FUTBOLUN EKONOMİ-POLİTİĞİ![*


“Önem bakışında olsun,
baktığın şeyde değil.”[1]
26 Aralık 2009’da kaybettiğimiz Dennis Brutus’un, “Sporun gücünü ve sahip olduğu etki alanını inkâr edemeyiz. Spor devasa bir mücadele alanıdır ve burada söylediğiniz her söz megafona söylenmişçesine büyük bir etki yaratır,” sözünün altının özenle çizilmesi gereken bir kesitten geçiyoruz yine…
Kolay mı? Güney Afrika’daki Dünya Şampiyonası (2010) ve vuvuzela “gürültüleri”yle ile yeniden gündemimizin başköşesine otur(tul)an futbolun ekonomi-politiği üzerine konuşmak, bir kez daha kaçınılmazlaştı… (Sadece bu mu? Hayır! “Futbol”un çarpık kavrayış ve “sunumları” konusunda da!)
Futbolun “ne”, “niçin”, “kimin hizmetinde” olduğuna ilişkin esasın “es” geçilmesiyle devreye sokulan zırvaların; nasıl da “üçü beşten attığı” unutulmadı; hâlâ hafızlarda; iyi ki hafıza-i beşer nisyan ile malûl değil…
Hadi Uluengin’in dediklerini hatırlayın örneğin: “Bazıları, ‘futbol kitlelerin afyonudur’ buyuruyor. Aman öyle olsun ve kalsın! Çünkü, o futbol sayesindedir ki Türkiye bugün AB’ye dünkünden çok daha yakındır!
Çok daha içiçe geçmiştir; çok daha sarmaş dolaş olmuştur ve çok daha eklemleşmiştir. Yani, Fatih Terim’li Milli Takım’ımızın ‘Euro 2008’de sergilediği mükemmel performans söz konusu Avrupa kitlelerini fet-het-miş-tir! (…)
O hâldesi şu ki, Batı’nın Türklere karşı önyargı beslediği uydurmasyonu hava cıvadır! Batı’nın önyargısı Türklere karşı değil, onun belirlediği kuralları çarpıtmaya karşıdır! Nitekim de, işte ‘futbolkeş’ kitlelerin Avrupa’sında şimdi ‘Türkofili’ rüzgârı esiyor.
 Ve, Fatih Terim ve aslarının yeşil sahada sergilediği kurallı oyunu siyaset sahasında da sergilerseniz, bu defa o Avrupalı kitleler tarafından AB stadyumunda baş tâcı edilirsiniz.”
O günden bugüne, amigo Hadi Uluengin’in karşılıksız “hamaseti”nden geriye ne kaldı? Sadece manipülasyon, yalan ve hiç!
Bu manipülasyon ve yalanın aracı “futbol”du; egemenler açısından önemli olan ise futbolun bu işe yaramasıydı…
Siz bakmayın Oral Çalışlar’ın, “Aziz Nesin’le yaptığımız bir gezide arabanın radyosundan futbol maçı izlemek istemiştim. Aziz ağabey bana söylendi: ‘Futbol geri ülkelerde kitleleri uyutmak amacıyla kullanılan bir afyon. Sen de bu afyona kendini kaptırmışsın. Ne biçim solcusun!’ Aziz ağabeye saygım nedeniyle sesimi çıkarmadım. Ama maçı da izlemekten vazgeçmedim.
Futbol afyon mudur? Evet bir yönüyle uyuşturucu bir tarafı olduğu kesin. İşin içine mafyanın girdiği de doğru. Kitlelerin tepkilerini bastırmak amacıyla diktatörlerin futbolu kullandıkları da bir gerçek…
Bütün bu gerçeklere rağmen, futbol dünyanın en zevkli sporlarının başında geliyor. Bin bir türlü estetik olanağın kullanılabildiği, heyecan dolu bu spor dalını reddetmek, bunu görmezden gelmek mümkün değil. Kitlelerin ilgi gösterdiği her konu aynı zamanda sömürüye açıktır. Bu yüzden futbol gibi zevkli, insanı sarhoş edebilen bir yarışmadan neden vazgeçelim?” demogojisine!
Aziz Nesin hâlâ haklıdır!
Çünkü kapitalist manipülasyon ve yalan dünyası, futbol topunun etrafında dönen bir uydudur. M.Ö. 5000-2500 arasında Çin’de ve benzer tarihlerde Mısırda görülen, Türk tarihinde ‘Tepük’ ismiyle bilinen; 1848 tarihli Cambridge yasaları ile kurallara bağlanan futbol oyunu, “endüstri” hâline dönüşmüştür.
PARA BASAN KULÜPLER (2009)[2]
SIRA ÖNCEKİ SIRA KULÜP GELİR (milyon Avro)
1 1 REAL MADRID 365.8
2 2 MANCHESTER UNITED 324.8
3 3 BARCELONA 308.8
4 7 BAYERN MUNICH 295.3
5 4 CHELSEA 268.9
6 5 ARSENAL 264.4
7 8 LIVERPOOL 210.9
8 6 AC MILAN 209.5
9 11 AS ROMA 175.4
10 9 INTER MILAN 172.9
11 12 JUVENTUS 167.5
12 13 O. LYON 155.7
13 16 SCHALKE 04 148.4
14 10 TOTTENHAM 145.9
15 15 HAMBURGER SV 127.9
16 19 MARSİLYA 126.8
17 14 NEWCASTLE UNITED 125.6
18 Yok VFB STUTTGART 111.5
19 Yok FENERBAHÇE 111.3
20 Yok MANCHESTER CITY 104
FUTBOLCULARIN DEĞERİ: RONALDO 55 MİLYON AVRO İLE AÇIK ARA LİDER[3]
SIRA OYUNCU DEĞERİ (milyon Avro)
1 CHRISTIANO RONALDO 55
2 ZLATAN IBRAHIMOVIC 38
3 ANDREA PIRLO 36
4 FERNANDO TORRES 35
5 CESC FABREGAS 35
6 RUUD VAN NISTELROOY 30
7 ANDREAS INIESTA 30
8 GIANLUIGI BUFFON 30
9 DANIELE DE ROSSI 30
10 SERGIO RAMOS 30
11 THIERRY HENRY 30
12 LUCA TONY 28.5
13 IKER CASILLAS 28
14 DAVID VILLA 28
15 XAVIER HERNANDES 28
16 PETR CECH 28
17 FRANCK RIBERY 27
18 CARLES PUYOL 26
19 MICHAEL BALLACK 26
20 ADRIAN MUTU 25
İNGİLTERE’DE HANGİ KULÜBÜ KİM KAÇA ALDI?[4]
HANGİ TAKIM SATIN ALAN EDERİ (milyon Sterlin)
CHELSEA ROMAN ABRAMOVIC 140
MANCHESTER UNITED MALCOLM GLAZER 800
PORTSMOUTH ALEXANDRE GAYDAMAK 32
ASTON VILLA RANDY LERNER 62
WEST HAM E. MAGNUSSON-B. GUDMUNDSSON 85
LIVERPOOL T. HICKS-G. GILLET 219
MANCHESTER CITY ABU DABİ GROUP 210
Bu dönüşüm, kaçınılmaz bir biçimde taraftarın da “müşteri”ye dönüşme sürecini başlatmıştır. Artık futbol kulüplerinin yalnızca sportif anlamda iyi yönetilen kurumlar hâlinde örgütlenmesi ve yönetilmesi kesinlikle yeterli değildir.
Deloitte’in Futbol Para Ligi’ne ilişkin 2009 verileri ve Türk futbolunun tahmini büyüklüğünün 600 milyon Avro sınırını zorluyor olması, bu görüşün kanıtları niteliğindedir.
O hâlde gelin oyunun, sporun, futbolun “genel”ine göz atalım “kaba”ca…
I) OYUN, SPOR, FUTBOL: “GENEL”E DAİR
Sporun toplumsal işlevlerine eleştirel bakıp, onları olumsuz bulanlara göre, spor özellikle kitlesel çapta izleyici çeken spor yarışmaları, zaman, enerji, toplumsal kaynak, hatta beyin hücresi savurganlığıdır, insanlığın hastalık, açlık, işsizlik, savaş, yoksulluk, mutsuz evlilikler, ırkçılık, çevre gibi büyük sorunlarına hiçbir katkısı yoktur.
Buna karşın spor etkinliklerine dünyanın kaynağı aktarılmaktadır. Spor dinin yerini almakta olan bir kültür işleviyle, insanları bölücü, birbirine düşürücü, saldırganlığı besleyici, kitleleri uyutucu, moronlaştırıcı, toplumsal gerçekler ile aralarına girip insanları düşler dünyasına çekici, büyük düş kırıklıkları yaratıcı, bedenleri matlaştırıcı, işçi sınıfının devrimci gücünü bölüp saptırıcı, halklar, etnik gruplar arasında düşmanlığı körükleyici, şovenliği, militarizmi destekleyici, gelir dağılımını bozucu, emek dökülmemiş kazançları (bahis, mafya gibi yollarla) artırıcı, emeği denetleyici, sömürücü, kapitalizme, emperyalizme hizmet edici, düzenin eşitsizliklerini ve adaletsizliklerini örtücü, eşitsizlikçi düzenleri haklı gösterici, “tüketiciliği” kışkırtıcı, insanları yabancılaştırıcı, tutsaklaştırıcı, erkeği yüceltip kadını aşağılayıcı etkiler yaratmaktadır. “Bir yıldızın parlaması için bininin düşmesine yol açan” bir kurumdur.
Spora bu eleştirel bakışları kuramsal düzeyde ele almak spor kurumunun yapısının ve işleyişinin bilimsel düzeyde kavranmasına yarayabilir. Bu yolda ortaya sürülen kuramların gerçeklikle örtüşme derecelerini sınayabilmek için, sporun doğuşu ve gelişmesi hakkında, hiç değilse ana çizgileriyle bilgi edinilmelidir. “Spor” ve “yarışma” kavramları (ve bunların ekonomisi) hakkında bir ön görüş sahibi olmak da gereklidir.
EN ÖNEMLİ 10 ORGANİZASYONUN YARATTIĞI DEĞER (milyar Avro)[5]
ORGANİZASYON YARATTIĞI DEĞER
OLİMPİYAT OYUNLARI 8.32
DÜNYA KUPASI 6.72
AMERİKAN KUP 5.12
FORMULA 1 2.24
AVRUPA FUTBOL ŞAMPİYONASI 1.6
BEYZBOL DÜNYA SERİSİ 0.8
NFL SUPERBOWL 0.8
DÜNYA RUGBY KUPASI 0.25
DÜNYA ATLETİZM ŞAMPİYONASI 0.25
DÜNYA KRİKET KUPASI 0.12
DÜNYANIN EN PAHALI STADYUMLARI[6]
ÜLKE STAT MALİYETİ (milyon dolar)
İngiltere Wembley 1.500
Kanada Olimpiyat 1.400
Amerika Cowboys 1.300
Amerika M.S.G 1.1
Fransa Stade de France 974
Kanada Rogers 930
İngiltere Emirates 770
Amerika Soldier Field 714
Amerika Safeco Field 656
Amerika Lucas Oil 675
I.1) YARIŞMANIN ANLAMI: “BEN SENDEN ÜSTÜNÜM”
Etik açıdan değerlendirilirse, yarışma eylemi nedir? Doğrudan doğruya bir “ahlâksızlık!”… Hele söz konusu olan “spor yarışmaları” ise, ahlâksızlığın katmerlisi… Şöyle ki, spor yarışmaları (örneğin beslenmek, yaşarkalmak yolunda karşılaşılabilecek) bir zorunluluktan, bir gereklilikten kaynaklanmaz. “Yarışma adına yarışma” ya da “yarışma aşkına yarışma” niteliği taşır. Bu niteliğiyle yarışma kavramının saflaştırılmış ve putlaştırılmış biçimidir.
Nedir spor yarışmalarında gösterilmek istenen? “Ben senden üstünüm”. Ya da “Benim boksörüm senin boksörünü döver.” Böyle bir tutumun etik (ahlâk felsefesi) açıdan savunulabilir yanı yoktur. Ahlâk dışı olması yanı sıra, aptalca (akıldışı) bir tutumdur. Aptallığın derecesini anlamak için bir çocuğun “Benim babam senin babanı döver” sözü ile “Benim takımım senin takımını yener” sözlerinin karşılaştırılması yeter.
