KÜRESEL KRİZ: BOYUTLARI, TOPLUMSAL SONUÇLARI[1]


“Evrende karanlık olağan,
ışık nadirattandır.”[2]
Benden, “Küresel krizin boyutları ve toplumsal sonuçları”ndan söz etmem istendi…
“Küresel kriz” mi? Onu yaşıyorsunuz; hemen her yerde!
“Yol açtığı toplumsal sonuçlar” mı? Onu da yaşadıklarınızla gördünüz; ancak dahası, fazlası da eşikte; göreceksiniz!
Sürdürülemez kapitalizmin krizi, elbette müthiş ciddi bir şey ama bir diğer yanıyla da “kara mizah”tır çünkü; G-20 Maliye bakanlarının, “Dünya toparlanıyor” dediği bir durumda kapitalistlere gülüp, bir “mutluluk” fıkrasını anımsamayıp da ne yapacaksınız?
“Mutluluk” fıkrası şöyle: “Mevsim yaz, aylardan ağustos. Riviera kıyısında küçük bir kasaba, yaz sezonu, ancak yağmur yağıyor, yani kasaba bomboş. Herkesin borcu var ve insanlar kredi ile yaşıyor.
Şans eseri bir otele zengin bir Rus geliyor ve resepsiyona 100 dolar bırakıp odaya bakmaya çıkıyor.
Otel sahibi hemen parayı alıp, kasaba olan borcunu ödüyor.
Kasap, 100 doları kaptığı gibi toptancıya olan borcunu ödemeye koşuyor. Toptancı büyük bir sevinçle parayı alıp, bunalım nedeniyle kredili hizmet veren son defa birlikte olduğu fahişeye götürüyor. Fahişe de parayı alıp, aynı otele giderek oraya olan borcunu ödüyor. Ve o anda Rus müşteri odadan geri dönüyor, odayı beğenmediğini söyleyerek 100 dolarını alıp kasabayı terk ediyor.
Rus müşterinin bu ziyaretinden somut olarak para kazanan hiç kimse olmuyor, ancak tüm kasaba borçlarından kurtuluyor ve geleceğe ümitle bakıyor!”
Evet, onlar tam da böylesine ve bu türde “umutla bakıyorlar geleceğe”!
Hayır; hiçbir güzelleme ya da “alternatifsizlik” söylencesi, mutlaka haklanması gereken sürdürülemez kapitalizmin “aklanması”na yol açamaz ve asla açmamalıdır da!
Görmeyen, bilmeyen yok: “Bitti”, “Bitiyor”, “Bitecek” yalanlarıyla gölgelemeye kalkıştıkları“Küresel kriz sona ermek bir yana yeni boyutlar kazanarak derinleşiyor. Şimdi karşı karşıya olduğumuz yeni evre, sınıf mücadelesi açısından belki de en kritik evreyi oluşturuyor. Sermaye ve onun egemenlik aygıtı kapitalist devlet krizi emekçi sınıfların omuzlarına yıkmaya çalışırken…”[3]
Mustafa Aysan’ın ifadesiyle, “Son bunalım, ABD toplumunun, serbest rekabete dayalı pazarların, kendi sorunlarına kendi kendine çözüm bulacağı konusundaki inançlarını sarsmış”ken kritik bir eşikteyiz; çünkü bu, kapitalizmin üçüncü büyük bunalımına kapı açacak bir alt üst oluştur…
Elbette “Kapitalizmin uzun geçmişinde birçok kriz yaşandı. Bunların en büyükleri olarak üçü öne çıkıyor. İlki 1873’de Almanya’da başlayıp Avrupa’ya yayılan, oradan ABD’ye sıçrayan ve birinci dünya savaşına kadar etkisi azalarak devam eden Uzun Bunalım’dır (The Long Depression.) Bu kriz tam anlamıyla kapitalizmin krizidir ve o zamanlar kapitalizme henüz girmemiş olan uzak doğuda ya da Afrika’da pek fazla hissedilmemiştir. İkinci büyük kriz 1929’da ABD’den başlayıp hızla Avrupa’ya yayılan ve sonunda ikinci dünya savaşının tohumlarını atan Büyük Bunalımdır (The Great Depression.) Bu kriz de aslında tam anlamıyla kapitalizmin krizidir ama kapitalist sistem dışındaki ekonomileri Uzun Bunalımdan daha fazla etkilemiş olduğu için biraz daha küreselliğe yakın bir krizdir. Her iki krizde de en büyük darbeyi alan ekonomilerin başında İngiltere geliyor.
Üçüncü büyük kriz 2007 yılı ortalarında başladı ve hâlâ sürüyor. Bu krizin önceki iki krizden en belirgin farkı bunun bir anda bütün dünyayı kapsamı içine almış olmasından kaynaklanıyor…
Bu kriz öncekilerden farklı olarak bir küresel kriz hâlini aldı ve dünyanın bütün ülkelerine bulaştı. İlginçtir ama bu krizden de ilk ikisinde olduğu gibi en çok İngiltere etkilendi. Bu krize… Uzun süre ‘Küresel Finans Krizi’ adıyla idare edildi ama bu isim hep geçici bir isimmiş gibi duruyordu ortada… Uluslararası Para Fonu’nun (IMF), tam metni 21 Nisan 2010 tarihinde yayımlanan ‘Dünya Ekonomik Görünümü’ raporunun giriş bölümünden öğrendiğimiz kadarıyla bu krize Büyük Resesyon (The Great Recession) ismi verilmiş…”[4]
Sürdürülemez kapitalizmin içinde bulunduğu durum açısından IMF’nin bu adlandırması, elbette bir “tesadüf” değildir!
Çünkü verili durum, kapitalizmin kaçınılmazıdır!
Çünkü “Kapitalizm, insan gereksinmelerinin karşılanmasını, bireysel tüketim maddelerinin bireylerin ihtiyaçları gözetilerek üretilmesini esas almamaktadır. Kapitalist üretim kâr için üretimdir ve daha fazla kâr için daha çok artıdeğer yaratılmasını esas alır.
Emekgücü ne kadar ucuza getirilir, toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı ne kadar kısıtlanır ve artıemek zamanı ne kadar artırılabilirse, kapitalist o kadar kazanacaktır. Daha ucuza mal etmesinin en temel yolu daha ucuz işgücüyle daha az işçiyle daha fazla üretmesidir. Bunun tüm kapitalistlerin, tekelci şirket ve kapitalist işletmelerin ulusal ve uluslararası faaliyetinin esasını oluşturması ise kapitalizmin handikabını oluşturur.
Kitlelerin ihtiyaçlarını, emekçilerin satınalma güçlerini gözetmeyen kâr amaçlı bu durmadan üretim aşırı üretime neden olmakta ve kapitalist krizleri doğurmaktadır. Kapitalistlerin emek gücünün sömürülmesini artırmanın yol ve yöntemlerinde katettikleri ‘aşama’ sistemlerini krizden kurtaramamıştır.
Makinenin teknik donatımını yenilemişler, teknolojik buluşları daha fazla üretime sokarak emekgücünü daha ucuza mal edip, daha ucuz ve daha çok meta üretimini gerçekleştirmişler, rakiplerini pazarda geride bırakmak üzere pazara daha fazla mal sürüp kâr kütlesini artırmaya çalışmışlar, ama krize saplanmaktan kurtulamamışlardır. Kapitalizm koşullarında başka türlüsü olamazdı. Krizsiz kapitalizm yoktu.
Kapitalistler için, kriz koşullarında da yapılacak olan, ‘işletmelerin selameti için’ daha çok işçiyi işten atmak, sosyal hakları budamak, işçileri ve emekçi halk kitlelerini yıkıma sürükleyerek, açların ve yoksulların sefil yaşamından ‘yeni bir atılım’ için yararlanmaktır. Bunu yapıyorlar”![5]
I) KRİZİN “GÜNCEL” ÇERÇEVESİ
Olup da, bit(mey)en “güncel” krizin, elbette bir teorik çerçevesi (hadi “hikâyesi” diyelim!) söz konusu…
Sürdürülemez kapitalizmin hareket yasalarından biri olan kâr oranlarının düşmesi yasasına bağlı olarak 1973’te başlayan dünya krizi, dünya ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde yaşadığı genişleme dönemini sona erdirmişti.
1973’ten günümüze değin yaşanan dönemsel, geçici toparlanmalar krizi bitirmedi. Meta üretiminin yeterince kârlı olmaktan çıkmasına paralel olarak sermaye daha fazla kâr ettiği finans alanına doğru kaydı.
Otuz yılı aşkın süredir devam eden finansal genişleme 2007-2008’de ABD’de gerçekleşen banka ve şirket iflaslarıyla nihayete erdi. Dubai’den Yunanistan’ın ekonomik çöküşüne uzanan küresel krizinin “temel nedeni” kısaca budur; ancak bu kadarla da “sınırlı” değildir!
Evet,    2007-2008 küresel krizinin ilk perdesinde olay ABD’de geçiyordu, ikinci perdede Avrupa ana mekân. Küresel kriz ateşini söndürmek üzere yapılan devlet müdahaleleri, krizde ikinci perdenin adını da koydu: “Devletin mali krizi”… En zayıf halkanın Yunanistan olduğu anlaşıldı. Yunanistan öyle bir durumda ki, tedavisi yılları bulacak, o da acı reçeteye ikna olursa…
Geliri artmayan, hatta düşen bir halkın, uzunca süre böyle bir fedakârlığa katlanması kolay mı? IMF, reçeteyi vermiş: Bunlardan ilki kamu açıklarının sıkı bir biçimde azaltılması, kamu borç stokunun düşürülmesi. İkincisi ise Yunan ekonomisine rekabet gücü kazandırılması… Yunanistan’ın kamu borcunun yüzde 85’i yabancılara ve onlar da tedirgin… Bu da Avro’nun istikrarını bozuyor. Dolara kaçışı kamçılıyor.
