TUNUS’TAN MISIR’A İSYANIN ÖĞRETTİĞİ


 
“yürümek iyiye, haklıya, doğruya
dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun
zapt etmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.(…)
tekrardaki mucize gülüm,
tekrarın tekrarsızlığı!”[1]
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan ve Tunuslu şair Ebul Kasım El Şabbi’nin, “İnsanlar hayatı seçtiğinde/ Kader bunu duyacak/ Karanlık dağılacak/ Zincirler kırılacak,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan müthiş bir alt üst oluşla yüz yüzeyiz.
Faik Bulut’un, “… ‘Tarih bitti, devrimler çağı kapandı’ diye dayatılan küresel ideolojinin ‘Üçüncü dünya halklarından bir şey çıkmaz!’ oryantalist bakış açısı boşa çıktı,” şeklinde yorumladığı yaşananlar, nasıl sonuçlanacak olursa olsun, bundan sonrasını köktenci biçimde etkileyip, biçimlendirecek.
 KUZEY AFRİKA’DAN ORTADOĞU’YA
 Yarıçapı genişleyen, daha da genişlemesi muhtemel tarihsel pratik, bir “dip sarsıntısı” ya da “ciddi bir deprem” olarak yorumlanmalıdır.
Robert Fisk’in, “Ortadoğu’da Amerika’nın dostlarının düşüşünü görmeyi bekliyoruz… Gelecek günler neye gebe, bilmiyoruz. Muhtemelen bu soruya sadece tarih cevap verebilir,”[2] dediği karmaşıklıktaki güzergâhta Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yayılan isyanların, nereye gideceği, nasıl biçimleneceği kestirilemese de, farklı bir yere gidildiği şüphe götürmez.
Emperyalizmin beslemesi halksız iktidarların, yani diktatörlüklerin; Saad Muhyu’nun ifadesiyle, “Obama, hemen hemen her konuda George W. Bush yönetiminin politikalarına dönmeye başladı,”[3]dediği koordinatlarda sarsılması, Batı için bir kâbustur…
Evet, bugün Ortadoğu ve Mağrip’te, cumhuriyet veya monarşi kılıfı altında hüküm süren diktatörlüklerin önemli bir bölümünün toplumsal meşruiyet tabanı çatırdıyor.
DİKTATÖRLÜK ÇİZELGESİ
ÜLKE
YÖNETİM BİÇİMİ
YÖNETİCİ
YAŞI
İKTİDARI
FAS
KRAL
VI. MUHAMMED
47
1999
CEZAYİR
BAŞKAN
ABDÜLAZİZ BUTEFLİKA
73
1999
TUNUS
BAŞKAN
Z. ABİDİN BİN ALİ
74
1987
LİBYA
ALBAY
MUAMMER KADDAFİ
68
1969
MISIR
BAŞKAN
HÜSNÜ MÜBAREK
82
1981
ÜRDÜN
KRAL
II. ABDULLAH
48
1999
SURİYE
BAŞKAN
BEŞAR ESAD
45
2000
SUUDİ ARABİSTAN
KRAL
ABDULLAH
86
2005
YEMEN
BAŞKAN
A. ABDULLAH SALİH
64
1990
Tunus’un “domino etkisi” yaratıp, sıradaki “taşları”, Ürdün, Sudan, Yemen, Cezayir ve Suriye ile Mısır’ı -farklı biçim ve görüntülerde- etkilemesi, hatta egemen senaryolar için “kontrol-dışı” durumları devreye sokması da “olasılıklar”dan birisidir.
Nasıl olursa olsun, isyan(lar)ın “diktatörlerin alaşağı edilebileceği” fikrini besleyerek; Ortadoğu’yu değiştirmesinin kesin olduğunun altı özenle çizilmelidir.
Ancak Hazım Sağiye’nin, “Tunus, Mısır, Cezayir veya Yemen; her ülke farklı biçimlerde değişimin girdabına girdi,”[4] dediği tablo konusunda; Özgür Mumcu’nun, “Şematik analizlerin ve kestirme tespitlerin zamanı değil. Dünyanın kadim merkezi Ortadoğu silkeleniyor,” genellemesinin analitik bir değeri olmadığını unutmamalıyız…
Görülmeli ve kavranılmalıdır ki, ‘Foreign Policy’nin, “Arap bölgesinde isyanlar, 1989’da Doğu Avrupa’da olduğu gibi, halkın tabanı ve gelişmişlik seviyelerine göre her ülkede farklı sonuçlanır”;[5]David Ignatius’un, “İsyan iyi hoş da peki ya sonra? Bir otokrat gitti, yenisi geldi mi olacak,”[6] uyarıları yanıtını aramaktadır.
O hâlde Robert Fisk’in, “Arap dünyası o kadar arızalı, sosyal ve siyasi ilerleme için o kadar mecalsiz ki, kaostan demokrasiye geçme ihtimali yüzde sıfıra yakın,”[7] uyarısının altını çizerek ekleyelim: Karşımızdaki gerçeğin “pusulasız isyanlar” kapsamında irdelenmesi mümkün bir “toplumsal patlama” olduğu; bunun ardında ise sürdürülemez kapitalist vahşetin yattığı unutulmamalıdır.
TUNUS İSYANI
İsrail parlamentosundan kovulan Filistinli Azmi Bişara’nın, “Tunus toplumu uzun zamandan beri devrime hazırdı; ateşlenmesi için bir gerekçe, fırsat veya bahane yeterliydi. Çünkü mevcut halk devriminin hedefi Tunuslu gencin kendini yakmasını protesto etmek değildi; tersine, isyan, politik taleplerle ortaya çıktı,”[8] dediği Tunus isyanına kadınların katılımı yüzde 40’lara vardı.
Bunun çok önemli bir gösterge olması yanında, Tunus’taki başkaldırının nasıl da özgürleştirici olduğunun somut verisidir…
Bu bağlamda “Tunus’tan Mısır’a patlak veren toplumsal ‘olay’lar, halkın, hem siyasi iktidar, hem de kendi gücü hakkındaki algısında köklü bir değişiklik yarattı. Halkın devleti ve iktidarı yıkarak bir yenisini kurmasıyla sonuçlanabilecek bir süreç başladı. Bu ‘olay’ oluşum hâlindeki bir devrimdir ama yarıda kesilerek söndürülebilir.