Bu gerçekler dilde (çağdaş sporların çıktığı toplumun dilinde) de bilinçsizce yansıtılmış bulunmaktadır. Gerçekten İngilizce’deki “beat” sözcüğü “art arda vurmak”, “vuruşlarda biçimini değiştirmek” (oyun, maç gibi eylemlerde) “yenmek” ve “üstün gelmek” gibi anlamlar taşımaktadır. Bunun gibi “rövanş” sözcüğünün “öç alma” anlamına geldiğini, anadili İngilizce olanlar içinde kaç kişi düşünmüştür?
Ne var ki bu durum giderek değişmektedir. Futbolun ve öteki yarışmacı, seyirlik spor etkinliklerinin çağdaş toplumların kültürel yaşamının odağına yerleşmeye koyulması toplumbilimcilerinin ilgisini üzerine çekmeye başlamış bulunmaktadır. Öyle ki, toplumsal enerjinin büyük bir bölümünü yutan, kültürün öteki alanları zararına gelişen spor kurumunun yıkılması gerektiğini ileri süren yazarlar ortaya çıkmıştır.
Spor sosyolojisi” ile birlikte akademik spor eleştirileri (1960’ların ikinci yarısında) başlamıştır. Örneğin Frankfurt Okulu (“kültür endüstrisi”) esinli bir grup yazar “eleştirel spor kuramı” başlığı altında toplanabilecek bir akım yaratmışlardır. (Bunların ekonomik “artı”larını da gözeterek!)
Spor, geniş ve dar anlamlarıyla kullanılan bir sözcük… En geniş anlamıyla spor, “beden eğitimi” ile ilgili (içinde yarışma öğesi bulunsun bulunmasın) etkinlikleri dile getirmekte. Bu anlamıyla tarihi nerdeyse insanlıkla birlikte başlatılır. Dar (somut ve özgün) anlamıyla ise spor kavramı, XVIII. yüzyılda ortaya çıkan İngiliz burjuvazisi, Endüstri Devrimi ve kapitalizmle birlikte doğan yarışmacı bedensel etkinlikleri anlatmak için kullanılır. Bu anlamıyla çağdaş sporları kapsar.
Spor sözcüğü, Fransızca “desporte” sözünden (aylak, aylaklık anlamına gelen sözcükten) devşirilmiş olup, Fransız soylularının kültüründen İngiliz soyluları kanalıyla (XVII. yüzyılda) İngilizceye (“sport” olarak) geçmiş.
Geniş anlamıyla sporun, bir geçim amacı taşımaksızın ve bir boş zaman etkinliği olarak yapılan avla birlikte başladığı söylenebilir. Savaşla ilgili (hiç değilse savaşla uzaktan ve dolaylı ilişkisi bulunan) aylak sınıfların boş zaman eğlence etkinliklerinin çeşitlenmesi boyunca, uygar toplumla birlikte sürmüştür.
I.2) OYUN-SPOR AYRIMI VE HUIZINGA’NIN OYUN KAVRAMI
Oyun ve spor insanın fizyolojik gizilgücünün kurumlaşmış kültürel açılımlarından ikisidir. Hayvanların (içinde de insan türünün) fizyolojisi, özümlemeyle enerji biriktirilen, yakımlamayla enerji atılan, biyokimyasal süreçlerle işler. Oyun ve spor fiziksel, psikolojik, düşünsel (birleşik) etkinliği, enerji atma sırasında gerçekleşir. Hatta enerji atmanın en ileri derecelerde gerçekleştirildiği kültürel eylemlerdir.
Oyunda enerji atma, haftalar sürebilecek bir biriktirme ve hazırlanma sürecini gerektirmez. Dolayısıyla oyunda, “kendiliğindenlik” vardır. Bir amaçla hazırlanma, disipline girme, zorlama gerekmez. Ancak söz konusu eylem, kişinin birileriyle ya da kendisiyle “yarışma” olarak yürütülen biçime dönüştürülürse o başka. O zaman uzunca bir zaman süresi içinde yüksek derecelerde enerji almayı ve biriktirmeyi gerektirir.
Hatta günlük işleri, geçim, üretim etkinliklerini birilerinin üstlenmesini ya da bunların başkalarının sırtına yıkılmasını getirir. Biriken enerjinin yarışmaya hazırlık dışındaki (seks içinde) etkinliklerde harcanmamasına özen gösterilir. Bu durumda oyundan spor alanına geçilmiş olur…
Oyunun insanlığın kültürel evrimi içindeki yerini ve önemini, tarihçi Johan Huizinga (1872-1945) göstermiştir. Homo Ludens adını, ‘Oyunun Toplumsal işlevi Üzerine Bir Deneme’ altbaşlığını taşıyan yapıtında, insanın özünde oyuncu olduğunu, tüm kültürün oyundan doğduğunu ileri sürmüştür. Dil, din, savaş, spor yarışmaları gibi kültürel kurumların, oyundan, zamanla ayrışarak ortaya çıktığını yazmıştır.
Huizinga’ya göre, insanın sanıldığı gibi “rasyonel davranan” bir varlık olmadığı anlaşılmıştır. Bunun etkisiyle Huizinga (burjuva dünya görüşünün ürünü sayılabilecek) “Homo Sapiens” (“Akıllı İnsan” türü) adını insanı tanımlamada yeterli bulmamaktadır.
Huizinga (proletaryanın dünya görüşüne uygun bir tanım olduğu söylenebilecek) “Homo Faber” (“Araçlı İnsan” türü) deyişine de (bazı hayvanların da araç yapıp kullandıkları savıyla) açıkça karşı çıkmaktadır. Bunların yerine “Homo Ludens” (“Oyuncu İnsan” türü) kavramının insanı daha kapsayıcı olacağı düşüncesindedir.
Uygar toplumda kafa işleri-kol işleri (çalıştıran-çalışan, yöneten-yönetilen) işbölümüyle, oyun çocuklukla sınırlı tutulup, erginlere unutturulurken bir spor etkinliği gereksinimi yaratılmıştır. Çünkü katmanlaşma, sınıf ayrımı ve sınıf savaşımı, toplumun tüm üyelerinin bir araya gelerek dayanışma içinde yapılan oyun etkinliklerini engelleyecektir.[7]
I.3) YA DÜNYA KUPASI 2010 (GÜNEY AFRİKA) MI?
Ya 9 milyar dolara sigortalanan Dünya Kupası 2010 (Güney Afrika) mı?
O da küresel ticaretin bir parçası…
Verilere göre küresel krize rağmen Dünya Futbol Şampiyonası finallerinin ev sahibi ülke Güney Afrika’nın ekonomisine 2.8 milyar dolarlık katkı yapacak. FIFA ise televizyon yayın ve pazarlama haklarından 3.2 milyar dolar gelir elde edecek…
Güney Afrika’da düzenlenecek 2010 Dünya Kupası, 32 ülke takımına 420 milyon dolar dağıtacak. 2009 yılı sonunda gelirleri tarihi rekor kırarak 1 milyar doları aşan FIFA, kupayı kazanan takıma 30 milyon dolar verecek. Gelirleri 7 yılda yüzde 100 artan FIFA, turnuvaya katılan her takıma ise hazırlıklarını finanse etmesi için 1 milyon dolar ödedi.
FIFA’NIN 6 YILLIK FİNANSAL VERİLERİ (milyon dolar)[8]
YIL GELİR GİDER KÂR
2003 575 461 114
2004 647 509 138
2005 663 501 162
2006 749 500 249
2007 882 883 49
2008 957 773 184
2009 1.059 863 196
Madalyonun öteki yüzüne gelince…
“Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olan Güney Afrika’ya akın var! Bir yandan futbolseverler, bir yandan da fahişeler, Afrika’ya göç ediyor”…[9] Ayrıca 2010’da, çoğu erkek milyonlarca kişinin futbol aşkıyla akın edeceği Güney Afrika’da fahişelere vesika verilmesi isteniyor…
Güney Afrika cinayet, gasp, hırsızlık ve tecavüzde dünya rekortmeni… Ülkede her gün 50 kişi öldürülüyor ve 137 kişi tecavüze uğruyor, her ay 50 banka ATM’si havaya uçuruluyor.
Yoksulluk, açlık ve AIDS’le kıvranan Güney Afrika, 2010 Dünya Kupası için 1.9 milyar dolar yatırım yaptı…
Dünya Kupası’nın Güney Afrika’daki yalanı da bu; böyle…
II) SPOR, FUTBOL BİR “ENDÜSTRİ”DİR!
Haşmet Babaoğlu’nun, “Futbol artık endüstriyel spor… Hatta sporu fazla… Dahası, bizim futbolumuzda işin endüstriyel tarafı da hâlâ bozuk, hâlâ saldım çayıra mevlam kayıra,” diye betimlediği tabloda endüstri olur da pazar olmaz mı?
FIFA’nın (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) eski başkanlarından Joao Havalange’ın, “Burada futbol diye bir oyun var ve ben onu pazarlamaya geldim” sözünün üzerinden 35 yıl geçse de; bu deyiş bugün geçerliliğini fazlasıyla koruyor…
Bugün dünyanın en önemli sektörlerinden biri olan futbola sadece oyun gözüyle bakmak çocukça romantizmden başka bir şey değil. Sektörde kulüplere üretici, futbolseverlereyse müşteri rolü biçilmiş.
Üstelik bu gizliden gizliye işleyen bir plan da değil. Birkaç hafta önce Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören Divan Kurulu’nda eleştirileri yanıtlarken “Futbol ticarettir, biz de ticarette hatalar yapabiliyoruz” demişti.
Futbolun “büyüsü”, “çekiciliği”, futbol endüstrisinin tüm unsurlarıyla birlikte taraftara (müşterilere) yeni bir rol biçiyor, bu da taraftara en çok kulüp ürünleri satışında dayatılıyor.
Her geçen yıl biraz daha endüstrileşip ticarileşen futbol takımlarının değeri, bünyelerindeki futbolcuların bonservis değerleri ile ölçülüyor.
Transfermarkt.de isimli sitenin verilerine göre, ülke liglerinin toplam değerleri, ülkelerin futbol endüstrileri arasındaki farkı da ortaya koyuyor. Bekleneceği gibi, futbolun beşiği İngiltere birinci ligi, 2.8 milyar Avro piyasa değeri ile ilk sırada. İkinci sıradaki İspanya birinci liginin piyasa değeri 2.3 milyar Avro, üçüncü İtalya’nınki 2.2 milyar Avro, dördüncü Almanya’nınki 1.9 milyar Avro. Beşinci sıradaki Fransız birinci liginin piyasa değeri 1.3 milyar Avro. Bu ilk 5’i küçük farklarla Rusya ve Türkiye ligleri izliyor. Rusya’nınkinin piyasa değeri 635 milyon Avro, Türkiye’nin Türkcell Süper Ligi’nin 18 takımının piyasa değeri 630 milyon Avro…
Böyle bakılınca, Türkiye’nin Avrupa’nın ilk 7’si arasında olması, futbol endüstrisine az buz para yatırılmadığını ortaya koyuyor. Ama yine de İngiltere, İspanya, İtalya takımlarının yatırımlarıyla, yıldız futbolcuları ile boy ölçüşmek mümkün değil. Örneğin Barselona’lı Messi’nin tek başına piyasa değeri 80 milyon Avro ve bu tek başına Beşiktaş kulübünün 27 futbolcusunun değerinin yüzde 90’ı demek. İniesta (60), Xavi (65), Real Madrid’li Ronaldo (75), Kaka (60), Türkiye birinci liginin birçok takımının değerinin 2 katı üstünde değere sahip futbolcular…
Türkiye’nin 18 takımının piyasa değeri 630 milyon Avro, ama tek başına bir Barselona’nın değeri 514 milyon Avro…
2008 YILINDA TAKIMLARIN DEĞERİ[10]
SIRA LİGLER TAKIM SAYISI OYUNCU SAYISI PİYASA DEĞERİ (Avro)
1 PREMIER LEAGUE (İNGİLTERE) 20 561 2.973.075.000
2 LA LIGA (İSPANYA) 20 509 2.484.200.000
3 SERİ A (İTALYA) 20 571 2.299.925.000
4 BUNDESLIGA (İTALYA) 18 498 1.499.575.000
5 LIGUE 1 (FRANSA) 20 575 1.294.800.000
6 TÜRKCEL SÜPER LİG (TÜRKİYE) 18 496 727.875.000
7 PREMIER LIGA (RUSYA) 16 391 672.600.000
8 EREDIVISIE (HOLLANDA) 18 483 568.200.000
9 SÜPER LIGA (PORTEKİZ) 16 435 561.400.000
10 SUPER LEAGUE (YUNANİSTAN) 16 456 482.475.000
2008-2009 SEZONUNDA EN ÇOK KAZANAN TEKNİK DİREKTÖRLER[11]
TEKNİK DİREKTÖR ÇALIŞTIRDIĞI TAKIM GELİRİ (milyon Avro)
LUIZ FELIPE SCOLARI CHELSEA (ayrıldı) 12.5
JOSE MOURINHO INTER 11.0
GUUS HIDDINK RUSYA ve CHELSEA 9.0
FABIO CAPELLO İNGİLTERE 8.5
ALEX FERGUSON MANCHESTER UNITED 7.6
DICK ADVOCAAT ZENITH 7.5
JUANDE RAMOS REAL MADRID 7.0
ARSENE WENGER ARSENAL 6.2
JURGEN KLINSMANN BAYERN MUNIH 5.7
II.1) FUTBOLUN “NE”LİĞİNE İLİŞKİN
Küreselleşme sürecinde futbol kulüpleri marka, futbol ürün oldu. Paketlendi, satıldı. Gösteriyken işe, sonra da “gösterişine” evrilen futbol, artık şirket adı. Bu gerçeğe itirazı olan var mı? Olabilir mi?
