“DURUM İYİDİR”; ÇÜNKÜ MÜCADELE SÜRÜYOR![*]

“Heyecan olmazsa fazla
düşünce ortaya çıkmaz.”[1]
“Büyük sarsıntılar, büyük dönüşümlerin eşiği, müjdecisidir!”
Ya da “Güzelin doğumu, büyük sancılara mündemiçtir!”
Veya “Gecenin en karanlık olduğu an şafağa en yakın olduğumuz zamandır!” diyenlerden; böyle düşünenlerden birisi olarak “olağan” denilenin ölçüleri dışındayım…
Bu nedenle 26 sorunuza vereceğim yanıtlar kimilerine “uçuk”, “iyimser”, “ütopik” gelebilir; bu mümkündür de! Ancak belirteyim, ben hâlâ, “Anne bak Kral çıplak” diye haykıran çocuğun, Demirci Kawa’nın, “Karaburun mağlupları”nın cüretine hayranlık duyanlardanım…
Diyeceklerimi, lütfen, bu vurguyla ve “Yazmak, inşa etmek yalnızca var olmayan bir şeyler yaratmak anlamına gelmez, çok eskide kalmış şeyleri yeniden okumak, yeniden görmek, onlara büyülerini yeniden kazandırmak da buna dahildir,”[2] kaydı unutmadan okuyun…
Soru: Toplumun önemli kesiminde, liberallerde, AB gibi çevrelerde beklenti yüksekti. AKP hükümeti özgürlük ve demokrasi getirecekti. Erdoğan konuşuyordu ve onlar destekçiler alkışlıyordu. Sekiz yılın sonunda demokrasi ve özgürlük gelmedi ama savaş yeniden başladı. Erdoğan nasıl bu kadar süre toplumu atlatmayı başardı?
Soruya, bir soruyla yanıt vereyim: Emekçilerin, ezilen Kürtler’in, öteki ilan edilenlerin soru(n)larını çözmeye cüret eden bir demokrasi… Liberallerin, AB âşıklarının, komünizmle mücadele içinde yetiş(tiril)miş AKP ile Erdoğan’ın ilgi alanıyla örtüşür mü? Örtüşebilir mi?
Ben bunun mümkün olmadığını, aksinin “eşyanın doğasına ters” olduğunu düşünüyorum…
Liberaller, AB âşıkları ve AKP; bunların tümü resmî ideolojik alana mahkûm düzeniçi seçenekler olduğu için emekçilerin, ezilen Kürtler’in, öteki ilan edilenlerin soru(n)ları çözmeye muktedir değillerdir.
“Demokrasi”… deyince hemen hatırla(t)malıyız: Demokrasi sınıfsaldır; başka türlüsü de mümkün değildir…
Benito Juárez’in, “Demokrasi insanlığın kaderi; özgürlük ise asla tahrip edilemez silahıdır,” saptamasını unutmadan Ernest Fischer’in, “Kendini tehlikede gören herhangi bir yönetici sınıf, sınıf baskısının özünü gizlemeye çalışır. (…) Burjuva dünyasının savunucuları işte bu yüzden bu dünyanın kapitalist özünden değil de, her ekleminde çatlamış da olsa demokratik biçimden söz açmaktadırlar. Dikkati kapitalizm ile toplumculuk arasındaki tarihsel savaştan uzaklaştırıp, bunu, insanların kafasında ‘demokrasi’ ile ‘diktatörlük’ arasında bir savaşa dönüştürmeye çalışmaktadırlar,”[3] saptaması anımsanmalıdır…
Sınıf ilişkilerinin siyasal-iktisadı dışında bir demokratik tahayyül ve tasavvur söz konusu değildir; olamaz da…
Erdoğan’da, AKP’si de bu yasadan muaf değildir!
“Yeni” adına ahkâm kesen Erdoğan’ın, “eski(meyen)”e karşı tesis etmeye çalıştığı düzenin “raison d’état/ hikmet-i hükümet”i, resmî ideolojinin Cumhuriyeti’dir…
Erdoğan da, AKP’si de bundan bağışık, muaf değildir…
Erdoğan’ın AKP’sinin aslına rücû etmesinde şaşırtıcı bir şey yoktur…
İyi de “toplum nasıl aldatıldı” mı?
Gayet basit; egemen ideoloji karşısındaki edilgenlikten veya liberal fikri hegemonyaya teslim olunmasından…
Bakın bu konu da Stephen Lukes ne der: “Alt sınıfların düzene uyumu egemen değer sistemini kabullerinden değil, somut deneyimlerini radikal politikalara tercüme edecek tutarlı bir değer ve inançlar dizisini kabullenemeyişinden kaynaklanır.”[4]
Mesele bu!