Bir devrimin ‘oluşum’ sürecini tamamlayabilmesi, toplumsal yapının, ekonomik, siyasi ilişkilerini, hatta egemen öznelliklerini, karşı çıktığı siyasi iktidarın yeniden üretilmesini engelleyecek biçimde dönüştürebilmesine bağlıdır.
Bu yüzden Tunus ve Mısır devrimleri benzer risklerle karşı karşıya. Her iki ülkenin egemen sınıfları, onların uluslararası ilişkileri, Hegel’in ünlü sözünü anımsatır bir biçimde ‘her şeyin aynı kalması için, her şeyi değiştirmeyi’ denemekle meşguller: ‘Değişim’ şart! Amaç, siyasi iktidarın günlük yaşamda, ekranlarda görünen biçimlerini, halkın öfkesini yatıştıracak biçimde değiştirerek, ekonomik ve kurumsal temellerini korumak. Bu yüzden Tunus ve Mısır devrimlerinin, oluşum sürecinde kesintiye uğrama olasılığı yüksek…”[9]
BİRİNCİ TETİKLEYİCİ: EKONOMİK DURUM
Ortadoğu ülkelerindeki isyanın arkasında baskıcı rejimlerin yanı sıra işsizlik ve yoksulluk var. Potansiyeli yüksek ülkelerde gelir dağılımı adaletsiz.
Arap ülkelerinde fakirlik sınırının altında yaşayan nüfus, toplam nüfusun yüzde 25-30’una ulaşmış durumda. Gençler arasındaki işsizlik oranı ise yüzde 40’lara varıyor.
ÜLKE
NÜFUS (milyon)
İDARE
İŞSİZLİK (yüzde)
YOKSUL NÜFUS (yüzde)
GSYH (milyar dolar)
TUNUS
12
Abidin Bin Ali 23 yıldır iktidarda
14
6
40
MISIR
82
34 yıldır olağanüstü hâl var
9.4
35
187
CEZAYİR
35
19 yıldır olağanüstü hâl
9.9
25
255
LÜBNAN
4.5
19 yıldır Hariri ailesi yönetiyor
9.2
30
56
Tunus’un içine düştüğü durumun sebeplerinden biri de uzun süredir uygulanan IMF programlarıdır. Uygulanan programların da etkisiyle resmî işsizlik oranı yüzde 14’e çıktı. Gençlik arasında ise bu oran yüzde 31’e ulaşmıştı.
İktidarın mevcut kaynakları kendi yandaşlarına aktarması, yeni zengin bir zümrenin oluşması tansiyonun yükselmesinde önemli bir diğer faktördür. Rejim, emperyalizmle ilişkilerini geliştirdikçe daha fazla yozlaşmış ve baskıcı karakteri belirginleşmişti.
Örneğin 11 milyon nüfusunun 600 bini işsizlik nedeniyle Fransa’da göçmen olarak yaşayan Tunus’ta işsizlik yüzde 14. Bunun üçte ikisi; 15-29 yaş grubu gençlerden oluşuyordu…
Yine 30 bin kişilik ordunun bulunduğu Tunus’un yaş ortalamasının 29.1’ken; ülkede toplam nüfus 10.4 milyondu.
Kişi başına düşen ulusal gelir 4.160 dolar. Enflasyon yüzde 4.5. Resmî rakamlara göre 350 bin işsizin 140 bini üniversite mezunudur!
Nihayet ayaklananlar, işsiz gençler ve orta sınıf… Gençler “işsizlikten”, orta sınıf “küresel bunalımın olumsuz etkilerinden”, Başkan Zeynel Abidin Bin Ali ve ailesinin “yolsuzluklarından” ayaklandılar. Ayaklanmanın kıvılcımını VikiLeaks’ın, Bin Ali ailesinin yolsuzluklarına ilişkin bir ABD gizli belgesi çaktı!
İKİNCİ TETİKLEYİCİ: YOLSUZLUK
Fehmi Hüveydi’nin, “Tunus’ta ‘devrim’ yaşanmasaydı, Arap dünyasında yöneticilerin yolsuzlukları hiçbir zaman su yüzüne çıkarılamazdı,”[10] diye betimlediği tabloda Bin Ali ailesinin “mafyavari” tavırlarının isyanın en büyük sebeplerinden biri olduğu konuşuluyor.
Devlet başkanı ile eşinin mafya tarzı yolsuzluk ağı kurarak ülkenin tüm kaynaklarını ailece yağmaladıkları ve büyük bir servete sahip olduklarına dikkat çekiliyor. Evlenmeden önce kuaförlük yapan “First Lady” Leyla Trabelsi’nin düşük gelir ve eğitim seviyesine sahip bir aileden geldiği, evlendikten sonra ise ailesi ve akrabalarının türlü yolsuzluklarla Tunus’un en önemli şirketlerinde büyük hisse sahibi oldukları belirtiliyor.
Konuya ilişkin olarak Wikileaks’in sızdırdığı ABD’nin Tunus Büyükelçisi tarafından merkeze geçilen, “Tunus’ta Yolsuzluk: Senin Olan Benimdir” başlıklı gizli belgede de şöyle denilmekteydi:
“Tunuslular Leyla Trabelsi ve ailesinden nefret ediyor. Leyla Trabelsi, 1992’de Zeynelabidin bin Ali ile evlenmeden önce eğitim seviyesi düşük bir aileden gelen bir kuafördü. Fakat First Lady olduktan sonra ailesiyle birlikte Tunus’un en önemli şirketlerinde hisse sahibi oldu. Tunus iş dünyası evlilik yoluyla mutlaka bin Ali bağlantısına sahip. Bin Ali ve ailesi Tunus halkının öfkesini çekiyor.”
Özetle “Tunus’un devrik devlet başkanı tam da İran şahının kaçış yıldönümünde ülkesini terk etti. Tunus ve Bin Ali’nin kaçışıyla ilgili yayımlanan haberler arasında ‘Le Monde’ ilginç bir konuyu gündeme getirdi. Bin Ali ailesi, yanlarında 1.5 ton külçe altınla ülkeden kaçmış. Bin Ali’nin eşi Leyla Trabelsi, değeri 45 milyon Avro olan bu altınları bankadan alıp ülkeden çıkarmıştı…”[11]
Ortadoğu’da önemli bir finans haber sitesi olan http://www.nuqudy.com da, çeşitli finans kaynaklarına dayanarak Bin Ali’nin yurtdışındaki özel bankalarda bilinen nakit 1.5 milyar dolarlık bir servetinin bulunduğunu açıkladı.
