YIRTILAN DENİZİ DİKMEK, GÖKYÜZÜNÜ BOYAMAKTIR SANAT![1]


“Sanatçının ifade edebileceği
bir dünya olması için, o,
öncelikle bu dünyada yer almalıdır;
baskıcı ya da baskı altında,
yılgın ya da isyankâr,
insanlar arasında bir insan.”[2]
Benden, “Sanatın gücüne” dair konuşmam istendi; bunu nasıl yapabilirim?
Sanıldığı kadar kolay değil bu; hem de bugünlerde, bu çağda, içinden geçtiğimiz zaman diliminde…
Hayır, hayır aşka ve hayata kuşkumdan değil, çekingenliğim; sadece denilmesi gerekenlerin hakkını verememe kaygımdan; hepsi o…
Bu “kaygı”yı mahfuz tutmakla; sanatın, aşka ve hayata dair her şey olduğundan şüphe duymayan birisi olarak öncelikle; “Bir olay karşısında umutsuzluğa kapılan korkaktır, ama insanlığın durumu konusunda umut besleyen aptaldır… “Tek bir gerçek felsefi sorun vardır, o da intihardır,” diyen Albert Camus gibi düşünmediğimin; düşünmemin de mümkün olmadığının altını özenle çizeyim…
Ben, hâlâ ve ısrarla “insanlığın durumu konusunda umut besleyen” biriyim, kimileri bunu “aptalca” bulabilecek olsa da; neden mi?
Beethoven’den John Lennon ve Ruhi Su’nun seslerine…
‘Germinal’in Emile Zola’sından ‘İnce Meded’in Yaşar Kemal’ine yazılanlar…
Aragon’un, Nâzım’ın dizeleri…
Yaşadıklarımızın tanıklığı Ara Güler’in fotoğrafları…
Michelangelo’dan Auguste Rodin ve Camile Claudel’e, yaşamı yansıtarak ölümsüzleştiren yontular…
Hoca Nasreddin’den Aziz Nesin’e öfkeyle gülümsediklerimiz…
Delacroix’den Picasso’ya acının ve zaferin resimleri…
Sergei M. Eisenstein’ın ‘Potemkin Zırhlısı’ndan Yılmaz Güney’e beyazperde…
Ve Muhsin Ertuğrul’dan Vasıf Öngören’e sahnelerimiz…
Bunların ve zikredemediklerimin tümü bana, “insanlığın durumu konusunda umut beslemek”in anlamsız olmadığını, hatta daha da çok umut beslememiz gerektiğini anımsatır…
“Umut” dedim; “umut” deyip geçmeyin; “Aslında kötülüklerin en kötüsüdür umut, çünkü insanın çektiği eziyeti uzatır,” diyen F. Nietzsche’ye de aldırmayın…
“Sanat” dediğiniz şeyin asli yanlarından biri de “umut”tur! “Umut”un yanıbaşındaki cüret, isyan ve hayaldir!
Tamam, “sanat tanımları”na, “teorisi”ne uymuyor olabilir kimileri için dediklerim ama; kimileri beğenmese de böyle düşünürüm ben…
Sonra sanat deyince, nedendir bilmem Orhan Veli (Kanık)’ın, ‘Dalgacı Mahmut’undaki dizeler gelir aklıma bir de:
“İşim gücüm budur benim,/ Gökyüzünü boyarım her sabah,/ Hepiniz uykudayken./ Uyanır bakarsınız ki mavi./ Deniz yırtılır kimi zaman,/ Bilmezsiniz kim diker,/ Ben dikerim…”
Evet, bencileyin “sanat” bu!
“Gökyüzünü boyamak”!
“Yırtılan denizi dikmek”!
Bunun için gereklidir “sanat”; işte tam da bunun için “sanatın gerekliliği” babında, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dizelerini terennüm ederim:
“Bir yanım tuz/ bir yanım şeker/ tuzdan yanayım./ Bir yanım deniz/ bir yanım toprak/ denizden yanayım./ Bir yanım ben/ bir yanım sen/ senden yanayım…”
Evet, evet “Bir yanım ben/ bir yanım sen (yani sanat)/ senden (yani sanattan) yanayım…”
“SANAT”
“Sanat”… “Sanatçı”… Ne de çok kullanılıp, heba ediliyor bu kavramlar; içerikleri boşaltılarak…
Etrafınıza bakın: Kimi “sanatçı”lar iltifat-ı şahaneye mazhar, lütf u kereme nail olmak arzusunda; bahşiş ve himmete muhtaç, izzet ve ikbal arayışındalar…
İktidarın elini, eteğini öpüyor; oysa “Sanat iktidar zırhı giyindiğinde, kendi araçları ona yabancılaşır,” diyerek uyarmaz mı o gafilleri Ivan Nagel?
Neymiş; şuymuş neo-liberal reklam yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’ya göre, “Trend yaratan sanatçılar özgürlükçü, köhneleşmiş olanları ulusalcı”ymış!
İyi de bu “özgürlükçüler” ile “ulusalcılar”ın hangisi iktidara, kapitalizme, meta fetişizmine, insanın insanın kulluğuna karşı?
Sizi gidi sanatsevcileri, sanatsatıcıları! Size mi kaldı sanat?! Ya da size kalan sanat mı?!
“Sanatı paraya tercüme etmek”, sanata kasteden bir sanatsızlaşmadır!
İktidar kendisine boyun eğmeyen sanatı paraya tercüme etmek isterken; “tüketicilerin kontrolündeki piyasa”da “çağdaş sanatın sıfırları”nı devreye sokar!