Gelin görün ki, sorun Yunanistan ile bitmiyor. Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında Almanya ve Fransa’nın “ayrışması” tezi bir efsane… Hepsi Avro’dan dolayı aynı gemideler. Bir bütün olarak alındığında AB’de kamu açığının GSYH’ye oranı yüzde 7’ye yakın ve kamu borcunun GSYH’ye oranı ise yüzde 74. Krizin başta, Portekiz ve İspanya olmak üzere başka ülkelere bulaşması çok mümkün. Hatta İrlanda, İtalya ve İngiltere’yi topun ağzında görenler az değil…
Esas korku İspanya… Zaten iç tasarruf oranı yüzde 20 dolayında, işsizliği yüzde 20’yi bulmuş, kemer sıkmaya kalksa ne kadar sıkabilir? Üstelik kıtayı sarsacak kadar büyük bir ekonomi. Yunanistan’ın 2009 için likidite gereksimi 73 milyar dolarken İspanya’nınki 280 milyar dolar, karşılaması gereken borç miktarı da 225 milyar dolar.
Açık olan şu: Yunanistan paketi, ne Yunanistan’ın, ne de AB’nin problemini çözecektir. Bu kriz, banka bilançoları üstünden AB’nin tamamına, oradan da kürenin kalan bölgelerine yayılacaktır. ABD’ye ait “toksik kâğıtlar”, ifadesi şimdi Yunan devlet bonoları için kullanılacaktır. Bankaların bilançolarında bu kâğıtların olup olmadığı sorgulanıp içe kapanmalar, kasılmalar yaşanacaktır, bankalar birbirleriyle işlem yapmayı keseceklerdir. Avrupa bankalarının pasifleri yani borçları değişmezken aktifleri, yani varlıkları azalacaktır. Sadece Yunanistan’ın değil, sıradaki ülkelerin ortaya çıkacak kamu borç stokları tüm AB’nin yükü olarak görülmek ve baş edilmek durumunda… [6]
Bu da kolay görünmüyor!
Çünkü yarı çapı giderek genişlerken, derinleşen krizin bulaşıcılığıyla; borç, bulaşıcılık, borsa ve Büyük Buhran (‘Great Depression’) olguları dünyanın gündemini oluşturdu. “Yunanistan’ın krizi”nin, aslında yerel değil, küresel bir olgu olduğunu herkese kanıtladı. Dünyanın en büyük bono fonunun CEO’su El-Erian’a göre “Krizi ülkeden bölgesel, oradan da küresel düzeye taşıyan mekanizma borçlardı”.[7]
Yunanistan krizini durdurmak için, AB ile IMF’nin birlikte açıkladığı, kimilerine göre tarihin en yüksek ülke kurtarma paketi (145 milyar dolar) güven sağlamaya yetmedi.
Atina’da sokaklar yanmaya devam etti, molotofkokteyli atılan bir bankada üç kişi öldü. 6 Mayıs 2010 perşembe günü borsalar “bulaşıcılık” korkusuyla erime noktasına kadar gitti ve geldi. Dow Jones sanayi indeksi aynı günün ortasında bir anda 989 puan düştü, yaklaşık 500 puan zıpladı, haftayı toplam yüzde 5.7 kayıpla kapattı.
Avrupa borsalarını izleyen Stoxx Avro 600 indeksinin haftalık kaybının yüzde 8.8, Asya borsalarını izleyen MSCI Asya’nın haftalık kaybının da yüzde 6.9 olarak gerçekleşmesi, sarsıntının teknik değil, yapısal-küresel olduğunu gösteriyordu.
Mali krizin, elden ele dolaşmanın ötesinde, hiçbir yere gitmediği bir kez daha ortaya çıktı. II.“Büyük Buhran” olasılığı yeniden konuşulur oldu. Çünkü, bir Anglosakson deyişiyle “bok” vantilatöre çarpmış ve etrafa sıçramaya başlamıştı.
“N’oluyor?” mu!
Böyle durumlarda aklıma, Beckett’in, “Oyunun Sonu” piyesindeki bir diyalog geliyor. Hamm (kör ve yatalak), uşağı Clov’a – “N’oluyor? N’oluyor?” der. Clov, – “Bir şey yok, şeyler kendi seyrini izliyor”.
Piyasalarda “şeyler kendi seyrini izliyordu”, o kadar…
1990’lardan başlamak üzere önde gelen kapitalist ekonomiler sermaye birikimi sürecinin üzerine kâbus gibi çöken aşırı üretim sorununa, talep yetersizliğine çare olarak, “Karşılığı var mı?”, “Geri ödenme olasılığı nedir” diye sormadan krediye, morgiç’a yüklendiler. Bankalar bu borçları paketleyip, kredileme kuruluşlarının yardımıyla “AAA” derecesine koyup başkalarına sattılar. Krediler üzerinden finansallaşma, her türlü spekülasyon, en yeni karmaşık finansal enstrümanlar sayesinde hızla katlanarak büyüdü; bu piyasaların hacmi dünya ekonomisinin 800 katına ulaştı.
Sonra hep birlikte, aslında suyun üstünde koşmakta olduklarının ayırdına vardılar; 2008’de Lehman Brothers batınca da batmaya başladılar. Rivayete göre 1929 Büyük Buhranı’ndan gereken dersi almış olan hükümetler ve merkez bankaları hemen devreye girdiler, bankaları tuttular, onları aşağı çeken yükü aldılar ve devletin boynuna astılar. Ama kriz aşılamadı. Batıklar kamulaştırıldığından, krizin sahibi değişti o kadar. Bankaların, finans piyasalarının krizi devletin mali krizine dönüştü. OECD ülkelerinin devlet borçları 43 trilyon dolara, AB’nin borçları 7.7 trilyon dolara yükseldi. Böylece “en son ve en büyük köpük oluşuyordu”. Ya patlarsa?
İşte bu soru, bir taraftan, gündeme yeniden bir “Büyük Buhran” olasılığını getiriyor.
Sonuç olarak, kriz aşılamadı. Aksine şimdi çok patlayıcı bir aşamaya girdi…[8]
Gerçek bu ve bu merkezde…
Çünkü ‘The Times’ın, “Yunanistan dünyadır,” demesi boşuna değildir!
Kolay mı? ‘Los Angeles Times’ da “Yunanistan’ın mali sıkıntılarının ABD’yi tehdit etmeye başladığını” ileri sürüyordu.
Mali kriz başladığında, Avrupa’nın siyasetçileri, “Bu ABD’nin krizi, bizi etkilemeyecek” diyerek üstlerine alınmıyor, suçu ABD’nin “vahşi kapitalizmine” atıyorlardı. Daha sonra kriz her yeri sarınca da olayın küresel olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar…
‘The Times’ gazetesi 29 Nisan 2010 tarihli başyazısında, Yunanistan’ın borçlarını ödeyemez duruma düşmesinin, tüm dünyada büyük bir sarsıntı yaratma olasılığına, Lehman Borthers’ın 2008’deki iflasının Batı’nın banka sistemini erime noktasına getiren etkilerini anımsatarak işaret ediyordu…
Artık “tek bir dünya” var, o da sermayenin dünyası. Ama sermaye krizde; bu kriz etnik, dini temellerde parçalanmayı, bölgeselleşmeyi hızlandırıyor.
Söz konusu süreç ise, “İmparatorluk çürümedir”[9] veya V. İ. Lenin’in, “Emperyalizm siyasi gericiliktir” saptamasıyla nitelenebilir ve nitelenmelidir de…
I.1) NASIL, NİÇİN? VEYA NEYİN KRİZİ?
Kimse unutmasın: Kriz dönemleri hakikâtlerin tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıktığı kesitlerdir ve bugün olan tam da budur; böyledir!
“Böyledir” dediğimiz durumu şu fıkrayla da anlatabiliriz:
Adamın biri pazardan deve alır.
Ama devenin kötü bir huyu vardır ki satıcı söylemeyi unutmuştur. Bu deve, “Oh!” deyince gemi azıya alıp yıldırım gibi koşmaya başlamakta ve sadece “Eyvah!” denince durmaktadır.
Deveyi alan kişi devenin sırtına oturunca sevinçle “Ohh!” der ve deve yıldırım gibi koşmaya başlar. Yeni sahibi “dur!”, “çüş”, “yavaş” dese de durmaz. Derken bir uçurumun kenarına gelirler. Devenin yeni sahibi korkuyla haykırır, “Eyvah!”
Deve “zınk” diye durur. Bunun üzerine yeni sahip sevinçle haykırır: “Ohh!”
Evet, evet “Ohh!” diyen kapitalizm uçurumun eşiğindedir. Bunun binlerce somut verisi var; biz bir kaçını işaret etmekle yetinelim!
İngiltere’nin yeni hükümetinin karşı karşıya olduğu ekonomik güçlüklerin boyutu görevinden ayrılan eski bakan Liam Byrne’ın tek cümlelik “Hiç paramız kalmadı” mektubuyla su yüzüne çıktı!
Almanya Başbakanı Angela Merkel, açıklanan 1 trilyon dolarlık kurtarma paketiyle Yunanistan’daki krizin Avrupa’ya yayılmasının engellenmesi konusunda yalnızca zaman kazanıldığını açıkladı!
Dünya, Yunanistan’daki borç krizini endişeyle izliyorken, “İflasın eşiğine gelmişlerdi, yakında maaşları da ödeyemeyeceklerdi,” diyen IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn, Avrupa’nın tetikte olması gerektiğine dikkat çekti!
Moody’s, “Yunanistan’a yardım, mali krizin bittiğini göstermiyor,” dedi!
Obama’nın danışmanı Paul Volcker, Avro bölgesinin 1 trilyon dolarlık pakete rağmen dağılma riski taşıdığını söyledi!
Fransız vatandaşlarının yüzde 77’si ekonomik durumun düzeleceğine inanmazken, yüzde 63’ü Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizin diğer ülkelere yayılacağını düşünüyor!