Nihayet “Ali Baba kaçtı… Ya Kırk Haramiler?” vurgusuyla Hüseyin Baş’ın eklediği üzere: “Tüm özgürlüklerin rafa kaldırıldığı Tunus’ta insanların 23 yıldan bu yana ülkenin canına okuyan Bin Ali’nin dikta, polis, soygun ve talan rejimine artık yeter diyerek canları pahasına sokaklara dökülmesiyle göz açıp kapayana kadar bu rejim yerle bir oldu.”
Özetle Tunus’taki “Ayaklanmayı patlatan asıl nokta, toplumsal öfkenin birikmesiydi. Buradaki öfke, sadece ekmek kavgasından kaynaklanmıyor. Sokaklara inenler ve güvenlik güçlerinin kurşunuyla ölenler aç değillerdi. Fakir ve orta sınıfların bir karışımıydı. Hatta evlatları adalet ve özgürlüğe inanan iyi durumdaki sınıflardan insanlar da vardı.”[12]
Yani isyan ezilenler için ekmek, herkes için özgürlük ekseninde biçimlendi ve yoğun yolsuzluklara itirazı örgütledi.
Bu elbette küçümsenmeyecek bir durum; ancak Tunus’taki rejimi ayakta tutan iç ve dış mutabakatlar sarsılsa da, yıkıldığını söylemek için çok erkendir.
Evet, halk ayaklanmasının diktatörü sürgüne yollamasına karşın eski rejimi ve kadroları tasfiye edemediği “sır” değildir.
Yani yaşanan, en azından şu aşamada otokrasiden, totalitarizmden kurtuluş anlamı taşımıyor.
Çünkü “Şu anda Tunus’ta her şey yerli yerinde! Bir tek Ali eksik… Otoriterliğin esas banisi, hamisi, muhafızı ortada: Sömürge devleti,” diyen Koray Çalışkan’ın uyarısı haklıdır…
Buna eklenmesi gereken bir şey daha var ki, o da şudur…
17 Ocak 2011 tarihli ‘El Pais’te yer alan bir haberin başlığı şöyle: “Ordu, Bin Ali’nin düşmesine müsaade etti!”
Haber şöyle devam ediyordu: “Genelkurmay Başkanı, Bin Ali’ye ‘Sen bittin!’ dedi…”
Evet Bin Ali bitti; ama sistemi ayakta tutan ordu?
“OLAN” NE?
Zeynelabidin Bin Ali döneminde, yaklaşık 30 bin kişinin siyasi tutuklu ve mahkûm olarak cezaevlerine kapatıldığı Tunus’ta “olan”; her şeyden önce ekonomik nedenlerin tetiklediği bir isyandır.Özellikle yoksul ve öfkeli gençlerin “ekmek kavgası”dır.
Kuşkusuz sokaklarda sergilenen tepkiler ekonomik ve sosyal sıkıntılardan kaynaklanıyordu, ama önemli bir neden de, bin Ali’nin baskıcı rejimiydi. Talep edilen şey, “ekmek”le beraber “özgürlük”tü.
Ama…
“Ama” konusunda Sami Kohen, “Bin Ali rejiminin devrilmesiyle devrimin ilk etabı gerçekleşmiş oldu. Şimdi beklenen şey, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, demokratik bir yönetimin kurulması ve aynı zamanda yeni rejimin ekonomik sıkıntıları ve sosyal dengesizlikleri giderecek politikalar uygulamasıdır.
Son yıllarda Doğu Avrupa’da halk hareketiyle devrilen rejimlerin yerini alan yeni yönetimlerin her zaman beklentileri yerine getiremediği görülmüştür.
Otoriter rejimlerin devrilmesi kuşkusuz tarihi bir dönüm noktasıdır. Ancak “devrim” sadece bir yönetimin alaşağı edilmesinden ibaret değildir. Sistemde beklentileri karşılayan siyasal, ekonomik ve sosyal değişimin hayata geçirilmesidir. Bu ise uzun ve çetin bir yoldur.
Tunus şu anda bu yolun henüz başındadır…” kaydını düşmeden edemiyor…
Aynı konuda Tunus Büyükelçiliği görev süresi 1 Kasım 2010’da bitip, emekli olan Naci Akıncı, “Tunus’ta ordu, halk hareketine engel olmayarak ve halka karşı ateş açmayı reddederek dolaylı destek vermiştir. İsyanın demokrasiye açılacak bir devrime dönüşebilmesi ise zaman alacak,” sözleriyle bir diğer kayd-ı ihtiyatın altını çizerken; durumu en iyi özetleyen Ergin Yıldızoğlu’nun şu tespitleridir:
“Tunus devriminin ilk raundu bitiyor. Devrimin, yeni bir hamle ile ikinci raundu başlatabilmesinin koşulları ise giderek tükeniyor, zaman Tunus devriminden yana işlemiyor…
Tunus’ta, vurgu devrimden, istikrar ve kaosu önleme söylemine kaymış gibi görünüyordu.
Kavramsal düzeyde de bu devrimin, liberal demokrasinin sınırları içinde kalmasına özellikle dikkat edildiğini, ‘Yasemin’ nitelemesiyle, malum renkli devrimlerle aynı kategoriye konularak ufkunun kapatılmaya çalışıldığı da görülüyordu. Hâlbuki karşımızdakinin, şimdiye kadar ölenlerin sayısının 200’e ulaştığına bakarak, ‘kansız bir devrim’ olduğunu söylemek olanaklı değil. İkincisi, özellikle Bin Ali’nin ailesinin mallarına, devlet dairelerine yönelik yağma ve yakma olayları, devrimin alt sınıfların mülkiyet, servet nefretini de içerdiğini gösteriyordu. Şimdi gözlerden saklanmaya çalışılan, bir proleter kalkışması ‘olayı’yla karşı karşıya olduğumuzdur.
