“KÜRT SORUNU”NA ORYANTALİST BAKIŞIN KAYNAK VE SONUÇLARI[*]

“KÜRT SORUNU”NA ORYANTALİST BAKIŞIN KAYNAK VE SONUÇLARI[*]
 “Yanlışı gören ve önlemek için
eli uzatmayan
yanlışı yapan kadar suçludur.”[1]
Felsefecilerin huzurunda, “Kürt Meselesi”ni konuşmak: Bu, hepinizin takdir edeceği gibi zor bir şey…
“Zor”; çünkü “Ama”sız, “Fakat”sız ve eğri otursak da, doğru konuşmayı gerektirir öncelikle…
Sonra da “Pilisopayutyunı bedk e arachnorti martun tebi cıshmarid kidelikı yev sovoretsni inchbes khusapel charits,”[2] diyen bir Ermeni Atasözündeki sorumluluğu dayatır…
“Kürt Meselesi”ni anti-sömürgeci ulusal sorun olarak gören, bir Kürdistan sorunu olarak savunan İsmail Beşikçi’nin öğrencisi olarak gerekliliklere ve sorumluluklara “sırt” dönmeyeceğimden emin olabilirsiniz…
I) ORYANTALİZM NEDİR?
Altını özenle çizerek ilk belirtmem gereken şey, Edward Said’in de ifade ettiği gibi, etki alanı geniş “kültürel ve siyasal bir olgu” olan oryantalizmin saf ve masum bir bilgi disiplini olmadığı ve bu yönüyle sorgulanması gerektiğidir.
Oryantalizmin tarihi, çokça söylenegeldiği üzere, “Doğu” ile “Batı”nın varlığı kadar eskiyken; Oryantalizm de, masum bir akademik merak saikiyle oluşturulmuş bir araştırma disiplini falan değil; sömürgeciliğin has çocuğudur.
Yine ve kısaca Edward Said’e göre, “Doğu”yu “Batı”nın değerleriyle yargılayıp, yine söz konusu değerlerle “adam edilmeye muhtaç” gören Oryantalistler, her kültürün kendi içinde kendi değerleriyle ele alınması gerektiğini göz ardı eden sömürgeciliğin keşif koludurlar.
Oryantalistlere göre “Doğu”, “Batı”lı sömürgeci/ veya emperyalist öznelerce düzenlenmesi gereken bir nesne/ veya geriliktir.
“Doğu”nun, Oryantalistlerce geri/ veya sakatlıklar diyarı olarak nitelenmesi de bundandır.
O hâlde Oryantalizmi, sömürgecilik/ veya emperyalist ilişkilerden bağımsız ele almak mümkün değildir.
Ya da sömürgeci/ veya emperyalist “uygarlığa” yaslanan bir Oryantalizm “eleştirisi” mümkün değildir.
Kaldı ki Oryantalizmi varsaydığı “yüksek uygarlıklar” dışında kalanları “ilkel” ve “tarihsiz halklar” olarak niteler ki, bu da, sömürgeci/ veya emperyalist hegemonik betimlemeden başka bir şey değildir.
Avrupa tarafından, “durağan ve yozlaşmış oluşu” nedeniyle küçümsenen “Doğu”, Oryantal bakış açısından “değişmez”di; tam da bunun için değiştirilmeliydi…
Oryantalist “akademik araştırmalar”da, yer yer “anlaşılmaz ve hilekâr” olarak da nitelen “Doğu”lu, bu bakışaçılarının “ırkçı tavırlar”ına da maruz bırakıldı…
Bu da kaçınılmaz olarak “alt-üst”, “egemen-ezilen” ilişkisini ve “meşrulaştırılması”nı devreye soktu ki, “Beyaz Adam” ya da Afrika Ormanları’na nizam intizam veren Tarzan böyle ortaya çıktı!
Söz konusu tabloda “Doğu” “Batı” için vardır; “Batı” ile ilişkisinde inşa edilmeye mahkûmdur![3]
İyi de “Doğu” denilen nerede midir?
O feth edilen, sömürgeleştirilen ve tektipleştirilip klişeye dönüştürülendir…
Yani Oryantalizm, “fetih, sömürgeleştirmeci tektipleştirme”nin kurgusudur
Evet nihayetinde Oryantalizm, “Batı” (Avrupa) merkezli bir tarz-ı siyasettir.
“Batı” (Avrupa) merkezli olması, ister istemez ya da de facto olarak “ötekini” yaratmayı da devreye sokar.
Bu bağlamda Oryantalizm; “Batı”nın “Doğu”ya önyargı tahakküm ve istismarından başka bir anlam taşımaz.
“Batı” tahakkümünün önünü açan Oryantalistlere göre, “Doğu mantıksızdır, dinsiz olup azgındır, çocuk ruhludur, sapkındır”; bunlar böyle olunca da “Makul, o1gun ve normal Batılı” tarafından “terbiye” edilmelidir!
Oryantaliste göre “gerçek insan Batılıdır”.
Bu bakış ırkçılığın, “Irklar arası eşitsizlik” kavrayışının da önünü açar.
Oryantalistler için “Doğu”/ “Batı” dikotomisi “Batı”ya “üstünlük ve kuvvetin”, “Doğu”ya ise “zaaf ve güçsüzlük” atfeden bir kategorizasyondur.
Oryantalizmin emperyalist Batı’nın bir keşif kolu olarak, yolunu açan, hâkimiyet eylemlerine doğrudan katkıda bulunan düşünsel ve kültürel bir kurgudur.
Zaten Oryantalizmin, kelimenin sözlük anlamında “Doğu Bilimi” anlamı taşıması; kökeni itibariyle de güneşin doğuşunu ifade eden Latince “oriens” sözcüğüne dayanması; coğrafi olarak da “Doğu”yu işaret etmesi kavramın deşifrasyonu açısından müthiş önemlidir…
Çünkü sömürgeci Roma İmparatorluğu döneminde, henüz “Uzak Doğu” tam olarak bilinmediğinden, günümüzde “Orta Doğu” denilen bölge “Doğu” denilmesi, doğası gereği sömürgeci bir tanımlamaydı… Erken Hıristiyanlık “Doğu” imgesini hem süregenleştirdi, hem de katılaştırdı.
Burada bir parantez açarak ekleyelim: Oryantalizmin doğuşu, Napolyon’un 1798’de Mısır Seferi’ine bağlanmaktadır; ancak bunun ötesindedir…
Örneğin Roma’nın kendi dışındakini “barbar” olarak nitelemesi Oryantalizmin işaret edilenden eski bir illet olduğunu ortaya koyar…
Sömürgeci/ veya emperyalist yöntem ve kavramların yargı biçimi olan Oryantalizmin “Doğu”su, Avrupa’lının icadıdır.
Oryantalizmi, sömürgeci bir önyargı olarak ele almadan kavramak mümkün değildir.
Çünkü Oryantalizm, sömürgeci Avrupa’nın “Doğu” dediği fetih alanına ilişkin olarak “Batı” tarafından bilinçle oluşturulmuş sosyo-ekonomik bir teori ve pratikler bütünüdür.
Çünkü Oryantalizm, “Doğu” denilenden daha çok “Doğu”yu icat eden “Batı”ya ait ve sermaye birikimiyle ilişkiliydi.
Geçerken bir şeyin altını çizelim: 1815’den 1914’e kadar Avrupa’nın sömürgeleri yüzde 35’den yüzde 85’ine çıkarken; Oryantalizm daha da önem kazandı. Birinci Dünya Savaşı sonlandığında dünya topraklarının yüzde 85’i Avrupa’nın sömürgesiydi.
Örneğin Oryantalist İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour’a göre, “Batı’lılar vardır, bir de Doğu’lular vardır. Birinciler hükmederler, ötekiler hüküm altında olmalıdırlar, buda ekseriye ülkelerin işgal edilmesi, iç işlerine tam müdahale, can ve mallarını şu ya da bu Batı’lı gücün eline bırakılması demektir.”