Evet futbol kimi zaman halkın afyonu, kimi zaman da isyanıydı belki; ancak artık kabul edilmesi gereken gerçek ise futbolun halkın tutkusu değil zenginlerin oyuncağı olduğudur!
Endüstri futbolunun bir numaralı kuralı: Harcayacak paranız yoksa yönetici elitlerin umurunda bile değilsinizdir.
Futbol ve ekonomi arasındaki ilişki konu edildiğinde sponsor ve yayın gelirlerindeki artışlar, uluslararası turnuvalardan elde edilecek gelirler istatistiki verilerle ortaya dökülür. Ancak futbolun diğer sektörlerden bir farkı var. Okuması ilginç olsa da rakamlardaki artış ve azalış futbola duyulan merakla sadece nesnel bir paralellik gösterir.
Sonuç mu? Kazanan futbolun endüstrisi, kaybeden ise futbolun kendisi olur. Çünkü futbolsever kitle dahil kimsenin adlandıramadığı gerçek, futbolun Nike’ın ya da Adidas’ın sosyal sorumluluk çerçevesinde gönderdiği toplardan çok önce Afrika’da sefalet içinde yaşanan çöllerde, Asya’nın uçsuz bucaksız platolarında ya da Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı bombalarının açtığı tümseklerle dolu arsalarda bir tutku olduğudur.
Bu kapsamda modern sporun lokomotifi, futbol günümüzde kitleleri adeta avucunun içine aldı. Meşin yuvarlakla yatıp kalkanların sayısında patlama yaşanıyor.
Futbol yıldızlarının şöhretleri Hollywood sınırlarını bile solladı. Trilyonların havada uçuştuğu bir devasa futbol sektörü oluşturuldu. Kitleleri peşinden sürükleyen bu toplumsal afet ne zaman, nerede, neden, nasıl ortaya çıktı? Futbol kimler tarafından kurumlaştırıldı? Kısacası, futbola bilimsel açıdan yaklaşarak bu olayı aydınlatmak, üzerindeki sis perdesini dağıtarak futbol gerçeğini kitlelerle paylaşmak can alıcı bir sorun olarak önümüzde duruyor.
Futbol, kitlelerin ninniye yatırıldığı kocaman bir uyku tulumu; sınıfsal çelişkileri gizleyerek kitleleri birbirine yapıştıran bir tutkal mı? Tam teşekküllü bir hastane, bir tımarhane mi? Yoksa postmodern bir din mi?
Bu ve buna benzer sorulara doğru yanıt verebilmek için modern sporun doğduğu tarihlerde İngiltere’nin sosyo-ekonomik yapısını anımsamak gerekiyor.
İngiltere’de sanayi devrimi sürecinde topraklarından koparılan kitleler, “artı-değer” üreten bir emek ordusu oluşturdular.
Kapitalistler önceleri “artı-değer” üreten bu orduyu çoluk-çocuk demeden günde 18 saat ölesiye çalışmaya zorladılar. Yaşamları kapitalistlerin insafına bırakılmış bu “artı-değer” ordusu, zamanla aralarında dayanışma duygusunu geliştirdi ve örgütlenmeyi başardı.
Ortaya dernekleriyle, sendikalarıyla sermayenin karşısına dikilen örgütlü emek gücü çıktı. Örgütlü emek gücü karşısında sermaye gerilemek zorunda kalınca, “artı-değer” üreticileri “on iki saatlik çalışma” zaferini kazandılar.
1 Mayıs 1848 tarihinde emekçilerin sermaye karşısında kazandıkları “on iki saatlik çalışma” zaferi kapitalistlerin kulağına kar suyu kaçırdı. Çünkü işçiler özgür zaman diliminde bedensel, ruhsal ve kültürel açılardan kendilerini yeniden üretirlerse kapitalistlerin “artı-değer” tezgâhını dağıtabilirlerdi.
Avrupa’nın İngiltere ve Fransa gibi ülkelerinde, kırsaldan “göç eden” kitleler, sistemi bir sosyalizasyon sorunuyla karşı-karşıya getiriyordu.
İşçinin yeniden kendi kendini üretme sürecini sistemin çıkarları doğrultusunda idare edebilmek ve yönetmek zorunluluğu, eğlence dünyasından “spora” ve futbola önemli işlevler düşeceğini daha XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren belli etmişti.
Sermaye işçileri özgür zaman diliminde, özgür bırakmamanın yolunu futbolda buldu. Patronlar, ucuz biradan sonra futbolu da, işçilerin özgür zamanını tüketen bir araca dönüştürdüler.
1980 öncesinde, Franko ve Salazar sol kesimlerce bilinen isimlerdi. Sol çevrelerde futboldan söz edildiğinde bu isimler referans yapılarak bu sporun din gibi kitlelerin “afyonu” olduğu tezi tartışmasız onaylanırdı.
Franko, “150 bin kişilik bir uyku tulumu yapın” emrini niye vermişti? Salazar, ‘iktidarımı 3 F’ye, yani futbola, festivale (fiyesta), fado’ya borçluyum’ derken hangi gerçeğin altını çizmişti?
80 sonrasında tükenerek sistemle barışan malum artıklar, şimdilerde futbol konusunda Franko ve Salazar’ın sözlerini unutmuş görünüyorlar.
“Futbol işçi sporudur, bu nedenle işçiler tarafından seviliyor” görüşünü piyasaya sürüyorlar. Futbolla da barıştıklarını açıklıyorlar. Oysa futbolun işçi sporu olduğu tezi varolan spor gerçeğiyle bağdaşmıyor. Futbol oyununun sporlaştırılmadan önce işçiler tarafından oynandığı doğrudur. Ancak işçilerin oynadığı oyunla, kapitalistler tarafından burjuva rekabet ideolojisi ekseninde kurumlaştırılan futbol sporu arasında en ufak bir benzerlik bulunmuyor.
Futbol sporu, beş aşamadan geçerek bugünkü konumuna geldi. Önce fabrika takımları kuruldu. Kuşkusuz kurulan fabrika takımları patronların güdümündeydi. Futbola din gibi siyaset dışı bir imaj veren patronlar böylelikle futbolda siyaseti yasaklamış oldular. Futbolda daha ilk günlerde de bugün olduğu gibi “ ne sağcıyız, ne solcu, futbolcuyuz futbolcu” deyişi geçerliydi. Patronlar ayrıca kurdukları fabrika takımlarına bir aile görüntüsü vererek sınıf çelişkileri yerine fabrikalar arası rekabeti öne çıkardılar. Fabrika patronlarının güdümünde patronlar, memurlar, işçiler bir taraf, yine fabrika patronlarının güdümünde patronlar, memurlar, işçiler rakip oldular. Futbolla yaratılan bu uyduruk rekabet ortamı emek-sermaye çelişkisini gölgeledi. Ayrıca körüklenen fabrikalar arası rekabet ortamında tribünlerde işçiler karşı-karşıya getirildi, sınıf dayanışmasını örseleyen gelişmelere yol açıldı. Patronlar futbolun gücünü keşfetmişlerdi. Patronlar güdümünde bu kez futbolda mahalleler kapıştırıldı. Kurumlaşmanın üçüncü aşamasında sırada kentlerin birbirine düşürülmesi vardı. Futbolla kentlerin nasıl birbirlerine rakip hâline getirildiğini bizden bir örnek çok açık kanıtlamaktadır. Kayseri-Sivas bugün bile tam anlamıyla barışmış değil. Dördüncü aşamada futbolda uluslararası rekabet az daha Ekvator ile Honduras’ı savaşa sokuyordu. Şimdilerde ulus devletlerin ortadan kalkmasını isteyen tekeller, kendileri ile birlikte futbolu da “küreselleştirme” çabası içindeler. Bu konuda, ince ve derin bir politika güden tekellerin propagandaları sonucunda yakın bir gelecekte “dünya kulüpleri” maçlarının ulusal maçlara oranla daha popüler olacağını öne sürmek falcılık olmasa gerek.
İngilizlerin futbolla Avrupa’ya nasıl yayıldığını G. Petrov ‘Ak Zambaklar Ülkesinde’ başlıklı yapıtında şöyle anlatıyor; “Napolyon yirmi ulusun kuvvetlerini Rusya’ya karşı topladı. Moskova’ya kadar vardıysa da burada yok edildi. Fransa’ya güçsüz dermansız döndü. Napolyon’un savaşlarından çok yorulmuş Avrupa ulusları İngiltere’nin sürekli savaşların baş sorumlusunu yakalamasından memnundular. İngilizlerin yenilmez enerjisi karşısında eğiliyorlardı. Avrupa gençliği kendisini İngiliz sporlarına, bu arada İngiliz sporlarının en kabası olan topu tekmelemekle oynanan futbola vermişti. Futbol din gibi bir şey olmuştu. Futboldan çok zevk alıyorlardı. Futbolu bir bilim, bir sanat durumuna getirdiler. Futbol bütün bir kuşağın düşüncelerini, gözlerini kaplayan garip bir tutku olmuştu.” (İngilizler, Napolyon’u yenmelerinde en etkin rolün spora ait olduğunu açıklamışlardı.)
“Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl, oynayacaksan İngilizler gibi oyna” deyimleri bir dönem dünyada, “Güneşi batmayan ülke” olarak tanımlanan İngiliz emperyalizminin ideolojik savaştaki gücünü çok iyi anlatmaktadır. Petrov’un gözlemleri, emperyalistlerin futbolu bir ideolojik silah olarak nasıl kullandıklarını da çok açık göstermektedir.
Futbol sporu, saf ve temiz değildir…[12]
Nihayetinde olgular bu merkezdeyken futbolu ikiyüzlü bir biçimde “barış, kardeşlik ve dostluk” oyunu olarak tanımlayanlar, gerçekte kendi politik çıkarlarından başka bir hesap yapmamaktadırlar.
III) DÜNYA FUTBOLUN YAPISI
Çünkü futbolun masum ve eğlenceli bir oyundan uzaklaşıp kelimenin kötü manasıyla profesyonelleşmesi kapitalizmin eseridir. Çayırlarda mütevazı bir eğlence olarak başlayan futbol, bugün milyarlarca insanın izlediği milyarlarca dolarlık pazara sahip bir oyun hâline geldi. Çayırların yerini görkemli futbol stadyumları, amatör takımların yerini artık birer şirkete dönüşen futbol kulüpleri, seyircilerin yerini ise müşteriler aldı. Kısacası kapitalizm futbolu da küreselleştirip muazzam bir kâr aracı hâline getirdi.
Bugün futbolun 500 milyar dolarlık pazar hacmiyle devasa bir endüstriye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Reklâm gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın ihaleleri ve bahis oyunlarıyla bu devasa sektörün pazar hacmi her geçen gün artıyor. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri yoksul ülkelerin bütçelerini bile aşıyor. En zengin 20 futbol kulübü 2009 yılında 3.9 milyar Avroluk gelir elde etti. Listenin üst sıralarında yer alan Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yıllık gelirleri 400 milyon Avro civarında. Emperyalist piramidin üst basamaklarındaki ülkelerin takımları en zenginler listesinde de başı çekiyorlar.
Örneğin sponsorluk…
Bilindiği gibi Avrupa kulüplerini ayakta tutan en önemli gelir kalemlerinin başında sponsorluk anlaşmaları geliyor. Avrupa’da bu gelirlerin en yüksek olduğu ülke ise Almanya oluyor. Bu ülkede şirketler spor kulüplerine yılda 2 milyar 600 milyon Avro veriyor. Sponsorluk gelirlerinde İngiltere ise Avrupa’nın ikinci ülkesi oluyor. İngilizlerin geliri de 1 milyar 700 bin Avro. Bu ülkelerde sponsorluk anlaşmalarında öne çıkan sektörler ise şans oyunları, otomotiv, finans, telekominikasyon ve turizm oluyor.