Eğer kendimizi liberalizmin fantezi dünyasından kurtarabilir ve bu gerçeği görebilirsek, şu iki sonuç kaçınılmaz olur. Birincisi Tunus egemen sınıfının, güç ilişkilerinin ayakta kalabilmek için ürettiği siyasi yapılanmanın, bu ilişkiler yerinde durduğu müddetçe değişmesi olasılığı yoktur. Bu siyasi yapılanmanın günlük yaşamdaki belirtileri kimi yeni özellikler kazanabilir, ‘ilahlara kimi kurbanlar’ verilebilir ama özü değişmeden kalacaktır. Burada, niyetleri aşan bir ‘yapısal belirlenme’ ilişkisi söz konusu.
İkincisi, bu isyanın bugünkü hâliyle, bu güç ilişkilerini parçalama şansı yoktur. Devrimler olurlar, ama eğer kendi siyasi öznelerini ve programlarını üretemezlerse, enerjileri tükenir, geri çekilirler. Devrimi, bazen yavaş ilerleyen, hatta yıllarca sürebilen, bazen de halkın üzerine bir giyotin bıçağı gibi inen bir karşı devrim izler. Tunus devriminin kendi öznesini ve programını henüz yaratamadığını görüyoruz. Bu yüzden birinci raunt kapanırken kötümser olmak için oldukça neden var. Ama güç ilişkilerinin temsilcilerinin, bu durumun rahatlığıyla birbirleriyle didişirken, devrimin bu açığını kapama olasılığı da yok değil.”[13]
“DEVRİM Mİ?”
“Tunus Devrimlerden Devrim Beğenmek” başlıklı yazısında Foti Benlisoy, “Tunus’ta yaşananlar bir ‘devrim’ sayılabilir mi? Bu soruya ‘hayır’ cevabını verenlerin sayısı bir hayli fazla bugünlerde. Elde mezura, Tunus ayaklanmasının kafalardaki ‘ideal’ devrim ya da isyan modellerine uyup uymadığı ölçülüyor sanki. Devrimlerden devrim beğenemiyoruz bir türlü. Tunus’ta yaşananlar, kimilerine göre müesses nizam temsilcilerinden birinin yerini bir diğerine bırakmasından başka bir sonucu olmayan bir ‘sosyal patlama’, hatta ‘galeyan’dan ibaret…” derken kavramların alt üst edilmesine göz yummayan bir netlikle şimdi çekinmeden “Tunus devrim mi oldu?” sorusunu yanıtlamamız gerekiyor…
Tunus’taki ayaklanma, “sosyal patlama”, hatta “galeyan” ne derseniz deyin; kim tarafından gerçekleştirilmiş olursa olsun, çok önemlidir; yığınları hareketlendirmesiyle de eskisinde daha hayırlıdır…
Yıldırım Türker’in, “Tunus halkı, yörenin bütün baskı altındaki halklarına derin bir nefes aldırdı diktatörü kaçırarak,” dediği gibi, radikal sosyalistlerin da buna hiçbir itirazı yoktur; olamaz da…
Ancak itiraz ettiğimiz -ayaklanma, “sosyal patlama”, hatta “galeyan” ne derseniz deyin-; yaşananın bir “devrim” olarak ambalajlanmaya kalkışılmasıdır…
Hayır; her isyan devrim değildir; olamaz da…
Marksistler için devrimin ne olup olmadığına dair bir tartışmaya gerek var mı?
Hem de ana akım medyadan Erdal Güven, “Rejimin karakteri değil, sadece figürleri değişiyorsa, hani nerede kaldı ‘devrim’ o zaman? Her isyandan ‘devrim’ çıkmaz,” derken…
Evet, evet Tunus’ta olan, bir devrim değil başkaldırıdır; oluşum hâlindeki bir devrim sürecidir…
“İsyanların nedeni, gerçekten de diktatörlüklerden, yolsuzluklardan bir cendere gibi halkı sıkan baskılardan duyulan hoşnutsuzluklardır.
İç ve dış güçlerin derdi isyana hâkim olabilmektir.
İsyanlar kendiliğinden olur. İsyanların nedenleri hoşnutsuzluklardır. Devrimler ise bu kendiliğinden hareketlerin, isyanların bilinçli bir önderlikle yeni bir düzene doğru yönlendirilmesidir.
Tunus’ta, Mısır’da böyle bir devrim ufukta görünüyor mu?
En azından şimdilik hayır.
Görünen, iktidardaki siyaset erbabının, sınıf ve tabakaların durumlarını korumak için safra atmaya başladıkları, dış güçlerin de isyanı kendi statükolarını bozmayacak bir yönetime kavuşturmaya çalıştıklarıdır.
Kısacası ufukta bir devrim görünmüyor.”[14] Yaşanan, olsa olsa, oluşum hâlindeki bir devrim sürecidir
Tam da bu noktada İbrahim Varlı’ya itirazında;[15] “Biraz heyecan duyun yahu! İslâm korkusunu bir kenara bırakıp içinizdeki devrim heyecanını özgür bırakın. Kaldıysa eğer böyle bir heyecanınız!” diye ‘Taraf’ sayfalarından haykıran Roni Margulies’e bir zamanlar ihtiram duruşunda bulunduğu Tony Cliff’in dediklerini anımsatalım yeter…
“YALAN”A SARILANLAR VE GERÇEK(LER)
Tunus’ta “olanlar”a ilişkin olarak, “Yasemin Devrimi’nde Tunus’ta olmak vardı,” vurgusuyla, “Bir devrim nostaljisi nedeniyle değil, laboratuarda bir deneyi izlemenin heyecanıyla derin gözlemler için orada olmak,” diye ekleyen Nabi Yağcı’ya sormadan geçmeyelim: Nepal’de olmak ister miydiniz? Nepal Devrimi sizi heyecanlandırıyor mu? “Hayır”sa neden?!
Siz, “sizi heyecanlandıran şeyin”, “demokrasi”yi mi getireceğini zannediyorsunuz?
Bu konuda çok uzun bir zamana ihtiyacınız olmayacak?!