Evet, soru(n) işte tam da budur!
Yani Oryantalizm, sömürgecilik/ veya emperyalizmin bir cephesidir.
I.1) GÜNCEL DURUM
“İyi de bugün” mü?
Hayır, hayır Oryantalizm bitmedi; şimdiler de “Neo-Oryantalizm” boyutuyla varlığını sürdürüyor; “Neo-Oryantalist”ler ise, dünyayı kapitalist “küreselleşme”ye emanet eden ve piyasa ekonomisi ruhbanları olarak tanımlanması mümkün olan neo-liberallerdir…
Bu tabloda gereken “Batı”nın “Doğu”ya bakışındaki terimleri tersine çevirmektir.
Yani Oryantalizmin sömürgeciliğin “keşif kolu” olduğunu; ekonomi-politik bir temelleri olan zihniyetin mamûlatı olduğunu ortaya koymaktır.
“Neden mi?” Yanıt, belki de en iyi Hollywood filmlerindedir.
Çünkü “Batı”nın farklılığı ve üstünlüğü hakkındaki söylemiyle Oryantalizm, sadece yazınsal arenada değil, günümüzde görsel ve işitsel alanlarda da varlık gösteriyor. Dünya çapında filmler üretip, bu filmlerde “Doğu”yu bir dekor olarak kullanan Hollywood, söz konusu yaygınlaştırma sürecinde önemli bir rol üstleniyor.
‘300 Spartalı’ filmi, sadece tarihsel bir savaş filmi değil; aslında oldukça güncel mesajlar içeriyor. Bir grup Spartalı asker ile Pers imparatorluğunun dev ordusu arasında bundan yıllar önce geçen bir boğazlaşmayı anlatırken, sözde “barbar Doğu”ya karşı “akılcı ve özgürlükçü Batı” medeniyetinin propagandasını yapıyor.
Filmi izlerken, Edward Said’in ünlü “Oryantalizm” kavramını hatırlamamak zor. Malum, Said’e göre, Batı, Doğu ve özellikle de İslâm medeniyetini hep irrasyonel, gerici ve değişmeye kapalı bir mistisizm dünyası olarak tasvir etmiştir. Said’in “Oryantalizm” dediği bu tasvir biçimi, Batı emperyalizmine gerekçe sağlamak için kasten üretilmiş bir çarpıtmaydı.
Filmi hatırlayın, Yunan şehir devleti Sparta’nın cesur ve güçlü askerlerinin Pers imparatorluğunun “şeytani” ve sefih ordusuna karşı kahramanca direnişini anlatıyor. İşin ilginç yanı Spartalıların, kaslı vücutları, mavi gözleri ve İngilizce aksanları ile, tam birer Amerikalı profili çizmeleri. Dahası ikide bir “özgürlük” ve “akılcılık”tan söz ediyorlar.
Öte yandan Persler çirkin, mistik ve şeytani yaratıklar olarak tasvir edilmiş. Bazıları, yüzlerini de kapatan sarıklarıyla, Taliban’a veya El Kaide militanlarına pek bir benziyor. Hatta filmin sonlarında Sparta kralını boyun eğmeye zorlayan Pers elçisi, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ı bile andırıyor.
Verilmek istenen mesaj çok açık: Güzel, rasyonel ve özgür olan Batı medeniyeti, çirkin, irrasyonel ve baskıcı olan Doğu’ya karşı hep savaşmıştır. Bugün yaşanan, tarihin tekerrürüdür.
Ama buna inanmak için fazlasıyla saf bir Batılı olmak lazım. Dahası, film aslında gerçek dışı öğelerle dolu… Askerî tarihçi Victor David Hanson, gerçekte Pers ordusunda filmdeki gibi gergedanlar ve filler bulunmadığını, Pers Kral Xerxes’in de eşcinsel eğilimlere sahip olmadığını söylüyor. Filmde bazı karakterlere atfedilen abartılı çirkinliğin hayali olduğunu da ekliyor.
Filmin en büyük çarpıtması ise, Sparta’yı “özgürlüğün kalesi” gibi göstermesinde gizli. Çünkü Sparta’nın “kalesi” olduğu bir şey varsa, o özgürlük değil, faşizmdi…
Evet nasıl ‘300 Spartalı’ filmiyle Sparta’daki despotik yönetim yüceltilip, Persler üzerinden tüm “Doğu”ya hakaretler yağdırılıyorsa; 2007’de Avusturya’nın başkenti Viyana’nın Karlsplatz semtindeki Teknik Üniversite bahçesindeki heykel sergisinde, heykeltıraş Olaf Metzel’in “Turkish Delight/ Türk Lokumu” adlı heykeli de bu kapsamda irdelenmelidir…
Ya da Bush’un, “Irak ve Afganistan’a demokrasi götürüyorum” haykırışında somutlanan vahşet…
Veya Karl Marx bile “İngiltere’nin, Hindistan’da bir toplumsal devrimi yaratırken, ancak en iğrenç çıkarlara göre hareket ettiği ve bunları kabul ettirmede aptalca davrandığı doğrudur. Ama sorun bu değildir. Sorun, insanlığın, Asya’nın toplumsal durumunda köklü bir devrim olmaksızın yazgısını tamamlayıp tamamlayamayacağıdır. Eğer tamamlayamayacaksa suçu ne olursa olsun, bu devrimi getirmekle İngiltere, tarihin bilinçsiz aleti olmuştur,” diyerek İngiliz sömürgeciliğinin Hindistan”da bilinçsiz de olsa olumlu bir şeyler yaptığını söyledi ise varın kalanını da siz hesap edin…
Herkes bilse de, bir kez de ben tekrarlayayım: Sömürgeci/ veya emperyalist “Batı”nın, kapitalizmin, tek amacı hâkimiyetini pekiştirip, kalıcılaştırmak için popüler kültürlerini yayarak ve “Doğu” toplumlarının bellekleriyle, ana dilleriyle, tarihleriyle oynayarak onları aptallaştırıp, iradelerini gasbderek köleleştirmektir.
Franz Fanon, işte bunun için vardır.
Edward Said’in bir Filistin’li olarak “taş atması” bu nedenle gereklidir.
II) KÜRTLER VE ORYANTALİZM
Ortadoğu söz konusu olduğunda Türkiye’yi yönetenler, bir anda ve kaçınılmaz olarak Oryantalist bakış açısını yaslanırlar; bu sadece psikolojik değil, aynı zaman da ekonomi-politik gerekçeleri olan bir tarz-ı siyasettir.
Oryantalizm, psikolojik bir davranış koduna indirgenmemelidir.
Barındırdığı ideolojik muhteva ve ekonomi-politik gerekçe asla göz ardı edilmemelidir.
Sözü uzatmayalım, sömürgeci Osmanlı ile İttihat ve Terakki ırkçılığının bir bakiyesi olan Kemalist T.“C”nin sömürgeci bir devlet ya da adı yasaklı Kürdistan coğrafyasının da bir “iç sömürge” olduğu “sır” olmasa da, çoğunluğun “es” geçmekte yarar gördüğü bir gerçektir…
Sıradan bir Türk’ün, bir Kürt’ü nitelerkenki tavrını, bakış açısını anımsayın: Bu “beyaz sömürgeci efendi” ile “öteki”leştirdiğinin ilişkisini çağrıştırır…
Sadece bu mu? Değil; bir de Kürtlere siyaseti nasıl yapacağı, “Taraf”lı liberaller gibi öğretilir…
Örnek mi? Kürt siyasetinin “geri ve ilkel” olduğu “iddiaları”nda somutlanan üste çıkma çabasının yerli Oryantalistlerin eylem ve söylemlerinde ortaya çıkması gibi…
Özetle Kürtlerin ötekileştirilmesi, dışlanması, Türk Oryantalizminin temel duruşu olarak karşımıza çıkarken; bu sömürgeci tutum başta siyaset alanı olmak üzere, eğitim, ekonomi, sanat, vb’i alanlarda Kürtlerin “elinden tutulması gereken cahil yığınlar” olarak algı ve sunumuyla ortaya konulmuştur.