AVRUPA’DA HANGİ FİNANS KURULUŞU HANGİ TAKIMI DESTEKLİYOR?[13]
ÜLKE TAKIM ŞİRKET
HOLLANDA AJAX AEGON FINANS
HOLLANDA FEYENOORD FORTIS
HOLLANDA AZ ALKMAAR DSB BANK
BELÇİKA ANDERLECHT FORTIS
BELÇİKA CLUP BRUGGE DEXIA
İNGİLTERE NEWCASTLE UNITED NORTHERN ROCK
İNGİLTERE MANCHESTER UNITED AIG
ALMANYA WERDER BREMEN CITIBANK
ROMANYA STEAUA BUKURESTI CITI FINANCIAL
Güney Afrika’da düzenlenen Dünya Kupası’nda 32 takım 7 farklı markayı sahaya yansıtacak. Adidas, Nike, Puma, Umbro, Legea, Joma ve Brooks takımların teknik sponsoru olarak kupada yer alacak. Atılacak goller ve galibiyetler markaları olumlu yönde etkileyecek. Kupada Adidas 12, Nike 9, Puma 7, Umbro, Legea, Joma ve Brooks 1’er takımla bulunacak.
DÜNYA SPOR MARKALARI[14]
MARKA DEĞERİ (milyar dolar)
NIKE 10.7
ESPN 10.5
ADIDAS 7.3
GATORADE 6.4
REEBOK 2.0
SKY SPORT 1.3
EA SPORTS 0.7
UNDER ARMOUR 0.5
YES NETWORK 0.5
IMG 0.4
Bunun yanında Euro 2008’in de resmî sponsorları arasında bulunan Adidas, turnuvanın futbol ürünlerinden 1.2 milyar Avro’luk gelir elde etmeyi bekliyor. Adidas CEO’su Herbert Hainer’in verdiği bilgiye göre Adidas futbol ürün satışlarından, 2006 Dünya Kupası’na göre yüzde 10’luk bir artış bekliyor. Euro 2008’de 5 takıma sponsor olan Adidas aynı zamanda 100 futbolcunun da bireysel sponsorluğunu üstleniyor.
Ve menajerlik…
Dünya genelinde yaklaşık 5 bin menajer bulunurken bunlar arasında yer alan yaklaşık 100 büyük menajerlik şirketi spor dünyasındaki büyük transferlere yön veriyor. Toplam 3.5 milyar doları aşan bir portföyle 1266 sporcunun transferinde söz sahibi olan menajerlik şirketleri kulüplerle anlaşma yapmaları hâlinde sporcu başına ortalama yüzde 5 komisyon alıyor.
Dünyanın önde gelen menajerlik şirketinin başında, başkanlığını Jorge Mendes’in yaptığı Gestifute geliyor. Bünyesinde 72 oyuncuyu barındıran Portekizli şirketin portföyü 562.8 milyon doları buluyor. Gestifute’nin menajerliğini üstlendiği dünyaca ünlü futbolcular arasında Real Madrid’ten Cristiano Ronaldo, Manchester United’dan Anderson, Atletico Madrid’ten Simao bulunuyor. Listenin ikinci sırasında yeralan diğer bir menajerlik şirketi ise Ertan Göksel isimli bir Türk’ün ortağı olduğu Stellar Football şirketi. 421.4 milyon dolarlık bir sporcu portföyünü elinde bulunduran şirket 222 sporcunun menajerliğini üstlenirken futbolun yanısıra diğer spor dallarında da hizmet veriyor. Stellar şirketinin portföyünde yeralan ünlü futbolcular arasında Chelsea’dan Ashley Cole, Liverpool’dan Glen Johnson yer alıyor.
EN ÇOK KAZANAN ŞİRKETLER[15]
ŞİRKET OYUNCU SAYISI PORTFÖYÜ (milyon dolar)
GESTIFUTE 72 562.8
STELLAR FOOTBALL LTD. 222 421.4
FIRSTELEVEN ISN 78 396.6
WMG MANAGEMENT 91 362.3
MONDIAL PROMOTION 79 326.2
EUROPE SPORTS-FOOTBALL 206 299.9
BERATUNG DURCH 106 298.2
MONTES 80 294.0
STARS&FRIENDS GMBH 248 283.8
MSC MANAGEMENT 84 273.9
Nihayet reklamlar…
Örneğin Liverpool, göğüs reklamı için 4 yıllığına 80 milyon pound’a Standard Chartered’la anlaştı. Türkiye’de Süper Lig’deki 18 takımın göğüs reklamları toplamı ise 30 milyon lirayla Liverpool’un gerisinde kaldı
Global ‘göğüs reklamları ligine’ bakıldığında, Liverpool yıllık 20 milyon pound’la liderliği bir diğer İngiliz devi Manchester United’la paylaştı. İki İngiliz kulübünü, Alman Bayern Münih ve İtalyan Juventus takip etti.
KİMİN GÖĞÜS REKLAMI NE KADAR?[16]
KULÜP GÖĞÜS REKLAMI YILLIK ÜCRET (milyon pound) SÜRE (yıl) TOPLAM ÜCRET (milyon pound)
LIVERPOOL S. CHARTERED 20 4 80
MACHESTER UNITED AON 20 4 80
BAYERN MUNIH T-HOME 17 4 68
JUVENTUS TAMOIL 15 5 75
REAL MADRID BWIN 12.7 3 38
CHELSEA SAMSUNG 11 5 55
ARSENAL EMIRATES 6.7 15 100
III.1) DÜNYA FUTBOLUNUN EKONOMİK GÖRÜNÜMÜ
Futbol, dünya ekonomisi için bol sıfırlı rakamların uçuştuğu devasa önemdeki bir alan… Bu su götürmez gerçek konusunda, verilerin somut diline müracaat edersek:
2010 Dünya Kupası’nda sadece naklen yayın ve sponsorluklardan FIFA 3.3 milyar dolarlık gelir sağlayacak. Güney Afrika’daki kupa sonrası FIFA’nın kasasına ise net 1 milyar dolar gireceği hesaplanıyor.
FIFA’nın son dönemdeki bu gelir artışında en büyük pay sponsorluklardan ve yayın hakları satışından geliyor. İngiltere merkezli sponsorluk araştırmaları şirketi Sportscal’a göre 2007-2010 yıllarını kapsayan dört yıllık dönemde FIFA’nın toplam geliri 3.4 milyar dolara ulaşacak.
2010 DÜNYA KUPASI’NDA KİM NE KADAR KAZANACAK?[17]
ŞAMPİYON 30 milyon dolar
FİNALİST 24 milyon dolar
YARI FİNALİST 20 milyon dolar
ÇEYREK FİNALİST 18 milyon dolar
İKİNCİ TUR 9 milyon dolar
BİRİNCİ TUR 8 milyon dolar
2010 DÜNYA KUPASI’NIN EN DEĞERLİ 10 OYUNCUSU
SIRA KİM (yaşı) ÜLKE DEĞERİ (milyon Avro)
1 LIONEL MESSI (22) ARJANTİN 80
2 CRISTIANO RONALDO (25) PORTEKİZ 75
3 XAVI HERNANDEZ (30) İSPANYA 65
4 ANDREAS INIESTA (26) İSPANYA 60
5 CESC FABREGAS (23) İSPANYA 55
6 WAYNE ROONEY (24) İNGİLTERE 53
7 STEVAN GERRARD (29) İNGİLTERE 50
8 KAKA (28) BREZİLYA 50
9 FRANCK RIBERY (27) FRANSA 50
10 FERNONDO TORRES (26) İSPANYA 50
Sadece dünya kupası mı? Elbette değil…
Avrupa futbol pazarında gelirler 2008/2009’da bir önceki sezona göre 200 milyon Avro artarak 15.7 milyar Avroya ulaştı. İngiltere Premier League 2.3 milyar Avroyla en zengin lig olurken, Türkcell Süper Lig ise 342 milyon Avroyla ilk 10’da…
İŞTE EN BÜYÜK 20 (2008-2009)[18]
SIRA KULÜP GELİR (milyon Avro)
1 (1) REAL MADRID 401.4
2 (3) F. C. BARCELONA 365.9
3 (2) MANCHESTER UNITED 327.0
4 (4) BAYERN MUNİCH 289.5
5 (6) ARSENAL 263.0
6 (5) CHELSEA 242.3
7 (8) LIVERPOOL 217.0
8 (11) JUVENTUS 203.2
9 (10) INTERNAZIONALE 196.5
10 (7) AC MILAN 196.5
11 (15) HAMBURG SV 146.7
12 (9) AS ROMA 146.4
13 (12) OLYMPIQUE LYONNAIS 139.6
14 (16) OLYMPİQUE DE MARSEİLLE 133.2
15 (14) TOTTENHAM HOTSPUR 132.7
16 (13) SCHALKE 04 124.5
17 (N/A) WERDER BREMEN 114.7
18 (20) BRUSSIA DORMUND 103.5
19 (N/A) MANCHESTER CITY 102.2
20 (17) NEWCASTLE UNITED 101.0
* Parantez içindeki rakamlar 2007-2008 yılı sıralamasını gösterir.
Söz konusu tabloda Avrupa’nın en değerli futbol markaları arasına Fenerbahçe girdi. Dünyanın önde gelen marka değerlendirme şirketlerinden ‘Brand Finance’ın hazırladığı ‘Avrupa’nın En Değerli Futbol Markaları (2009)’ çalışmasında ilk sırayı 546 milyon dolarla İngiliz kulübü Manchester United aldı. 20 takımlık bu listede Fenerbahçe 73 milyon dolarla Avrupa’nın en yüksek marka değerine sahip 20’nci futbol kulübü olarak yer aldı.
AVRUPA’NIN EN DEĞERLİ TAKIMI MANCHESTER UNITED[19]
SIRA KULÜP 2009 DEĞERİ (milyon dolar)
1 MANCHESTER UNITED 546
2 REAL MADRID 498
3 BARCELONA 441
4 BAYERN MUNIH 410
5 ARSENAL 333
6 CHELSEA 298
7 MILAN 255
8 LIVERPOOL 225
9 INTER 166
10 JUVENTUS 154
11 AS ROMA 139
12 O. LYON 132
13 SHALKE 04 129
14 HAMBURG 112
15 TOTTENHAM 109
16 MARSİLYA 102
17 NEWCASTLE 84
18 VBF STUTTGART 83
19 MANCHESTER CITY 73
20 FENERBAHÇE 73
Hızla sıralayarak ilerleyelim:
Dünyanın önde gelen danışmanlık kuruluşlarından Deloitte’in raporuna göre, futbolun 20 dev kulübü, 2008-2009 sezonunu 3.9 milyar Avro ciroyla kapattı. Deloitte, futbol kulüplerinin sezon gelirlerini incelediği Futbol Para Ligi 2010 raporunu yayınlandı. Kriz şartlarına rağmen Deloitte Futbol Para Ligi’nin toplam cirosu önceki sezona göre 26 milyon Avro arttı. Rapora göre, beş yıldır üst üste liste başında kalmayı başaran Real Madrid, 400 milyon Avroyu aşkın geliriyle sezonu en verimli kapatan futbol kulübü oldu.
Uluslararası danışmanlık şirketi Deloitte’ın Futbol Para Ligi 2010 raporuna göre, Avrupa futbolunun 20 dev kulübü, 2008-2009 sezonunu 3.9 milyar Avro ciroyla kapattı.
Bu tabloda oyuncu fiyatları yani transfer ücretleri dudak uçuklatmaktadır…
Örneğin Football Finance’ın yaptığı araştırmaya göre, dünyanın en yüksek ücretli 50 futbolcusu 320 milyon Avro’yu buldu. Listedeki futbolcuların gelirleri önceki sezona göre 24 milyon Avro arttı. En yüksek ücretli futbolcu 13 milyon Avro’yla Ronaldo oldu.
Ayrıca dünyanın en genç ve en değerli 20 futbolcusunun değeri, 2008-2009 sezonunda 400 milyon Avro’yu geçti.