“Sanatta Star Sistemi” olarak nitelenmesi mümkün olan bu piyasa ilişkileri ağındaki üç dört kişilik güç merkezlerinin, aynı sanatçılarla sergiler yapıp durduğu durum bir nevi “ağa-maraba ilişkisi” gibidir Necmi Sönmez’e göre…
Sizler, kapitalist dizgenin size emrettiği, dikte ettiği her şeyi sorgusuzca yaşarsanız biat eder ve huzurlu bir hayata sahip olabilirsiniz. Çok para kazanabilir, lüks ve daha çok meta tüketebilirsiniz. Ama bu verili sunumu kabul etmeyip, kendiliğinizi ifade etmeyi, varlık hâllerinizi görünür kılmayı ve bu tercihiniz için bedeller ödemeyi de seçebilirsiniz. Yani, Schopenhauer’i anımsatarak, “istencin tasarımı olarak bir dünya” yaratabilirsiniz. Böylesi bir yaşantı hem varolma mücadelesinin altını çizmekle ilgilidir, hem de sanatın ve yaratıcı sanatçının boyun eğmeyen isyankârlığıyla…
Doğru, günümüzde sanatın, ben’in, öznenin öldüğünden, anlamın ve gerçeğin tamamen tükendiğinden söz eden birçok “sanatçı” var. Oysa Foucault uzun zaman önce göstermiştir ki bilgi ve iktidar özne düzeyinde işlevselleşir; özne oluşturulan söylem içerisinde, bilgi ve iktidarın oluştuğu süreçle benzer bir oluşum sürecinde var olur, söylemin özneleri üretmek için iktidarla, uzlaşımsal dizgelerle ilişkiler kurduğu ve üretilen bilginin de özneleri tanımladığı açıktır.
Dolayısıyla sanatın, ben’in, öznenin öldüğünden, anlamın ve gerçeğin tamamen tükendiğinden söz eden bu söylemleri kapitalist dizgenin istediği “sözde özne”nin yaratımında etkindir ve sisteme hizmet eder. Sonuçta her şey küntleşir, yaratıdan parodiye tahvil olur, kuralları öteki tarafından belirlenmiş “sanatçılar ve piyasa figürleri” manipülasyonu tedavüle sokulur.[3]
Bu “sanat” olabilir mi; buna yapana “sanatçı” denilebilir mi?
Sanatın, o bilinen “güzeli arama” eğiliminden uzaklaşalı beri pazara/iktidara endekslenmesi bilinen bir hikâye olsa da, “majestelerinin sanatçıları”nca bir kez daha sahnelenmektedir![4]
Özetle sanat eseri dediğimiz şey basitçe, izleyen, dinleyen, anlayan ve değerlendiren iletişim öznesi karşısına konumlanmış bir nesne midir, yoksa bizi içine katarak durağanlığımızı sarsan bir yoğunluk mudur?
Ben, bizi içine katarak durağanlığımızı sarsan yoğunluk olduğu kanısındayım…
Bunun içindir ki sanat, toplumsal bilincin diğer biçimleriyle aynı görevi yerine getirmek zorundadır. Bilgisel, ideolojik ve eğitsel işlevleri, estetik eylemi içinde gerçekleşir. Sanat, insanlara gerçeğin güzelliğini bulup ortaya koymayı, bu güzellikten tat almayı ve onu yaşamlarına katmayı, güzelin yasalarına göre yaratmayı öğretir. Sanatsal imge anlayışının temelinde, bilimsel öğretinin bilgi kuramı vardır. “Sanat, imgeler aracılığıyla gerçekliğin yeniden-üretilmesidir.
Estetiğin, geleceğin ahlâkı kılınması mücadelesidir…
Evet, geleceğin ahlâkı, insanlığın kendini durmadan yenileyip, aştığı, aşacağı sanatsal estetik olacaktır, olmalıdır…
Sanatta ve gerçeklikte güzelin bilimi olan estetik, güzeli araştıran, bulduran, güzeli sorgulayan ve güzeli nesneler dünyasında “süje-obje” ilişkisinde yorumlayan öğretidir…
Estetik güzel olanın varlık alanıyla ve sanat alanının varlığıyla da ilgilenir. Estetik sadece güzel olanın bilimi değildir. Daha kapsamlı daha doğru bir tanımlamayla: “Estetik, insanın çevresinde, insanın pratik etkinliklerinde yer aldığı ve gerçekliği yansıtan sanatta tespit edilen tüm ‘estetik değerlerin’ zenginliğini araştıran bilimdir.”[5]
Afşar Timuçin estetiği şöyle tanımlıyor: “Estetik bir bakış biçimidir, bir öngörüdür, bir genel beğeni düzenidir, bu beğeniyi somutlaştıran ya da somutlaştıracak olan kurallar dizgesidir. Estetik özgün bir tasarlama biçimidir, kendine özgü yanları olan bir birleştirme biçimidir…”
ŞİİR
“Estetik” dedim; onun en iyi örneklerinden birisidir şiir…
“Şiir bir ateştir,” Küba Yazarlar Birliği Başkanı Nancy Mojerón’un dediği gibi…
Nice yangınlar çıkarıp, karanlıkları aydınlatmıştır; bilmeyen olabilir mi?
Pusu dağıtır, şair şiirleriyle… karanlığı da deler geçer…
Şiirin evrenselliği insan(lık)a yeni gözler, derinlikler kazandıracak kadar güçlüdür; görmeyi farklı kılar, görmek kadar da kavramayı…
Bu nedenle şiirin vicdanı, tiranın gücü üzerinde bir tehdit olarak sallanır durur her zaman…
Şiirin kanatlıdır, tutkuludur, ısrarcıdır aynı zamanda..