Bu(nlar) böyle olunca da Kürtlerden İslâmcılık yapacaklarsa bunun Türk-İslâmcılığı olması; solculuk ya da liberallik yapacaklarsa onlarla olması vb’i istenirken; diğer seçenek(ler) de mahkûm edilmiştir! (Geçerken bir not: Etyen Mahçupyan’ın, Ahmet İnsel’in, Mithat Sancar’ın “gizli Oryantalist” eğilimlerine dikkat edin… Bunun ardında “AB standart”larını önemseme ve ona ölümüne bağlanma yatar…)
Söz konusu mahkûmiyet sınırı, Kürtler içinde “Beyaz Adama” öykünen, Türk Oryantalizmine göz kırpanları da yaratmıştır ki bunlar da “Beyaz Kürtler” olarak nitelenebilirler…
Ancak yoksul köylü hareketi olarak PKK’nın Türk Oryantalizminin ve “Beyaz Kürtler”in icra-ı sanat alanını da daralttığı herkesin bilgisi dahilindedir…
Meseleyi “Kürt Sorunu” olarak adlandırmaktan imtina eden, Kürtleri devletle pazarlığa girişmiş -ne koparsam kârdır mantığındaki tüccar- gibi gördüğü tabloda T.“C”nin Kürtlere, “Ya bizdensiniz ya da terörist” ikilemini dayattığı koordinatlarda Türk Oryantalizminin, insanları pasifize etmeye yönelik T.“C” harekâtının bir parçası olduğu net biçimde karşımızdayken; basit olarak Oryantalizm, kendinizden daha “geri” bulduğunuz birilerinin hep öyle kalma eğilimine sahip oldukları ve ancak size benzeyerek bu gerilikten kurtulabileceği önermesi; yani Kürtleri “Türk gibi” veya “makbul vatandaş” gibi davranmaya davet etmektir…
Hatırlayın Türk(iye) milli kimliği, Kürtleri ötekileştirerek kendilerine “Batılı ve uygar” varsayılan bir kimlik oluşturduğu “iddiası”na sarıldı…
Mustafa Kemal, Türkiye’de homojen, tek dilli, tek kültürlü bir toplum yaratmak, batılı olmanın, uygar olmanın kriteri olarak algılıyor ve dayatıyordu.
Türk(iye) Devleti kurulmadan önce Ermeniler, Yahudiler bir şekilde “hâlledilmiş” ve geriye Kürtler kalmıştı.
Ve “elde kalan” Kürtlere karşı bir yandan siyaset, öte yandan da açık şiddet uygulanırken, her ikisinin karışımı, “Türk-işi Oryantalizm”i biçimlendiriyordu.
Kürtleri kendi “Doğu”su olarak gören Kemalizmin asimilasyona yönelik bölge okullarından hemen her şeye böyleydi bu…
Kürtlere, İslâmcılara, Araplara yönelik nefret barındıran ırkçı/dışlayıcı elitizmiyle Türk Oryantalizminin aslî kaynağı Kemalizm’di…
Bu bağlamda Hasan Bülent Kahraman’ın, “Kemalist Oryantalizme”[4] dikkat çekmesi önemsenmelidir.
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz bütün inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mânâ ve eşkaliyle medenî bir heyeti içtimaiye hâline isal etmektir,”[5]deyişindeki Oryantalizmiyle Kemalizm, işlevselliği ve etkinliği itibari ile Türkiye’deki siyasal hayatın ve zihniyetin adeta “logos spermatikos”u/ “dölleyici söz”ü konumundadır. Modern Türk siyasal aklını/ rahmini dölleyen Kemalizm, bu muhayyile içinde salt “gelip-geçici bir ara dönem”den daha fazlası bir “şey”i ifade eder.
Söz konusu çerçevede resmî ideolojik Oryantalizmin “ulusalcı”lık biçiminde tezahür ettiği “gramer”in içine “sol” da, “Avrupa ile başlayan ve Avrupa ile biten tarih, hem bir dar ufuk, hem bir yanlış telakkidir ki, bu dar ufuk ve bu yanlış telakkide bizim yerimiz şimdiye kadar ya tarih ötesine sürülmek ya medeniyet harici kalmak olmuştur,” diyen Şevket Süreyya Aydemir’in doğrultusunda gizli Oryantalizmden nemalandı…
Bu işin bir veçhesi; ötekine gelince, ne yalan söyleyeyim Türklerin “içindeki Oryantalizm” hâlâ devam ediyor! Kâh öğüt vererek, kâh aşağılayarak, kâh görmezden gelerek…
Kürt coğrafyasını, kültürünü, dilini, geleneğini, geleceğinin yönetebilirlik ve değişim yeteneğini yani, hasılı kendi kaderini özgürce tayin hakkını yok sayan Türk Oryantalizmi sömürgeci bir ehlileştirme girişimidir.
Bu açıdan “Ehlileştirilen Kürtler”, Türk Oryantalizminin eseridir; rafine ürünüdür; Mükremin örneğindeki gibi…
Ancak olanlar bununla da sınırlı değil; yani bunun da bir alt başlığı var; o da “Turko Kürtler” meselesi… “Turko Kürtler”, “Beyaz Kürtler”i tanımlamak için kullanılabilecek bir ifadedir.
Örnek vermek gerekirse Yılmaz Erdoğan ile Bülent Polat, yine kendisini oynadığı ‘Avrupa Yakası’ndaki “Şesu” karakterinde ortaya çıktığı üzere tam bir “Turko Kürt”tür…
Hikmet Çetin de bu kategoride ele alınabilir…
İsmail Beşikçi Hocamız, Türkiye’de Kürtler’in Kürt olarak hiç bir hakkı olmadığını ama Turgut Özal, İbrahim Tatlıses gibi Türkleşince kendisine tüm kapıların açılacağına işaret ederken; “Turko Kürt”lüğün maliyetine de dikkat çeker…
II.1) SOMUT ÖRNEKLER
Evet, saptamalarıma dair birkaç örnek vermem gerekirse; öncelikle şunu belirtmeliyim ki;
Azadiya Welat Gazetesi’nin eski yazı işleri müdürü ve imtiyaz sahibi Vedat Kurşun’un, gazetenin iki ayrı sayısında yayımlanan haberlerden dolayı üç yıl hapis cezasına çarptırılıp, 103 kez ‘terör örgütünün propagandasını yapmak’ suçlarından toplam 525 yıl cezalandırılması isteniyorken;
Batman’da BDP’li İl Genel Meclis Başkanı Salih Aktan, 2007 seçimlerinde, Kürtçe “Nasılsın, iyi misin?” dediği gerekçesiyle 3 bin TL cezaya çarptırılırken;
Rojda’ya, söylediği Kürtçe şarkı nedeniyle “Terör örgütünün propagandasını yapmak” suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası verilirken;
Abdullah Öcalan için yapılan gösteri sırasında yakalanan 14 yaşındaki Abdullah D., dört yıl sekiz ay 20 gün hapse çarptırılırken; kimse ama kimse rejimin “yukarıdan aşağı”ya demokratikleştiğinden ya da bu ihtimalden söz etmesin…
Emekli MİT müsteşar yardımcısı Cevat Öneş’in, 28 Şubat 2010 tarihinde Diyarbakır’daki ‘Uluslararası Müzakere ve Çözüm Deneyimleri Konferası’nda yaptığı konuşmada, “AKP’nin, muhafazakâr-demokrat kimliğinin şekillenişi çerçevesinde, yapılmakta olan eleştirilere rağmen, Kürt sorununun çözümü iradesini ortaya koyarak tartışma ortamının gelişimi için sağladığı koşullar ve atmakta olduğu adımlar, bilinen siyasi risklerde dikkate alındığında, önem kazanmaktadır,”[6] derken hayal görüyor olmalı…
Hayır Gençay Gürsoy, “Kürt sorunu bağlamındaki ağır maddi ve manevi yükü iktidar partisi olarak AKP’nin taşıyor olması, çözüm arama konusunda en çok onu zorluyor. CHP ve MHP, çatışmaların sürmesi ve gerilimin artmasından siyasi rant sağlarken, AKP bu ortamdan sürekli zarar görüyor,”[7]dese de bu gerçek değil!