“Avrupa ekonomilerine ilişkin kaygılar dünya piyasalarını yerle bir ediyor”![10]
“Borç krizinin Avrupa’ya yayılacağı endişesi tüm dünyayı sardı”![11]
Deutsche Bank Başkanı Josef Ackermann, “Yunanistan borcunu ödeyemeyebilir,” dedi!
IMF Başkanı Strauss-Kahn da ekledi: “Yunanistan’da sendika üyesi olsam ben de gösterilere katılırdım, halkın tepkisi normal”!
Yani Kasım 2009’da Dubai’nin borç batağından olduğunun anlaşılmasından bu yana dünya krizde ikinci perdeyi tartışıyor: Borç Krizi. Dubai’de patlak veren borç sorunu 2010 yılı başında Yunanistan’a sıçradı. Ardından, İspanya, Portekiz ve İtalya’nın da zayıf halkalar olduğu anlaşıldı. Böylece borç krizi farklı bir boyuta taşındı.
Clinton’ın ekonomi danışmanı Jeffrey Frankel de Yunanistan’ın iflas ihtimalinin yüksek olduğunun altını çiziyor.
Frankel, borç krizinin dünya ekonomisi için büyük bir tehdit oluşturduğunu, finansal piyasalarını ikinci bir dibe götürme ihtimali olduğunu belirtip, “Borç krizinin bulaşma etkisi var” diyor.
Özetle şu çok net: Ağustos 2007’de ABD’de yavaş yavaş finans krizi olarak ortaya çıkan, Ekim 2008’den itibaren dünyaya yayılarak küreselleşen krizin devam ettiğine ilişkin veriler mevcut…
Krizin başlangıcından günümüze geçen zaman içinde, tipi konusunda, ilgili ve yetkililer tarafından birçok tespit yapılmıştır. Kimileri “V” ve “W” kimileri de “U” ve “L” tipi kriz tespitinde bulunurken, yakın zamanlarda özellikle politikacılar tarafından krizin en kötüsünün geçildiği ve bugünlerde de sona erdiği dile getirilmekteydi. Oysa sona ermesi bir yana, kriz devletleri de vurmaya başlamıştır.
Kimi ülke ekonomilerinin, finans ve reel sektörlerindeki işsizliğe çare üretmeyen göreceli iyileşmesi, son örneğini Yunanistan’la gördüğümüz gibi, devletlerin krize girmesini engelleyebilmiş değildir.
Krizin dünyaya yayılmaya başladığı tarihlerde finans sektöründe yaratılmış bulunan fon kaynağı tutarı 900 trilyon dolar civarındaydı. Diğer deyişle, türev ürünlerle yaratılan ve ekonomideki karşılığını kat kat aşmış bulunan kaynak (balon, sanal kaynak) tutarı yaklaşık 65 trilyon dolar tutarındaki dünya gayrisafi hasılasının 14 katıydı…
Bu tabloda kim ne derse desin, “Yunanistan’da başlayan mali kriz beklenenden çok daha büyük boyutlara ulaşmış durumda. Aynı zamanda hızlı bir şekilde yayılma eğilimi gösteriyor,” diyen Baran Tuncer haklı… Çünkü “2008’de ABD’de başlayan büyük mali krizin ikinci perdesi, şimdi devlet borçları ve açıkları üzerinden başladı.”[12]
Evet, “Küresel krizin ikinci fazına girmiş bulunuyoruz. Kurtarmaya karşın kurtulmanın olanaksız olabileceği düşüncesi yaygınlaşıyor. Ekim 2008’de ABD kaynaklı kriz, ikinci aşamasında Avrupa odaklı bir finansal krize dönüştü… Avro bölgesinde giderek derinleşen bir krizin, ülkemizde Ekim 2008’deki krizin etkisinden daha fazla etkisi olacaktır. Çünkü ‘şapkadan ikinci tavşanı çıkarmak’ artık herkes için daha zordur,” diye vurgulayan Uğur Gürses ekliyor:
“Avrupa kriziyle birlikte küresel krizin ikinci faza geçmesi ve güçlenen bir olasılıkla; bunun yeniden küresel bir durgunluğa dönüşmesi” devrededir!
Yani “Yunanistan’daki krizi ‘çözmek’ için yaratılan mali yardım paketi, çözmek bir tarafa sorunu daha bir parlattı. O da, ‘likidite tamam da, bu paket Yunanistan’ın batmış olmasını değiştirmiyor’ bakışını öne çıkardı. Çünkü AB-IMF kokteyli yardımı alırken Yunanistan’ın borçluluk durumunun iyileşmeyeceği, tersine kötüleşeceği daha bir ortaya çıktı. Yani parayı alarak Yunanistan kurtulmuyor. Eğer öyleyse ve de bulaşıcılıkla sırada başka adaylar varsa ürkütücü bir siluet beliriyor: Yeni bir finansal krizin, yeni bir durgunluğun ‘ilk çorap söküğü’ olabileceğinin silueti…”
Toparlarsak; kapitalizmin gelmiş geçmiş en büyük kriziyle beraber, dev firmalar, büyük iflaslara doğru sürükleniyor. Dünyayı paylaşan filler, yeni bir hesaplaşma, güç paylaşımı savaşında…
Dünya sermayesi debelenirken beraberinde üretimin asli gücü olan emeği de dibe çekiyor. Dünya Bankası, 2005’te “Güney” dünyasından 2.5 milyar işçinin günde 2 doların altında bir ücretle uluslararası kapitalizm için çalıştığını belirtiyordu. Bu, Güney nüfusunun yarısının bu köle ücreti ile birikimin değirmen taşına koşulmuş olması demektir. Felakettir…
Açgözlü sermaye, Güney’in işgücünü böyle sömürmekle yetinmedi, daha yüksek kârlar için finansallaşma sahtekârlığını seçti.
Sonunda K. Marx’ın dediği çıktı; Sermayenin en büyük ayak bağı yine sermaye oldu. Hızla büyüyen sermaye sonunda, o birikimi çeviremez oldu. Büyük sahtekârlıkları göze alarak yarattığı finansallaşmayla, balonlaşmayla da birikimi idame ettiremez oldu ve balonu patladı, onu da kör kuyulara düşürürken; tablo şudur!
Küresel krizin dünya ekonomisine maliyeti 5 Türkiye’den fazla…
Dünyanın en büyük yatırım bankalarından Lehman Brothers’ın Eylül 2008’de iflasıyla açığa çıkan ve 2008 son çeyreği ve 2009’un Ocak-Eylül döneminde ortalığı kasıp kavuran küresel kriz, dünyaya 2009 yılı için 5 Türkiye’den daha büyük bir maliyete sebep oldu…
Kriz nedeniyle 53 milyon insan daha 2015 yılına kadar aşırı yoksul olacak. Kriz ayrıca gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun azaltılması adımlarını yavaşlattı…
Krizde yüzde 3, 4 ya da 5’lik küçülmeye maruz kalan ülkelerde finansal çöküş çok etkili oldu. Bu ülkelerin bankaları ve finansal sistemlerindeki sallantı hâlâ mevcut… Daralmada işsizlik artışı çok etkili oldu…
2009 yılında 13.8 milyar dolarlık değere ulaşan dünyanın en zengin 20’si kulübü 2010 yılında 1.2 milyar dolar eriyerek 2010 yılında 12.6 milyar dolara geriledi…
2009 yılı dünya için tarihin en karanlık dönemlerinden biri oldu. 2009 yılında dünyanın toplam milli geliri cari fiyatlarla 3.5 trilyon dolar azaldı. Milli geliri en fazla azalan ülke İngiltere olurken, Türkiye’nin kaybı 115 milyar doları buldu…
IMF, küresel krizin 2009 kısmında varlıklı merkez ülkelerin yüzde 3.2 küçüldüğünü ortaya koyuyor. Krizin merkezi ABD yüzde 2.4, Avro alanı yüzde 4.1 ve Japonya yüzde 5.2 küçülmüş görünüyor…
Dünyanın en büyük yatırım bankalarından Lehman Brothers’ın Eylül 2008’de iflasıyla açığa çıkan küresel kriz, dünyaya 2009 yılı için 5 Türkiye’den daha büyük maliyet yükledi. IMF Nisan 2010 tarihli Dünya Ekonomik Görünümü veritabanı rakamlarından yapılan hesaplamalara göre, 2009’da yaşanan küresel kriz, dünya gayri safi yurtiçi hasılasını (GSYH) cari fiyatlarla 3 trilyon 283.5 milyar dolar azalttı.
Dünyada, GSYH, 2008 yılında 61 trilyon 221 milyar doları bulurken, 2009 yılında 57 trilyon 937.5 milyar dolara indi. Krizi en fazla hisseden AB’deki milli gelir kaybı, 2009 yılında 1 trilyon 940.2 milyar doları buldu.
Kriz ile 133 ülke küçüldü…
Ya ABD mi? Orada da işler iyi gitmiyor!
2008 son çeyreği ile 2009 üç çeyreğinde dünya ekonomisi yüzde 1.1, ABD ekonomisi yüzde 2.7 küçüldü…
Krizin doğduğu ABD’de, 2009’un sonuna kadar, sayıları 600’ü geçen büyük finansal kuruluşun devletçe yeniden yapılandırıldığı ve bunların ayakta kalmalarını sağlamak için devletçe yapılan harcamaların büyük tutarlara ulaştığı da yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
1990’dan beri irili ufaklı sekiz ekonomik kriz yaşamış bulunan ABD ekonomisini inceleyenler, bu konuda, büyük şirketlerin yüksek devlet yardımlarıyla kurtarılması yönteminden başka bir yol bulamamışlardır. ABD ekonomisi, yine yüksek bütçe ve dış ticaret açıkları vermekte ve bunları borçlarını arttırarak karşılamaktadır.