Hayata tutunur, onu değiştirmenin önünü açar, türlü değer erozyonuna karşı direnir, umudu savunur…
Şair ise, sarsar haykırışıyla insan(lık)ı…
Tam da bunun için şöyle haykırır Stefan Balgar:
“Şair doğarken/ gıcırtılı kapısını aralar gökler/ çünkü yeni bir evren doğar/ şair doğarken/ /
Şair doğarken/ cellatlara gün doğar/ Paslı satırlarını bilerler/ hoşnutça mırıldanarak/ çünkü işsiz kalmayacaklardır/ şair doğdu/
Şair doğarken/ gönül çanları uyandırır çocukları/ bayramsı gizlilerle neşeyle koşuşurlar/ ancak bilmezler/ düğün veya cenazeye mi davetlidirler/ şair doğarken//
Şair doğarken/ sadece analar ağlar/ alacakaranlığı başlarına atınıp/ irkilerek boş beşiğe bakarlar/ çünkü/ kendileri için bir şey doğurmaz analar/ şair doğururken.”
Evet, şiir, tıpkı Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “matarada su/ torbada ekmek/ ve kemerde kurşun değil şiir/ ama yine de/ matarasında suyu/ torbasında ekmeği/ ve kemerinde kurşunu kalmamışları/ ayakta tutabilir,” dediğidir…
Mesela ilan-ı aşk ederken; mesela işkencede “ser vermek pahasına sır vermemek” durumundayken; mesela nefes alırken; mesela, mesela…
KARİKATÜR, MİZAH
“Şiir ve karikatür arasında yakın bir ilişki olduğunu düşünüyorum.
İkisi de damıtma, yoğunlaştırma, özetleme sanatıdır.
Karikatüristin işinin komik şeyler çizerek insanları eğlendirmek olduğunu düşünenler çok yanılır.
Karikatürist eğlendirmek için değil düşündürmek için çizer.
Orada gülen şey, aklın kendisidir…
Aklın bu anlamda belki de en önemli özelliği, kendi kendisiyle alay edebilme yeteneğidir…
Ve bu çok ciddi bir iştir…”[6]
Bu nedenle “Karikatür, bir kavga aracı(dır),” diyen Oğuz Aral’a veya Pino Zak’ın, “Benim için desen, sadece bir anlatım aracı değil, daha fazla bir şeydir, bir savaş nedenidir,” tespitine katılmamak mümkün değildir…
Çünkü Raymond Pettibon, kendi deyişiyle “derdi olan çizimler” yaparken, “Tek bir karede çok şey anlatmak ona yüklediğiniz imgelerin gücüne bağlıdır,” vurgusuyla ekler: “Çizmek çığlık atmaya benzer.”
Aslında Celâl Üster’in, “Karikatürle tarih yazmak,” dediği budur!
Veya Cihan Demirci’nin, “Mizah sayesinde dayanabiliyorum bu akla ziyan ülkeye!” saptamasıyla betimlediği koordinatlarda, Orhan Koloğlu’nun da, “Toplumsal değişim özet olarak karikatürden izlenir,” demesi…
Siz bakmayın “postmodern zamanlar”da “esas oğlan”ın Cem Yılmaz, Recep İvedik olmasına!
Gerçek bu değil! “İyi de ne” mi?
“Mizahın varlık nedeni muhalefet etmektir” der ve ekler Ercan Akyol: “Ezene karşı, sömürüye karşı, yozlaşmaya ve gericiliğe karşı muhalefet… İktidarlar ve bilumum iktidar sahipleri bir ülkeyi ne kadar kötü yönetiyorlarsa… Ezenlerden, sömürenlerden, yozlaşma ve gericilikten yana ne ölçüde saf tutuyorlarsa mizahın da onlara, onlar kadar muhalefet etme hakkı vardır. Mizahın muhalefetine, haklılığı ve halktan yanalığı meşruiyet kazandırır…”[7]
Akıl, eleştirel mantıkla gülmeceye döküldü mü, o toplumda çok şey yerinden oynamış demektir. Gülmece, beynin bileyitaşıdır, zorbalığı paçavraya çeviren silahtır, halk bilgeliğinin akıl küpüdür. Bir ülkede olaylar gülmeceye konu olmuşsa, ezenler için tehlike çanları çalıyor demektir!
Çetin Altan’ın, “Espri, nükte, mizah kısırlığı dangalaklığı göbeklendirir,” tarifinden hareketle; mizah, akılları itinayla gıdıklamaktır, akılsızlık karşısında isyan kastıdır… diyebiliriz!
Evet, evet Aleksandr Herzen’in, “Kahkaha devrimci bir şey içerir”; Sigmund Freud’un, “Espri, otoriteye bir başkaldırıyı, onun baskısından kurtulmayı simgeler”; Bernard Shaw’ın, “Komik bir şeyle karşılaştınız mı, arkasına gizlenmiş gerçeği arayın”; Ahmet İnam’ın, “Gülmenin hası, aklın katkısının olduğu, aklın yargıladığı gülmelerdir”; Clive James’ın, “Gülmece, takla atan sağduyudur”; Rabelais’nin, “Gülmektir çünkü insanı insan eden”; Victor Borge’nin “Gülmek, iki kişi arasındaki en kısa uzaklıktır”; Henri Bergson’un, “Komik zekâya, yalnızca zekâ hitap eder,” Kübalı karikatürist Angel Boligan Corbo’nun, “Mizahsız dünyayı tuzsuz yemeğe benzer,” saptamalarına konu olan gülmece, baskıcının pervasız güvenini ve kibirli ciddiliğini gülünç ve etkisiz hâle getirir.