Çünkü mevcut durumda AKP hükümeti ile ordu-yargı-CHP üçlüsü arasındaki kapışma, burjuvazinin Batıcı-Kemalist laik kanadıyla (TÜSİAD) muhafazakâr İslâmcı kanadı (MÜSİAD) arasında ülkenin kim tarafından yağmalanacağına ve 4-C’lerin getireceği kârların kim tarafından gasp edileceğine ilişkin politik bir mücadeledir.
Verili tabloda; “Bundan böyle her şeyin çok daha açık ve seçik olarak tartışılacağı bir döneme giriyoruz. Etnik kimliklerin üzerinden konuşulması, haksızlıkların, mağduriyetlerin dile getirilmesi açısından elbette bir gerekliliktir. Ancak bu sorunların insanların iç içe, kaynaşarak ve eşitlik temelinde yaşamasını sağlayarak çözülmesi de asli ilkemizdir,”[8] diyen Ahmet İnsel’in öne çıkardığı vurgu gizli Oryantalizmden malûldür…[9]
Aynı biçimde E. Fuat Keyman’ın, “Kürt sorunu toplumsal kutuplaşma ve ayrışma riskini artırırken, aynı zamanda yurttaşlaşıyor da. Kürt sorunu temelinde “toplum içinde acaba ayrışıyor muyuz” gibi korkuları, endişeleri ve dönüşümü iyi okumak lazım,”[10] saptaması da yine gizli Oryantalizmin örneklerindendir…
Ya “Turko Kürtler” mi?
Orhan Aydın’ın, “Ortada açılım adıyla tanımlayabileceğimiz herhangi bir olgu yok. Bizim açılım adıyla algıladığımız, Kürt halkı üzerinden siyaset yapanların baskısı olduğudur. AKP’nin açılımı, ülkede ve bölgede oy peşine düşmesinden kaynaklanıyor ve seçim öncesi bu iyi bir değerlendirmedir. Öncelikle kendisinin dahi bilmediği ve uydurduğu bir durumdur. Davet edilseydim bile gitmezdim. Zaten katılmanın da düşünce belirtmenin de bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Daha önce de yapılan uygulamalarda AKP’nin bildiğini okumakta olduğunu en net biçimde Ankara’da, Sakarya’da, Tekel işçilerine yaptıklarında gördük,” diye betimlediği durumda Rojda, “Toplantıya davet edildiğim gün, söylediğim bir şarkı nedeniyle gözaltına alındım. Sıradan bir ifade diye lanse edildi ancak Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüm. Benim adresim belli, çalıştığım kurum belli. Ancak böyle bir muamele ile karşı karşıya kaldım. Bizi gözaltına alan polisler, medyadaki diğer sanatçıların korumalığını yapıyor. Vicdanı olan sanatçılar, bu toplantıya katılmasın” veya Kürt sanatçılar adına Koma Çiya’dan Genim’in, “Açılım adı altında Kürtlere ve demokrasi güçlerine dayattığınız siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel soykırım bir ölüm çukurudur. Biz bu çukura girmeyeceğiz. Sanatçılar olarak Kürt halkına ve demokratik güçlere uygulanan tasfiye değirmenine su taşımayacağız,” derken Yılmaz Erdoğan, İbrahim Tatlıses, Nuri Sesigüzel, İzzet Yıldızhan, vd’leri Başbakan’ın Beşiktaş’taki Çalışma Ofisi’nde 20 Şubat 2010’da gerçekleştirilen kahvaltılı toplantıya katılıyorlar!
Ya da “Bugün Kürt sorunuyla ilgili yaşadığımız sorunlar yumağının altında Mustafa Kemal’in düşünce yapısını oluşturan bu inkâr ve ret siyaseti yatıyor”ken;[11] “Eşitsizliği yaratan Kürtler olmadığına göre, sorunu yaratanlar da onlar değil! Onun için çözüm devletten beklenmeli,”[12] diyen Muhsin Kızılkaya ekliyor: “Şimdi az buçuk gururunu kurtarmış, az buçuk da vatandaşlarının daha fazla özgürlük taleplerini karşılamaya niyetli bir devletle karşı karşıyayız… Yeter ki saplantılarımızdan kurtulmayı bilelim… Kürtler, değişikliği desteklemeli…”[13]
Veya Kürt kökenli olmasına rağmen gençlik ve üniversite yıllarında Ülkü Ocakları’nda ülkücülük yaptığını söyleyen Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın, demokratik açılımın bir Türkiye projesi olduğunu savunup, “Aynı bayrak altında, tek devlet olma ilkesiyle kim kendini ne hissediyorsa etsin” vurgusuyla “Artık o çöp halının altında kalır gibi değil. Bu işi daha fazla götüremeyiz. Bakın Evren Paşa’nın dediği, ‘Kürt yok; kar biraz sertleşince kart kurt, diye ses çıkarır’ anlayışı artık eskidi. Türkiye bunu yemedi, yemeyecek. Aynı bayrak altında, tek devlet olma ilkesiyle kim kendini ne hissediyorsa etsin,”[14]demesi gibi…
III) AVRUPA MERKEZCİLİK
Gizli ve açık Türk(iye) Oryantalizmi yanında “Turko Kürt”lüğün yanında değinilmeden geçilmemesi gereken bir nokta da “Avrupa Merkezcilik”le bağıntılı Avrupa Birliği (AB) sorunudur…
Michel de Certau’ya göre tarih yazımı, Avrupalıların bilinmeyen öteki ile karşılaşmasından doğmuştu. Avrupa dışındaki dünyaların “keşfi” ve bunların “Batı”nın fiziksel, ruhsal ve hayali imgesine yerleştirilme gerekliliği tarih yazımını başlatmıştı.
Avrupalı-olmayan toplumlara ilişkin “enformasyon” toplanması ve bunların çeşitli yollardan “sınıflandırılma”sı, bu ülke ve halkları denetleme stratejileri olarak belirlendi.
Avrupalı-olmayan toplumları sınıflandırma, kaydetme, temsil etme, yeniden sunma ve işlemden geçirme doğrultusundaki kolonyal girişimler genellikle efendiler açısından kavranılamaz olan dünyalara çekidüzen verme ve bunları emperyal tüketime hazır hâle getirme girişimleriydi.
“Avrupa Merkezcilik”, Asya’nın büyük bir bölümünü içine alacak şekilde Afrika ve Amerika’da Avrupalı güçler tarafından oluşturulmuş bir güçtür.
Çünkü karışık, çelişkili ve tarihsel olarak dengesiz özellikleriyle “Avrupa Merkezci” söylem için tarih, Avrupa tarihi olarak nitelendirilir, yazılır.
Nihayetinde “Uygar Beyaz Adam” egemenliğini sadece baskıya ve şiddete dayandırmadı; “vaatler”i de vardı; örneğin İspanyol fetihçilerinin (konkistatörlerin) “yeni dünya”ya ayak basmalarıyla birlikte, “vahşiler”e cennet vadedildi. Hıristiyan olup cennete gitmelerinin yolu açıldı. Her hâlde ruhların bedenden ayrılmadığını sezdikleri için olacak, “vahşiler”i bir an önce cennete yollamak için bedenlerini toprağa atmak üzere soykırımlara giriştiler.