Ancak kimileri için durum farklı…
Ekonomik krizin en çok hissedildiği 2009 yılında binlerce kişi işini kaybedip, onlarca şirket iflas edip ya da el değiştirirken, dünya genelinde en çok kazanan 25 hedge fon yöneticisi, 2009’da toplam 25.33 milyar dolar gelir elde etti. Bu 25 yöneticinin 2008 yılında 11.6 milyar dolar kazanç elde ettiği hatırlandığında, gelirlerini 2 kattan fazla artırdıkları ortaya çıktı.
Ya AB sorunu mu? O da felaket!
Örneğin, “Küresel kriz gelişmiş ülkeler zincirini en zayıf halkasından kırdı. Dünya ekonomisi düze çıkarken ilk patlak AB’den geldi. Patlamanın Yunanistan’da ortaya çıkmış olması zayıf halkanın Yunanistan olduğu izlenimini veriyor olabilir. Ama doğru bir izlenim değil bu. Temelde sorunlu olan AB,” diyor Taner Berksoy…
Görmeyen yok; Moody’s Yunanistan’ı kavuran borç krizinin sıçrayabileceği ülkeleri açıkladı. Buna göre Portekiz, İtalya, İspanya, İrlanda ve İngiltere’deki bankacılık sektörü borç krizinden olumsuz etkilenecekken; Bill Emmott şu önerilerde bulunuyor: “Ekonomik kriz virüsünün bütün Avrupa’ya yayılmasını önlemenin tek yolu, Yunanistan’ı Avro bölgesinden çıkarmak. Zira Atina’yı dünyadaki yerini tekrar kazanmaya muktedir kılacak tek şey devalüasyon. Kredi vermek işe yaramayacağı gibi Portekiz ve İspanya’ya da kötü örnek olacak…”[13]
Bu tabloda Avrupa’da borç sorunuyla baş etmeye çalışan Yunanistan’ın dışında Portekiz, İrlanda, İspanya, İtalya ve İzlanda borç yükleri ile endişe yarattı. Bu korku, kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poor’s’un İspanya’nın kredi notunu indirmesinin ardından artarken, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) Başkanı Angel Gurria, borç krizini ‘Ebola virüsü’ne benzetti.
Gurria, “Borç krizinin yayılma tehlikesinden bahsetmiyoruz. Kriz kıta geneline yayılmaya başladı bile. Sorun tıpkı Ebola gibi. Virüsü kaptığınızı öğrendikten sonra, hayatta kalmak için bacağınızı kesmek zorundasınız” diye konuştu.
Yunanistan’ın ardından, borç yükü nedeniyle Avro Bölgesi’nde bu ülkeden sonraki zayıf halka olarak görülen Portekiz’in 2009 yılı son çeyrek itibariyle 548.4 milyar dolar borcu bulunduğu belirlendi.
Dünya Bankası’nın 2009 yılı son çeyrek toplam dış borç verilerine göre, bu ülkeler içerisinde İtalya 2 trilyon 595 milyar dolarla en fazla borç yüküne sahipken, onu 2 trilyon 546 milyar dolarla İspanya ve 2 trilyon 321 milyar dolarla İrlanda takip ediyor. Yunanistan’ın ise 581.6 milyar dolar, Portekiz’in 548.4 milyar dolar borcu bulunuyor. İzlanda’nın uzmanların açıklamalarına göre, 136 milyar dolar dolaylarında dış borcu olduğuna dikkat çekiliyor.
Söz konusu tabloda İspanya önemli ve öne çıkan bir soru(n) özelliği arz ediyor!
İspanya’da hükümet, ekonomik krize karşı sert önlemler açıkladı.
Mecliste 13 Mayıs 2010’da yapılan oturumda yeni önlemleri açıklayan Başbakan Jose Luis Rodriguez Zapatero, 2009’da yüzde 11 düzeyinde olan kamu açığının 2013’te yüzde 3’e indirilmesi için“şu anda özel, olağanüstü ve kişisel çaba harcanması gerektiğini” söyledi.
Zapatero, memur ve emekli maaşlarında değişiklik ve kamuda çalışan sayısının azaltılmasını öngören bir dizi harcama kısıcı şu “tedbir”leri açıkladı. Böylelikle İspanya, 2010 ve 2011’de 15 milyar Avro’luk ek tasarruf sağlanacak.
Özetle Avro Bölgesi’nden gelen güven verici açıklamalar piyasalardaki ateşi söndürmeye yetmedi…
Kriz ateşi Avrupa’yı saracak endişesi piyasaları çökertti. Yunanistan’ın ardından Portekiz, İtalya hatta İngiltere’nin de dalgalanmalardan etkileneceği endişeleri yayıldı. Buna ABD’deki sistem hatasından kaynaklanan skandal da karışınca borsalar çöktü, altın ve faizler fırladı…
II) “YUNAN TRAJEDYASI”
Yunanistan’ın iflastan kurtulması için AB ve IMF tarafından verileceği taahhüt edilen 45 milyar Avronun yetmeyebileceğinden söz edilirken; Alman Merkez Bankası Başkanı Axel Weber’in Yunanistan’ın iflastan kurtulması için gereken mali desteğin 80 milyar Avroya kadar çıkabileceğini belirterek, “Durum her geçen gün kötüye gidiyor,” dediği koordinatlarda; AB-AMB (Avrupa Merkez Bankası)-IMF troykası, hükümetten reform adı altında her alanda çok sert önlemler almasını talep ederek “aksi hâlde iflas yolundasınız” uyarısı yaparlarken; Mahfi Eğilmez’e göre de, “Yunanistan, tarihinin en zor dönemlerinden birisini yaşıyor… XXI. yüzyılda Avrupa’nın hasta adamı Yunanistan’dır.”
Kolay mı? Borçlanma maliyeti rekor seviyelere ulaşan Yunanistan, 45 milyar Avroluk yardımı kullanacakken, 300 milyar Avro dış borcu, yüzde 13.6 bütçe açığı ve borçlarını çevirmekte yaşadığı sıkıntılarla tarihinin en ağır ekonomik kriziyle boğuşuyor…
Kolay mı? İşsizliğin son 6 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 11.3’ü bulduğu; bütçe açığının GSYH’ye oranı son olarak yüzde 13.6 açıklandığı bir tablodan söz ediyoruz!
Avrupa Merkez Bankası yönetim kurulu üyesi Axel Weber’in, Yunanistan’ın borçlarını ödeyemez duruma düşmesi hâlinde bunun piyasalar ve diğer ülkeler üzerinde “ölçülemeyecek” etkileri olacağını ifade edip; Nouriel Roubini’nin de, Avrupa’nın Yunanistan için hazırladığı kurtarma planının çalışmayacağını, çünkü Yunanistan’ın neredeyse batmış durumda olduğu vurgusuyla, “Yunanistan’ın çökeceğini varsayarsak iki şey olabilir: Yunanistan’ın borçlanma kâğıtlarını ellerinde tutan finansal kuruluşlar, büyük ölçüde Avrupa bankaları, büyük zararlara uğrarlar. İkincisi Yunanistan’dan Portekiz, İspanya, İtalya ve İrlanda’ya doğru bir domino etkisi olur,” diye resmettiği durumda Moody’s, bütçe açığı sebebiyle güven krizi yaşayan Yunanistan’a AB ve IMF tarafından sunulan güvenlik ağına rağmen ülkenin bütçe açığını azaltma planlarının uygulanmasının önünde büyük riskler olduğunu ifade ediyor.
Yunanistan’da kriz yüzünden işsizler ordusuna 62 bin 22 kişi daha katıldı. Devlet İstatistik Teşkilâtı’na (ELSTAT) göre, 2009 Aralık ayında yüzde 10.2 olan işsizlik oranı 2010 yılı ocak ayı sonunda yüzde 11.3’e çıktı. Yunan medyası, “altı yılın en yüksek işsizlik oranının” kaydedildiğini belirtirken, Yunanistan İstatistik Enstitüsü verilerine göre, 567 bin 132 kişinin daha “işsizler ordusuna” katıldığını açıkladı.
Haberlerde, Yunanistan’da çalışan nüfusun 4 milyon 445 bin 743 olduğu, çalışmayanların ise 4 milyon 276 bin 248 olarak belirlendiği ifade edildi. Öte yandan, Yunanistan’da en yüksek işsizlik oranının, 15-24 ile 25-34 yaş aralığında görüldüğü ve yüzde 30.4 ile yüzde 14.6 olarak tespit edildiği belirtildi.
‘Alco Enstitüsü’nün araştırmasına göre, Yunanlılar’ın yüzde 72.2’si ülkede işlerin “Berbat” gittiği, yüzde 75.2’si tasarruf önlemlerinin adaletsiz olduğu görüşünde olduğu Yunanistan’daki durumu; George Irvin, “Atina AB-IMF paketinin ağır şartlarını kabul etmek yerine Arjantin gibi ulusal borcunun çoğunu ödemeyebilir. Bunun için Avro bölgesinden çıkması gerekir ama piyasalara da boyun eğmemiş olur”;[14] Sofka Zinovieff de durumu, “Herkes tarafından tekmelenmiş hâlde ekonomik savaşın ortasında kalan Yunanlılar, bu küçük düşürücü durumda olmaktan dolayı kızgın ve üzgün. Güvenilmez devleti, akbaba gibi iflası bekleyen yatırımcıları, bunca yıldır gidişata göz yuman Brüksel’i ve kendilerini suçluyorlar,”[15] diye betimliyor…
Hasılı George Soros’un, Yunanistan’ın bir ölüm çemberine girebileceğini ifade ettiği bir ortamda, Yunanistan ile diğer Avro Bölgesi çevre ülkelerinin kamu borç krizi Avrupa Para Birliği’ne zarar verebilecek bir potansiyele sahip olduğu aşikârken; “Yunanistan krizi artık Yunanistan’ın krizi değil. Önce Avrupa Para Birliği’nin, sonra AB’nin krizi… Dünya’nın krizi de olabilir,” diyor Korkmaz İlkorur…
II.1) AVRUPA BİRLİĞİ(’NİN “SONU” MU?)!