Mizahın etki gücünü, karikatür, resim gibi sanatlarda yaygın olarak kullanılan, “yabancılaştırma” denilen bir bakış, algı biçimi, düşünce yöntemi ve yaratıcılıkla sağlar.
Mizah, yabancılaştırarak, bizi kendimize ve dünyaya karşı içine düşürüldüğümüz bu yabancılaşmadan kurtaracak en büyük imkânlardan birisidir. Gücü hayatı kavrayışında, yaşama sevincinde, insan saygısında; tüm bunlarla taçlanmış bir zekâ ile gerçeğin o büyük yalınlığında gizlidir. Korku verenin korkusu, tüm bunlardan yoksun oluşunda yatar.
Elindeki onca yönetim alanına, kişiliğine giydirmeye çalıştığı devlet gücüne ve ciddiyetine rağmen, bir insanın mizah karşısında yaşadığı zavallı kasılmanın, aptal öfkenin, sevgisiz aklın ardında nasıl bir kültürel donanım, zekâ düzeyi yatar; bunu sanırım o komik güç simgesinin dışında herkes görebilir…
Mizah olgulardan ilham alıp, duygulardan çok düşünceye ve zekâya seslenir.
Evet, “Mizahın sosyal alandaki başkaldırıcılığı mevcut düzenin bireyde, toplumda yarattığı rahatsızlığın doğasından kaynaklanmaktadır. Mizah, toplumsal gerçekliklere güzelleme yapması ile değil, toplumsal eleştiri söylemi geliştirmesi ile sosyal bir performans niteliği taşımaktadır. İnsan toplumsal ve doğal zorunluluklara karşı geliştirdiklerini, eylem ve düşünce birliğinde işlevsel kılmaktadır. İdeolojilerin hayatı ürettikleri ve hayatta üretildikleri yerler gerilim ve uzlaşı alanları olarak devinim yaratmaktadır.
Mizah, insanın toplumla ilişiğini çok bağlamlı kılan sorgulama gücünü dönüştürmüş; insanın özgürleşme sürecini tartışmaya açmıştır. ‘Baskılama’, ‘ayrıştırma’, ‘benzeştirme’ sosyal ve psikolojik aygıtlarla, toplumun dönüşümünü sistemli hâle getirmektedir. Her sorgulayıcı eyleyiciliğin, dönüşümü getirmesi ya da bir direniş teşkil etmesi söz konusu değildir. (…)
Mizah, yıkıcı ya da sarsıcı gücünü, insanın doğasının ötesi, hayalleri ile kurduğu, ‘olağandışı’ndan almaktadır. Olağandışı, olağanüstü değildir. Olağan sürecin, normalleştirdiği beklentiler, sarsıntılar, sevinçler vardır. Mizah, tüm bu olağandışı, bir daha üzerinde düşünülmesi gereken olarak karşımıza çıkartır. İnsan uzun sure ‘normal’de yaşayamayacak kadar içebakış tutkusuna sahiptir. Mizah, ‘güzelleme’, ‘biçimsizleştirme’, ‘esnekleştirme’, ‘yozlaştırmadan’ çok; ‘acı’yı, ‘incinme’yi karakterize etmeyi amaçlar. Karakterize olan acı ile insanın arasındaki mesafe, gerilim üretmeye devam edecektir; ancak katlanılabilir bir gerilim olacaktır.[8]
Tam da bu noktada Aziz Nesin, “Gülmece, yasam çatışmasının bir ürünüdür. Ancak bu çatışmada güçlü, güçsüzü döver, ezer, yener ama onunla alay edemez. Çünkü yenik düşürdüğü kişi ile bir de alay etmeye kalkarsa, bu alay tutmaz, yayılmaz ve gülmece değeri kazanmaz. Yenik düşürdüğü kişiyle alay eden güçlüye ancak kızılır. Alay etme, yenilmişlerin vazgeçilmez, dayanılmaz kusuru ya da meziyetidir,”[9] derken ekler Hippokrates haykırırcasına:
“Benim gülüşümün hedefi kötülüklerinin, cimriliklerinin, doymazlıklarının, kinlerinin, kurdukları tuzakların, fesatlarının, hasetlerinin kefaretini ödemeye mahkûm ettiğim sağduyudan yoksun insanlardır…”[10]
EDEBİYAT
Ya Tom Robbins’in, “Bilincin evrilmesi, o büyük insanlık maceramızın ta kendisidir. Bu dünyaya gelmemizin nedeni gönlümüzü geliştirmek, ruhumuzu özgürleştirmek ve beynimizi aydınlatmaktır. Sizce kaç roman yazarı bu ilkeye bağlıdır?”[11] sorusuyla betimlenen edebiyat? O nefes almamızın bizatihi kendisi değil de nedir ki?
Erza Pound’un, “Büyük edebiyat dediğiniz, olabildiğince en yüksek derecede anlamla yüklenmiş dilden ibarettir,” diye betimlediği olguya ilişkin olarak Norman Friedman da ekler: “Edebiyat eseri, gerçekliğin bir yorumudur…”
Gerçekliğin yorumu, geleceğin tasavvurunu da içerirken, yazarlık elbette yalnızca sıcak sorunlar karşısında alınan tavır değildir ve olamaz da.
Yazarlık yaratıcılıktır, kendisininkinden başka iradelerin çekim alanına girmeyen, yazarlık kimliğini koruyandır…
Bu da elbette 80’ler sonrasının postmodern yıkımının ortasına her zamankinden çok muhtaç olduğumuzdur!