Tarzan’dan “Indiana Jones”a uzanan seyr-ü seferin ulaştığı güncel koordinatlara “Avrupa Merkezcilik” -Avrupalı olmayanların kazanımlarını kendine mal edip kendi özünde birleştirerek- kendi kültürel antropolojisini yükseltir. Sonuç olarak, “Avrupa Merkezcilik”, Batı kaynaklı dünyanın merkezi ve dünyanın gölgesinde kalan diğer yerlere ontolojik gerçeklik sağlayan tek -paradigmatik- çerçevedir. (Geçerken ekleyeyim: Tabii olarak, “Avrupa Merkezci”liğe yapılan eleştiriler Avrupalı bireyler değil, Avrupa’nın kendi içinde ve dışında ürettiği “öteki”ne yönelik tarihsel baskısı üzerinedir.)
“Avrupa Merkezci” söylemin yağma ve talanı sömürge halklarının geçmişini de kapsar, onları belleksiz ve tarihsiz bırakır. Kültürlerini, kültürel zenginliklerini hem yağmalar, hem de yok sayar. Geçmişlerini ellerinden alır. Bu nedenle anti-sömürgeci mücadele, Ranajit Guha’nın da belirttiği gibi, aynı zamanda geçmişi yeniden ele geçirme çabasıdır.
Bu bağlamda Frantz Fanon, sömürgeleştirilmiş halkları yalnızca emekleri başkaları tarafından temellük edilen insanlar olarak değil, “Kendi yerel kültürel özgünlüklerinin katledilmesi ve gömülmesiyle ruhlarında bir aşağılık kompleksi yaratılmış insanlar,” olarak tanımlar.
Albert Memmi de, “Çoğulluk damgası kolonileştirilmiş olanın kişisellikten soyundurulmasının göstergesidir,” der ve ekler: “Sömürgeleştirilmiş olanlar asla bireysel bir tarzda karakterize edilmezler, onların yalnızca anonim bir kolektiviteye batıp gitmeye hakları vardır”.
Çünkü Avrupalı sömürgeci, dünyanın geri kalan tüm kısımlarına karşı aynı medeniyet dışı bakış açısından bakmıştır. “Batı”nın tarih ve dünya anlayışı gerçekten de sadece “Beyaz Adamı” insan sayan ve sadece ona tarih ve uygarlık bahşeden bir anlayıştır.
Söz konusu anlayışın en az sömürgeciliğin kendisi kadar zararlı ve tehlikeli olduğunu tespit etmek önemlidir. Sömürgeciliğin askerî ve ekonomik yönü maddi bir ezilme yaratırken, “Batı”nın “Avrupa Merkezcilik” olarak adlandırdığımız bu bakış açısı “Batı”lıyı kendi gözünde aklayıp, sömürge insanının da kendisini “Batı”lının istediği biçimde algılamasına neden olur. Çünkü Fikret Başkaya’nın ifadesiyle, “Sömürgecilik sadece ekonomik ve politik bir kategori değil, aynı zamanda kültürel-ideolojik-entelektüel veçheleri de olan bir olgudur.
Avrupalı sömürgeciler açısından Amerika, Afrika, Asya halklarının toprağını almak yeterli değildi; ruhuna da el koymak, bunun için de kültürel kimliklerini yok etmek gerekiyordu. İşte bu işi de şimdilerde “Avrupa Merkezci”lik denilen ideolojik kurgu yapacaktı…
“Avrupa Merkezci”liği Batı Avrupalıların kendileri ve başkaları hakkında oluşturdukları düşünceler, tasavvurlar, teoriler, yakıştırmalar, hezeyanlar, safsatalar, yalanlar, yok saymalar, tahrifatlar… yığını olarak tanımlamak mümkündür. Fakat, önemli olan sadece bunların uydurulması, kurgulanması değil, yayılması, başkalarına nüfuz etmesi, başka türlü ifade etmek istersek, hedef alınan kitleler (Avrupa-dışı toplumlar), yeryüzünün lanetlileri tarafından içselleştirilmesidir.
Egemenlik altına almada kaba kuvvet veya çıplak şiddet en azından başlangıçta gerekli olabilir ama köleleştirme, bilincin köleleştirilmesi gerçekleşmeden kesin ve kalıcı değildir. Egemen-tabi ilişkisi, ideolojik kölelik olmadan mümkün değildir…
‘Avrupa Merkezli’ ideolojinin misyonu, benim sömürge bilinci dediğimi dayatıp sürekliliğini sağlamaktı. Bu bakımdan sömürgecilikten ayrı bir modernleşme mümkün olamazdı. Avrupa-dışı toplumlar kendilerini sömürgecinin sunduğu aynada gördüklerinde, artık sömürgecilik içsel bir kategori hâline gelmişti. Bilinci sömürgeleşmiş, kendini sömürgecinin tuttuğu aynada gören bir insan topluluğu, artık kendi gözüyle göremez, kendi eliyle tutamaz demektir. Zira, gösterilen şey, sömürgecinin göstermek istediğidir…
Bu yüzden gerçek durumu bilince çıkarabilmek için, sömürgeleştirmeyle, sömürgeleşmişlik durumu ayrımını yapmamız gerekiyor. Bir yabancı gücün bir başka toplumu işgal edip, kendine bağımlı hâle getirmesi tarihte sık rastlanan bir şeydi, ama modern sömürgecilik veya aynı anlama gelmek üzere kapitalist yayılma, önceki dönemlerin emperyal yayılmasından farklı niteliklere sahipti…”
Nihayetinde Oryantalizmden muzdarip “Avrupa Merkezci”liğin bir eleştirisini yapmak tasarısı ancak, kapitalizmin hem tüm insan toplumlarının evriminin bilimsel bir açıklamasını ortaya koymak, hem de tüm insanlığa seslenecek bir gelecek projesi hazırlamak gibi ikili bir düzeyde gerçek, nesnel bir evrensellik ihtiyacı yarattığı kabul edilirse anlamlıdır.
Artık dünyanın gerçekliğine kendi gözümüzle bakabilmeyi başarmamız gerek. Tersinden bir “Avrupa Merkezcilik” yaratma tuzağına düşmeden, gerçekten evrensel düşünceyi yaratmanın yolu, beynimizi “Avrupa Merkezli” ideolojik virüsten temizlemekten geçiyor. Bunun için de “verili AB’yi insanlık için bir hedef ve model” ilan etme yanılgısından acilen kurtulmak ve “Sol AB karşıtlığından beslenemez,”[15] türünden saptamaların “Avrupa= Demokrasi= Özgürlük= İnsanlık=  İnsanca Yaşam” yollu ucuz denkleminden kurtulmak gerekiyor!
III.1) AB HAKİKÂTI
AB, hep bir “cennet” üslubuyla sunulursa da somut gerçek asla böyle değildir; çünkü AB, Paris Komünü’nü bastıran, Spartakistleri katleden emperyalist sermayenin projesidir…
Kimse, ama kimse “demokrasi” söylenceleri adına bu gerçeği ört bas etmeye kalkışmasın!
Kimileri “Avrupa, hemen herkes için bir özgürlük vaadidir,”[16] gibi “kocaman” ve “karşılıksız” laflar etmeden önce somuta göz atmalıdır!
İspanya’nın, kuzeydoğusundaki Bask Özerk Yönetimi Hükümeti, ETA’ya ait sembolleri sokaklardan kaldırıldığını ve yasakladığından haberdar mısınız?
Yine AB üyesi İspanya’da Katalonya’yı ulus olarak niteleyen “özerklik statüsü”nün Anayasa Mahkemesi tarafından reddettiğine ilişkin bilginiz var mı?