Nouriel Roubini, Yunanistan ve Avro Bölgesi’ndeki sorunlu ülkelerin birkaç yıl içinde ekonomilerini canlandırmak için Avro’yu terk etmek zorunda kalacaklarını söylediği şimdilerde telaffuz edilmesi gereken soru(n): AB(’nin “sonu” mu?)dur!
Herkes görüyor: Borç krizi Yunanistan’ın ardından diğer ülkeleri de Demokles’in Kılıcı gibi tehdit etmeye başladı. En borçlu ülkeler listesinin başında 2.5 trilyon dolarla İtalya var.
Yunanistan’daki borç sorunu ve OECD’nin ‘kriz yayılabilir’ uyarısı, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi İngiltere’de de endişe yaratıyor. Küresel krizden en çok etkilenen, resesyona ilk giren ve resesyondan en son çıkan ülkelerden İngiltere’de, 18 aylık resesyon döneminde kamu borçları 178 milyar sterlin arttı, üretim ise yüzde 6 oranında düştü.
Küresel kriz nedeniyle ağır bir borçlanma programına sahip olan İngiltere’de, faiz oranlarının artmasından ve ülke ekonomisinin yeniden resesyona girmesinden endişe duyuluyor.
İrlanda’nın 2009 yılı bütçe açığı GSYH’nin yüzde 14.3’ü (23.3 milyar avro) olurken, bu yıl bu rakamın 14.7 olması bekleniyor.
AB üyesi ülkelerin bütçe açıkları rekora koşarken, OECD’nin Şubat 2010 verilerine göre, bu ülkeler arasında işsizlik oranında İspanya yüzde 19.5 ile başı çekiyor. Bu ülkeyi, yüzde 13.2 ile İrlanda ve yüzde 10.3 ile Portekiz izliyor. Şubat 2010’da İtalya’da işsizlik oranı ise yüzde 8.5 seviyesinde bulunuyordu. Yunanistan’da işsizlik oranı Ocak 2010’da yüzde 10.2 ve İzlanda’da ise 2009 yılın son çeyrek itibariyle yüzde 7.8 oldu.
IMF ve Avro bölgesinden bunalımın diğer ülkelere de yayılacağı uyarıları geliyorken; görünen odur ki Uğur Gürses’in, “AB’nin Yunanistan’la birlikte derinleşen krizi, yapısal farklılıkları da ortaya çıkardı. AB içindeki ‘balayı’ bitti. Krizle birlikte ‘evdeki hesaplaşma’ başladı”; Cemil Ertem’in, “Avrupa’nın birlik olması gerçeği hiç bu kadar bıçak sırtında olmamış ve Avrupa’nın önüne dayatılmamıştı,” diye betimledikleri tabloya ilişkin olarak, ‘The Washington Post’ da ekliyor: “AB, krizden çıkmak için siyasi değişime muhtaç…”[16]
Çünkü “Avrupa’nın ekonomik sorunlarıyla ilgili manşetlerde öne çıkıyor… Bütçe açığı felaket durumda…”[17]
Çünkü Bronwen Maddox’un, “Avro bölgesi sallantıda”;[18] Philip Stephens’in, “Berlin Avrupa projesinden soğuyor”;[19] ‘Le Monde’un, “Kesin olan tek şey var: Avro krizi, sonlanmaktan çok uzakta,”[20] saptamaları boşuna değil…
Çünkü “Bu krizden AB’nin tek parça çıkması zor görünüyor…”[21]
Çünkü Mahfi Eğilmez, “Yunanistan bu borcu geri ödeyebilir mi?” sorunu dillendirirken olası bir gerçeğin altını çiziyor…
Evet, “Resim oldukça bulanık… Birliği tehdit eden etkenler” aktif…[22]
Toparlarsak; borç ve büyüme konularına kafa yoran Prof. Carmen Reinhart; Yunanistan’ın, AB üyesi olmasaydı çoktan iflas etmiş olacağını, dolayısıyla daha yumuşak bir borç erteleme sürecinden geçeceğini düşünüyordu.
Anımsatalım; Reinhart, AB’nin kaynaklarının sınırlı olduğunu, bir ya da iki ülkenin kurtarılabileceğini ama hepsinin kurtarılmasının olanaksız olduğuna işaret ediyordu. Reinhart, finansal krizlerin ülke borç krizlerine dönüşeceğini düşünüyordu.
Prof. Carmen Reinhart, 2009 Aralık ayında Prof. Kenneth Rogoff ile birlikte borç ve büyüme ilişkisini ele alan bir makale yayımladı. İki iktisatçı, ‘Borç Çağında Büyüme/ Growth in a Time of Debt’ başlıklı makalede, 44 ülke ve son iki yüzyıllık dönemdeki veriler üzerinde çalışarak şu sonuçlara ulaşmışlardı:
Birincisi, yüzde 90’ın altında kamu borcu ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki zayıf. Yüzde 90’lık eşiğin üzerinde ise medyan büyüme oranı bir puan düşüyor, ortalama büyüme ise kayda değer ölçüde düşüyor. Bu sınır, gelişen ülkeler ya da gelişmiş ülkelerde aynı.
İkincisi, gelişen piyasa ülkelerinde dış borç (kamu ve özel) için bu sınır (çoğunlukla döviz cinsinden) daha düşük bulunmuş. Dış borç yüzde 60’a eriştiğinde, yıllık büyüme yüzde 2 düşüyor. Daha yüksek borç oranında ise yarı yarıya azalıyor.
Üçüncüsü, gelişmiş ülkelerde kamu borcu seviyesiyle enflasyon arasında eşzamanlı belirgin bir ilişki bulunamamış. Ama ABD’de gözlenen, kamu borcu yükseldikçe enflasyonun arttığı biçiminde bir ilişki olmuş. Gelişen piyasa ekonomilerinde de bu ilişki benzer çıkmış: Kamu borcu arttıkça enflasyonun arttığı belirtiliyor…
Yapılan hesaplara göre, gelişmiş ülkelerin bugün yüzde 100 olan kamu borcu/GSMH oranı, 2020 yılında yüzde 133’e erişecek.
Deutsche Bank araştırmacılarının raporu şu sözlerle bitiyor: “Yeni dünyaya hoş geldiniz”![23]
Evet, evet AB yalanı karaya otururken, “Yeni Dünyaya Hoş Geldiniz!”; hani Simon Tisdall’ın, “Avrupa kriz ve göçle mücadele ederken, bütün AB üyelerindeki seçmenler yabancılaşacak ve sağ partiler yükselecektir,”[24] diye tarif ettiği aşırı sağcılığın yoğunlaştığı ırkçılık dünyasına…
III) IRKÇILIK YÜKSELİRKEN!
Evet, kriz ile ırkçılık yükseliyor!
Avrupa ülkelerinin çevre ülkelerden ithal ettiği göçmen nüfusun sayısı 20 milyona yaklaştı. Avrupa ülkelerinin yoksulları arasında “işlerimizi alıyorlar”, “sosyal hizmetleri kapıyorlar”, gibi söylemlerle başlayan bir yabancı düşmanlığı, 11 Eylül New York, 2004 Madrid, 2005 Londra bombalı saldırıları, film yapımcısı Theo van Gogh’un öldürülmesi, Hollanda karikatür krizi üzerinden “ulusal, tarihsel kimliğimizi tehdit eden Müslüman istilası” söylemiyle açık bir Müslüman düşmanlığına dönüştü.
Avrupa’da muhafazakâr partiler, şimdi bu yoksulların oylarını almak için, en düşük ücretlerle en pis işlerde çalıştırılan, gettolarda yaşamaya zorlanan yabancı işçiler nüfusundan kurtulmak istiyormuş gibi davranıyorlar.
Yabancı düşmanlığı, 2009’da, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, ırkçı partilere grup kurabilecek sayıda temsilci çıkarma olanağı sağladı. İsviçre’de genel bir halkoylaması camilerin minarelerini yasakladı.
Dahası, kamuoyu yoklamaları “yasağa hayır” oyu çıkacağını söylerken sandıktan kesin bir evet oyu çıkması, bu düşmanlıkların yüzeyde görünenden daha derin olduğunu düşündürüyordu. Belçika’da laikliği güçlendirmeyi amaçlayan bir yasa tasarısı, İsviçre oylamasının sonuçlarının da etkisiyle, Hıristiyan grupların direnişine takıldı. Fransa’da Başkan Sarkozy, Fransız ulusal kimliği üzerine doğrudan yabancıları hedef alan bir tartışma başlatırken, peçeyi ve çarşafı yasaklamayı amaçlayan bir yasa taslağı meclise gelmeyi bekliyor. İtalya’da ırkçılık, 2009 yılında bazı kasabalarda “Beyaz Noel” kampanyasına, yabancıların evlerine yapılan polis baskınlarına yol açtı. İtalya’da da cami yapılmasını önleyecek bir yasa tasarısı meclise geliyor. Musevi grupları da Avrupa çapında Yahudi düşmanlığının belirgin bir biçimde artmaya başlamasından yakınıyorlar.[25]
Irkçılığın önünü açan kriz ayrımcılığı da artırdı…
Özellikle tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz ve işsizliğin tüm toplumlarda başat sorun hâline gelmesi, göçmenleri doğrudan hedef konumuna getirdi.
Böylelikle de hükümetler, işsizliğin kolay ‘çözümü’nü göçmenleri sınırdışı etmekte buldular.
Avrupa’nın güneyindeki birçok ülke gibi, 3.9 milyon göçmenin yaşadığı İtalya da Kuzey Afrika ve Akdeniz’den gelen büyük göçmen dalgalarının önüne geçebilmek için çözüm yolları arıyor. İtalya hükümetinin yasadışı göçü kontrol etmek ve düzenlemek adına aldığı birçok önlem var. Bu önlemlerden en ağır olanı 2009 yılında parlamentoda kabul edildi. Buna göre yasadışı göçmenler, 5 ile 10 bin avro arası para cezası ve altı aya kadar hapis cezasına çarptırılabilir.