UEFA Başkanı Michel Platini’nin, “2007-2008 sezonunda 1.9 milyar Avro cirosu, 236 milyon Avro kârıyla UEFA, ‘sport business’in önemli bir parçası hâline geldi,” dediği büyük fotoğrafta, UEFA Şampiyonlar Ligi eleme turlarına çıkan takımların ortalama kazancı 50 milyon Avro olurken, eleme turlarına çıkmaya hak kazanamamış kulüplerin katılımlarından dolayı kulüp başına ortalama gelirleri 32 milyon Avro olarak tahmin ediliyor. Araştırmada, kulüplerin kazandığı düşünülen 50 milyon Avronun, ortalama 14 milyon Avrosunu UEFA katılım ücretleri ve UEFA ödül parası, 12 milyon Avrosunu şampiyonaya katılım nedeniyle UEFA ticari gelirlerinden gelen pay, ortalama 10 milyon Avro olan bilet satışlarını ortalama 8 milyon Avro olan sponsorluk gelirleri, markalı ürünler, yiyecek ve içecek satışlarından oluşan ticaret ve pazarlama gelirleri ve 6 milyon Avroluk şampiyonlukla artan takım değeri oluşturuyor.
2008 yılında sadece 37.5 milyon Avro dağıtan UEFA Kupası, 2009 yılında yeni adıyla birlikte gelirlerini artırdı; 130 milyon doların üzerinde para dağıttı.
MAÇ GELİRLERİNİN DAĞILIMI[20]
ÜLKE GELİR (milyon Avro) TİRÜBÜN (yüzde) YAYIN (yüzde) SPONSORLUK (yüzde) DİĞER (yüzde)
İNGİLTERE 2.273 35 39 26
ALMANYA 1.379 22 35 26 17
İSPANYA 1.326 26 42 32
İTALYA 1.163 13 63 12 12
FRANSA 972 14 58 18 10
TÜRKİYE* 500 25 30 20 25
HOLLANDA 398 30 17 40 13
İSKOÇYA 259 50 21 29
PORTEKİZ 239 33 19 13 35
AVUSTURYA 151 13 9 60 18
İSVEÇ 87 30 28 32 10
* Türkiye ile ilgili veriler FATF raporunda yer almadı. Türkiye’de Turkcell Süper Lig’de yıllık gelirin 500 milyon Avro aralığında olduğu hesaplanıyor. ‘Diğer’ sınıfındaki gelirlerin yaklaşık yüzde 15’ini İddia, yüzde 10’unu saha içi gelirleri oluşturuyor. 3 büyüklerde maç günü tribün gelirleri yüzde 50’yi buluyor.
Şampiyonlar Ligi çılgınlığında daha da büyüyen rakamlara göz atıldığında; MasterCard’ın araştırmasına göre Bu ligde gruptan çıkan takımların her birisi ortalama 50 milyon Avro kazandı. Devler Ligi’nin yıllık ekonomisi 6 milyar Avroya ulaşırken, 2009 yılında en fazla ödül kazanan futbol kulübü 11.5 milyon Avro ile Fransız Bordeaux oldu.
Örneğin, Barcelona ve Manchester United, 27 Mayıs 2009 gecesi Roma’da hem 2009 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, hem de 110 milyon Avroluk gelir için karşılaştı. MasterCard araştırmasına göre finalin Avrupa ekonomisine toplam katkısı 310 milyon Avro civarında…
Spor ekonomisi uzmanlarından Prof. Simon Chadwick’e göre, finalde karşılaşacak Barcelona ve Manchester United futbol kulüpleri, artan takım değeri, alınan ödül, sponsorluk anlaşmaları, televizyon yayın hakları ve sezon bilet satışlarında yaşanacak artış nedeniyle ekonomik fayda sağlayacak. Kazanan takımın 110 milyon Avroluk gelir elde edeceği final maçı sonrası kaybeden takımın da 65 milyon Avro kazanacağı saptandı.
Bunlara bir de Euro 2008’in verilerini eklemekte yarar var!
368 futbolcunun 16 takımda mücadele ettiği Euro 2008’de 11 futbolcu parasal değerleriyle dikkat çekiyor.
Avrupa Şampiyonası’na katılan takım ve oyuncularının piyasa değerleri: En değerli takım 381 milyon Avro ile İspanya oldu. İkinciliği 351.3 milyon Avro ile İtalya, üçüncülüğü ise 334.8 milyon Avro değerle Fransa alırken, FIFA sıralamasına göre 20. sırada yer alan Türkiye ise 106.8 milyon Avro ile değer sıralamasında 11. sırada yer aldı. Listenin son üç takımı ise 81.95 milyon Avro ile İsviçre, 61.8 milyon Avro ile Polonya ve 43.88 milyon Avro ile ev sahibi ülkelerden Avusturya oldu. Turnuvaya katılacak 16 takımın toplam değeri 2 milyar 769 milyon 925 bin Avro olarak gerçekleşti. En değerli ilk 5 takımın toplam değeri ise 1 milyar 575 milyon Avro oldu. Böylece en değerli 5 takımın değeri Avrupa Kupası’na katılacak 16 takımın değerinin yüzde 57’sini oluşturdu.
281 milyon Avro’luk değere sahip olan bu futbolcular arasında en pahalısı Portekiz’in yıldızı Cristiano Ronaldo oluyor. 55 milyon Avro değerindeki futbolcuyu İsveç’in golcüsü Zlatan İbrahimoviç takip ediyorken; Euro 2008 finali, Avrupa ekonomisine 300 milyon Avro’luk değer kattı. Turnuvanın finaline ev sahipliği yapan Viyana da sadece final maçından 100 milyon Avro’ya yakın bir kazanç elde etti.
MasterCard’a göre kadınlar Euro 2008 boyunca maç başına 4 milyon Avro harcadı. Böylece kadınlar turnuvanın Avrupa’ya olacak 1.4 milyar Avroluk ekonomik katkısının yüzde 10’unu gerçekleştirecek…
Şimdi bu somut verilerin ışığında, söz konusu futbolun “halkın olduğu, olabileceği iddiaları” ciddiye alınabilir mi?
IV) FUTBOLUN İŞLEVİ
Simon Kuper, modern zamanların en büyük temaşası, dünya ekonomisinin giderek büyüyen yeni endüstriyel alanı olarak futbolu gösterirken ne demişti? “Futbol asla sadece futbol değildir!”
Simon Kuper’den yola çıkıp öylesine abarttık ki, sonunda vardığımız yer “futbol = hayat” oldu.
Gündemin en başına futbolu koyduk… Koydular…
Bu elbette bir “tesadüf” falan değil; bir “3F” tercihi…
Hatırlanır: Portekiz’i çok uzun süre yöneten faşist diktatör Salazar’ın ünlü deyişiydi. Demiş ki: “- Ben ülkeyi üç F ile elimde tuttum: Fado, fiesta, futbol…”
Fado, bir tür Portekiz türküsü; fiesta, bitmez tükenmez bayram tutkusu; futbol, bildiğimiz top oyunu…
Futbolun sicilinde halklar adına iyi şeyler yazılı değil…
Futbol, dünyada ve ülkemizde, özellikle 1980 sonrasında aldı başını gitti. Hızla küreselleşti, endüstriyelleşti, yatırım alanı oldu, eğlence sektörünün asli unsurlarından biri hâline geldi. Reklamların aktığı devasa mecralardan birine dönüştü. Stadyumlar, alışveriş merkezleri ile entegre olmuş dev mabetlere dönüştürüldü. Futbol starları parlatıldıkça parlatıldı, ikonlaştırıldı, bizzat bedenleri reklam mecrası hâline getirildi. Futbol-medya-kültür endüstrisi hızla yatay-dikey entegrasyonlara gitti…
Tüm bunlar bir sermaye operasyonuydu; böylelikle de “Futbol bütün ülkelerde toplumların en etkili ‘afyon’u hâline geldi,”[21] getirildi…
Sadece bu kadar mı? Elbette değil…
Endüstrileşen futbolun kulüpleri transfere yıllık 200-250 milyon dolara varan paralar döküyorken; futbol da sadece eğlendirici bir sektör olmaktan çıktı; futbol ekonomisinin büyüklüğü, yapılan yatırımlarla arttı… “Suç ekonomisi aktörleri” de futbolla ilgilenir oldu…
Yani futbol, suç ekonomisiyle bütünleşerek hile, yolsuzluk ve para aklamak için kullanılır hâle geldi.Küresel endüstriye dönüşen futbol, suç ekonomisi aktörlerinin de ilgi odağı oldu.
Örneğin Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) karapara aklamayla mücadeleyi yürüten Mali Eylem Görev Gücü (FATF), ‘Futbol Sektörü Aracılığıyla Karapara Aklama’ konulu raporuyla, futbolun bu yüzünü ortaya koydu.
Futbolda sadece Avrupa pazarının büyüklüğü 13.8 milyar liraya ulaşıyor. Avrupa’nın en büyük ligleri arasında İngiltere’de futbol gelirleri yılda 2 milyar 273 milyon Avro, Almanya’da 1 milyar 379 milyon Avro, İspanya’da 1 milyar 326 milyon Avro, İtalya’da 1 milyar 163 milyon Avro, Fransa’da da 972 milyon Avro olarak belirleniyor.
FATF’ın Futbol Sektörü Aracılığıyla Karapara Aklama Raporu, futbol endüstrisinin büyüklüğünün önemli bir para akışına neden olduğunu, bunun da hile, yolsuzluk, vergi kaçakçılığı ve karapara aklamayı beraberinde getirdiğini ifade ediyor.
Bahis oyunlarında internetin kullanılması da para aklama riskini arttırıyor. Örneğin 2008 yılında Asya’da Interpol’ün dahil olduğu yasadışı bir futbol bahsinde 1300 kişi tutuklandı. Bu olayda 16 milyon dolar nakit para ele geçirilirken yapılan işlemin parasal boyutunun 1.5 milyar dolar olduğu tahmin ediliyordu.
Bunlarla birlikte sahte bir özdeşleşme bağlamlı kimlik arayışıyla da betimlenmesi mümkün olan futbol; aynı zamanda müthiş bir propaganda aygıtıdır!
Bu özellikleriyle “milli birleştirici” de olan futbol için Can Dündar’ın şu satırları önemlidir:
“Çok kutuplaşmıştık. Ortak paydalarımızdan uzaklaşmıştık. Kamplara ayrılmıştık.
Birlikte heyecanlanabilmeye, aynı anda, aynı şeye sevinebilmeye, birbirimize sarılabilmeye susamıştık. Ayrıca başarıya açtık.
Başımız önde dolaşmaktan yılmıştık. Sürekli aşağılandığımız Avrupa karşısında zafere muhtaçtık.
Euro 2008 bütün bu gereksinimlerimize karşılık oldu. Futbolun psikiyatrik işlevini bihakkın ortaya koydu. Müteşekkiriz…”
İşte tam da bunun için “sınıfsal farklılıklar”ın “nötralizasyon”u ve “izalesi” için futbol egemenlerin büyük değer biçtiği bir müsekkin, uyuşturucudur…
Evet, evet bunu için Milli Takım’a Euro 2008’deki yarı final yolunda iş dünyasından destek geliyor; TFF Başkanı Hasan Doğan’ın projelerine destek istemesiyle başlayan sürece Türkiye İhracatçılar Meclisi de katılıyor. Futbol endüstrisinin gelişimi için yardım sinyali veren TİM Başkanı Oğuz Satıcı “Başarı toplumun çimentosu. Harcı katmak görevimizdir” diyor!
Burjuva devletin doğrusal bir müdahale aracı olarak futbol, aynı zamanda burjuva “ulusun sembolleri”nden biri oluyorken; bu konuda bakın Erdal Şafak, ‘Kimlik ve Futbol’ alt başlığında neler diyor: “Milli maçlar tasada ve kıvançta ortaklığın en anlamlı platformu hâline geldi.”
Gerçekten de Mehmet Ali Gökaçtı,[22] meşin yuvarlağın Osmanlı topraklarına geliş öyküsünü ve kurulan ilk spor kulüplerinin savaş ve işgal yıllarında hayatta kalmak için yaptığı siyasi hamleleri anlattığı giriş bölümünün ardından, ‘Erken Cumhuriyet Döneminde Futbol’ başlıklı ikinci bölümde, ulus inşası sürecinde Kemalist elitlerin ‘futbol’a bakışını masaya yatırıyor. Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında, kimi zaman işgalci, kimi zaman modern rol model kılığında karşımıza çıkan Batılı devletlerle boy ölçüşmek için yeni bir mücadele alanı yaratan futbol, kitlelerin milli bir erek doğrultusunda mobilizasyonu için kullanılıyordu.
Futbolun “dışarıdaki işlevselliği”nden yararlanan iktidar, 1920’lerin sonlarına gelindiğinde, dönemin baskıcı ve otoriter zihniyetini yansıtacak biçimde, oyunun özündeki rekabet ve hırsın, toplumsal harmoni ve birlikteliğe zarar verebileceği kaygısıyla, futbolu ehlileştirmeye, kontrol altına almaya çalışıyordu. Fakat jimnastik, atletizm gibi dönemin beden terbiyesi politikalarına uyumlu sporlarla ikame edilmeye çalışılan futbol, iktidara inat, kitleleri cezbederek, son sürat toplumsallaşmaya devam ediyordu.