Evet, Katalonya’da bağımsızlık referandumu boşa çıkarıldı; “AİHM Batasuna’nın kapatılmasını onayladı; bunlar AB standartlarıyla devreye sokuldu; biliyorsunuz değil mi?
Uluslararası Af Örgütü’nün, AB üyelerinin, yasaklanan işkence aletleri ticaretini yasal boşluklardan faydalanarak devam ettirdiğini açıkladığını biliyor musunuz?
Yine Uluslararası Af Örgütü’nün, kadın-erkek eşitliği konusunda genellikle “ileride” denilen Kuzey ülkelerini tecavüz ve cinsel şiddetle yeterince mücadele etmemekle suçladığından ve Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç’te tecavüz ve cinsel şiddetin binlerce genç kız ve kadın açısından ciddi tehdit olmaya devam ettiğinden haberdar mısınız?
Veya Belçika’da Bütçe Bakanı Guy Vanhengel’in Belçika’nın “iflas durumunda” olduğunu açıklamasının ardından Silahlı Kuvvetler bünyesinde kapsamlı tasarruf önlemlerine gidileceğinin duyurulmasının, askerî çevrelerde huzursuzluk yaratıp, Belçika Genelkurmay Başkanı General Charles Henri Delcour’un, bütçedeki kısıtlamalar dolayısıyla Silahlı Kuvvetler’in yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği gerekçesiyle, hükümetin yurtdışı görevlerini arttırmaya yönelik olası kararlarını “veto edeceğini” açıkladığını biliyor musunuz?
Ya da Slovakya Başbakanı Ivan Gasparoviç’in imzaladığı ve 1 Eylül 2009’da yürürlüğe giren yasaya göre kamuya açık yerlerde Slovakça haricindeki lisanların konuşulmasının engellenerek, Macarca konuşanların 7 bin euro cezaya çarptırıldığını duydunuz mu?
Oysa “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı” nda “Dil” ile ilgili iki madde yer alır.
Birincisi yani Madde 21/1: “Cinsiyet, ırk, renk, etnik veya sosyal köken, genetik özellikler, dil, din veya inanç, siyasi veya diğer her türlü düşünce, bir ulusal azınlığa mensubiyet, servet, doğum, sakatlık, yaş veya cinsel eğilime dayalı her türlü ayırımcılık yasaktır…”
İkincisi yani Madde 22: “Birlik, kültür, din ve dil çeşitliliğine saygı gösterir.” Ama “Yasa Slovakya’da kamusal alanda sadece Slovakça konuşulmasını, Slovakça yazılıp-çizilmesini öngörüyor. Bir başka deyişle, Slovakça dışındaki dillere kamusal alanı yasaklar…”
Yasa(lar) ve pratik! Mihail Gorbaçov’un, “Perestroyka Sırası Batı’da!”[17] demesi, elbette boşuna değil!
Çünkü Timothy Garton Ash’in, “AB’nin motoru durdu”;[18] Prof. Bernhard Kepmen’in de, “Kilise olmazsa AB içeriden çöker,”[19] diye betimlediği yapıya ilişkin olarak ayrıca Stuart Jeffries de, bakın nelere dikkat çekiyor: Müslüman kadınların ‘özgürleşmesi’ için burka yasağını savunduğunu söyleyen Sarkozy dilini tutup Hegel’in somut ve soyut özgürlük ayrımı üzerine kafa yorsa iyi ederdi. Sarkozy’nin dayatmaya çalıştığı soyut özgürlük anlayışı ‘daha Batılı olmayı tercih etme özgürlüğü’nden ibaret…”[20]
III.2) “DEMOKRASİ” VE “İNSAN HAK(SIZLIK)LARI”
AB deyip de; “demokrasi”den mi söz ediyorsunuz?
Mesela; Berlin’de bir yılda gizlice 1.2 milyon kişinin dinlenmesini nasıl izah edersiniz?
Ya Britanya’da polisin radikal İslâmcıların saflarına geçmesin diye anaokulu çağında çocukları fişlediğini?
Veya Britanya’nın dünya nüfusunun yüzde birini oluşturmasına karşın dünyadaki kameraların yüzde 20’si burada bulunup, ülkedeki her 14 kişiye bir kamera düşmesini?
Ya da İngiltere’de polis ve diğer kamu görevlilerinin günde yaklaşık 1400 kez, kişiye özel telefon konuşmalarını dinleyip ve e-postalarını okuduklarını; yani halkın ruhu bile duymadan “gözetim toplumu”nda yaşadığını?
Ben bunlara demokrasi değil; başka bir şey diyorum; “Ne” mi? 2008’de ABD’de ilginç bir kitap yayımlandı; ‘Los Angeles Times’ gazetesi köşe yazarı Jonah Goldberg’in kaleme altığı kitabın başlığı ‘Liberal Fascism/ Liberal Faşizm’di; okudunuz mu? Tavsiye ederim…
Ya “İnsan Hak(sızlık)ları” mı?
Seumas Milne’nin, “Britanya resmî makamları Irak ve Afganistan’daki savaş suçlarının adalet önüne çıkarılmasından korktu,”[21] dediği İngiltere’de bir grup milletvekili, hükümeti istihbarat servisi görevlilerinin “terör şüphelilerine” işkence yaptıklarına ilişkin iddialar hakkında gerekli soruşturmayı yürütmeyip, örtbas etmekle suçladığından;
İngiliz istihbarat servisi MI5’in, terör suçlarından gözaltına alındığı sırada işkenceye uğrayan ve bu nedenle İngiliz hükümetine dava açan Rangzieb Ahmed’e, suçlamaları geri çekmesi karşısında rüşvet teklif ettiğinden;
Londra’da Nisan 2009’da toplanan G-20 Zirvesini protesto gösterileri sırasında kalp krizinden öldüğü açıklanan kişinin, bir polis tarafından durup dururken yere düşürüldükten birkaç dakika sonra öldüğünden;
İşkence vakalarının İngiltere hükümetini sıkıştırdığından;
Polisinin, altı bölgede 200 ortaokul öğrencisine “potansiyel terörist” damgası vurduğundan haberdarsanız; insan hakları bunun neresinde?
Evet, AB’de “demokrasi” ve “insan hakları” derken, uzun uzun olmasına gerek yok; biraz düşünün!
“Seçimler” mi dediniz? Bir “Başyazı”sında şunları diyor ‘The Guardian’: Seçmenlerin ilgisizliğini, hiçbir şey yüzde 43’ün altındaki katılım oranı kadar iyi resmedemezdi… Atılım yapanlar milliyetçiler ve aleni yabancı düşmanları oldu. Bu, çekimserlerin çokluğunun başka bir sonucuydu. Böylece bir Avrupa parlamentosunda temsil edilmesi gereken en son kişilere kürsü sağlandı; neo-faşistlere ve ırkçılara…”[22]
Evet Avrupa Parlamentosu seçimleri, Avrupa genelinde yükselişte olan aşırı sağ partilerin güçlendiğini gösterirken; “Aşırı sağcı partilerin propagandalarını üzerine inşa ettikleri İslâmophobie, bunlara oy vermeyen Avrupalılar arasında da oldukça yaygın; daha yaygınlaşma potansiyeli de var,”[23] diyor Hazal Zengingül…
III.3) IRKÇILIK
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı ‘2009 İnsan Hakları Raporu’nda bile Avrupa ülkelerinde, “Müslümanların ayrımcılığa uğraması”na dikkat çekilirken; sekiz Avrupa ülkesinde gerçekleştirilen anket, İslâmiyet, kadın ve yabancılar söz konusu olunca Avrupa’da hoşgörüsüzlük olduğuna işaret ediyor.