Bir şey daha; Erdoğan, sekiz yıl toplumu atlatmadı; sadece gerilimleri, soru(n)ları yani patlayıcıları biriktirdi… Hepsi aslında bu…
Soru: Herkesin sorununu çözecekti. Ermenilerin, Kıbrıs, Alevilerin, emekçilerin ve Kürtler’in…
Erdoğan’ın AKP’sinin “Ermeniler’in, Kıbrıslılar’ın, Aleviler’in, Kürtler’in ve emekçilerin… Herkesin sorunu çözeceğiz” türünden “iddia”sında onlar açısından “şaşırtıcı” bir şey yok; çünkü onların yalancı olduğunu biliyoruz…
Asıl soru(n), bu yalana inananlarda; yani Kürtler’den Türkler’e, kendini “solcu” ilan edenlerde…
Gerçekten şimdi; bu “zor zamanlar”da geriye dönüp bakmalı, hatırlamalı, hatırlatmalıyız; kimdir AKP’yi alkışlayanlar, Erdoğan’ı “demokrat” ilan edip, teşekkür edenler…
Soru(n)lar, sadece sahipleri tarafından; onların itiraz, eylem ve isyanlarıyla çözülebilir… Başka türlüsü ya yalandır ya da karikatür!
Soru: Şapka düştü kel göründü, ama destekçiler suskun. Ayıplarını örtmek adına “ama”lar, “ancak”lar, “fakat”lar ile BDP de açılıma destek vermedi gibi gerekçeleri öne sürüyorlar. Yine suçlu Kürtler oldu. Bu ne kadar inandırıcı?
Yo; AKP’nin şapkası düşüp, keli görünse de, destekçileri hiç de suskun değil! Örneğin şimdilerin öne çıkan referandum tartışmalarında “Yetmez Ama Evet” diye haykırarak AKP’nin “Evet”ine yedekleniyorlar; bunu da ayan beyan ve “ilerici”lik(!) adına (?) yapıyorlar…
Onlar yani BDP de açılıma destek vermedi” diyenler; öncelikle “destek verilecek açılımın” ne olduğunu izahla yükümlüler!
AKP ile destekçilerini, “Kendisini bir programa bağlamayan ve hesap vermek zorunda olmayan bir başkan halk dalkavuğu bir demogog olur. Böyle bir sistem, yerine getirilmeyen seçim vaatlerinin sürekli yinelenerek katlandığı bir oyun ve güçsüz bir parlamentoyu, bir demogogla baş başa bırakmak demektir. Sonuç diktatörlüktür!” diyen Maurice Duverger’nin saptaması yeterince net betimler…
Ayrıca kimse de inkâr edemez; ortada “açılamayan” bir açılım, bir “milli birlik projesi” söz konusuydu; Kürtler’in -ne olurlarsa olsun- buna “Evet” demesi, “Devlet Kürt”ü olmayı kabul etmesi mümkün değildi!
Kim Kürtler’i, “Devlet Kürt”ü olmadığı için suçlayabilir? Kim Kürtlere devlet televizyonundan Kürtçe “Ne Mutlu Türküm diyene!” dedirtmekle sınırlı bir projeye “Evet” demedikleri için laf söyleyebilir? Bunun sömürgeci, oryantalist zırvadan başka bir gerekçesi olamaz!
Soru: Erdoğan, Terörle mücadele kararlıkla sürecek dedi ve cenazeler gelmeye başladı. Türkiyeyi yönetenlerin klasik lafzı oldu bu. Kararlılık cenazeler mi oluyor?
“Terörle mücadele” söylemi bana hep; Ermenilerin, Rumların, Pontusluların, Süryanilerin, Ezidilerin, Arapların ve nihayet Kürtlerin “gizli (gerçek) tarihi”ni ve bir de Turgut Uyar’ın “Ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara/ sokaklara köprülere kiremitsiz damlara/ taşlara sopalara aman vermez silâhlara/ şehir haritasına trafik lâmbasına kan içinde adamlara/ kan içinde adamlara/ kan umutsuzluktur/ ona kendini hazırla/ ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla,” diye haykıran dizelerini anımsatır…
Şundan zerrece şüphem yok; egemenlerin “terörle mücadele” söylem ve eylemi hep halka yönelen bir zorbalıktır…
Bunun nedeni devletin en büyük terör ve şiddet aygıtı olmasıdır! Bunu sadece Karl Marx değil; “düzen sosyologu” Max Weber de söylüyor…
Sınıflı-sömürücü egemenlik, halka, emekçilere karşı bir zorbalıktır. Söz konusu zorbalığın “şehit cenazeleri”nde “ulusal bir ayin”e dönüştürülmesi ise, resmî ideolojik hegemonyanın teatral unsurlarla pekiştirilmesinden ibaret bir “psikolojik savaş” yöntemidir…
Şunu unutmayın, cepheden cenazeye, egemenlerin egemenlik kavgası kural tanımayan bir ahlâksızlıktır!
Soru: Bölgenin son günlerdeki gündemi gerilla cenazelerine yönelik yapılan uygulamalar. Cenazeleri alınan gerillaların cesetlerine işkence uygulandığı belirlendi. Başı, kolu ve bacağı kesildi. 90lı yıllarda görmeye alışkın olduğumuz bu uygulamaları nasıl okumak lazım?
Bir kez daha tekrarlayayım: Egemenlerin egemenliklerini savunması, kural tanımayan ahlâksızlıktır!