Futbolun geniş halk yığınlarına ulaşarak toplumsallaşması, futbolun ‘içerideki işlevselliği’nin de keşfi anlamına geliyordu. Özellikle çokpartili döneme geçişle birlikte, futbolun politikacıların iştahını kabartan popülaritesi, siyaset ile kurduğu mutualist ilişkiye farklı bir boyut katacaktı. Tek parti döneminde, ‘yıkıcı ve dejenere’ bir spor olarak konumlandırılmaya çalışılan futbol, 1950’lerden sonra, geniş halk yığınları nezdindeki popülaritesinin etkisiyle, siyasiler için yeni siyasi arayış ve mücadelelerin odağı olacaktı. Kitabın ‘Liberalleşen Türkiye’de Futbol’a ayrılan son bölümü, 1980’lerden günümüze, ülkemizin küresel kapitalist sisteme eklemlenmesi sürecinde, futbolumuzun “show-business”a dönüşerek endüstrileşmesi söz konusu.
Evet, “Milli birlik” manilevelalarından birini teşkil eden futbol aynı zamanda da bir tüketim kaldıracıdır…
Örneğin Milli Takımı’nın “büyük sevinç yaşatarak” yarı finale kadar yükseldiği Euro 2008’de rakı satışları da patladı. Türklerin rakı tüketimi, Euro 2008’de maç günlerinde 2 katına çıkarak 3 milyon litreye yükseldi.
Rakı pazarının önemli oyuncularından biri olan Mey İçki’nin verdiği rakamlara göre Euro 2008 maçları boyunca, Türklerin rakı tüketimi maç günlerinde yüzde 30 arttı. Maçların toplu olarak izlendiği bar, restoran ve alkollü içki tüketilen tüm mekânlarda tercih rakı oldu…
Ayrıca İstiklal Bayrak adıyla üretim yapan Batı Emprime Tekstil Ltd. Şti’nin sahibi Mustafa Can, 10 yıldan bu yana ihracat yaptıklarını belirterek, Euro 2008 boyunca bayrak taleplerini karşılamakta zorlandıklarını kaydetti.
2008 Avrupa Şampiyonası’nın, bayrak satışlarının yüzde 100’ün üzerinde artırdığını kaydeden Can, şampiyona boyunca 4 milyon adet bayrak sattıklarını belirtti. Can, “Ürettiğimiz bayrakları sürekli olarak partiler hâlinde uçakla Almanya ve Avusturya’ya sevk ediyoruz. Şampiyonadan önce kimse bayraklarla ilgilenmiyordu” dedi.
Evet, evet futbol 1 milyar dolarlık bayrak ekonomisi yarattı! Bayrağa 20, bahse 70 milyon YTL ödendi.
Türk bahisseverler turnuva boyunca Türkiye’nin oynadığı maçlara yaklaşık 70 milyon YTL’lik kupon yatırdı!
“Durum” yani futbolun işlevi “kabaca” bunlar; ama bu kadar da değil!
IV.1) FUTBOLUN GIDASI: IRKÇILIK, MİLLİYETÇİLİK!
Bir de ırkçılık, milliyetçilik var!
Görmeyen, bilmeyen yok; futbol, milliyetçiliğe de maço kültüre de çok yatkın ve çok açık bir spor dalıdır.
Bu özelliğiyle futbol, tüm faşist sistemler tarafından, halkı totalitarize etmek adına kullanılmış ve genel olarak bunda başarı da sağlanmış. Aynen bizim coğrafyamızda olduğu gibi… İttihat Terakki dönemi kalıntısı Türk-İslâm sentezinin kitlelere dayatılmasında, militer değer yargılarının içselleştirilmesinde ve milliyetçiliğin, şovenizmin yaygınlaştırılmasında futbol çok önemli bir “silah” olarak kullanıldı bugüne dek. Tüm bunlara bağlı olarak erkek egemen değer yargıları da çok belirleyicidir Türk futbolunda…
Bunun için de futbol alanlarında milliyetçi, militarist rüzgârlar hâkimdir. Futbol, ordunun tabulaştırılıp savaşın kutsandığı böyle bir psikolojik harekât için son derece uygun bir araçtır. Yani futbol âlemi topyekûn milliyetçiliğin, militarizmin batağında…
Evet futbolda milliyetçilik ve ırkçılık giderek yükseliyor. Üstelik de futbol alanlarında yaşanan insanlık dışı pek çok olayın kaynağında, milliyetçiliğin ve ırkçılığın bulunduğunun bilinmesine karşın… Milliyetçi motivasyonun başarıya giden yolda etkili olabileceğini düşünen medya da kışkırtıcı düzeyde sürdürdüğü yayınlarla, adeta yangına benzin döküyor…
Bunun bir örneğini Euro 2008’de yaşadık!
Örneğin Altan Öymen’e göre, “Sonucu ne olursa olsun, bu Avrupa Şampiyonası da, biz Türkler dahil, Avrupa halklarındaki ‘milliyetçilik’ eğiliminin yeni bir göstergesi.”
Soru(n) bu; burada! Diyarbakırspor’un başına getirilenler gibi…
“Dayatılan rekabet ve mutlak kazanma hedefiyle, futbolda gelinen yer: dayatılan robot rolü”[23]olurken; bu da gün geliyor ırkçılık, milliyetçilik, saldırganlık, linç veya Fatih Terim oluyor…
“Bir fenomen” olarak sunulan milliyetçi Fatih Terim popüler(leştirlen) gündelik kültün bir parçasıdır!
“Au pays des aveugles les borgnes sont rois/ “Körlerin ülkesinde tek gözlüler kraldırlar,” vurgusuyla da betimlenmesi mümkün olan Fatih Terim şahsında “İmparator kültünün varlık sebebini anlamak, bir zihniyetin deşifresi, memleketin hâl-i pürmelalidir.”[24]
Yani agresifliğin, holiganizmin sıradanlaş(tırıl)ması…
IV.2) HOLİGANİZM İLE MEDYASI
Futbol medyasının “Wes û warbe/ Yaşa Varol!” nidaları arasında, “Evet, evet aynen öyle, finale finale, Viyana’nın fethine! Bu kez Viyana kuşatması 15 Haziran 2008 gecesi İsviçre Alpleri’nden başlamış durumda… İki maç sonra finaldeyiz… Şimdi sırada Hırvatistan… Evet, finale finale, Viyana’nın fethine!” veya “Semih’in mucize golüyle yarı finaldeyiz; artık Almanlar da bizi durduramaz,”[25] çığırtkanlığıyla ve Fatih Terim agresifliğiyle karşımıza dikilen holiganlık; Yılmaz Vural’ın, “Modern zaman gladyatörleriyiz,” diye betimlediği şeydir…
İş böyle olunca şu “sonuç(lar)”da kaçınılmazlaşıyor:
Türkiye-Hırvatistan maçı sonrası şehir eşkıyalarının yarattığı bilanço: Üçü ağır 27 yaralı. Önlemler ve uyarılar, bu suçun yaygın şekilde ortaya çıkmasına engel değil…
Hırvatistan maçı sonrası Mersinli Buday Gündoğdu’nun boğazına saplanan kurşun ameliyatla çıkarıldı. İstanbullu İzel Edebali beynini zedeleyen kurşunla bu hâle geldi. İzmirli Murat Can Erdik’in başına “kutlama”ları izlerken kurşun geldi, şans eseri hayatta. Kahramanmaraş’ta evinin damında vurulan Gülperi Alcı göğsünden ameliyat oldu…
V) TÜRKİYE FUTBOLUNUN EKONOMİK ÇEHRESİ
Türkiye’deki spor endüstrisinin büyüklüğü 2 milyar dolara yaklaşıyorken; 2009-2010 yılında Turkcell Süper Lig’de mücadele eden 18 kulüp performans primi, şampiyonluk ödülü, sıralama payı ve lige ayak bastı parası olarak dağıtılan yayın gelirinden toplam 240 milyon lira kazandı.
4 büyükler eski şampiyonlukları adına aldıkları primlerle kasasını doldururken, Fenerbahçe 2009-2010 sezonun gelir şampiyonu oldu. Fenerbahçe ödüllerle kasasına 22 milyon lira para koydu.
27 SPOR İNSANININ YILLIK GELİRİ 122.8 MİLYON TL[26]
SPORCU TAKIM SPOR DALI YILLIK KAZANÇ (bin TL)
HİDAYET TÜRKOĞLU TORONTO BASKETBOL 16.585
MEHMET OKUR UTAH JAZZ BASKETBOL 13.95
EMRE BELÖZOĞLU FENERBAHÇE FUTBOL 7.525
NİHAT KAHVECİ BEŞİKTAŞ FUTBOL 6.45
GÖKDENİZ KARADENİZ RUBIN KAZAN FUTBOL 6.45
MEHMET AURELIO REAL BETIS FUTBOL 5.805
TUNCAY ŞANLI MIDDLESBRUOGH FUTBOL 5.5
MUSTAFA DENİZLİ BEŞİKTAŞ TEKNİK DİREKTÖR 5.375
MEHMET TOPUZ FENERBAHÇE FUTBOL 4.945
MERT NOBRE BEŞİKTAŞ FUTBOL 4.8
SERVET ÇETİN GALATASARAY FUTBOL 4.3
VOLKAN DEMİREL FENERBAHÇE FUTBOL 4.3
MEVLÜT ERDİNÇ PSG FUTBOL 4.3
GÖKHAN ZAN GALATASARAY FUTBOL 3.87
FATİH TEKKE ZENITH FUTBOL 3.655
ERSAN İLYASOVA BARCELONA FUTBOL 3.225
RÜŞTÜ RENÇBER BEŞİKTAŞ FUTBOL 3.225
FATİH TERİM MİLLİ TAKIM TEKNİK DİREKTÖR 3.12
ŞENOL GÜNEŞ FC SEUL TEKNİK DİREKTÖR 3.08
OKTAY MAHMUTİ BENETTON KOÇ-BASKETBOL 2.15
MURAT DİDİN DB SKYLINERS KOÇ-BASKETBOL 2.15
KEREM TUNÇERİ EFES PİLSEN BASKETBOL 2.015
ENGİN ATAMAN EFES PİLSEN KOÇ-BASKETBOL 1.5
ÜMİT KARAN ESKİŞEHİRSPOR FUTBOL 1.2
KAYA PEKER EFES PİLSEN BASKETBOL 1.24
SERKAN ERDOĞAN TÜRK TELEKOM BASKETBOL 1.085
NESLİHAN DEMİR VAKIFBANK GÜNEŞ SİGORTA VOLEYBOL 1
Galatasaray Sportif Sınai ve Ticari Yatırımlar, 28 Şubat 2010 tarihinde sona eren 1 Haziran 2009-28 Şubat 2010 ara döneminde 64.4 milyon lira net kâr açıkladı.
Fenerbahçe Sportif Hizmetler Sanayi ve Ticaret ise, aynı dönem için 37 milyon 919 bin 143 lira net kâr açıkladı.
Trabzonspor Sportif de, aynı dönemde 20.1 milyon lira net kâr açıkladı.
Bunlarla birlikte 2008 yılında Süper Lig, 727 milyon 875 bin Avroluk değeriyle Avrupa’nın en pahalı altıncı ligi ve ligin en pahalı takımı ise 116 milyon 700 bin Avroluk değeriyle Galatasaray oldu… Galatasaray’ı 106 milyon 500 bin Avro ile Fenerbahçe ve 76 milyon 850 bin Avro ile de Beşiktaş izliyor. Ligin piyasa değeri en düşük takımı 18 milyon 125 bin Avro ile Antalyaspor olurken, ligin en pahalı takımı ile piyasa değeri en düşük takımı arasında 98 milyon 575 bin Avro fark bulunuyor.
2008-2009 sezonunda Turkcell Süper Lig maçlarının ortalama izleyici sayısı 14 bini geçti. Süper Lig Avrupa’nın en çok taraftar çeken 8’inci ligi olurken, kulüplerin loca ve kombine gelirleri dışında maç günü hasılatı 86 milyon TL’ye ulaştı. UEFA’nın finansal raporuna göre Avrupa’da 105 milyon adet bilet kesildi.