80’ler öncesi deyip geçmeyin; ne “Romancı olacağına pazarlamacı olsaydı da ‘Nobel’ alırdı. Yüksek kabiliyet, bulunmaz yetenek. Her şeyi pazarlıyor. Ve başarıyor. Pazarlamacıların kralı olurdu. Dünyanın en büyük şirketinin CEO’su yaparlardı, pazarlama nobelini de ona verirlerdi… Yüksek kabiliyet! Bulunmaz yetenek! Pazarlama kralı!”[12] diye betimlenmesi mümkün olan Orhan Pamuk ne de onu feminin kopyası Elif Şafak!
Bunlar edebiyatçı falan değil(ler)!
Edebiyatımızın, 80’lerden önceki altmış yılda yaşadığı değişimin benzerini 80’lerden sonra da aynı biçimde yaşaması beklenmesine beklenmez; ancak edebiyat dendi mi “Eski Kuşakların Gerçeği”de “es” geçilip, yok sayılamaz!
Tam da bunun için J. J. Rousseau’nun, “İnsan ne kadar az bilirse, o kadar çok bildiğini sanır”;Publilius Syrus’un, “Neyi bilmediğini bilirsen, çoğu kez daha az hata yaparsın”; Erik Jan Zurcher’in “Bir konuya tam hâkim olmanın en iyi yolu, onu öğretmeye çalışmaktır”; Winckelmann, “Bizim için taklit edilemez olmanın yegâne yolu, eskilere öykünmektir,” sözlerini anımsayıp/ anımsatmalıyız…
Eleştiriden korkmamalı, geri adım atmamalı ve dik durarak itiraz etmeliyiz!
Evet, evet zaman, kendi değerlerini oluştururken geçmişin değerlerinin daha doğru biçimde anlaşılmasının koşullarını her zaman hazırlar; bu unutulmamalı ve atlanmamalıdır!
RESİM, HEYKEL, FOTOĞRAF
“Resim, yaşamı paylaşmaktır” der Alaettin Aksoy…
Haklıdır…
Farklı bir gözü vardır resimlerin.
Renk vardır, fırça vardır, çizgi de vardır.
Görür. Gösterir. Duyumsatır.
Rengin yoğun katkısıyla çarpıcı etkiler yaratabilir.
Her sanat yapıtı gibi resim de kendine özgü uygulama bağlamında bir “tasarım” ürünüdür.
İçinde yaşanır resimlerin, tuvallere gizlenen ruhun ve bedenin.
Gizlenen diyorum çünkü her tabloda farklı bir kompozisyon, rüya, figür, rengârenk, cıvıl cıvıl şeyler vardır görene…
Resimlerin sesi olsa, bütün dünya isyan ederdi…
Aslında resimlerin sesi var. Bu sese kulak verirsen tabii…
İmgeleri içeren her konunun iki tarafı olduğunu unutmamak gerek: Bakan ve bakılan! Ancak burada katmanlar, taraflar çok daha fazla!
Nedir resmedilenler ve nasıl resmedilirler? Biz; çizgileri, ışığı ve renkleri izleyelim, özgün bir dille ulaşılan uyumu görelim yeter…
Bilmem duydunuz mu?
Çinlilerin ünlü bir ressamı var. Wu Daozi… VIII. yüzyılda yaşamış. Öyküsü dilden dile, kuşaktan kuşağa şöyle geçmiş:
“Wu Daozi ölmedi. Yaşlıydı ve saray duvarına resim yapıyordu. Yaptığı manzara o kadar güzeldi ki, Wu Daozi resmin içine girmeye karar verdi. Resimdeki yolda yürümeye başladı. Yürüdü, yürüdü ve dağların sisinde kayboldu. Onu bir daha gören olmadı…”
Ya heykeller? Onlar farklı mı sanki?
Veya fotoğraf?
Hani Ara Güler’in, “Fotoğraf icat olduğundan bu yana tarihi foto muhabirleri yazıyor. Örneğin, Vietnam Savaşı sırasında tarihe tanıklık ederken yaşamını yitiren 98 gazeteciden 96’sı foto muhabiri, ikisi yazardı. Diğer yazarlar, evlerinde, işyerlerinde rahat koltuklarında oturmaktaydı. Biz foto muhabirleri, yaşadığımız çağın tarihi anlarını ölümsüzleştiriyoruz. Bu anları saptayıp gelecek kuşaklara bırakıyoruz,” diye tarif ettiği fotoğrafın bende uyandırdığı duygu, bir mekânın içinde kaybolmak, bir kitabın sayfalarına dalıp gitmektir…
Sanki içeri girer girmez, birden kitaplar sizi sarıp sarmalar ya öyle bir şey işte…
Yani “Çektiğiniz konuyu çırılçıplak yapmalısınız, birisi fotoğraflara baktığı zaman her şeyi görmeli,” diyen Şevket Şahintaş gibi…
MÜZİK
“Bizim şarkılarımız dağlarımızdan daha yüksek, okyanus dalgalarından daha dayanıklıdır,” derdi Pablo Neruda; müziğimizin ne olduğunu anlatırcasına…
Aslı sorulursa müziğin içindeki duyguyu, sevinci, hüznü, tüm bedeninle yaşamaktır aşk ve hayat…
Ege türkülerinden Şiwan Perver’e, Kahtalı Mıçı’dan ‘Aşk Yeniden’, ‘Maskeli Balo’, ‘Bana Bir Masal Anlat Baba’, ‘Vira Vira’, ‘Destina’, ‘Yeşilmişik’’in ‘Yeni Türkü’süne…
Veya “Fırat suyu Marmara’ya karışsın” diyen ‘Kardeş Türküler’den, ‘Cıgaramın Dumanına Sarsam Saklasam Seni’ nameleriyle ‘Ezginin Günlüğü’ne…
