşırdım. Bu dönüşümü daha dikkatli izlemeli”; Murat Yetkin’in, “CHP’de Değişim.” “CHP devlet değil, halk odaklı olacak,” diye pazarlamaya kalkıştıkları türden…
Şimdi biz bunların hepsine “Hayır” demek için zapt etmek zorunda olduğumuz 1 Mayıs Meydanları’na Peter Tosh’un, ‘Eşit Hak ve Adalet’indeki dizeleri haykırarak gidiyoruz…
“Herkes barış için ağlıyor/ Evet herkes barış için/ Adalet için kimse/ Ben barış istemiyorum oysa/ Eşit hak ve adalet gerek bana/
Herkes cennete gitmek istiyor/ Ama ölmeyi hiç kimse/ İsa’nın takipçisi bunlar/ Ben barış istemiyorum/ Eşit hak ve adalet/ Bana gerekeni istiyorum/
Sezar’a ait olanı/ Sen en iyisi Sezar’a ver/ Bana ait olanı da/ İyisi mi bana ver/ Çünkü ben barış istemiyorum/
Ne dünya herkes başa oynuyor/ Söyle bana bu çukurdan/ Ne kadar uzaktır baş/ Herkes tepeye ermeye çalışıyor/ Söyle ne kadar uzak orası bana/
Ben barış istemiyorum/ Eşit hak ve adalet aradığım/ Bana ‘kriminal vaka’ deme/ Ben yalnızca eşit hak ve adalet istiyorum/ Botsvana’da Zimbabwe’de Filistin’de/ Angola’da Rusya’da/ Herkes istiyor bunu…”
30 Mart 2011 19:01:28, Ankara.
N O T L A R
[1] 1 Nisan 2011 tarihinde Aka-Der’in İstanbul’da düzenlediği “1 Mayıs” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… 2 Nisan 2011 tarihinde Dayanışma Sendikaları ile Toplumsal Özgürlük Platformu’nun Nurtepe’de düzenlediği “Halk İsyanları ve 1 Mayıs” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… 3 Nisan 2011 tarihinde Dayanışma Sendikaları ile Toplumsal Özgürlük Platformu’nun Gazi Mahallesi’nde düzenlediği “Halk İsyanları ve 1 Mayıs” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:120, Nisan 2011…
[2] “Geçmiş, övünülecek bir şeyi olmayan şimdiki zamana, daha parlak bir arka plan sunar.” (Eric Hobsbawm.)
[3] Ergin Yıldızoğlu, “1 Mayıs”, Cumhuriyet, 28 Nisan 2010, s.4.
[4] Mehmet Erman Erol, “Burjuvazinin ‘İlericiliği’: TÜSİAD, Yeni Anayasa ve Kürtler”, http://www.sendika.org, 27 Mart 2011.
[5] Mustafa Sönmez, “Sanayi Büyürken Yoksullaştırıyor…”, Cumhuriyet, 12 Ocak 2011, s.12.
[6] Mustafa Sönmez, “Umutsuz İşsizde Artış, İşsizliği Kamufle Ediyor…”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2011, s.12.
[7] Güneri Cıvaoğlu, “Aç, 4 Çocuklu Annenin Ölümü”, Milliyet, 3 Mart 2011, s.19.
[8] Osman Öztürk, “Sehven Açlıktan Ölüm”, Birgün, 26 Ocak 2011, s.4.
[9] Cüneyt Ülsever, “Gelir Dağılımı Düzelmiyor Gelir Aktarımı Artıyor (I)”, Hürriyet, 2 Mart 2011, s.20.
[10] Cüneyt Ülsever, “Gelir Dağılımı Düzelmiyor Gelir Aktarımı Artıyor (II)”, Hürriyet, 3 Mart 2011, s.20.
[11] Aliza Marcus, “Türkiye Hiç Olmadığı Kadar Özgür”, Foreign Policy, 25 Kasım 2010.
[12] Yıldırım Türker, “Kızıl Elma Ağız Sulandırıyor”, Radikal, 24 Ocak 2011, s.16.
[13] Rıza Türmen, “Kültür Kayması”, Milliyet, 1 Kasım 2010, s.17.
[14] Sencer Ayata, “AKP Otoriterleşiyor”, Cumhuriyet, 17 Mart 2011, s.6.
[15] Önder Eren Akgül, “Şiddet Vesilesiyle Türkiye’de Öğrenci Hareketine Dair”, Yeni Yol, No:40, Kış 2011, s.73.
[16] Kısa adı EMASYA olan ‘Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma’ Protokolü, Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 7 Temmuz 1997’de imzalandı. Toplumsal olaylara askerin müdahale etmesine imkân tanıyan EMASYA Protokolü’nün 9. maddesi EMASYA komutanlıklarının, vali, kaymakamlık gibi mülki amirlerin yardım talebi olmaksızın olaylara müdahaleye imkân veriyor. Protokol 4 Şubat 2010’da kaldırıldı. (Abdullah Kılıc, “Nevruz Hortlağı EMASYA”, Radikal, 19 Mart 2011, s.14.)
[17] Can Dündar, “Hay Aksi!”, Milliyet, 24 Şubat 2011, s.13.
[18] Muhammed Halfan El Savafi, “Türkiye’yi Yanlış Anlıyoruz”, İttihat, 29 Eylül 2010.
[19] Henri Barkey, “Türkiye Batı’dan Uzaklaşmıyor”, Los Angeles Times, 30 Kasım 2010.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s