2007-2008 SEZONUNDA 18 TAKIM İDDİA’DAN NE KADAR KAZANDI?[27]
KULÜP GELİRİ (milyon TL)
ANKARASPOR 2.9
ANTALYASPOR 2.7
BEŞİKTAŞ 3.1
BURSASPOR 3
İSTANBUL BÜYÜK BELEDİYE 2.7
DENİZLİSPOR 2.9
ESKİŞEHİRSPOR 2.7
FENERBAHÇE 3.2
GALATASARAY 3.4
GAZİANTEPSPOR 2.6
GENÇLERBİRLİĞİ 2.8
HACETTEPE 2.8
KAYSERİSPOR 2.8
KOCAELİSPOR 2.7
KONYASPOR 2.9
ANKARAGÜCÜ 2.7
SIVASSPOR 3
TRABZOSPOR 2.7
KİMİN GÖĞÜS REKLAMI NE KADAR? 4 BÜYÜKLERDE LİDER BEŞİKTAŞ[28]
KULÜP GÖĞÜS REKLAMI YILLIK ÜCRET (milyon pound) SÜRE (yıl) TOPLAM ÜCRET (milyon pound)
BEŞİKTAŞ COLA TURCA 4 3 12
FENERBAHÇE AVEA 3.7 3 11.1
GALATASARAY TÜRK TELEKOM 10 10 (stat ismi+ reklam) 40-50
TRABZONSPOR TÜRK TELEKOM 3 3 5
Kartal Yuvası’nda forma satışları yüzde 400 arttı. Feneriumlarda üç ayda 450 bin forma satıldı. Galatasaray’ın mor forması taraftardan yoğun ilgi gördü. Üç ayda 450 bin Fener forması satıldı.
Cep telefonu operatörü Avea’nın dört büyük kulüple mobil telekomünikasyon işbirliğinin projesi olan GSM hatları beş ayda 80 bin aboneye ulaştı. Fenerbahçe Kulübü’nün hattı Fenercell 47 bin ile en fazla aboneye ulaşırken GSMobile 27 binde kaldı. Faaliyete geçen TrabzonCell de on günde 5 bin abone topladı.
Bunların yanında 2008 yılında Türkiye Futbol Federasyonu tarafından forma sponsorluklarına eklenen şort reklamları kulüplerin gelirlerini katladı. Bu uygulamadan ilk yararlanan Kocaelispor ve Antalyaspor gelirlerini yüzde 15-25 arasında artırdı. Ankaraspor ise takımın internet sitesinin adını şortlarına taşıdı.
Ayrıca 2008-2009 futbol sezonunda Turkcell Süper Lig’deki 18 kulübe 20’ye yakın sektörden 100’den fazla firma sponsor oldu. Bu sponsorluklarda telekomünikasyon, gıda, içecek ve hazır giyim sektörleri başı çekerken bankacılık, finans ve turizm sektörlerinin de ağırlığı artıyor.
HANGİ KULÜBE KAÇ FİRMA DESTEK VERİYOR?[29]
KULÜP ADI SPONSOR SAYISI
ANKARASPOR 5
ANTALYASPOR 30
BEŞİKTAŞ 20
BURSASPOR 14
DENİZLİSPOR 11
İSTANBUL BÜYÜK BELEDİYE 10
ESKİŞEHİRSPOR 15
FENERBAHÇE 13
GALATASARAY 15
GAZİANTEPSPOR 6
GENÇLERBİRLİĞİ 9
KAYSERİSPOR 3
ANKARAGÜCÜ 3
SIVASSPOR 6
TRANZONSPOR 19
KONYASPOR 14
KOCAELİSPOR 6
HACETTEPESPOR 5
İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın (İSMMMO) ‘Derbi Ekonomisi’ araştırmasına göre, Türkiye’de yıllık 1 milyar lirayı (500 milyon Avro) bulan futbol ekonomisinin yüzde 2.5’i yalnızca derbilerdeki bilet ve taraftar mağazası satışlarından oluşuyor. Dört büyük kulüp taraftar mağazalarından da 6.5 milyon lira satış geliri elde ediyor.
‘Derbi Ekonomisi’ araştırmasına göre, dört büyükler derbi maçlarda yenilse de, ekonomik olarak kazançlı çıkıyor. Dört kulübün 12 derbideki bilet satışından kazancı 17 milyon lira tutarında.
DERBİ GÜNÜ MAĞAZA SATIŞLARI BEŞ KAT ARTIYOR[30]
TAKIM MAĞAZA ADI SAYISI GÜNLÜK CİRO (bin TL) DERBİ GÜNÜ CİROSU (bin TL) 6 DERBİDEKİ CİRO (milyon TL)
FENERBAHÇE FENERİUM 64 100 500-600 3
GALATASARAY GALATASARAY STORE 45 50-70 250-350 2
BEŞİKTAŞ KARTAL YUVASI 34 20-35 150-200 1.2
TRABZON TS CLUP 12 25-30 50-60 0.360
Araştırmaya göre sırf statlara gitmek için bütün bir sezon boyunca 388 bin kişi hareket hâlinde. 2009-2010 sezonunda süper ligdeki 16 takıma yaklaşık 220 milyon lira yayın geliri dağıtılacak…
Derbilerde en çok Fenerbahçe taraftarı alışveriş yapıyor. Fenerbahçe’nin Türkiye genelinde 64 Fenerium mağazası bulunuyor. Normal zamanlarda Fenerium’ların toplam günlük cirosu 100 bin lirayı bulurken, Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin oynandığı 25 Ekim 2009’da Fenerium’ların günlük cirosu 600 bin liraya çıktı. Fenerbahçe’nin bir sezonda altı derbi oynadığı düşünüldüğünde, derbi günlerinde toplam 3 milyon liralık lisanslı ürün sattığı ortaya çıkıyor.
Bu büyük meblağlara eklenmesi gereken bir de, 4 saat süren 161 turluk rekor ihalenin ardından futbol yayın haklarını 2014 yılına kadar 2.2 milyar dolara satan Türkiye Futbol Federasyonu’nun yayın gelirleridir…
AVRUPA LİGLERİNİN YAYIN BEDELLERİ[31]
ÜLKE TUTARI (milyon Avro)
İTALYA 990
FRANSA 668
İNGİLTERE 650
İSPANYA 576
ALMANYA 412
Türkiye Futbol Federasyonu tarafından 2010-2011, 2011-2012, 2012-2013 ve 2013-2014 yıllarındaki dört sezonu kapsayacak maç yayın ihalesini yıllık 321 milyon dolarla Çukurova Grubu’na bağlı Digiturk kazandı. İhalenin Digiturk’e dört yıllık faturası, vergilerle birlikte 1 milyar 968 milyon dolar oldu.
Böylelikle naklen yayın değeri yüzde 2 bin 300 arttı.
TFF Başkan Vekili Lutfi Arıboğan, Türk futbolunun havuz sistemi sayesinde değer kazandığını söyledi. Arıboğan, Türkiye’de futbolun endüstrileşme sürecine bakıldığında, 15 yılda nereden nereye gelindiğinin görüleceğini kaydederken, “Havuz sisteminin uygulanmaya başlandığı 1994’te 7.2 milyon dolar değer yaratılan naklen yayın konusu, 2009-2010 sezonunda 160 milyon dolarlara ulaşarak, yüzde 2 bin 300’lük artış gerçekleştirdi” dedi.
Bu madalyonun bir yüzü; öteki de şu: Kulüpler büyük umutlarla getirdikleri yabancı teknik direktörleri göndermek için servet ödüyor; borçlanıyor…
BEŞİKTAŞ[32]
Anthony Seric 200 bin Avro + yıllık 750 bin Avro
Tomas Zapotocny 2.5 milyon Avro + yıllık 900 bin Avro
Lamine Diatta Yıllık 1 milyon Avro
Gordon Schildenfeld 2.5 milyon Avro + 400 bin Avro
Del Bosque ve yardımcıları 7.5 milyon Avro
Delgado Yıllık 2.3 milyon Avro
GALATASARAY
Lincoln 14 milyon Avro
Kewell Yıllık 1.6 milyon Avro
Linderoth Yıllık 1.2 milyon Avro
FENERBAHÇE
Maldonado 5 milyon Avro
Josico Yıllık 1.3 milyon Avro
Roberto Carlos Yıllık 3.5 milyon Avro
Sosyal Güvenlik Kurumu’na 71 milyon lira borcu olan 279 spor kulübünün 123’ünün yapılandırmaya gittiğini söyleyen Çalışma Bakanı Ömer Dinçer, 48 spor kulübünün üst düzey yöneticileri hakkında icra takibi başlatıldığını söyledi
Borçlu kulüplerden bazıları şöyle: Ağrıspor, Adıyamanspor, Antalyaspor, DSİ Spor, Sökespor, Aydınspor, Bandırmaspor, Balıkesirspor, Bakırköy, Zeytinburnu, İstanbulspor, Beşiktaş, Sarıyer, Galatasaray, Dardanel, Diyarbakırspor, Elazığspor, Erzurumspor, Eskişehirspor, İstanbul Motor sporları, Gümüşhane Doğan Spor, İzmit Yelken Kulübü, Balıkadamlar Kulübü, Kayserispor, Mersin İdman Yurdu, Etimesgut Belediyespor, Sakarya Spor, Samsunspor, Anadaspor, Adana Demirspor, Altay, Karşıyaka, Ankaragücü, Çankaya Belediyesi Gençlik Kulübü, Polis Akademisi, Vanspor, Yozgatspor.
VI) MARX, MARKSİSTLER VE SPOR
Bu durumda spor üzerine yazan Marksist yazarların en çok etkilendikleri görüş, haklı olarak Karl Marx’ın din kuramıdır.
Gerçekten de Marx’a göre din bilindiği gibi “vicdansız bir dünyanın vicdanı” rolünü üstlenmiş olup “Kitlelerin [acılarını uyuşturarak azaltan ve onları uyutan anlamında] afyonudur”.
Birçok Marksist yazar bundan yola çıkarak (ve tatil günlerinde tapınaklardan çok stadyumların, spor salonlarının doluşuna bakarak olmalı) çağdaş toplumda dinin yerini sporun almakta olduğunu düşünmüştür. Görüşlerini geçmişte dinin gördüğü işlevi günümüzde sporun üstlendiği varsayımı üzerine geliştirmişlerdir.
Örneğin Antonio Gramsci (1891-1937) Marksçılığa ideoloji konusunda “hegemonya” ve (sınıflar arası ödünleşme ürünü) “tarihsel blok” kavramlarını kazandırmıştı. Hegemonya kuramına göre, kapitalist toplumda yönetici sınıflar ya da “önder” (eski Yunanca’da “hegemon”) konumunda bulunan gruplar, toplumdaki konumlarını (ekonomik ve askerî yollar yanı sıra, hatta onlardan çok) belli bir sınıftan yana “kültür” yaratmış olmalarına borçludur.
Erklerini bu kültürü öteki sınıflara benimseterek (içselleştirmelerini sağlayarak) yürütürler. Bu bedenleri olmaktan çok kafaları boyunduruğa sokan hegemonya [önderlik + egemenlik] son kertede boyun eğdirilen sınıfların sömürülmesine yarar. Söz konusu hegemonya, kilise, eğitim, siyasal kurumlar yanı sıra spor yoluyla sağlanır.
Böyle bir kuram, spor kuramına uyarlandığında, yönetilenlerin (yönetenlerden koparabilecekleri bazı ödünler nedeniyle) her zaman sömürülmeyip bazı durumlarda kazançlı çıkabildikleri anlamına gelir. Ayrıca sporun, (ideolojinin öteki alanları gibi) altyapıdan “görece özerk” olabileceği düşüncesine varacak yolları açmıştır.
Louis Althusser (1918-1990) de bilindiği gibi, devletin baskı aygıtlarından farklı olarak “ikna aygıtları” dediği kurumdan söz eder. Sınıf egemenliğini pekiştiren maddesel pratikler [somut ilişkiler] olarak gördüğü bu aygıtlar takımı arasında (eğitim, sendika, din gibi kurumlar yanı sıra) görünüşte sivil (devlet dışı) olan (aslında olmayan) spor kurumunu da saymıştır.
İdeolojiyi “öznenin gerçeklikle kurduğu düşsel ilişki” olarak betimleyen Althusser’in bu katkısı da sporun, onu “insanlık kadar eski kolektif oyunlardan ve yararcı ya da savaşçı etkinliklerden, yani avdan, dinsel törenlerden” ayıran bir özelliğe sahip olduğu görüşüyle başlatır. Bu, “bir kurum olarak spor, kapitalist üretim biçiminin doğduğu İngiltere’de, çağdaş endüstri döneminin başında” ortaya çıkmış olmasıdır.