1.7 milyon göçmenin bulunduğu İsviçre’de giderek güçlenen İsviçre Halk Partisi (SVP) ile 2009 yılında düzenlenen ve minareleri yasaklayan referandum, ülkede Müslüman göçmenlere yönelik bakış açısını olumsuz etkiledi. Kamuya pek yansımasa da İsviçre’nin gündeminde göçmenlere yönelik bir yasa çalışması var. Referanduma sunulması beklenen yasa, İsviçre’de bulunan tüm göçmen suçluları büyük ihtimalle aileleriyle beraber ülke dışına göndermeyi teklif ediyor.
Dışarıdan bakıldığında kültürel çeşitliliğin güzel bir örneği olarak görülse de, 5.5 milyon göçmeni bulunan Avustralya oldukça sert göçmen yasalarına sahip. Ancak 1992 yılında kabul edilen “Göç Reformu Yasası” bunlar içinde en ciddisi. Yasaya göre geçerli vizesi olmadan Avustralya’da yakalanan tüm yabancı uyruklu kişilerin gözaltına alınması söz konusu. Bu yasa kapsamında 1999 ile 2003 yılları arasında Güneydoğu Asya ve Ortadoğu’dan Avustralya’ya iltica eden 2 binden fazla çocuk gözaltına alındı.
1.7 milyon göçmen nüfusuna sahip Japonya uzun yıllar nüfus yapısındaki sorunlar ve yasadışı göçle mücadele etti. Ülkenin yaşlanan nüfusu genç göçmen çalışanlara ihtiyaç duysa da, Japon hükümeti son zamanlarda işsizliği engellemek için göçü durdurmayı planlıyor.
Ayrıca Avrupa Konseyi’ne bağlı İnsan Hakları Genel Sekreterliği’nin yıllık raporuna göre, ekonomik kriz insan haklarını da olumsuz etkiledi. İnsan hakları ile banka ve devletlerin çöküşleri arasında tehlikeli bir ilişki olduğunu söyleyen Konsey’in İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg’e göre devletlerin bütçesinde artık daha az para mevcut çünkü hükümetler iflas eden bankaları kurtardı. Dolayısıyla sosyal refah için çok az para kaldı. Bu da en çok mültecileri, Romanları ve diğer azınlıkları etkiledi.
Hammerberg’e göre, “İşsizlik ve bunun sonucunda ortaya çıkan güvensizlik, yabancı düşmanı bir atmosfer yarattı. Bunun ceremesini Romanlar ve mülteciler çekiyor. İnsan haklarına saygı duyulması ve bazı Avrupa ülkelerinde yaygınlaşan aşırıcı görüşleri savunan güçlere taviz verilmemesi” gerekiyor.
AB’nin göçmen ve mülteci politikasını da eleştiren İnsan Hakları Komiseri, krizden hareketle daha merhametsiz ve daha sert olunduğu görüşünü taşıyor. Konuya ilişkin olarak Hammarberg,“Avrupa’da hapsedilenlerin sayısı artıyor. İnsanları ciddi bir neden olmaksızın tutukluyoruz. Onları yalnızca buraya geldikleri, burada yaşayıp çalışmak istedikleri için hapse atıyoruz. Bu insanlık dışı politikayı iyi bulmak mümkün değil” ifadelerini kullandı.
III.1) “DÜZENSİZLİK” PATENTLİ “YENİDÜNYA”
George Bernard Shaw’un, “Uygarlığın esas iddiası olan güvenlik, tehlikelerin en kötüsü olan yoksulluk tehlikesinin herkesin tepesinde asılı olduğu bir ortamda mevcut olamaz,” sözüyle de betimlenmesi mümkün olan sürdürülemez kapitalizmin kriziyle, “düzensizlik” patentli “yeni bir dünya” devreye girmiştir!
Ortada ekolojiğinden beşerisine dek hemen her şeyi kucaklayan devasa bir buhran söz konusudur…
Bu Korkut Boratav’ın, “Kapitalizmin Altın Çağı bitti,” dediği bir açmaz durumudur; ve bu durum verili düzenin sınırlarında aşılamazken; çözüm bu sınırların ötesine geçilmesini “olmazsa olmaz” kılar…
Çünkü artık kapitalizm, ekolojik ve beşeri açıdan sürdürülemezdir!
Örneğin İktisatçı Angus Maddison’a göre, Hz. İsa’nın doğduğu 2010 yıl öncesinde dünyada fert başına gelir 444 dolardı. İnsanların ortalama yaşam süresi 1000 yılına kadar 24 yıl civarındaydı. Maddison’ın hesaplamalarına göre dünyada, sıfır ile 1000 yılı arasında, fert başına ortalama gelir azaldı. Fert başına ortalama gelir bin yılda 444 dolardan 435 dolara geriledi.
Jacques Diouf, Panama’da düzenlenen 31. FAO-Latin Amerika ve Karayipler konferansının açılışında yaptığı konuşmada, aç 1 milyar kişiden 642 milyonunun Asya ve Pasifik bölgesinde, 265 milyonunun Afrika’da, 42 milyonunun Latin Amerika ve Karayipler’de, 15 milyonunun gelişmiş ülkelerde bulunduğunu söyledi.
Açlıktan en fazla etkilenen ülkelerin Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Eritre olduğunu belirten FAO Sekreteri Jacques Diouf, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde halkın yüzde 75’inin, Eritre’de yüzde 66’sının, Güney Amerika’nın açlıktan en fazla etkilenen ülkesi Haiti’de ve ayrıca Karayiplerde de halkın yüzde 58’inin aç olduğunu vurguladı. Jacques Diouf, yetersiz beslenmeden en fazla etkilenen kıtanın Afrika olduğunu ve halkın yüzde 28’inin yetersiz beslendiğine dikkat çekti.
BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) 2009 raporuna göre, Güney ülkelerinde bir kadının tüm yaşamı boyunca annelikle ilgili nedenler yüzünden ölme riski 76’da 1 iken, Kuzey ülkelerinde bu oran 8 binde 1. Yani Güney’deki kadın ölüm oranı Kuzey’dekinden 300 kat daha büyüktür.
Nihayet ABD, küresel nüfusun yüzde 5’inden azına sahip olduğu hâlde küresel gelirin yüzde 20’sinden fazlasını elde ediyorken; 100 dolar geliri olan 100 kişilik bir köyde 5 Amerikalı adam başına 4 dolar, 5 Avrupalı adam başına 3 dolar gelir elde ederken geri kalan 90 kişi adam başına 72 cent alıyorsa oradan kriz eksik olmaz!
Bun(lar)dan da sorumlu olan sürdürülemez ve aşılması kesinlikle gereken kapitalizmdir…
IV) TÜRK(İYE) EKONOMİ-POLİTİKASI
Gelelim bu zemin üzerindeki Türk(iye) ekonomi-politikasına…
Baran Tuncer, “Krizde sular durulmaya başlıyor,” dese de; TÜİK’in, ekonomisinin 2009’da yüzde 4.7 daraldığını açıkladığı coğrafyamız, krizin teğet geçmediği bir ülke; çünkü batmak üzere olan ve 2009 yılında yüzde 2.2 küçülen Yunanistan’dan daha da fazla daraldı yakasını krizlerden kurtaramayan ve kurtarması da mümkün olmayan Türkiye…
Durumu Tufan Türenç’in verileriyle özetlersek; “Türkiye’deki işsiz sayısı 7 milyondur.
Her gün 110 milyon dolar faiz ödüyoruz. Yani her gün bir Seyhan Barajı gidiyor.
2002’de, yani AKP iktidara geldiğinde devletin 80 yılda yaptığı borç 148 milyar dolardı. AKP 7 yılda buna 147 milyar dolar ekledi. Bu borçla bir tek büyük yatırım yapılmadı.
2002’deki 43 milyar dolar olan özel sektör borcu 7 yılda 177 milyar dolara yükseldi.
Halkın 4 milyar dolar olan kredi kartı ve tüketim kredileri borcu 80 milyar dolara yükseldi.
AKP iktidarı 30 milyar dolarlık özelleştirme yaparak cumhuriyetin 80 yılda yarattığı tüm fabrikaları, kuruluşları sattı. Şimdi sıra hidroelektrik santralları ile elektrik dağıtım şebekelerine geldi.”
Türkiye’de 1986-2010 dönemindeki özelleştirmelerden 38.7 milyar dolar gelir elde ederken; Korkut Boratav’ın, “Ekim 2008 ile Ekim 2009 arasında 14.3 milyar dolarlık kayıt dışı kaynağı bilinmeyen paranın ülkeye gelmesi finansal piyasaların krize sürüklenmesini önledi,” diye eklediği ve Mustafa Sönmez’in de, “Kırılganlıkları vahim; manevra alanı da çok dar,” diye betimlediği Türkiye’deki ekonomik durum hakkında şunları da ekleyebiliriz…
Siz bakmayın, yandaş medyadan İbrahim Öztürk’ün, “Türkiye’nin borç batağına saplanması ve geleceğini karartması gibi bir durum yok,” demesine!
Çocuklarına sahip çıkamayan Türkiye’de krizin etkisi azaldıkça dış ticaret açığı hızla artıyor. TÜİK verilerine göre, 2010 yılının ilk çeyreğinde bir önceki 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 175.3 artan dış ticaret açığı, 12.13 milyar dolar oldu.
Evet Türkiye 2000’li yıllarda yoğunlukla dış açık veren ve dış borçlanmaya dayalı bir görünüm sergiledi. Toplam dış borç stoku 2003 başında 130 milyar dolar düzeyindeydi. Küresel krizin Türk ekonomisini etkisi altına almaya başladığı 2008 Ekimi’nde dış borçlar 291 milyar dolar düzeyine fırlamıştı. Yani Türkiye, 2003’ten 2008’e dış borçlarını dolar bazında iki mislinden fazla arttırmıştı.