Sonra “Arap dünyasında tek adamlı, tek partili otoriter modernleşme modellerinin iflası açıkça görülüyor,” diyen Oral Çalışlar; veya “Tunus Arap dünyasındaki tek ‘Jakoben cumhuriyet’ modelidir… Diktatörler çağının sonu geldi,” diye ekleyen Taha Akyol’a gelince…
“Otoriter modernleşme” veya “Jakoben cumhuriyet” modeli dediğiniz şey ne “modernleşme”dir ne de “Jakobenizm”… Bu bal gibi emperyalizm işbirlikçiliğidir…
Karaya oturan emperyalist beslemeleridir…
Asıl vurgulanıp, öne çıkarılması gereken de budur; burasıdır!
Hatırlayın!
18 Aralık 2010 günü IMF’nin “sosyalist” Başkanı Dominique Strauss-Kahn, Tunus’a ziyareti sırasında Bin Ali’yi ekonomi politikalarından ötürü kutlayarak, burada kabul edilen ekonomi politikasının gelişmekte olan çok sayıda ülke için en iyi model olduğunu savunmuştu. Oysa küresel ekonomik krizin de etkisiyle bu “model” çoktan çökmüştü. Bu rejimin destekçileri arasında ABD ve AB de vardı!
AB’yi, ABD’yi savunanlar bu konuda diyeceğiniz bir şey yok mu?
Devam ediyorum…
“Paris, Tunus’ta halkın yükselen öfke ve acı çığlıklarını duymak yerine diktatörü desteklemeyi tercih etti,” vurgusuyla ekliyor Patrick Baudouin: “İnsan haklarının savunucusu olmakla övünen Fransa, bir süredir küçülmekte olan itibarına ender olarak bu kadar ters düşmüştür. Fransa yirmi yıl boyunca, Tunus’ta günden güne daha baskıcı ve yozlaşmış bir hâle gelen diktatörlüğün yaptıklarına gözlerini kapatmayı tercih etti. Tunuslu muhaliflerin, gazetecilerin, sendikacıların, avukatların, insan hakları savunucularının yardım çağrılarına kulaklarını tıkadı. Daha da kötüsü, en ufak bir kınamadan kaçınmakla kalmayarak, otokrat Zeynel Abidin Bin Ali’ye demokrasi madalyaları takmaktan da geri kalmadı.”[16]
Devam edelim…
Bunlar yetmezmiş gibi “Eski sömürge gücü Fransa, hazırlıksız yakalanmanın da ötesinde; ‘isyancıları bastırmak için’ Bin Ali’ye yardım(!) niyetine -kolonyalizm şablonlarını çağrıştıran bir aymazlıkla- ‘Fransız güvenlik güçlerini’ Tunus’a çıkartmayı önerdi.
Avrupa’nın ezber bozan bu ayaklanmaya verdiği tepki genel bir, ‘Bu da nerden çıktı?’ şeklindeydi.
‘Yasemin Devrimi’, Avrupa’nın Müslüman dünyası nezdindeki ‘çifte standartlarını’ sergilemek açısından dört dörtlük bir turnusol testi oldu.”[17]
Yani “Tunus’un eski sömürge gücü Fransa ile birlikte AB diplomasisi; ‘Yasemin Devrimi’ne hazırlıksız yakalandı…”[18]
Ayrıca BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, Tunus’taki gelişmeleri üzüntü ile izlediğini söylerken; eklenmesi gereken başka artılar da var:
‘El Cezire’den Marwan Bişara’ya göre, Bin Ali, kelimenin tam anlamıyla bir baskıcıydı; diktatörün yönetimindeki Tunus ABD ve Avrupa ile stratejik konularda işbirliği yaptığı için “eleştiri oklarından” kurtulmuştu…
Yine ‘El Cezire’den El Şabi de, Tunus’ta 200 kişinin sadece sosyal hak talep ettikleri için yargılandığı 2004’te Devlet Başkanı Bin Ali ile görüşen ABD Başkanı George Bush’un Tunus’un terörle mücadelede gösterdiği işbirliğinin, basın özgürlüğü reformlarının ve hür ve adil seçimlerden övgüyle söz ettiğinin unutulmaması gerektiğini ifade ederken; yine benzer sıcak bir mesajı Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de 2008’de verdiğini, ülkede çok ağır insan hakları ihlâlleri yaşandığı sırada, Fransız liderin özgürlükler alanında atılan adımlardan övgüyle söz ettiğinin altını çizdi.
Nihayet “Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler diğer Araplara, ‘İşte model Arap ülkesi’ diyerek Tunus’u gösteriyordu. Kadınların göstermelik de olsa sosyal hayata katılımı, terörle mücadelede işbirliği ve laiklik konusunda öve öve bitirilemeyen Tunus’ta ne medyaya baskılar, ne işsizlik, ne de yolsuzlukların sözü ediliyordu,” diyen Ayşe Karabat’a, AB ve ABD şakşakçısı liberallerin, muhafazakârların verebileceği bir yanıt var mı?
“GELECEK” (Mİ?)!
Tunus’ta devlet başkanı Zeynelabidin Bin Ali’nin devrilmesine yol açan halk isyanının ardından ordu “devrimi” koruma sözü verirken ABD’den de demokratik reform sürecine destek vermeye hazırız mesajları gelmeye devam ediyor.
Devrik devlet başkanı Bin Ali’ye destek vermeyen Tunus ordusu “devrimi” koruma sözü verdi. Tunus Kara Kuvvetleri Komutanı Raşid Ammar 24 Ocak 2011’de, başbakanlık önünde toplanan kalabalığa açıklamasında, ülkede siyasi bir boşluğun diktatörlüğü geri getireceğini belirterek devrimi koruma yemini edip, “Bizim devrimimiz, sizin devriminiz. Gençliğin devrimi, boşluk çağrısı yapanlar tarafından istismar edilebilir ve yitebilir. Ordu, devrimi koruyacaktır,” dedi.
Denilebilir ki emperyalizm, Tunus laboratuarında “yeni yönelimleri”ni test etmeyi deneyecektir.
Yani ABD, “özgürlük-demokrasi” kisvesi altında bölgedeki figüranları yenileriyle değiştirme operasyonlarını devreye sokacaktır.
Evet, Tunus’taki ayaklanmayı ABD çıkarmadı ancak bu fırsattan istifade ederek hem Afrika’da hâlâ güçlü ilişkileri olan Fransa’yı devre dışı bıraktı hem de iyi ilişkiler içinde olduğu ordu aracılığıyla muhalefet eden kesimleri küçük lokmalar hâlinde sisteme yeniden dahil etmeyi başardı. Ayrıca Tunus üzerinden Kuzey Afrika’ya daha derinlemesine nüfuz etme imkân ve olanaklarını elde etmiş oldu.