Dolayısıyla spor “başından beri bir sınıf pratiği” sayılır. Burjuvalar için aylak zaman etkinliğidir. Proletaryaya çalışma gücünü yeniden kazandırma yoludur. Emperyalizmle birlikte spor, Britanya’dan, ticaret malları ve toplarla donatılmış tekneler yanı sıra, Hindistan, Güney Afrika gibi sömürgelere dışsatılmıştır.
Spor ilişkileri, bire bir kapitalist üretim ilişkilerine denk düşer. Spor kapitalistleri, sporcuları ücretli işçiler durumuna düşürmüşlerdir. Sınıf savaşımı, kulüpler içinde bu iki yan arasında sürüp gitmektedir. Ancak son çözümlemede spor, sınıf savaşımını örterek, yeryüzündeki hemen tüm toplumsal formasyonlarda halkın yeni bir afyonu işlevini görmektedir. Yönetici sınıfın ideolojisini pekiştirirken, halkı marşlarla, bayraklarla uyutmaktadır.
Spor dünyasındaki yozlukların reformlarla düzeltilmesinin olanağı yoktur. Çünkü bunlar kapitalist üretim ilişkilerinin ürünüdür. Dolayısıyla spor kurumu da kapitalist devlet gibi ortadan kaldırılmalıdır.[33]
Ek olarak; spor dalından çok daha fazla anlam taşıyan/yüklenilen futbol oyunu özelinde yoğunlaşırsak: Popüler futbol kimliği, diğer toplumsal anlam ve öznelliklerden bağımsız bir şekilde varolmasa da tekil anlamlara indirgenemeyecek bir özerkliğe sahip görünmektedir. Bu anlamıyla birçok kimliğin destekleyici alt kimliği olarak görülse bile bazen kitleler için belirleyici üst kimlik anlamı kazanabilmektedir.
Bu çerçeveden bakıldığında futbolun “kutsallık” kazandığını söylemek abartı olmayacaktır, İngiltere’deki Liverpool futbol takımının taraftarlarının bir kısmının öldükten sonra küllerinin Anfeild Stadyumu’na serpilmesi geleneğinin bu kanaate güzel bir örnek oluşturduğu düşüncesindeyiz. Stadyumların ‘mabed’ hâlini aldığı yerlerde futbol maçı, takım renklerini taşıyan özel kıyafet ve aksesuarları, takım renklerine boyanmış yüzler vb. ile büyük bir kabile ayinini andırmaktadır. Umberto Eco’ya göre “Futbol, günümüzün en yaygın dini, batıl inancıdır.”
Ne gariptir ki, insanlara, kapitalizmin yarattığı tek tip yaşam formunun dışında bir eğlence sunmak adına ortaya çıktığı düşünülen futbol, kapitalizmin tek tip yaşam tarzının pekiştiricisi olmuştur. Zira popüler futbol kültürü, kapitalizmin hayat tarzının anlamsızlığını unutturmak için bireylerin içinde kendilerini anlamlı ve değerli hissettikleri başka bir dünyadır. Burada önemli vurgu kitlelerin değersizliğine yapılmalı. Kitlelerin önemli bir kısmının aşağılık kompleksi içinde ve kendilerini değersiz hissettikleri az gelişmiş ülkelerde futbola verilen değer had safhaya çıkmıştır. Özellikle ekonomik anlamda geri kalmış ülkelerde futbolun gelişmesinin nedenlerinden biri de budur.
Yüklenen anlam itibariyle paradoksal bir yapıya sahip olmasına rağmen kitleler üzerindeki etkileyiciliği, egemen güçlerin futbolu, oluşturmak istedikleri toplumsal/siyasi yapılanmayı destekleyici bir araç olarak kullanmalarını kolaylaştırmaktadır. Özellikle milliyetçi/ulusalcı söylemin yeniden üretilmesinde egemenlerin öncülleri arasında önemli bir yer tutan futbol kültürü tam da bu noktada paradoksal söylemleri kanıksamıştır. Bir yandan futbolun (çoğu spor dalı için aynı söylem kullanılır) “kitleleri birleştirici/ kaynaştırıcı” bir spor dalı olarak dünya barışına ve kültürler arası kaynaşmalara pozitif katkı sağladığı iddia edilirken, diğer taraftan “rakip” takımlar ve dolayısıyla “rakip” taraftarlar düşman olarak gerektiğinde öldürülmeyi hak eden “ötekiler” şeklinde karşımıza çıkarılmaktadır.
Futbola endüstriyel bir yapı kazandırılması dünyadaki egemen güçlerin sosyal/siyasal hedeflerinden bağımsız olarak düşünülemez. Endüstriyel ve dolayısıyla da kurumsal bir yapıya sahip olan bu oyuna biçilen sosyal rollerden biri ve en önemlisi de etkilediği kitlelerin uyuşturucusu olmaktır.
Modern yaşam tarzının insanın sosyal ihtiyaçlarına yönelik yarattığı kaçınılmaz boşluğu sanal olarak doldurmasının yanı sıra ekonomik ve siyasi gelişmelere karşı bireyleri duyarsız veya unutkan kılmanın en önemli aracı olmuştur futbol.[34]
VI.1) FUTBOLU “OLUMLUYAN” OLUMSUZLUK!
Buraya kadar değinilenlere karşın hâlâ “bir mersiye olarak Çarşı!” veya “Futbolsol” söylencelerine takılan olumsuzluklara gelince…
“Evet, tribünde solculuk olur. Sadece sol simge ve pankartları kullanarak değil, tribünün hayatın içinde bir an olduğunu unutmadan, orada biraraya geldiğin insanlarla iletişim kurarak, karşı karşıya geldiğin polisle mücadele ederek, izlediğin ‘oyun’un kuruluşuna dair bir algı geliştirerek, bulunduğun yerden-kendi hayatından bir dönüşüme katkı sunabilirsin. Hareketi bir öncül değil ama yaparken ürettiğin bir akış olarak görüp, süregelen akışı tribün yoluyla da kesebilirsin. Bunları yaparken sana gülüp geçenlere de, 4 Eylül 2009 tarihli Adana 5 Ocak Stadı fotoğraflarını hediye olarak gönderebilirsin,”[35] gibi “büyük laflar”ın hayatta hiçbir karşılığı yoktur!
Ne derseniz deyin; futbol, egemenin oyunudur!
Sermayenin, azami kârın, sermaye birikimi amaçlı yatırımın oyunudur!
Kitle psikolojisinin biçimlendirildiği oyunudur!
Hem de “Sen de mi ‘Kitsch’ oldun St. Pauli?”[36] çığlıkları attıran bir oyundur!
Soru(n), bu oyunun oyununa, “gerekçesi” ne olursa olsun, gelmemek, futboldan “sol” bir “estetik” üretme konusunda nafile çabalara girişmektense, onun kapitalist sisteme ne amansız ve ayrılmaz tarzda entegre olduğu konusunda durmaksızın kafa yormak ve onu yorulmaksızın bu yönüyle teşhir etmektir!
16 Haziran 2010 12:51:07, Ankara.
N O T L A R
[*] Devrimci Demokrasi, No:179, 1-16 Temmuz 2010…
[1] Andre Gide.
[2] “Fener En Çok Kazanan 19’uncu Kulüp”, Radikal, 13 Şubat 2009, s.6.
[3] “2.7 Milyar Avro’luk Yıldız Savaşı!”, Sabah, 7 Haziran 2008, s.8.
[4] “Ada’da Arap Rüzgârı Esecek”, Cumhuriyet, 4 Eylül 2008, s.20.
[5] Ceyhun Kuburlu, “TOBB Fransız Modeli Önerdi”, Hürriyet, 24 Haziran 2008, s.8.
[6] Ceyhun Kuburlu, “En Çok Kazanan 50 Futbolcu 320 Milyon Avro’yu Yakaladı”, Hürriyet, 17 Şubat 2010, s.12.
[7] Alâeddin Şenel, “Eleştirel Spor Kuramları”, Bilim ve Gelecek, No:53, Temmuz 2008, s.6-10.
[8] Ceyhun Kuburlu, “FIFA Rekor Kırdı, Dünya Kupası 32 Takıma 420 Milyon Dolar Aktaracak”, Hürriyet, 30 Mayıs 2010, s.26.
[9] “Dünya Kupası’na 100 Bin Fahişe”, Şok, 5 Haziran 2010, s.1.
[10] “Ligin En Pahalı Takımı Galatasaray”, Radikal, 14 Kasım 2008, s.23.
[11] “Denizli 1.9 Milyon Avro’ya 2 Kupa Aldı, Aragones 3.5 Milyon Avro’ya 4’üncü Yaptı”, Hürriyet, 1 Temmuz 2009, s.9.
[12] Metin Kurt, “Futbol Arsada Güzel ve Temiz, Borsada Çirkin ve Kirli…”, Evrensel, 30 Ekim 2008, s.14.
[13] Ceyhun Kuburlu, “Avrupa Futbolu Krizden Etkileniyor Kulüpler Dikkatli Harcama Yapsın”, Hürriyet, 19 Ekim 2008, s.11.
[14] Ceyhun Kuburlu, “2010 Dünya Kupası’nda 32 Takım 7 Markayla Kapışacak”, Hürriyet, 5 Haziran 2010, s.32.
[15] İrfan Donat, “Transfer Simsarları Hiç Kaybetmiyor”, Sabah, 1 Ocak 2010, s.10.
[16] “Liverpool ‘Göğüs Liginde’ Süper Lig’i Ezdi Geçti”, Milliyet, 18 Eylül 2009, s.9.
[17] “Ekonomiler Yarışıyor”, Cumhuriyet, 13 Haziran 2010, s.13.
[18] “Devler 3.9 Milyar Avro Ciro Yaptı, İlk Sıra Real Madrid’in”, Radikal, 3 Mart 2010, s.4.
[19] “Fenerbahçe Avrupa Değer Liginde 20’nci Oldu”, Hürriyet, 10 Kasım 2009, s.11.
[20] “Avrupa Futbolu 14 Milyar Avro’yu Buluyor, Kara Para İzi Görülüyor”, Hürriyet, 23 Ekim 2009, s.9.
[21] Nazif Gürdoğan, “Futbol Kulüpleri Kapatılsın”, Yeni Şafak, 4 Mart 2009, s.8.
[22] Mehmet Ali Gökaçtı, “Bizim İçin Oyna” Türkiye’de Futbol ve Siyaset, İletişim Yay., 2008.
[23] Mehmet Özyazanlar, “Başka Türlü Bir Futbol Mümkün”, Evrensel, 25 Ağustos 2009, s.14.
[24] Kıvanç Koçak, “Terim Sadece Terim Değildir”, Radikal Hafta Sonu, 31 Ekim 2009, s.3.
[25] Hasan Cemal, “Finale Finale, Viyana’nın Fethine!”, Milliyet, 21 Haziran 2008, s.23.
[26] “Hido ABD’yi Mevlüt Fransa’yı Salladı”, Hürriyet, 12 Temmuz 2009, s.7.
[27] Ceyhun Kuburlu, “İddia’da Kulüplerin 153 Milyon Lirası Uçtu Federasyon Alarma Geçti”, Hürriyet, 31 Temmuz 2009, s.9.
[28] “Liverpool ‘Göğüs Liginde’ Süper Lig’i Ezdi Geçti”, Milliyet, 18 Eylül 2009, s.9.
[29] Ceyhun Kuburlu, “Sponsorlar Yarışa Girdi, 100’den Fazla Şirket 18 Takımı Destekledi”, Hürriyet, 8 Temmuz 2009, s.10.
[30] “Büyükler Kapıştı, 12 Maçta Kasaya 17 Milyon Lira Girdi”, Sabah, 1 Aralık 2009, s.20.
[31] “Futbol Ekonomisinde Avrupa’ya Ulaştık Anadolu Şampiyon Olur”, Hürriyet, 16 Ocak 2010, s.24.
[32] Coşkun Gülbahar, “Tazminat Futbolun Kamçısı”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2010, s.18.
[33] Alâeddin Şenel, “Eleştirel Spor Kuramları”, Bilim ve Gelecek, No:53, Temmuz 2008, s.15-19.
[34] Akın Atalay, “Futbol Kime Hizmet Ediyor?”, Haksöz, No:208, Temmuz 2008, s.32-33.
[35] Yavuz Yıldırım, “Tribünde Solculuk Olur mu?”, Radikal İki, 13 Eylül 2009, s.8.
[36] “Yüreği solda atan futbolseverin takımı olan St. Pauli de artık, ‘endüstriyel futbol’dan etkileniyor.” (Tanıl Bora, “Sen de mi ‘Kitsch’ Oldun St. Pauli?”, Radikal, 6 Ocak 2009, s.17.)
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s