Söz konusu ahlâksızlık konusunda Horatius’un, “Yargısız kaba güç kendi ağırlığı altında çöker”; Ksenophon’un, “Zorba, ettiği kötülüklerden ötürü, tüm insanlık tarafından ölüme mahkûm edilmiş olarak yaşar gece gündüz, hiç kuşkunuz olmasın,” sözlerini anımsayın…
Soru: Kimyasal kullanıldığı iddia ediliyor.
Bir bilgim yok; ancak “mümkün”dür; Edmund Burke’nin, “Diktatörler bahane aramaz”; Anatole France’ın, “Ahlâksızlık, ahlâkın mevcut olmasının nedenidir,” deyişlerindeki üzere…
Soru: Bazı kesimler gerilla cesetlerine bilinçli olarak işkence yapıldığı, böylece Kürt kesiminde öfke yaratılarak savaşın tırmandırılmak istendiğini söylüyor. Katılıyor musunuz?
Bu da; bunlara benzer her şey de “mümkün”dür; çünkü bu sömürgeci bir zihniyetin pratiğidir!
“Zihniyet” deyip geçmeyin; “Zihniyetimiz, toplumsal hayatın bizdeki içselleştirilmiş özü, bir özetidir. Zihniyet, dışarıdan yıkılmaz, içerden ise çok güç sarsılır,”[5] der Gaston Bouthourl…
İşte tam da bu tabloda eskilerden, 1874 yılından haykıran Mihai Eminescu’nun, “Devleti yalan sloganlar ve sahtekârlıklar kaplamış,/ Kefil oldukları bu düzen, gerçek düzen değildir,” çığlığına kulak verin…
Egemenler yalancıdır; apoletli medyaları ise, “üç maymunu oynayan” yalanın örgütleyicileri…
Soru: Hükümetin sessizliği dikkat çekici. Oysa sorumlu olan hükümet… Hükümetin ailelerin feryadını ve açıklamalarını suç kabul edip konuyla ilgili kamuoyu vicdanını tatmin edici bir açıklama yapması gerekmiyor mu?
Sorumlu olanın sadece “hükümet” değil, devlet de olduğunu düşünüyorum… Çünkü egemen(ler)in kontrolündeki“demokratik çokseslilik” aslında tek ses(lilik)tir!
Bunu hiç unutmadan Nazi işgali altındaki Fransa’da dövüşen Rezistans mensubu direnişçilerin, “Ellerimizi kirletmeye hazırdık, ama vicdanlarımız temiz kalacaktı,”[6] deyişinin; veya 4 Temmuz 2010’da Şam’da böbrek yetmezliği nedeniyle 73 yaşında ölen El Fetih hareketi içindeki ‘Kara Eylül’ gerilla örgütünün kurucularından Ebu Davud’un, 1972 yılındaki Münih Olimpiyatları’nda 11 İsrailli sporcunun öldüğü baskın sonrasında, “Münih’ten önce sadece teröristlerdik. Münih’ten sonra en azından insanlar ‘Kim bu teröristler, ne istiyorlar’ diye sormaya başladılar,” saptamasının altını çizmeme izin verin…
Onlardan “vicdan”a dair bir beklentim yok; olsa, “böyle” olurlar mıydı?
Ya acılar mı?
Goethe, “Yardıma çağırdığım şey acılardır. Çünkü onlar dosttur ve iyi öğütler verirler,” derken Konfüçyüs de ekler: “Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olamazsa, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz…” Kürtlerin onlarca yıldır süren mücadelesi büyük acılarla yüklüydü, hâlen de öyle. Ama bu acılar değil midir, 8-10 yaşındaki bebelerden 70-80’lik nenelere-dedelere, tüm bir halkı bu bilinç düzeyine, bu kararlılığa, bu ‘ölümden öte köy yok’ gözükaralığına taşıyan…
Soru: Vahşet karşısında susanları nasıl değerlendiriyorsunuz? Normalde kıyametin kopması gerekmiyor mu?
B. Brecht’in, ‘Bizden Sonra Doğanlara’ yazdığındaki üzere, “Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!/ Ahmaktır hilesiz söz. Düz bir alın/ Vurdumduymazlığa işaret. Gülen/ Kötü haberi almamış henüz./ Nasıl bir çağdır bu?” sorusu, maalesef hâlâ geçerlidir!
Ancak bu bir güneş tutulmasıdır; toplumların tarihinde de güneş tutulmalarından söz etmek mümkün; hatta buna, akıl tutulması da diyebilirsiniz
Bunu yaşıyoruz…
Bu kesitte susanlar, suça ortak olanlardır; “Normalde kıyametin kopması gerekmiyor mu?” sorusuna gelince; kıyamet kopacak; bu akıl tutulmasının da nihayetine ulaşacağız…
Bu kesitte biz(ler)e Aristotales’in öğretmenliği, Sokrates’in sabır ve dayanıklılığı, Konfüçyüs’ün bilgeliği, Mevlana’nın hoşgörüsü, Kawa’nın isyancılığı, Şeyh Bedreddin’in ortakçı kardeşliği, Che’nin pervasız cüreti gerek…
Tıpkı Şeyh Bedrettin’in, “Müslim, İsevî, Musevî ve Mecusi yoktur ancak insanlar yani kardeşler vardır ve bu kardeşlik sayesinde hak, batılı yener,” saptamasındaki üzere…
Soru: Vietnam savaşının bitmesine neden olan fotoğraflar olduğunu biliyoruz. Bizde neden olmuyor?