Ya da 1967 Mayıs’ında Santiago Teknik Üniversitesi’nde okuyan gençler tarafından kurulup, pek çok tarihi olaya tanıklık ederek, 1973 yılında Şili diktatörü Pinochet’nin Salvador Allende’ye yönelik darbesiyle sürgün yollarına düşen Şilili müzik grubu Inti-Illimani’den John Lennon’ın kurduğu yaş ortalaması 17 olan Liverpool’lü dört gencin “Imagine/ Düşleyin” diye haykıran Beatles’ına…
Sonra da 15 Ağustos 1969 günü, “Woodstock’ın barışçıllığını ve çok, çok iyi müziğini sevdim. İnsanlar çamurda yattılar, yağmurda ıslandılar, şuna maruz kaldılar, buna maruz kaldılar ama neticede galip geldiler. Bence başarılı bir festivaldi. İnsanlar sokak çetelerinden, militan gruplardan, Başkan’ın palavralarından usandılar… Başka türlü bir şey, başka bir yön, başka bir istikamet arıyorlar. Ve doğru kulvarda koştuklarını, doğru şarkıyı söylediklerini biliyorlar,” diyen Jimi Hendrix’in, Joan Baez’ın, Santana’nın, Janis Joplin’in ve The Who gibi isimlerin yani “Vietnam’da savaşacağımıza Woodstock’da sevişiriz” diyenlerin rock ve insanlık tarihine armağanı, efsane müzik festivali Woodstock…
Ve Batı Trakyalı buzuki ustası Orhan Osman’ın, “Rebetiko hayattır. Su gibi gereklidir. Zaten rebetler külhanilerdir. Yani bu hayatı adam gibi yaşarlar,” diye betimlediği isyan ve özgürlüğün çığlığından Ahmet Kaya’ya şarkıların özgürce söylenmediği, sansüre uğradığı, sanatçıların hapishanelere atıldığı coğrafyamız, Türkiye…
Yani, türkü söylemenin, halay çekmenin örgüt üyeliğine kanıt sayıldığı, soruşturmalara konu olduğu yasaklı coğrafyamız… Yüzyıllardan beri söylenegelen türkülerin yasaklanmaya, Kürt ulusun diline kilit vurulmaya çalışıldığı cenderede türkülerimiz, şarkılarımız, marşlarımız onurumuz ve özgürlüğümüzdür…
Devrimci müziği punk tarzında söyleyen, dinleyenlere, “Dans edemediğim devrim devrim değildir,” sözünü hatırlatan ve “Haydi barikata, haydi barikata, ekmek adalet ve özgürlük için” şarkılarıyla dillerde dolaşan ‘Bandista’ da bunlara dahildir…
Evet, Arzu Haksun Güvenilir’in deyişiyle “Müzik, hem bir sanat hem de bir bilim dalıdır,” ama bir de insan olma ve isyan hâlidir…
SİNEMA
Sanatların yedincisi olan “Sinema, kabile ateşinin etrafında toplanarak anlatıcıyı dinleme ritüelinin yerini aldı.”[13]
“Anlatıcıyı dinleme ritüeli” dedik; bu hikâyede Alfred Hitchcock’u, John Houston’u, Elia Kazan’ı, Akira Kurosawa’yı, John Schlesinger’i, Sergio Leone’yi, Bernardo Bertolucci’yi, Claudia Cardinale’yi, Jean-Paul Belmondo’yu, Louis de Funes’i, Gina Lollobrigida’yı, Murray Abraham’ı, Gena Rowlands’ı, Liv Tyler’i, Antonio Banderas’ı, Melanie Griffith’i, Robert Wise’yi, Blake Edwards’ı, Julie Andrews’i, Arthur Penn’i, Oliver Stone’u, Bob Rafelson’u, Renè Clèment’i, Claude Chabrol’u, Costa-Gavras’ı, Bertrand Tavernier’i, Bertrand Blier’i, John Boorman’ı, Ken Russell’ı, Neil Jordan’ı, Francesco Rosi’yi, Sergey Paradjanov’u, Nagisa Oshima’yı, Theo Angelopoulos’u, Theo Angelopoulos-2’yi, Carlos Saura’yı, İstvan Szabo’u, Catherine Breillat’ı, Yusuf Şahin’i, Abbas Kiarostami’yi, Muhsin Makhmalbaf’ı, Max von Sydow’u, Vanessa Redgrave’yi, Shirley Maclaine’i, Sally Field’i, Hanna Schygulla’yı, Hanna Schygulla-2’yi, Isabella Rossellini’yi, Robin Williams’ı, Harvey Keitel’i, Anne Heche’yi, Danny Huston’u, Ben Kingsley’i, Sophie Marceau’yu, Christopher Lambert’i, Juliette Binoche’yi, Halit Refiğ’i, Zülfü Livaneli’yi, Ömer Kavur’u, Erden Kıral’ı, Handan İpekçi’yi, Ahmet Uluçay’ı, Türkân Şoray’ı, Hülya Koçyiğit’i, Ferzan Özpetek’i, Çetin Tekindor’u, Yılmaz Güney’i,[14] Şener Şen’i, İzzet Günay’i, Kartal Tibet’i, Zeki Demirkubuz’u, Fikret Hakan’ı, Çolpan İlhan’ı, Şerif Sezer’i, Selda Alkor’u, Memduh Ün’ün, Fatma Girik’i, David Carradine’i, Peter O’Toole’u, Faye Dunaway’i, Jeanne Moreau’yu, Mathilda May’ı,[15] Tarık Akan’ı, Lütfi Akad’ı, Metin Erksan’ı, Cahide Sonku’yu, Ayhan Işık’ı, Belgin Doruk’u, Sadri Alışık’ı, Orhon Murat Arıburnu’yu, Gülistan Güzey’i, Neriman Köksal’ı, Suphi Kaner’i, Adile Naşit’i, Turgut Özatay’ı, Kadir Savun’u, Feridun Karakaya’yı, Erol Taş’ı, Atıf Kaptan’ı, Necdet Mahfi Ayral’ı, Danyal Topatan’ı, Öztürk Serengil’, Halit Refiğ’i, Nâzım Hikmet’i[16] vb’lerini unutmak mümkün mü?