Araştırma, özellikle yabancılar ve Müslümanlara yönelik önyargıların hızla yayıldığını ortaya koyarken; her iki Avrupalı’dan biri, ülkesinde “çok fazla” göçmen yaşadığını düşünüyor, ankete katılanların yüzde 54.4’ü, İslâm’ın hoşgörüsüz bir din olduğu görüşünde.
Bunun yanında AB Temel Haklar Ajansı’nın (FRA) 2008 yılında 27 AB ülkesinde gerçekleştirilen araştırmasına göre, etnik azınlıklar günlük yaşamlarının her alanında, işyerlerinden, okullara, hastanelerdeki bekleme salonlarına dek sürekli ayrımcılığa uğruyor. Ayrımcılıktan en fazla çekenler yüzde 47’si etnik kökeninden ötürü sözlü ya da fiili saldırıya uğradığını belirten Romanlar olurken, onları yüzde 41 ile Sahra Altı Afrikalıları, yüzde 31 ile Kuzey Afrikalılar ve yüzde 23 ile Türkler izliyor.
Bu tabloda Gazi Çağlar’ın işaret ettiği gibi denilebilir ki, “Liberal ırkçılığın Avrupa’da moda olan yüzünü, kültür üstünlüğü ve dil terörü oluşturuyor. Göçmenlerin kültürlerinin geri, geleneksel, şiddet dolu, seksist ve erkek-egemen olduğu tezi, artık sadece faşizan ırkçılığın yaydığı inanç değil, liberallerin de yaygın düşüncesi. Özellikle ikiz kuleye saldırıdan sonra, Avrupa’da yaygın olan Yahudi düşmanlığına Müslüman düşmanlığı da eklendi. Cami inşaatı yasağı, başörtüsü tartışmaları, kan davası haberleri, namus cinayetleri skandalları, Müslümanların hızla ‘ötekileştirilmesi’ni sağlamakla kalmıyor…
Beyaz ırkçılık, bilindiği üzere, aslında liberalizme uzak veya yabancı değil, ona içseldir. (ABD’nin kurucu liberalleri Thomas Jefferson’un 149, George Washington’un ise 390 kölesi mevcuttu). Bugün ise toplumsal sorunları kültüralize ederek kendisini yeniden üretiyor.”[24]
Alman Federal Meclis İçişleri Komisyonu Başkanı Wolfgang Bosbach, İslâmlaşma endişesinin ciddiye alınması gerektiğini savunarak, İsviçre’deki minare yasağını desteklediğini açıklarken; Konstanz Üniversitesi’nin araştırmasına göre, Almanya’da iş ve staj başvurularında aynı niteliklere sahip olunsa bile Türkçe çağrışımlı adlar işverenin kararını olumsuz etkiliyor. Almanya’da İslâmofobi (Müslümanlardan temelsizce korkma) artarken yabancı ve İslâm karşıtlığından en çok etkilenenlerin, eğitimli Türkiye kökenli gençler olduğu gözleniyor.
Somut üzerinden hızla sıralarsak: Almanya’da aşırı sağ, özellikle de doğu eyaletlerinde giderek güçleniyor. Ancak uzmanlar, ırkçılığın “doğunun sorunu” olarak küçümsenmemesi uyarısında bulunuyor. Zira Almanya’da her 26 dakikada bir ırkçı suç işleniyor.
Avusturya’da ise Devlet Başkanlığı seçimine adaylığını koyan Özgürlük Partisi üyesi Barbara Rosenkranz, Yahudi soykırımının inkâr edilmesini ve Nazi propagandasına karşı yasağın kaldırılmasını istiyor.
İngiltere’de kadın göçmenlere karşı adaletsiz uygulama ile yüzde 96’sının sığınma talebi reddedilirken; İngiliz polisi keyfi tutuklamalarla, siyahi gençlerin dörtte üçünün DNA verilerini topladı.
Fransa Adalet Bakanı Michele Alliot-Marie, eşleri burka giyen Müslüman erkeklere vatandaşlık hakkı verilmemesi gerektiğini belirtip, “Fransa vatandaşı olmak isteyen ve eşi burka giyen bir kişi, ülkemizin değerlerini paylaşan biri gibi görünmüyor. Dolayısıyla buna benzer bir durumda, vatandaşlık talebini reddedeceğiz,” dedi.
Ve ırkçılığın hızla tırmandığı İtalya…
Vittorio Longhi’nin ifadesiyle, “Berlusconi’nin ülkesinde göçmenleri dışlamak, üst düzey siyasetçilerden mafya ve iş çevrelerine kadar her kesim için bir kâr kapısına dönüştü. İtalya’da Çingeneler, Rumenler ve Afrikalılar ayrımcılığa uğruyor.”[25]
2009’un ilk aylarında Kuzey Birliği’nin AB parlamenteri Matteo Salvini, Milano’da “Milanolular için ayrı metro” önerisi getirdi.
Yine Kuzey Birliği’nin girişimi ile İtalya’da birçok kentte faaliyet gösteren etnik restoranlar özellikle de kebap dükkânları hedef alındı. İtalyan pizzası ile ciddi bir rekabete giren, kebapçılık ve kebap kültürünün önünü kesmek için çeşitli nedenler öne sürüldü.
İtalya’da öğrenim yılından itibaren İtalyanca bilmeyen yabancı uyruklu öğrencilerin bir yıl süreyle “uyum sınıflarında” tutulmaları kararlaştırıldı. Uzmanlar bu öğrencilerin sınıflarda ayrıştırılmasının pedagojik açıdan yanlış olduğunu açıkladı.
Roma ve Milano’da eşcinseller çesitli mekânlarda saldırıya uğradılar. Bu tür saldırıların özellikle Roma’da yoğunluk kazandığı dikkat çekti.
İtalya’ya giriş yapan kaçak göçmenlerin sınır dışı edilene kadar tutuldukları geçici barınma merkezlerinde koşulların kötülüğü medyanın gündemine oturdu. İnsanlık dışı koşullarda alıkonulan göçmenlerin durumu konusunda AB İtalya’yı uyardı.
İtalya’da kaçak göçmen olmak yasalar çerçevesinde suç kabul edildi.
Avrupalı neonazileri bir araya getiren ırkçı Ku Klux Klan hareketi İtalya’nın yanı sıra İngiltere, Almanya ve Belçika’da örgütlendi.
Kuzey’de Brescia’ya bağlı Coccaglio Belediyesi, göçmen vatandaşlardan arındırılmış bir Noel için “Beyaz Noel” adlı ırkçı bir proje geliştirdi. Coccaglio’nun Kuzey Birliği partili Belediye Başkanı Franco Claretti’nin mimarı olduğu proje, kaçak göçmenleri Coccaglio’dan dışlamayı öngörüyor. Proje, Bing Crosby’nin “White Christmas” adlı parçasından esin aldı.
Inter takımının ileri saha oyuncusu siyahi Mario Balotelli, ırkçı Juventus futbol taraftarlarının saldırılarına hedef oldu. Torino’da oynanan Juventus-Inter karşılaşmasında Juventus’lu bazı taraftarlar Balotelli’ye “Siyah İtalyan olmaz!” diye sataştı.
Güney İtalya’da mevsimlik işçi olarak çalıştırılan göçmenler köle muamelesi görüyor.
İtalya’daki merkez sağ koalisyonun ortağı Kuzey Birliği Partisi’nin yayın organı ‘La Padania’ gazetesi, Batı’nın “İslâm tehlikesi” karşısında bir “haçlı seferi” düzenlemesi gerektiğini savundu.