Vietnam savaşının bitme nedeni, sadece fotoğraflara bağlanamaz. Bundan öte şeyler vardı: İlki Amerika’daki savaş karşıtı hareket Beyaz Saray’ı kuşatmıştı… İkincisi de ABD emperyalizminin özelde Vietnam, genel de ise Hindi-Çinî’deki saldırganlığı artık sürdürülemez boyutlara ulaşmıştı…
Fotoğraflar, işin tuzu-biberi olmuştu; tıpkı Marlon Brando’nun oynadığı ‘Apocalypse Now/ Kıyamet Şimdi’ filmine yansıtıldığı üzere…
Özelimizde ve Ortadoğu genelinde buraya ulaşılması için daha zamana ihtiyaç var; burada önemli olan artık özelden genele hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı ve olamayacağı gibi; yani cin şişeden çıkmıştır
Burası artık geri dönülmez bir noktadır; hani İrlandalı şair W.B. Yates’in, ‘1916 Paskalya’ ayaklanması üzerine yazdığı şiirde, “Her şey değişti, değişti tamamen/ Korkunç bir güzellik doğdu,” dediği gibi stratejik bir kazanımdır bu; hem de De Certau’nun formülasyonundaki gibi: “Zayıfların eylemleri, taktikler ‘uygun anlar’ı ve ‘öteki’nin mekânı’nı kollayıp onları kendi lehine çevirmeyi, dolayısıyla da fırsata dönüştürmeyi içerdiği ölçüde ‘stratejiler’den ziyade ‘taktikler’i temsil eder. Öte yandan, ‘stratejiler’ insanların ‘saldırı/direniş’lerini başlatabilecekleri kendi mekânlarına sahip olmaları anlamına gelir.”[7]
Evet, hâkim sistemin değirmenine su taşıyan iktidar seçenekleri birbiri ardı sıra başarısızlığa uğrarken, ezilenlerin mücadelesi yalnız bu ülkede değil, tüm bölgede, bu sancılı Ortadoğu coğrafyasında da taktik hamlelerden, kapsamlı bir stratejiye doğru evrilmekte.
Soru: Egemen basın ellerinde olmalarına rağmen bu vahşeti görmedi ve susuyor. Yazar ve aydınların çoğu da bunu biliyor.
Egemen medyanın temel işlevi; görülmesini istediklerini gösterirken; gerçekleri karartarak; gösterilmez kılmaktır… Egemen(lerin) medya(sı), bunun için vardır; başka türlüsü de mümkün değildir!
“Yazar ve aydınların çoğu da bunu biliyor,” derken; hangi aydın ve yazarlardan söz ediyorsunuz? Ya da zulüm karşısında susan; ezen ile ezilenin kavgasında ezenin safında yer alanlar gerçekten “aydın” olarak nitelenmeyi hak ederler mi?
Bence etmezler; onlar, egemen medyanın “sahibinin sesi” olarak nitelenmesi gereken uzantıları, taşıyıcılarıdır!
Egemen(lerin) medya(sın)da Karl Marx dahi olsanız, egemenliğin sınırlarını aşamaz ve/veya gevşetemezsiniz…
Soru: Olması gereken ne? Aydınların, sivil toplum örgütlerinin bu durum karşısında durmaları gereken nokta ne olmalı?
“Olması gereken” konusunda bir reçete sunabilmem mümkün değil; kaldı ki bu beni aşar; ancak ve ancak Noam Chomsky’nin, “Gerçeği söylemek ve yalanları gözler önüne sermek aydınların sorumluluğudur”; Harvey Cox’un, “Aydının görevi her zaman ‘başka türlü düşünmek’tir. Bu asla bir sapkınlık değildir. Toplum için kesinlikle gerekli bir özelliktir,” sözlerinin altını çizerek nakledebilirim…
“Yapılması gereken” konusunda da reçete sunamam mümkün değil; ama halkların eşit ve özgür kardeşliğini hedefleyen anti-militarist bir barış mücadelesine ihtiyacımız olduğundan söz edebilirim.
“Barış” dedim; “Onursuz barış, barış falan değildir,” diyen Bertrand Russell’ın uyarısını göz ardı etmeden; Albert Einstein’ın, ‘Barış Savaşımı İçin’ başlıklı yazısındaki uyarıları anımsamalı/ anımsatmalıyız: “Yalnızca barışçı değil, bir barış savaşçısıyım. Barış uğruna savaşım vermek istiyorum. İnsanlar savaşa savaş açmadıkları sürece, hiçbir şey savaşları ortadan kaldıramayacaktır. Büyük ideallerin savaşımı önce küçük, ama gözü pek bir azınlıkça başlatılır…
Savaş uğruna hiç direnmeksizin göze aldığımız özverileri, barış uğruna da göze almak zorundayız… Barış, tehditlerle korunamaz, ancak karşılıklı güveni oluşturmaya yönelik samimi bir çabayla korunur…”
Bunun içinde gerici/ kirli savaşa “Hayır” ve halkların kardeşliğine “Evet” diyenleri eyleme yönelik birleştirmeliyiz; hem deBurke’nin “Kötüler birleştiği zaman, iyiler de bir araya gelmelidirler; yoksa, teker teker giderler,” diye haykıran uyarısını yüksek sesle telaffuz ederek…
Soru: Erdoğan, ülkesinde savaş sürerken Gazze açılımından sonra Bosna Hersek açılımı yaptı. Bu açıklamalar size inandırıcı geliyor mu? Zira soranlar var; “Dön ülkene bak diye.