Örneğin halk isyanının yansımalarına ilişkin tartışmalar sürerken ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley ülkesinin Tunus’taki değişimin genişlemesini ve derinleşmesini görmeyi ümit ettiği ifade ederken; yine Tunus’un ABD Büyükelçisi Gordon Gray ise ‘El Cezire’ye ülkede yaşananları şöyle değerlendirdi: “Demokratik ifade süreci işliyor. Bu yeni bir olgu ve insanlar fazla bir deneyimleri olmadan bunu yapıyor…”
Tabii bu işin bir boyutu; ötekine gelince; Tunus’ta 1997-2001 yılları arasında büyükelçilik görevinde bulunan Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı, Tunus Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin bin Ali’nin ülkeyi terk etmesi ile sonuçlanan olaylar sonucunda, Müslüman Kardeşler ve El-Kaide gibi radikal dinci grupların güçlenebileceğini ve laik yaşam anlayışından uzaklaşılabileceğini belirtirken; Bahadır Selim Dilek de şunları ekliyor:
“Tunus’ta 23 yıldan bu yana devlet başkanlığı koltuğunda oturan Bin Ali’nin ülkeyi terk etmek zorunda kalmasının açtığı yeni dönemin hangi yöne evrileceği merakla izlenirken; ülkenin İslâmcı bir yönetimin eline geçmesi de bir olasılık.
Çünkü Tunus’ta özellikle Mısır ve Sudan ile ilişkili güçlü İslâmcı yapılar bulunuyor.
XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Mısır kaynaklı Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) örgütünün etkisinin hissedilmeye başlandığı Tunus’ta, 1980’li yıllardan itibaren Arap dünyasında ‘neo-İhvancı’ olarak adlandırılan gruplardan İslâmi Yöneliş Hareketi (Nahda), siyasal sistemde güç kazanmaya başladı. Nahda lideri Raşid Gannuşi o günlerden bu yana Tunus’taki yönetimlerin öncelikli hedefi konumunda kaldı, ancak tabandaki gücünü korudu…”
Tam da bu noktada İslâmcı lider Raşid Gannuşi, kendisine “yeni Humeyni” yakıştırması yapanlara; “Ben” yanıtını veriyor, “bir Humeyni değilim. Bizde molla/din adamları sınıfı yok. Tunus bir İran değil. Humeyni’nin düşüncelerini de paylaşmıyorum. Benim düşüncelerime en yakın siyasi parti, Türkiye’de iktidarda bulunan AKP!”
Böylesine çok bilinmeyenli bir denklemin ortasında Emin Alper’in, “Yönetici elit, güçten eşit derecede pay aldığı sürece eski rejime sıkı sıkıya bağlıdır ve onun çözülmemesi için elinden geleni yapar,”[19] saptamasının altını özenle çizerek aktaralım:
i) “Mevcut tabloda herhangi bir muhalif liderin kitleleri sürüklemesi zor. Sonuç olarak ‘gerçek muhalefet’ ittifak kurup değişim sürecini zorlamazsa ‘devrim’ bir seraba dönüşebilir. Sömürgeciliği bitiren süreçteki gibi tüm bölgede siyasi kurtuluş için arzulanan ikinci intifada da hayal olur.”[20]
ii) “Bin Ali’nin devrilmesi üzerine ortalığı saran ‘Arap dünyasında devrim rüzgârı’ yorumları gerçeği yansıtmıyor. Ufukta pırıl pırıl demokrasiler görünmüyor. Her devriliş bir devrim değildir. Geleceğin Tunus’a gerçekten bir sosyal ve ekonomik dönüşüm, ileriye doğru bir atılım getirip getirmeyeceği hiç belli değildir.”[21]
YAYILAN TUNUS’UN ETKİLERİ
Tunus’taki “Yasemin Devrimi” henüz tamamlanmadı; ama Devlet Başkanı bin Ali’nin devrilmesine yol açan “halk hareketi” daha şimdiden birçok Arap ülkesinde insanların kendi hükümetleri aleyhinde sokaklara dökülmesini tetikliyor.
Cezayir’den Ürdün’e, Mısır’dan Yemen’e kadar birçok ülkede göstericiler, Tunus’ta olup bitenleri örnek olarak gösteriyor ve dünyaya “şimdi sıra bizde” mesajını vermeye çalışıyor.
Bunun böyle olmasında şaşırtıcı bir şey yoktur. Çünkü Tunus domino etkisi yapmasa da Mağrip’ten Maşrık’a diktatörlere koltukların gidici olduğunu hissettirdi.
Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’yi deviren isyanın ardından gözler sıradaki diktatörü ararken devrim özleminin sokağa yansıdığı 5 ülke öne çıktı: Mısır, ardından Yemen, Cezayir, Ürdün ve Suriye. Bunların çoğunda dış payanda olmadan zorbalık ve sıkıyönetimlerle perçinlenmiş koltukların ebediyen yaşama şansı yok.
Kolay mı? Sadece bu 5 ülke değil mağrip ve maşrıkta sömürgecilerin aileler veya askerler üzerinden dizayn ettiği iktidarlar artık halkların sırtında çekilmez yük. Tunus en azından herkese bu yükler atıldığında kızılca kıyametin kopmadığını gösterdi.
Domino etkisi olmasa da zorbaların birlik ve düzeni koruyup İslâmcıları engelledikleri bahanesi ellerinden alındı. Bir kere koltuklar gıcırdadı ve diktatörlerin keyfi kaçtı. Tunus’un bakiyesi de bu.
Kaldı ki ‘Düstur’un başyazısında, “Tunuslaşma olgusu, gün geçtikçe Arap dünyasını sarıyor. Fakat kendi vatanında henüz sonlarına gelmeyen bu olgu, diğer ülkelerde de yakın vadede zaferle sonlanmaya aday görünmüyor. Bu ülkeler, işsizliği, fakirliği, yolsuzluğu ve despotluğu protesto edenlerle kaynıyor”;[22] Diyab Ebu Jahjah’ın da, “Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi yerlerde dahi Arap rejimleri titriyor ve Arap halkı kabına sığmayan bir hareketlilik içinde. Bu devrimci canlanma bütün Arap dünyasında geçerli,”[23] saptamasını yaptığı koordinatlarda Devlet Başkanı Zeynelabidin bin Ali’nin ülkeden kaçmasıyla sonuçlanan süreci tetikleyen olayın benzerleri Cezayir ve Mısır’da da yaşandı.