Saga Collection, çağının sorgulayıcısı olan sinemanın önemine dikkat çekerken; yönetmen Werner Herzog’un da, “Medyanın hızlı gelişimine karşın çağımız bir yalnızlık çağı. Bir tek sinema insanları birleştiriyor,” diye betimlediği sinema; Macar rejisör Csaba Bollok’un belirttiği üzere, “İnsani dokunuş sinemanın özüdür…”
Tıpkı efsanevi ‘Potemkin Zırhlısı/ Bronenosets Potyomkin/ Battleship Potemkin’daki gibi… (Büyük Ekim Devrimi’nin yönetmeni Sergei M. Eisenstein’ın başyapıtı, 1905’te içten içe çürümekte olan çarlık rejimine karşı ayaklanan kahraman denizcilerin öyküsünü anlatır.)
Ya “emperyalist bir sinema”[17] olarak Hollywood mu?
İnsanların Hollywood’un kültürel, politik ve endüstriyel kimliğini kavramaları açısından 1900’lü yıllardan başlayarak kapsamlı bir Hollywood analizinden öğreneceğimiz çok şey var.
Hollywood sineması, yolun başındayken bile, ABD emperyalizmi ardından sürüklenen besleme bir güçtü. Bu durum onun bir dış politika unsuru olarak emperyalist politikalara eklemlenmesine yol açtı.
Alev Alatlı’nın ifadesiyle de, “Amerikan sinema tarihini inceleyen yüzlerce saygın araştırmacı var da sinemanın savaş kültürü üretimindeki rolüne değinen yoktur! Hâlbuki Edison’un 1899 yapımı Raising Old Glory Over Morro Castle’ından başlayarak, sinema, insanlığa o en büyük dramı, yaşam ile ölüm arasındaki o dehşet verici saniyeleri, koltuklarında rahatça oturan seyircilerin tüketimine sunabilen bir araç. Öldürme fiilini ve ölümü hiç olmadığı kadar sıradan kılan, insanlara adeta bağışıklık kazandıran bir araç, bir aşıdır”![18]
Bu aşının karşısına ise, ancak ve ancak, ‘Başka Semtin Çocukları’yla İstanbul Film Festivali’nde Radikal Halk Ödülü’nü kazanan yönetmen Aydın Bulut’un, “Yapmak istediğim, derdi olan sinema,” diye tariflediği Yılmaz Güney/ Sergei M. Eisenstein/ Ken Loach sineması dikilebilir…
TİYATRO
Özen Yula’nın “Yala Ama Yutma!” oyununun başına gelenler, getirilenlere inat hâlâ egemenlerin tehdidi altında olsa da ısrarla direnen tiyatro…
 ‘Hatırla Sevgili’de Mahir Çayan rolündeki Görkem Arslan’ın, “Tiyatro hayatı değiştirir,” dediği şeyi size anlatmak bana düşmez, siz onu yaşatarak yaşıyorsunuz!
Ancak yeri geldi size Haluk Bilginer’den aktarayım; “Tiyatro yapmak bir zorunluluk. Niye zorunluluk? Ben akıl sağlığımı tiyatroya borçluyum. Bana en çok heyecan veren şey tiyatro. Başka bir şeyden bu kadar çok heyecan duymuyorum. Sinema yaparken mutluyum, televizyon yaparken mutluyum; ama sadece tiyatro yaparken duyuyorum heyecanı…”
Evet tiyatro apayrı bir heyecan… “Aşk” gibi…”İsyan” gibi…
HASILI “SANAT”, AŞK VE HAYAT İÇİN YENİDEN İSYANDIR!
Evet hasılı “sanat”, aşk ve hayat için yeniden isyandır; ya da hiç! (Geçerken not: “hiçlik devinime doyan dinginliktir,”[19] der Veroc Serenas…)
Sakın ola; isyansız, hayatsız, aşksız bir “sanat” sanrısına kapılmayın!
Eflatun’un, “Aşk, en tehlikeli ruh hastalığıdır”; Erich Fromm’un, “Sevgi kelimesinden daha belirsiz ve daha karışık bir kelime belki de yoktur,” deyişlerine aldırmayın!