“Show” ile “siyasal duruş” birbirine karıştırılmamalı!
Erdoğan ve AKP, Gazze üzerinden “Show” yapıyor; hem de Salih El Kallab’ın işaret ettiği gibi, Filistin meselesinde geçmişte Rusya, Saddam ve İran’a ‘kurtarıcı’ gözüyle bakan Araplar, bu kez de AKP’ye bel bağlıyor. Oysa Türkiye İsrail, AB ve ABD’ye derinden bağlı; bu ülkenin Araplardan çok farklı hesapları var.”[8]
Türkiye İsrail, AB ve ABD’ye derinden bağlı” vurgusuna dikkat çekmeliyim; çünkü bu çok önemli…
Buna bir de G. Fuller’in, “Söz konusu model [kastedilen AKP’dir-b.n] daha ziyade canlı, gururlu ve gayrimüslim devletlerle rahatça bir arada yaşayabilecek ılımlı bir Türk İslâmıdır,”[9] saptamasını eklediniz mi AKP ile Erdoğan’ın şeceresi net biçimde karşımıza çıkar…
Gazze’den Bosna’ya ahkâm kesen “show”, bir “siyasal duruş” falan değil!
Küreselleşme sürecinin nimetlerinden yararlanmak isteyen hırslı bir sermayenin egemen olduğu ABD’ci AKP’nin,Gazze’den Bosna’ya ezilenlerin dünyasına ait soru(n)ları algılaması mümkün değildir; çünkü “Kürt Sorunu”nu Netanyahu ile Miloşeviç’ten farklı ele almayan AKP’nin orta oyunu olsa olsa, ABD’nin bilgisi dahilindeki yanlışlıklar komedyasından başka bir şey değildir…
Soru: Çatışmaların iyice tırmandığı bir sırada Erdoğan siyasi parti liderlerinin kapısını çaldı. Ancak BDPyi denklem dışı tutu ve ekledi: “O fotoğrafları gördüm görüşmekten vaz geçtim,” dedi. “Gördüm dediği fotoğraf BDPnin kendisine gönderdiği işkence edilmiş gerilla fotoğraflarıydı.
Erdoğan’ın BDP karşısındaki net tutumu; BDP’nin yurtsever konumunu “tartışma”ya açarak, onun bu pozisyonunu terk etmesini dayatmaktır…
Buna yurtsever hareketin legal mevzilerini imha ve işlevsizleştirme harekâtı da diyebiliriz… Ya da Kürt coğrafyasında legal platformu AKP’lileştirme, Kürt taleplerini AKP bünyesine massederek etkisizleştirme hamlesi…
Ancak AKP’nin bu kuşatması da nafiledir, boşa çıkarılacaktır.
Soru: Erdoğanın diğer liderlerle yaptığı görüşmelerde çözüm değil savaş konsensusu çıktığı belirtiliyor. Liderlerin turundan siz nasıl bir sonuç okuyorsunuz?
Egemen iktidar koalisyonunun çatlamakla kalmayıp, giderek dağıldığı T.“C” için “Kürt Sorunu”nda birlik, bir tutkal işlevi görür
Ama unutulmasın, tutkalı çok ve sık sık kullandınız mı, işlevini yitirir; bir işe yaramaz…
AKP’nin kendinden öncekiler gibi, Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın “33 Kurşun”undan Çiller/ Ağar’ın özel/ kirli savaşına dek uygulanmışı bir kez daha uygulamaya kalkışması bir çözüm değil; çözümsüzlüğü derinleştiren açmazdır!
Zaten emekçilerin ve ezilen Kürtlerin çözümü tam da bu derinleşen açmazın eseri olacaktır.
Soru: Erdoğan-Kılıçdaroğlu görüşmesi en çok beklenen görüşmeydi. Ancak Kılıçdaroğlunun görüşme sonrası yaptığı açıklamalar CHPnin Kürt sorununda nerede duracağını iyice netleştirdi. Kılıçdaroğlu ısrarla Kürt sorununu ekonomik duruma indirgiyor. CHP neden ısrarla bu söylemi sürdürüyor, bu söylem ile iktidara gelebilir mi?
Önce sözü, bu konuda da benden daha yetkin olan eşim Sibel Özbudun’un satırlarına bırakayım:
“CHP gibi Türkiye’nin geleneksel anaakım siyasasında Kürt sorunu iki versiyonda ele alınageldi: ‘terör’ sorunu ve ‘geri kalmışlık/feodallik’ sorunu.