Tunus’ta bir genç, son geçim umudu olan tezgâhı da elinden alınınca kendini yakarak intihar etmeye çalışmıştı. Sebze satıcısı Muhammed Buazizi kendisini yakmaya çalıştıktan birkaç hafta sonra hayatını kaybetmişti. Cezayir’de 5 gün içinde 4 kişi kendini yakmaya kalkıştı.
Mısır’da da benzer bir eylem 17 Ocak 2011’de gerçekleşti. Söz konusu olayda bir genç, parlamento binası önünde kendisini yakmaya çalıştı.
Yine Tunus’ta 8 Ocak 2010 günü meydana gelen işsizliği protesto gösterilerinde çıkan çatışmalarda 4 kişi hayatını kaybetti, 6 kişi de ağır yaralandı. Muhalefet kaynakları, 20 kişinin kurşunla öldüğünü duyurdular. Cezayir’de de hükümetin şeker ve yemeklik yağı yüzde 41 oranında ucuzlatacağını açıklaması protestoları dindirmeye yetmedi. Cezayir İçişleri Bakanı olaylarda 3 kişinin öldüğünü, 800’den fazla kişinin yaralandığını ve bin kadar kişinin de gözaltına alındığını duyurdu.
Örneğin Cezayir’in Bukhadra şehrinde, belediye binasının önünde kendini ateşe veren bir kişi öldü. El Haber gazetesine göre, Muhsin Buterfif, iş ve konut istediği belediye başkanıyla görüştükten sonra üzerine benzin dökerek kendisini ateşe verdi.
Yemen’de ise, öğrencilerin hükümeti protesto gösterilerine öncülük eden kadın eylemci Tavakul Karman’ın gözaltına alınması üzerine gazeteciler eylem yaptı. Tunus’ta devlet başkanını iktidardan indiren gösterilerden ilham aldığı belirtilen gazeteci Tavakul Karman’ın, Sanaa Üniversitesi’nde 2 protesto gösterisine öncülük ettiği, ardından eşiyle birlikte gece evine dönerken gözaltına alındığı öğrenildi.
Nihayet Mısır’da da, 18 Ocak 2011 tarihinde kötü yaşam koşullarını protesto etmek isteyen iki kişinin daha kendini yakması sonucu ülkede kendini yakarak öldürme girişiminde bulunanların sayısı 3’e çıktı.
NİHAYET MISIR
Olayların çok öncesinde “Mısır’daki sözde demokrasi, ancak halkın süreci sahiplenmesiyle gerçek demokrasiye dönüşür. Ülkede basın ve muhalefet partileri bile rejimle anlaşma peşinde koşarken, seçimler diktatörlüğü gizlemeye hizmet ediyor,”[24] diye haykıran Nevval El Saadavi’nin ifade ettiği “oyuna” ilişkin olarak Fehmi Hüveydi de şunlara dikkat çekiyordu:
“Kahire-Washington ilişkilerinde kural şu: ABD planlıyor, Mısır uyguluyor. Mısırlı yetkililer, Amerikan politikasında ‘eksen rol’ oynadıklarını ve Mavi Marmara olayından yararlandıklarını itiraf etmekten çekinmiyor.”[25]
Gerçekten de Arup Muharci’nin, “30 yıllık olağanüstü hâlin korkutucu bir polis kültürü doğurduğu Mısır’da, Mübarek diktatörlüğü ABD’den hâlâ destek alıyor,”[26] dediği tabloyu “Mübarek’in ABD destekli kukla hükümeti”[27] yaratıyordu…
Sonra, Tunus’un sarsıntılarıyla bir “korku duvarı” düştü… Yaşananlar bu bakımdan tarihi bir “an”dı…
Mısır’ı o ana getiren emperyalizmin işbirlikçisi despotik iktidar ve yarattığı devasa yoksulluk ile umutsuzluktu…
Nüfusun yarısının günde 3 liraya talim ettiği 73 milyon nüfusu bulunan Mısır’da 2010 yılında, yani sadece 12 ay içinde, kaç kişi hayatına kast etmiş olabilir? 300? 5 bin? 10 bin?
Sıkı durun: En az 104 bin kişi… Üstelik de resmî verilere göre… ‘Kayıtdışı’lar, ölüm nedeni anlaşılamayanlar, kayıplar dahil değil bu rakama. Mısır Enformasyon Merkezi’nin açıkladığı verilerden bir de ayrıntı: İntihara kalkışanların yüzde 67’si 15 ila 25 yaşında!
Yaklaşık 1 milyon km2 yüzölçümü, 84 milyon nüfusu olan Mısır’da nüfus artışı yüzde 1.7’dir. Nüfusun yüzde 90’ı Sünni Müslümanlardan oluşmaktadır. Gerisi Hıristiyan.
2004 yılından beri Mısır, ABD ve İsrail arasında Nitelikli Sanayi Bölgesi kurulmuştur. Bu bölgede üretilen ürün maliyetlerinde yerli girdi oranı yüzde 35 ve İsrail’den ithal edilen girdilerin yüzde 10.5 oranında olması hâlinde bu ürünlerin ABD’ye ihracında gümrük vergisi uygulanmamaktadır.
2008 tarihi itibarıyla 106 milyar dolar GSYİH’si olan Mısır’da kişi başına milli gelir 1.500 dolar civarındadır. İşsizlik oranı yüzde 9.1’dir…
Bu tabloda Fehim Taştekin’in işaret ettiği üzere, “Ekmek, iş ve özgürlük gibi objektif etkenlerle mobilize olan gençlik, risk alamayan klasik muhalefetin üzerindeki ölü toprağını attı. Devrim olur ya da olmaz, Mübarek’in bileti kesildi. ABD de Mübarek’le yolun sonuna geldiğinin farkında. Ama ABD bir süredir Mübarek sonrasına hazırlansa da isyana hazırlıksızdı. Tabi isyan sırasında Genelkurmay Başkanı Sami Enam’ın Washington’da olmasını da not etmeli.”