“Aşk bugünümüzü geçmişe ve geleceğe bağlar,” diyen Halil Cibran’ı veya Victor Hugo’nun, “Aşk iki iken bir olmak demektir,” sözlerini hatırlayın…
Çünkü çoğul sevdaların, isyancı baharın simgesi olan aşk, insanlık tarihi kadar eskidir; çünkü aşk, yaşamdır; kıyıları olmayan sonsuzluktur…
Altını özenle çizdiğim insani sonsuzluk babında; “Zamandan ve mekândan bağımsız olan aşkın tamamen yok olup gittiğinden değil ama belki başka bir çağa girdiğinden söz etmek mümkün,” diyen Engin Önen’in, “Yeni aşkın rengi” üzerine pragmatik spekülasyonlarına; “Duygusallığımdan utanmamayı öğrenebilmek çok zamanımı aldı… Bana özgürlüğü ‘Aşk’ verdi,” diyen pazarlamacı Elif Şafak gibilerden uzak durup, isyancı Louis Aragon’la “Elsa’nın Gözleri”ne layık bir dünyayı düşleyin![20]
Tıpkı Aragon’un ‘Cantique a Elsa’ başlıklı şiirinde, “Ve aşktır ölüme artık egemen” diye haykıran insani ümit ve ısrarın isyanıyla…
Evet, evet hasılı “sanat”, böylesi bir isyandır; elinde bir tutam çiçekle barikatta yerini almakta duraksamayarak, Horaca Greeley’nin “Doğrusunu isterseniz, sağ duyuyu sağ olarak bulmak çetin iştir,” sözünü unutması mümkün olmayan coşkunun kararlılığıdır!
Nihayetinde yaşamın estetize edilmesi değil ise nedir ki sanat?
7 Mart 2010 15:49:06, Ankara.
N O T L A R
[1] 18 Mart 2010 tarihinde İzmir Vasıf Öngören Sanat Merkezi’nde yapılan “Sanatın Değiştiren Gücü” başlıklı konuşma… Yeni Kapı Tiyatro Gazetesi, No:5, Haziran-Temmuz 2010.
[2] Simone de Beauvoir.
[3] Fatma Tülin, “Hayatın Pornografik Yönü Çok Etkili”, Cumhuriyet Kitap, No:1031, 19 Kasım 2009, s.4-5.
[4] “AKP Genel Merkez Tanıtım ve Medya Başkanlığı, ‘büyüyen Türkiye’yi gözler önüne sermek’ için kısa film yarışması düzenledi. AKP’nin icraatlarının anlatılacağı, 50 bin TL ödüllü yarışmaya katılanlar filmin AKP tarafından, propaganda amacıyla herhangi bir yerde yayımlanması ya da çoğaltılmasının yanı sıra, parti tarafından ‘süre sınırlaması olmaksızın, istenildiği sürece’ kullanılmasını da kabul etmiş olacaklar. Yarışmanın jürisinde Hülya Avşar (Oyuncu), Ali Sürmeli (Oyuncu), Coşkun Aral (Belgesel Yapımcısı), Nedim Hazar (Gazeteci), Ali Murat Güven (Gazeteci), Alin Taşçıyan (Gazeteci), Naci Bostancı (Akademisyen) da yer alacak.” (Tarık Işık, “Bu Sanat, Sanat İçin Değil AKP İçin…”, Radikal, 2 Mart 2010, s.11.)
[5] Avner Ziss, Estetik: Gerçekliği Sanatsal Özümsemenin Bilimi, Çev: Yakup Şahan, Hayalbaz Kitap, 2009.
[6] Ataol Behramoğlu, “Yine Karikatür Üzerine…”, Cumhuriyet Dergi, No:1094, 11 Mart 2007, s.9.
[7] Ercan Akyol, Çiziyorum, İlke Kitap, 2007.
[8] Yonca Güneş Yücel, “Aslında Don Quixote Kendisine Hiç Gül(dür)medi!”, Birikim, No:238, Şubat 2009, s.106-107-109.
[9] Aziz Nesin, Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı, Akbaba Yay., 1973, s.37-38.
[10] Hippokrates, Gülmeye ve Deliliğe Dair, Çev: Mehmet Ali Kılıçbay, Ayraç Kitabevi, 2009, s.67.
[11] Tom Robbins, Geriye Uçan Yaban Ördekleri, Çev: Aysun Babacan, Ayrıntı Yay., 2010.
[12] Necati Doğru, “Orhan Pamuk’un Sırrı!”, Vatan, 4 Eylül 2008, s.7.
[13] Rozerin Bolluk, “Modern Tapınağımız Sinema”, Radikal Kitap, Yıl:5, No:287, 15 Eylül 2006, s.36.
[14] “Yılmaz Güney, sinema sanatçısını sinema zanaatçısından ayıran sinema sezgisiyle büyük bir sinemacıydı.” (Gamze Akdemir, “Rekin Teksoy ile Türk Sineması Üzerine…”, Cumhuriyet Kitap, No:906, 28 Haziran 2007, s.14-15.)
[15] Atilla Dorsay, Sinema… Ve Unutulmayanlar, Remzi Kitabevi, 2008.
[16] Mesut Kara, Yeşilçam Hatırası, +1 Kitap, 2006.
[17] Asım Öz, “Tek Dünya, Tek Rüya”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:435, 17 Temmuz 2009, s.12.
[18] Alev Alatlı, Hollywood’u Kapattığım Gün-Amerikalılara Çok Büyük İyilik Yaptım!, Everest Yay., 2009, s.135.
[19] Veroc Serenas, “Aforizmalar”, Felsefe Yazın, Yıl:5, No:15, Kasım/ Aralık 2009, s.83.
[20] “Louis Aragon (3 Ekim 1897-23 Aralık 1982) adını nasıl tanımlardınız; şair, romancı, gazeteci, komünist? Elbette doğru yanıt ‘hepsi’, ancak bu yanıtta önemli bir ad eksik: Elsa. Aragon’un şiirlerinde silueti Fransa ile örtüşen Elsa Triolet, yazarlığından çok Aragon’un ona yazdığı sevda şiirleriyle anımsanır: ‘Mutlu Aşk Yoktur’ ile ‘Elsa’nın Gözleri’dir.” (Sennur Sezer, “… ‘Elsa’nın Gözleri’ne Bakmak”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:450, 30 Ekim 2009, s.40.)
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s