Sorunu ‘terör’ olarak teşhis ettiğinizde, çıkartacağınız sonuç, malum: her türlü örtük/açık, kirli/temiz operasyonu mubah gören, ‘kök-kazıyıcı’, ‘terminatör’ söylem ve edimlere sarılacaksınız.
‘Geri kalmışlık/feodalite’ teşhisi ise, sanırım kalkınma iktisadı döneminden kalma, arkaik bir söylem. Toprak reformuyla, istihdam yaratarak, yatırımları teşvik ederek vb. Kürtlerin kolektif siyasal taleplerinin izale edilebileceğini sanan iktisadî indirgemecilik.
Aslına bakarsanız, her iki versiyon da, Kürtlerin siyasal taleplerini, özerklik/bağımsızlık isteklerini gözlerden gizlemeye, baskılamaya yönelik çözümlemelerdir. Dikkat ederseniz, TC devleti, hiçbir iktidar partisi, hiçbir zaman Kürtlerin taleplerini gerçek içerikleriyle, yani ayrı bir siyasal kendilik olarak tanınma sorunu olarak formüle etmeye yanaşmadı/yanaşmıyor.
Salt bu tutum dahi, vesayetçi bir anlayışın -ezelden ebede- süregittiğini gösteriyor. Kürt sorununu ‘terör’ sorunu olarak ya da, ‘azgelişmişlik/bölgesel kalkınma’ sorunu olarak teşhis etmek, sorunla uğraşılması gereken alanda, siyasal düzlemde baş etmekten uzak durmak anlamına gelmektedir. Bu, ‘Kürt sorunu’na neo-liberal ‘bireysel haklar’ açısından yaklaşan ikircimli AKP hükümeti de dahil tüm bir Cumhuriyet rejimi tarihinin geleneksel tutumudur.”[10]
İşte bu yapısallıktan ötürüdür ki, ne CHP ne de ötekilerin tutum ve pozisyonu “Kürt Sorunu”nu çözümleyici olmaktan çok uzaktır.
“İyi de CHP iktidara gelebilir” mi? Bir MHP koalisyonuyla neden olmasın?
Soru: Liderlerden turundan sonra demokratik kamuoyu “30 yıl sonra tekrar başa döndük,” diyor. Siz de bu kanaatte olanlardan mısınız?
Hayır, 30 yıllık bir süreçten sonra olan bitenler tekrarlanmaz; malûm, tarih tekerrür etmez, tekamül eder, yani gelişerek ilerler; çok farklı bir yere gidiyoruz.
Anımsayın, 30 yıl öncesinin “Karda yürürken kart-kurt” söylencelerinden geldik bugünlere; hangimiz ya da kaçımız bugünleri bu boyutlarda yaşayabileceğimizi öngörebilmiştir?
Alınan yoldan daha fazlası, 30 yıl öncesinden bugüne alınan yolun ısrarıyla katedilecek; Ruhi Su, en karanlık günlerde “Sabahın sahibi var, sorarlar bir gün sorarlar” derken tam da bunları anlatıyordu…
Soru: Türkiyenin bir diğer sıcak gündemi çatışmalar. Çatışmalar Türkiyeyi nereye götürür?
Çözüme; ama çözümün ne ve nasıl olacağı; yani “pozitif” mi “negatif” mi olacağı; veya ezilenlerden yana mı ezenler için mi olacağı; bir mücadele sorunudur…
Bugünkü mücadele de bunun yanıtını aramaktadır; evet, evet bugünkü mücadele ile yarınımızın nasıl şekilleneceğine ilişkin soru(n)lara yanıt arıyoruz…
Ben, gelecek konusunda “Durum iyidir, çünkü mücadele sürüyor” diyenlerdenim; bu nedenle de Konfüçyüs’ün, “Geleceği bilmek istiyorsan geçmişi incele”; John Galsworthy’un, “Geleceği düşünmezsen, geleceğin olmaz,” sözlerine büyük değer biçiyorum…
Soru: Hükümetin çatışmalar karşısındaki tutumunu nasıl görüyorsunuz? Çünkü Erdoğan, “Operasyonlar durmaz sürer,” dedi…
Erdoğan’ın “operasyon” dediği askeri harekâtın da bir “fiziki”, ve daha da önemlisi bölgesel dengeleri ilgilendiren uluslararası ilişkiler sınırları var…
O sınırlara gelindiğinde, çok şey daha da farklı olacak…
Soru: Olası bir sınır ötesi operasyon olursa ne olur?
T.“C”, istediği sonuçları elde edemez.
Çünkü bir gün -ki o gün mutlaka kapımızı çalacak-, herkes Ataol Behramoğlu’nun, ‘Kızıma Mektuplar’ındaki şu dizelerin bilincine varacak: “Ona ‘haydi’/ Savaşa dediler/ Başkaca bir şey/ Söylemediler/ Aldılar köyünden/ Davulla, zurnayla/ Geride üç çocuk/ Bir eş ve bir ana/ Eline bir silah/ Tutuşturdular/ Ve karşılaştı/ Düşman ordular/Vurulup düştü/ İlk çatışmada/ Göğsünde bir oyuk/ Üç delik alnında/ ‘Ey bu topraklar için/ Toprağa düşen’/ Bir karış toprağın/ Var mıydı yaşarken?”