Hollanda’daki seçimde ise İslâm ve göçmen karşıtı Özgürlük Partisi (SVP) zafer kazandı. Geert Wilders liderliğindeki SVP, Türklerin yoğun olduğu Almere’deki belediye meclisi seçimlerinde birinci parti, 500 bin nüfuslu anayasal başkent Lahey’de de ikinci geldi. Hollanda tarihinde ilk kez Lahey ve Almere gibi kilit iki şehirde aşırı sağcı bir parti yüzde 20’lerin üzerine çıkıyor. Wilders zaferi “Bugün Almere ve Lahey, yarın tüm Hollanda. Ülkeyi İslâmcılığı destekleyen solcu elit tabakanın elinden kurtaracağız” sözleriyle kutladı.
Devlet Bakanı Bojidar Dimitrov’un, Türkçe haber programının yayından kaldırılmasını istediği Bulgaristan’da ise, ırkçı ATAKA partisi, ülkenin Osmanlı’dan bağımsızlık ilanının 132. yıldönümünü Türk azınlık ve Türkiye karşıtlığıyla sokağa döküldü.
Yunanlıların bağımsızlık mücadelesini başlatma tarihi olan 25 Mart 1821 milli bayramı münasebetiyle Atina’daki askerî geçit töreninde, 36 sualtı komandosu Türkler, Arnavutlar ve Makedonyalılar aleyhinde “ırkçı” sloganlar atıp, “Yunanlı doğarsın, hiçbir zaman olamazsın, domuz Arnavut kanını dökeceğiz,” “Kıyım olacak, sonra da bayrağa ve haça ibadet ettiğinizde intikam alacağım,” diye haykırdılar…
Ayrıca Mora yarımadasında Şubat 2010’da göçmenlerin kaldığı bir evin ırkçı saldırıya maruz kaldığı ortaya çıktı. Mora’nın Sparti kentinde yaşları 14-18 arasında değişen bir grup Yunan genç, Bangladeşli göçmenlerin kaldığı bir eve molotof kokteylleriyle saldırırken, bu vahşetin görüntülerini internete koydular.
Yine Girit adasındaki Hanya’da da göçmen çocuklara ders veren bir öğretmen hedef alınmış, 27 yaşındaki öğretmenin eline ve giysilerine jiletle gamalı haç çizilmiş, kentteki bir sinagog da iki kez kundaklanmıştı.
25 yaşındaki İsveçli Maria da, “Bu ülkede göçmenlerin problemi yok, bu ülkenin göçmen problemi var!” diyor![26]
Alın size “uygar AB”!
IV) “SONUÇ YERİNE”
Buraya kadar izaha gayret ettiklerimi, “Geçmişin bugünkü kültürel tavırlar üzerindeki etkisi, geçmişin kendisinden daha önemlidir,” diyen Edward Said’in saptaması özetler sanki…
Gerçekten de bu saptamayı devreye sokan olgular, Oryantalizmi günümüzde kimi entelektüellerin yaptığı üzere bir “edebiyat ve/veya estetik üslubu”na indirgeyemeyeceğimizi gösteriyor. Ya da salt okumuş-yazmışların ilgisini çekecek bir asar-ı atika’dan ibaret olmadığını…
Oryantalizm yaşayan bir görüngüdür: coğrafî “Batı-Doğu” ilişkilerinden değil, “emperyalizm-bağımlılık”, “(yeni-)sömürgecilik-sömürge”, “merkez-çeper”, “zengin-yoksul”, “dışlayan-dışlanan” ya da günümüzün terimleriyle “Kuzey-Güney” ilişkilerinden türeyen bir görüngü…
Bu ilişkilerin temelinde yatan dengesizlik(ler), -söz konusu durumda Kürdistan’ın sömürge statüsü- ortadan kaldırılmadıkça, alabileceği sonsuz biçimlerle birlikte Oryantalizmi tasfiye etmek de olanaksızdır…
9 Nisan 2010 08:11:56, Ankara.
N O T L A R
[*] 10 Nisan 2010 tarihinde Dicle Üniversitesi Felsefe Kulübü ile Sosyal Bilimler Kulübü’nün Diyarbakır’da düzenlediği “Oryantalizm ve Oryantalist Bakış Açısı” başlıklı panelde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:4, No:136, 1 Temmuz 2010…
[1] Amerikan Yerli Sözü.
[2] “Felsefe, insana, doğru bilgiye varmanın kılavuzluğunu yapmalı ve kötülüklerden nasıl sakınılacağını öğretmelidir…”
[3] Bkz: Onur Bilge Kula, “Avrupa’da Oryantalizmin Felsefi ve Yazınsal Kaynakları/ 1”, Deliler Teknesi, No:19, Ocak-Şubat 2010, s.21-33.
[4] Hasan Bülent Kahraman, “İçselleştirilmiş, Açık ve Gizli Oryantalizm ve Kemalizm”, Doğu Batı, Yıl:5, No:20, s.153-180.
[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri-II, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1959, s.214.
[6] Cevat Öneş, “Kürt Sorununda ‘Türkiye Çözümü’…”, Radikal, 1 Mart 2010, s.13.
[7] Gençay Gürsoy, “Kürt Sorununun Ağır Yükü”, Radikal, 2 Mart 2010, s.15.
[8] Ahmet İnsel, “Kürt Sorununda Şeffaflık Gereği”, Radikal İki, 24 Ocak 2010, s.1-4.
[9] Cengiz Çandar’ın konumu ise “gizli”nin ötesinde “açık” bir işbirlikçiliktir. Bkz: Cengiz Çandar, “AKP-BDP ‘Pazarlığı’…”, Radikal, 3 Nisan 2010, s.11.
[10] E. Fuat Keyman, “Yeni ve Demokratik Anayasa”, Radikal İki, 17 Ocak 2010, s.4.
[11] Mustafa Yelkenli, “Kemalizm ve Kürtler”, Radikal İki, 21 Şubat 2010, s.5.
[12] Muhsin Kızılkaya, “Kürt Sorununu Kim Yarattı?”, Radikal İki, 21 Mart 2010, s.4.
[13] Muhsin Kızılkaya, “Kürtler, Değişikliği Desteklemeli”, Radikal İki, 4 Nisan 2010, s.5.
[14] Şükrü Küçükşahin, “Ülkücü Kökenli Kürt’üm”, Hürriyet, 29 Mart 2010, s.17.
[15] Sefa Feza Arslan, “AB, Avrupa-Merkezcilik ve Sol”, Birgün, 27 Aralık 2004, http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1104176277&year=2004&month=12&day=27
[16] Yıldırım Türker, “Avrupa!”, Radikal, 3 Ekim 2009, s.10.
[17] Mihail Gorbaçov, “Perestroyka Sırası Batı’da!”, The Washington Post, 7 Haziran 2009.
[18] Timothy Garton Ash, “AB’nin Motoru Durdu”, The Guardian, 31 Mart 2010.
[19] Petra Nicklis-Bernd Riegert, “Prof. Bernhard Kepmen: Kilise Olmazsa AB İçeriden Çöker”, Le Monde Diplomatique Türkiye, No:7, 15 Ağustos-15 Eylül 2009, s.4-5.
[20] Stuart Jeffries, “Hegel Bilgilerini Tazele Sarko!”, The Guardian, 23 Haziran 2009.
[21] Seumas Milne, “Uluslararası Hukuk Ayaklar Altında”, The Guardian, 17 Aralık 2009.
[22] “Seçimlerden Sonra Avrupa”, The Guardian, 9 Haziran 2009.
[23] Hazal Zengingül, “Öfkeden Teröre, Terörden Korkuya”, Radikal, 21 Temmuz 2009, s.15.
[24] Gazi Çağlar, “Liberal Irkçılık, İnan-Yatlar Ve Yoksulluk Kıskacında Göçmenler”, Birgün, 29 Mart 2010, s.10.
[25] Vittorio Longhi, “İtalya’yı Irkçılık Birleştirdi”, The Guardian, 10 Ocak 2010.
[26] Erdem Güneş, “Onların Evi”, Radikal İki, 3 Ocak 2010, s.12.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s