Bu noktada da Credit Suisse raporunda yatırımcılara Türkiye hisse senedi piyasasında ağırlık azaltma tavsiyesinde bulundu…
IV.1) SÖMÜRÜ (VEYA KÂR)…
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kriz koşullarının faturası emekçilere çıkarılıyor…
Yoksullar daha yoksul olurken; zenginler daha zenginleşiyor; yani sömürü yaygınlaşarak derinleşiyor…
İşte bunun inkâr edilemez verileri…
Kriz yılı 2009’da dolar bazında yüzde 102 değer kazanan İMKB dünya altıncısı oldu!
“Türkiye’de bankaların kârları krize rağmen parmak ısırttı, 27 banka vergi rekortmeni oldu.” Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Şubat 2010 itibariyle, bankaların gönderdikleri kesinleşmemiş geçici verilere göre, Türk bankacılık sektörünün aktif büyüklüğü Şubat 2010 itibarıyla 842 milyar 233 milyon lira oldu. Sektörün aktif toplamı ise Şubat 2009 döneminden itibaren 108 milyar 542 milyon lira (yüzde 14.8) artış gösterdi!
Garanti ve Akbank kârda birinci lige çıktı. Garanti Bankası, Akbank, İş Bankası, Yapı ve Kredi 3 ayda 3.5 milyar lira kâr elde etti. Kriz döneminde dahi kârlarını artırmayı başaran Türk bankaları 2010 yılına da hızlı girdi. İlk çeyrek sonuçlarını açıklayan 13 bankanın toplam kârı 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 42 artarak 3.3 milyar TL’den 4.7 milyar TL’ye ulaştı!
Fortisbank Türkiye, 2010 yılının ilk çeyreğinde 32.5 milyon TL net kâr açıkladı!
Vakıfbank, 2010 yılının ilk çeyreğinde konsolide olmayan net kârının 305.1 milyon TL olduğunu açıkladı!
Akbank, 2010 yılının ilk çeyreğinde 1 milyar 3 milyon lira konsolide olmayan net kâr açıkladı!
Garanti Bankası, 2010 yılının ilk çeyreğinde 1 milyar 88 milyon lira konsolide net kâra ulaştı; kârını yüzde 53 artırdı!
TEB’den 2010’un ilk çeyreğinde 49.8 milyon lira net kâr elde etti!
Deniz Bank’ın 2010 yılı ilk çeyrek net kârı 163 milyon lira!
Halkbank, 2010 yılının ilk çeyreğinde net kârını 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 41.3 oranında artırarak 515 milyon liraya çıkardı!
Yapı Kredi 564 milyon lira kâr yaptı; kârı yüzde 20 arttı!
Sabancı Holding’den 2010 yılının ilk çeyreğinde 497 milyon lira kâr; Sabancı kârı yüzde 145 arttı! (Ayrıca Sabancı Holding’in 2009 yılındaki net kârı bir önceki 2008 yılına göre yüzde 6 artış göstererek, 1 milyar 258 milyon lira oldu!)
Koç Holding’in, 2010’un ilk çeyreğinde net dönem kârı, 2009 yılının ilk çeyreğine göre yüzde 1.276 artışla 648 milyon oldu; Koç, 359 milyon TL kâr etti!
Aygaz, 2010’un ilk çeyreğinde 50 milyon TL kâr elde etti!
Doğan Yayın Holding’in brüt kârı yüzde 147 arttı!
Türk Telekom’un 2010’un ilk çeyreğinde net kârı, 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 88 artarak 546 milyon TL oldu!
2009 krizinde, başta sanayidekiler olmak üzere çoğu alt sektör küçülüp bilançoları zarar yazarken bankalar kâr rekorları kırdı. Öyle böyle değil, bankaların vergi öncesi kârları 2008’den 2009’a yüzde 50 artarak yaklaşık 17 milyar TL’den 25 milyar TL’ye çıktı!
Bu arada Forbes Dergisine göre, 12 Türk şirketi dünya devler liginde… Milyoner sayısı krize rağmen artış gösterdi. Ocak ayında 28 bin olan milyoner sayısı şubat ayında 29 bine ulaştı. Milyonerlerin sahip olduğu toplam mevduat ise 8 milyar 736 milyon TL artışla 212 milyar 963 milyon TL oldu. 500 milyar TL’lik toplam mevduatta milyonerlerin payı ise yüzde 42.6 olduğu görüldü!
Forbes’e, göre İstanbul’da 28 dolar milyarderi yaşıyor.
Yine Forbes Dergisi’nin dünyanın en büyük 2000 şirketini sıraladığı, “Global 2000”de listesine 2010’da 12 Türk şirketi girdi. Listeye göre, Türkiye’den 16.06 milyar dolar piyasa değeriyle Garanti Bankası, listede 274’üncü sırada yer aldı. Garanti Bankası’nı, 12.6 milyar dolar piyasa değeriyle 288’inci sırada yer alan Türkiye İş Bankası takip etti. Koç Holding ise 7.45 milyar dolar piyasa değeriyle listenin 321’inci sırasında yer buldu. Listede Türkiye’den 5’i banka 12 şirket yer alıyor. Doğan Holding de 1.68 milyar dolar ile listeye 1.872’nci sıradan girdi.
IV.2) YOKSULLUK…
Sömürünün böylesine vahşileştiği Türkiye’de ekonomik kriz halkın geçim sıkıntısını artırdı. TÜİK’in yayımladığı ‘Yaşam Memnuniyeti Araştırması 2009’ verilerine göre Türkiye’de hane halklarının yüzde 52.9’u, başka bir ifadeyle yarıdan fazlası elde ettiği gelirle ihtiyaçlarını “zor” karşılıyor. Bunların yüzde 16.9’u ise gelirinin ihtiyaçlarını “çok zor” karşıladığını ifade ediyor.
Araştırmaya katılanların yüzde 60’ı bir yılda daha ucuz ürün tüketmeye başladıklarını söyledi. “Son bir yılda borçlandım” diyenlerin oranı yüzde 34.3 olurken, yüzde 27.9’u “Gelirim azaldı”, yüzde 27.9’u “Tasarrufum azaldı”, yüzde 25.9’u “Eğlence ve tatil masraflarımı kıstım” dedi.
Evet Dünya Bankası-IMF ortak raporunda, “Harcamalarda kesinti Türkiye’nin gelecekteki refahını tehlikeye atıyor… Türkiye’de en yoksulların yüzde 75’i çocuklarının gıda harcamalarında kesinti yaptı, yüzde 29’u sağlıkta, yüzde 14’ü eğitimde kesintiye gitti,” dediği tablo vahimdir!
Çünkü TÜSİAD’ın ‘Gelir-Tüketim 2008 Raporu’na göre Türkiye’deki kişilerin yüzde 17.8’i, hanelerin ise yüzde 14’ü yoksulluk sınırındadır.
Çünkü Devlet Planlama Teşkilâtı, küresel krizin Türkiye’yi etkisi altına aldığı 2008 son çeyreğinden 2009 sonuna kadar nominal ücretlerin yüzde 13’e yakın gerilediğini, bunun üstüne yüzde 6’ya yaklaşan enflasyonun da götürdükleri eklenince yüzde 18’e yakın reel gelir kaybının yaşandığını ortaya koyuyor. Bu tarihi bir yoksullaşmadır. Bu, alım gücünün, 15 ayda neredeyse beşte bir oranında gerilemesi demektir ki, tarihte böyle bir bozgun, böyle bir yoksullaşma konjonktürü yoktur!
Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, “Eğer bugün Ankara’da bir sosyal patlama yoksa, suç oranları ciddi olarak büyükşehirlere nazaran alt seviyelerde bulunuyorsa, yapılan sosyal yardımların ve sosyal projelerin buradaki etkisi çok olmuştur,” itirafını dillendirdiği verili tabloda Türkiye’de iki haneden biri zor geçiniyor!
Kolay mı? Dünya Bankası ve IMF raporunda, “Türkiye’de en yoksul yüzde 20’lik kesimin yüzde 91’i gelir kaybına uğradı. En yoksulların yüzde 75’i çocuklarının gıda harcamasını kesti. Orta sınıf hane halkları bile özellikle eğitim harcamalarını kıstı” ifadeleri yer alırken; halkının yüzde 30’u ekonomik durumun “daha kötü olacağını”, yüzde 35’i “aynı kalacağını” düşünüyor, yüzde 19’unun ise “fikri yok”tur!
Bunun böyle olması da çok doğaldır; örneğin kredi kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı Şubat 2010’da yüzde 9.6 artarak 69 bin 200’e, ferdi kredi borcunu ödemeyenlerin sayısı ise yüzde 15.8 yükselerek 49 bin 640’a çıktı. Kredi kartı borcunu ödemeyenler ile gecikmeli ödeyenleri gösteren negatif nitelikli ferdi kredi ve kredi kartları sisteminde yer alan kişi sayısı, Şubat 2010’da, bir önceki Ocak 2010 ayına göre yaklaşık yüzde 12.1 oranında yükselerek, 118 bin 840’a yükseldi!
Yoksulluk, yoksunluk dedikleri bu!
IV.3) İŞSİZLİK…
Ya işsizlik mi? O da tam bir felaket…
DİSK Araştırma Enstitüsü, kriz dönemindeki artışla sayıları 2.5 milyonu bulan işsizlerin, aileleri ile birlikte 10 milyon kişinin, işsizlik gerçeğiyle yüz yüze bırakıldığını vurgulayarak, bu rakamın, kriz içinde olan Yunanistan’ın hemen hemen nüfusuna denk olduğuna dikkat çekiyor.
DİSK-AR tarafından TÜİK Hane Halkı İşgücü Anketi sonuçlarına dayanılarak yapılan araştırmaya göre, 2009 Aralık döneminde işsiz sayılanların yüzde 20.60’ı, yani 692 bini işten çıkartıldı.