Soru: Türkiye ABD başta olmak üzere AB gibi ülkelerinden yardım istiyor ve alıyor da. “Bana yardım et yurttaşlarımı bombalayacağım, diyor. Bu savaş dilenciliğini nasıl yorumluyorsunuz?
Elbette “Evet” denilmesi, olumlanması mümkün olmayan bir şey bu…
Soru: Genelkurmay başkanı PKKyi beş defa bitirdik dedi. TSKnın başarısını insan öldürmekle ölçtü.
“Beş defa bitirdik” denilen bir şey altıncı defa da kendisini var ediyorsa bu efsanevi ‘Phoneix’ (‘Zümrüd-ü Anka’) Kuşu gibi, kendini küllerinden yaratıyor demektir…
Bu gibi mücadeleler, Pablo Neruda’nın, “Halkız biz hergün yeniden doğarız ölümlerle” diye betimlediği sonsuzluktur…
Yenilmeyen, yok edilemeyen bir halkın azmi, iradesi ve mücadelesinde somutlanan sonsuzluktur; gerisi laf-ı güzaftır!
Soru: Türkiyenin bir diğer sıcak gündemi de referandum. BDPnin de içinde bulunduğu kesim referandumu boykot edeceğini açıkladı. Kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?
İki gün önce Sibel’le birlikte kaleme aldığımız, “Ne ‘Şer’ ne de ‘Ehven-i Şer’!” başlıklı yazının bir bölümünde şunları demiştik:
Hayır; ‘N’ayır’lı, ‘N’evet’li Türk filmlerindeki oyunlara taraf olmanın hiçbir rasyonel gerekçesi yoktur!
Siz bakmayın; kendini Türkiye’de ‘liberal’, Avrupa’da ‘sosyal-demokrat’ hisseden Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın ‘Pakete ‘hayır’ demek 12 Eylül Anayasası’nı savunmak anlamına gelir,’ zırvasına!
Osman Can 12 Eylül’de ne yaptı bilmeyiz ama, AKP paketine ‘Hayır’ diyen devrimci-sosyalistler Evren darbesine karşı savaşarak 12 Eylül’e de, ‘Anayasa’sına da lafta değil, pratikte ‘Hayır’ dediler…
Ya liberaller mi? Hatırlıyoruz, siz de hatırlarsınız; onlar o günlerde ‘Anayasasız olmaktansa en kötü anayasaya sahip olmak hiç yoktan iyidir’ ehven-i şerciliğe sarılıyorlardı…
Bugün de ‘Yetmez ama evet’ diyerek yaptıkları aynı şeydir!
Devrimci-sosyalistlerin 12 Eylül Anayasası’nı savunmak gibi bir derdi yoktur; olmaz da… Bu konuda her söz abes ile iştigaldir…
Abes ile iştigal edenler; AKP ‘Taraf’lı liberallerdir; hani ‘ama’lı, ‘fakat’lı konuşma ve yaşamayı meslek edinerek, hep sağlarından medet uman siyasal kadavralardır! (Sahi, kaç kişidir bu ‘Taraf’lı liberaller? Kim(ler)i temsil ederler? İstanbul’un Beyoğlu’su dışında nere(ler)de bulunurlar? Şimdiye dek hangi taşın altına sokmuşlardır ellerini?)
‘Yetmez ama…’ mı diyorsunuz! 12 Eylül’ün izlerini silmek mi istiyorsunuz? Çok kolay: 12 Eylül’ün sebeb-i hikmetinin karşısına dikilirsiniz!
Bunu AKP’siz (Fethullah’sız) yapmaya; niyet ve cüretiniz var mı?
Varsa işte o zaman otoriterliğe karşı çıktığınızı söylemeye hakkınız olur; yoksa susun!
‘Yetmez…’ deyip, ardından ‘Evet’ diyen ‘aymazlık’; ‘Ne’yin, ‘Neden’ yetmez olduğunun ‘Niçin’i konusunda niye dut yemiş bülbüle dönüyor?
Neden ‘şer’ söylemini öne çıkarıp, ardından da ‘ehven-i şer’ ilan ettiğine itibar edilmesini istiyor!
Tuzu kuru liberaller; biz ne ‘şer’den, ne de ‘ehven-i şer’den yana değiliz…
Bu noktada tam da ‘Anayasa yapmak, hükümetin değil halkların edimidir,’ diye haykıran Tom Paine gibi düşünüyoruz…
Bunun için ‘Evet’e de Hayır… Hayır’a da Hayır…’ diyerek referandumu boykot etmek gerekiyor!
Boykot = boşa çıkarmadır; boykot egemen siyasetin ilüzyonlarını deşifre edip, başka bir şeyin mümkün olduğunun propaganda ve eyleminin örgütlenmesidir; bağımsız emekçi çizgisinin ortaya çıkartılmasıdır!
Ne ‘şer’ ne de ‘ehven-i şer’!
Ne ‘ulusal solcu’lar ne de ‘neo-liberaller’, ‘sivil toplumcular’!
Alayına isyan!
Evet, önümüzdeki “referandum aldatmacası” konusunda bizim tavrımız bu…
Bu duruşun coğrafyamızda her türlü ezilme/sömürü ilişkisine karşı duranlar açısından hayırlı bir ayrışmaya yol açacağı kanısındayız.
Söz konusu duruş, Kürt hareketini ve devrimci-sosyalist solu liberal sivil toplumculuktan ayrıştırarak yeni (ve daha sağlıklı) birliklere yönelmenin önünü açacaktır. Ve suyun batı yakasında iyi anlatılabildiği takdirde, Fethullah’çı kuşatma ile 12 Eylül Anayasası arasında sıkışmış emekçi kitlelerin hegemonik söylemden kopuşunu kolaylaştırabilir.
Soru: Liberal ve muhafazakâr kesim anayasa paketinden sonra statükonun boynuzlarından yakalanacağını daha özgürlükçü bir ortam için ortam yaratılacağı tezini işliyor. Bu tez doğru bir tez mi?
Bu mümkün mü? Yapılanlar, yapılacakların teminatı değil midir?
CHP ile AKP’nin icraatları, referandumdan sonra da yapacaklarının garantisidir; hepsi bu!
Bunun ne olduğunu Diyarbakırlılar’a, 4-C mağduru Tek-el işçilerince, İzmir’de CHP kurbanı Kent A.Ş. emekçilerine sorun; aldığınız cevap yeterince açıklayıcıdır!
Soru: Olası erken seçim ya da zamanında yapılacak genel seçimlerde solun, Kürtlerin, emekçilerin ve Alevilerin ittifakı mümkün mü?
Elbette; ancak devrimci bir tarzda olursa neden olmasın?
Kaldı ki, yukarıda da belirttiğim gibi, referandumda “Evet ile Hayır”a topyekûn “Hayır” diyen boykot cephesi sözü edilen imkânın da somut göstergesidir…
Soru: Türkiye Kürt sorununda bu sıcak ve yakıcı gündemlerden nasıl kurtulur. Çözüm önerileriniz nelerdir?
Öncelikle Kürtlerin Kürt olmaktan kaynaklanan kolektif hakların tümüne Türkler gibi sahip olmasının “olmazsa olmaz” olduğunun altını özenle çizip, unutmayarak; taktik açıdan öne çıkartılması gereken “demokratik geçiş talepleri” şöyle sıralabilir:
* Seçim barajının düşürülmesi/kaldırılması…
* Kürt konusunda kolektif/ bireysel haklara yönelik düzenlemelerin, konunun muhatapları ile doğrudan istişareyle yürütülmesi…
* Merkeziyetçiliğe karşı, onu dengeleyen yerinden yönetimin yerelleşme önlemlerinin hayata geçirilmesi…
* Para-militer ve militarist örgütlenmelerin doğrudan parlamento denetimine açılması…
* Pre-kapitalist ilişkilerin tasfiyesi; aşiret/ağalık sisteminin lağvedilmesi…
* Koruculuk sisteminin, tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılması…
* Operasyonlar sürecinde Kürt sivillerin uğradığı zararın tazmin edilmesi…
* Bir “Hakikât Komisyonu” kurularak kirli savaş sürecinde Kürtlere karşı işlenen suçların açığa çıkartılması, suçluların cezalandırılması…
* Kürt illerinde anadilde eğitim olanağı, ülke çapında gereken yerlerde anadilin öğretimi sağlanması…
* Koşulsuz genel af çıkarılması…
* Hasılı halkların kardeşliği için “Kürt Sorunu”nda Kürtler’in ne istediğinin temel politik eksen kılınması.
Bundan ötesi ise Socrates’in, “Bir şeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur,” sözündeki gibi, yolunu hayatın açacağı bir yöneliştir…
Son bir şey daha: Hayat geç kalanların cezasını bir şekilde verir…
17 Temmuz 2010 04:25:41, Çeşme Köy
N O T L A R
[1] Christian de Portzamparc.
[2] Christian de Portzamparc-Philippe Sollers, Görmek ve Yazmak, Çev: Cem İleri, Yapı Kredi Yay., 2010.
[3] Ernest Fischer, Sanatın Gerekliliği, çev: Cevat Çapan, Payel Yay., 2003.
[4] Stephen Lukes, “Political Ritual and Social Integration”, Sociology, 9: 1975, s.298-308.
[5] Gaston Bouthourl, Zihniyetler, çev: Semlin Evrim, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., 1975.
[6] Marc Levy, Özgürlük İçin, Çev: Ayça Sezen, Can Yay., 2009, s.74.
[7] De Certau, The Practice of Everyday Life, Univ. of California Press, 1984: 36-37.
[8] Salih El Kallab, “Türkiye’den Medet Ummanın Anlamı Yok”, Şark ül Evsat, 8 Temmuz 2010.
[9] G. Fuller, Yükselen Bölgesel Aktör, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Timaş 2008, s.320-321
[10] Sibel Özbudun, “CHP: Bildiğiniz Gibi…”, Newroz, Yıl:4, No:136, 1 Temmuz 2010.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s