Aslı sorulursa Türkiye’de 3.5 milyon kişi işsiz, 2.2 milyon kişi de ümidini kesmiş, iş aramıyor. Yani resmî olarak- işsiz sayısı 6 milyon kişi. Bu sayının yüzde 15’e tekabül ettiği söyleniyor.
Kentlerde işsizlik yüzde 17, kırsalda yüzde 11, Genç nüfusta yüzde 26, Kayıt dışı istihdam ise yüzde 43!
Yani hâlâ 4 gençten biri işsiz!
Devamla; 2007’de 2 milyon 376 bin kişi olan işsiz sayısı Ocak 2010’da 3 milyon 591 bine yükseldi.
Yine TÜİK rakamlarına göre 2009 yılı işsizlik oranı yüzde 13.5 düzeyindeydi. Tarım dışı alandaki işsizlik yüzde 16.6, genç nüfusta işsizlik ise yüzde 24.1’di.
V) “SONUÇ YERİNE”
Dediklerimi toparlarsam; neo-liberal ruhban takımının “There is no alternative/ Bunun alternatifi yok” diye insan(lık)a dayatmaya kalkıştığı kapitalist “serbest piyasa” söylenceleri karaya oturdu; yani sürdürülemez kapitalizme dair söylenecek yalan kalmadı!
Tabir-i caiz ise bir Fransız atasözünün, “Le trait en est lancé/ Ok yaydan çıktı,” dediği noktadayız; şimdi hatırlanması gereken Karl Marx’ın, “İnsan düşüncesinin nesnel hakikâte ulaşıp ulaşamayacağı, bir kuram sorunu değil, pratik bir sorundur,” saptamasıdır!
Mustafa Sönmez’e göre, “2010 yılı Türkiye ve Avrupa için sokağın yılı olacak”ken; kapitalist dünya ekonomisinin bugünlerde yaşamakta olduğu kriz, sistemin bütünsel anlamda tarihsel bir bunalım içinde olduğuna dair en son ve en güçlü kanıtı oluşturuyor. Sermayenin düşen kâr oranlarını tekrar yükseltmek için uzun yıllardır işçi sınıfına karşı dünya ölçeğinde yürüttüğü açık taarruz da, son yıllarda şiddetlenerek gelişen yeni emperyalist savaş süreci de kapitalizmin bu uzun dönemli ve bunalımlı iniş eğrisinin ifadeleriydi. Ancak, sıradan bir ekonomik kriz olmanın çok ötesinde bir derinliğe sahip olan mevcut ekonomik kriz, bu gerçeği çok daha dolaysızca ve şaşmaz biçimde ortaya koymaktadır.
Sarsıcı dalgalar hâlinde gelen krizle birlikte, kapitalizmin tahripkâr doğasını gözlerden saklamanın zorlaştığı bir durum gitgide olgunlaşmakta. Bu bağlamda kriz kapitalizmin inandırıcılığı ve meşruiyetinde son 25-30 yıldır ilk kez görülen bir sarsılmayı da beraberinde getirmektedir.
Yaşanmakta olan değişim sancılı, yavaş ve inişli-çıkışlıdır. Yeni bir dönem açılıyor…
Marksizmin özünü doğru kavrayan ve bu temelde bilimsel sınıf bilincini ve inancını yitirmeyen devrimciler söz konusu değişimin er geç yaşanacağını öngörmüş ve iyimserliklerini yitirmemişlerdi. Devrimciler bugünlerde K. Marx’ın 1857 ekonomik krizi sırasında dile getirdiği türden bir ferahlık içindedirler.
Hatırlanır F. Engels’e yazdığı 13 Kasım 1857 tarihli mektupta Marx, 1848 devrimlerinin yenilgisiyle başlayan gericilik döneminin ardından gelen kriz dolayısıyla, “Her ne kadar kendi para sıkıntım gerçekten vahimse de, 1849’dan beri kendimi hiç bu kriz sırasındaki kadar ferah hissetmemiştim,” diyordu…
Evet yeni dönem açılıyorken şimdilerde ideolojik iklim değişikliğinin ilk belirtilerini görüyoruz; bunun arkası da gelecektir…
Bu krizle, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…
“Büyük dünya krizden sonra, krizin odağındaki ülkelerde yaşanan tartışmalar, krizin yeni boyutu, yeni dalgaları, alınan tüm önlemler, piyasalar ağırlıklı kimi nefes aldıran gelişmelere karşın, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını ortaya koyuyor,” diyen Korkut Boratav da böyle düşünüyor…
Şimdi Fransız atasözünün, “Les petits ruisseaux font les grandes riviéres/ Büyük nehirleri oluşturan küçük çaylardır”; Amerikan Yerlileri atasözünün, “Su gibi olmalıyız. Her şeyden aşağıda, ama kayadan bile kuvvetli”; Follet’in, “Her güçsüzün güçlü, her güçlünün de bir güçsüz yanı vardır”; Lavater’in, “Kendimizi incelersek, büyük bir güce sahip olduğumuzu, ama bunu fark edemediğimizi görürüz”; Ernesto Che Guevara’nın, “Görevlerin kutsalı nerede olursa olsun, emperyalizme karşıdirenme görevidir,” sözlerini anımsama, anımsatma zamanıdır…
Şimdi “Eski dünya çöküyor. Yerküreyi kaplayan gece, kefenini paramparça ediyor. Şafak söküyor. Bugün halkın zaferiyle birlikte emeğin çağı başlamış oldu. Tüm dünyadan kardeşlerim, kanımız özgürlüğünüz için akıyor. Zaferimiz zaferinizdir. Ayağa kalkın! Şafak vaktidir!” diye haykıran 1871 Paris Komünü’ne dair cüreti kuşanma zamanıdır…
Şimdi Nâzım Hikmet’in dizelerinde, “Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına/ çıktılar./ Dikişsiz ak libaslı/ baş açık/ yalnayak ve yalın kılıçtılar./
Mübalağa cenk olundu./
Aydının Türk köylüleri,/ Sakızlı Rum gemiciler,/ Yahudi esnafları,/ on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafa’nın/ düşman ormanına on bin balta gibi daldı,” diye resmettiği “Karaburun mağlûpları”nın geleneğine sarılma zamanıdır…
Çünkü hayat bizimledir; bizi çağırmaktadır!
20 Mayıs 2010 18:07:39, Ankara.
N O T L A R
[1] 22 Mayıs 2010 tarihinde Avusturya’nın Ternitz kentinde düzenlenen “Dünya ve Türkiye’de Krizin Ekonomi-Politikası” başlıklı panelde yapılan konuşma… 23 Mayıs 2010 tarihinde Avusturya’nın Viyana kentinde düzenlenen İbrahim Kaypakkaya anmasında yapılan konuşma… Kaldıraç, No:111, Haziran 2010…
[2] Ayşe Emel Mesci, “İstanbul Sokakları Hem Geniştir Hem Dardır”, Cumhuriyet, 15 Mart 2010, s.17.
[3] Özgür Öztürk, “Krizde Yeni Evre”, Toplumsal Özgürlük, No:3/31, Mart 2010, s.19.
[4] Mahfi Eğilmez, “Büyük Resesyon”, Radikal, 20 Nisan 2010, s.5.
[5] A. Cihan Soylu, “Açların Kurtuluş Yolu ve 1, 5, 6, 8 Mayıs’lar”, Evrensel, 10 Mayıs 2009, s.7.
[6] Mustafa Sönmez, “Yeni Bir Dış Şoka Hazır mısınız?”, Cumhuriyet, 10 Mayıs 2010, s.12.
[7] CNBC, 6 Mayıs 2010.
[8] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘B’ ile Başlayan Sözcükler…”, Cumhuriyet, 10 Mayıs 2010, s.13.
[9] Ergin Yıldızoğlu, “Komünizme, Bolşevizme, Faşizme, Nazizme Doğru…”, Cumhuriyet, 7 Nisan 2010, s.4.
[10] Esin Çetinel, “Borç Korkusu Ağır Bastı, Dünya Borsaları Ağır Yara Aldı”, Radikal, 8 Mayıs 2010, s.5.
[11] Esin Çetinel, “Yüksek Borç Kâbus Oldu Piyasalar Yine Tepetaklak”, Radikal, 6 Mayıs 2010, s.4.
[12] Ahmet İnsel,”Büyük Krizde İkinci Perde”, Radikal İki, 9 Mayıs 2010, s.1-4.
[13] Bill Emmott, “Avronun Yunan Bacağını Kesin”, The Times, 30 Nisan 2010.
[14] George Irvin, “Yunanistan’ın Kurtuluşu Arjantin Yönteminde”, The Guardian, 2 Mayıs 2010.
[15] Sofka Zinovieff, “Akropol Şakalarınız Hiç Komik Değil!”, The Independent, 1 Mayıs 2010.
[16] “Truva Atına AB de Kandı…”, The Washington Post, 29 Nisan 2010.
[17] “2010 Avrupa’sı Bir İsim Sorununu Bile Çözemedi”, The Economist, 25 Mart 2010.
[18] Bronwen Maddox, “Avro Bölgesi Sallantıda”, The Times, 3 Nisan 2010.
[19] Philip Stephens, “Berlin Avrupa Projesinden Soğuyor”, Financial Times, 25 Mart 2010.
[20] “Avro Krizi Bitmiyor, Le Monde, 19 Mart 2010.
[21] Mustafa Sönmez, “AB Dağılabilir (2)”, Cumhuriyet, 23 Ekim 2009, s.13.
[22] Ergin Yıldızoğlu, “Toparlanma Belirtileri, Dağılma Riskleri”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2010, s.11.
[23] Uğur Gürses, “… ‘Yeni Dünyaya’ Hoş Geldiniz!”, Radikal, 29 Mart 2010, s.4.
[24] Simon Tisdall, “AB’de İlk ‘Piyango’ Sarko’ya Çıktı”, The Guardian, 22 Mart 2010.
[25] Ergin Yıldızoğlu, “Avrupa’da Kimlik Savaşları”, Cumhuriyet, 30 Aralık 2009, s.4.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s