Çünkü Cengiz Çandar’ın, “Son günlerde Mısır’ı sarsan, adeta ‘halk ayaklanması’ niteliğindeki büyük kitle gösterileri, hem Mübarek’in koltuğunu sallıyor hem de Amerika’nın Mısır’daki ‘prestiji’ni” uyarısını ve İsrail’in “itirazı”nı dile getirdiği koordinatlarda Mısır-ABD ilişkisine, çok ama pek çok dikkat edilmelidir…
Arap Reform Girişimi Direktörü Basma Kodmani, “Mübarek sonrası dönemi ordu şekillendirecek,”[28] derken kolay mı?
Mısır ordusu 480 bin askere sahip ve ABD’den her yıl 1 milyar 300 milyon dolar yardım alıyor…
Aralık 2007 tarihinde Kahire’deki büyükelçilikten Washington’a gönderilen belge, ‘ABD Uluslararası Gelişim Ajansı’nın (USAID) Mısır’daki demokrasi yanlısı gruplara 2008’de 66.5 milyon, 2009’da ise 75 milyon dolar yardım yapmayı planladığını gösteriyor…
Elçin Poyrazlar’ın, “ABD kazanan ata oynayacak”; Koray Çalışkan’ın da, “Obama Mısır’ı kaybeden başkan olarak tarihe geçmek üzere. AKP gibi mülayim ve ABD yanlısı bir siyasi İslâm geleceğini bilse, dünden razı. Ama güvenemiyor,” notunu düştüğü ABD emperyalizmi, Mübarek’ten vazgeçse de, Mısır’dan (ordusu üzerinden) asla vazgeçmeyecektir!
Verili durumda Mısır geleceğine ilişkin olarak Yüksel Taşkın’ın, “Demokratik bir anayasanın eşliğinde çok partili hayata geçilmesi, Mısır’da dünyaya ayak uydurmak isteyen gençlerin de önünü açacaktır”; Oral Çalışlar’ın, “Mısır’ın demokrasiyle imtihanı, bütün İslâm dünyasının kaderini etkileyecek kadar önemli bir imtihan olacak,” karşılıksız lberal beklentilerinin “dilek” ve “temenni” olmanın ötesine geçmeyeceği görülmektedir… Neo-liberal “demokrasi”lerin halklarına ne ekmek ne de özgürlük sağlamadığını hem Doğu Avrupa, hem de Latin Amerika deneyimleri yeterince gösterdi…
Geleceği çatışmalar biçimlendirecektir; Baradey’ler veya denenmişi deneyen beklentiler değil…
Unutmayın Mısır halkı, beş firavunu devirdi, Napolyon istilasına (1798-1802) direndi; 1800 başlarında Arabistan kaynaklı Vahhabi gericiliğine karşı çıktı. İngiliz işgaline (1882, 1906 ve 1946 yılları) isyan etti. Ulusalcı Hür Subaylar, krallığa son verdi (1952). 1977’de ekmek isyanı çıkarttı. 2007’de 756, bir yıl sonra ise aynı sayıda protesto hareketine imza attı…
“SONUÇ YERİNE”
Mısır ve Tunus olaylarını değerlendiren kimi uzmanlar; “Demokrasi Amerikan hibesi değildir; tersine, olaylar aynı zamanda yerli despotlar ile onları destekleyen Batılı yönetimlere karşı başkaldırıdır,” diyorlar… Buna katılıyorum!
Reşad Ebu Şawar, Enis Fevzi Kasım, Azmi Bişara’nın yazılarına göre, Tunus’un öğrettiği, ceberut devlet ne denli zalim ve zorba olursa olsun, halkın iradesi bunları yerle bir etmeye yeter. Demokrasi ithal edilmez; Batı hibesi değildir; bizzat halkın mücadelesinin eseridir…[29] Bunlara da katılıyorum!
Batı emperyalizminin sömürgesi olan, dünyanın en yoksulları arasında 1.4 milyarlık yani yerkürenin beşte birine denk İslâm dünyası tarihi bir dönemeçtedir…
Arap dünyasında ilk kez, diktatörlüklere karşı bir halk hareketi, isyanı gerçekleşiyor!
Bu kadarla bile sınırlı kalsa bu müthiş bir şeydir…
Olan Lenin’in ifadesiyle, “Onlarca yıl geçer, bir toplumda kıpırdanma olmaz; ama öyle zaman gelir ki, birkaç hafta içinde yaşananlar onlarca yıllık gelişmeye bedel olabilir,” dediği bir ufuktur…
“Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”yle (“YDD”) devreye giren III. Büyük Bunalım ile söz konusu ufuk daha da derinleşecektir.
Gelecek, eğer onu devrimci tarzda örgütleyebilirsek, “sivil itaatsizlik”le sınırlanmadan, onu da aşan devrimlere kapı açan daha büyük ayaklanmalara gebedir… Soru(n) tam da burada düğümleniyor: Geleceği “devrimci tarzda” örgütleyebilmek!
Tunus’tan Mısır’a uzanan tarihsel praksisten böylesine bir perspektifte öğrenmeli ve “Indignez-Vous!/ Öfkelenin!/ Hiddetlenin!/ Başkaldırın!” diye haykıran Stéphane Hessel’in şu sözlerini unutmamalıyız:
“Kayıtsız kaldığınızda, insanı insan yapan özelliklerin başında gelen hiddetlenme ve başkaldırı yetiniz yok olur”
“Etrafınıza bakın bir. Hiddetinizi meşrulaştıracak konular hemen yanıbaşınızda: yasal ve kaçak göçmenlere, ya da Romanlara yapılan muamele gibi sizleri harekete geçirecek etkenler her yerde. Arayın, bulacaksınız!”.
“Yaratmak direnmektir. Direnmek, yaratmaktır. Bizlerden bayrağı devralın ve hiddetlenin!”
3 Şubat 2011 15:58:39, Ankara.
N O T L A R
[*] 6 Şubat 2011 tarihinde Kadıköy AKA-DER’in düzenlediği “Ortadoğu’da Neler Oluyor?” başlıklı panelde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:4, No:162, 9 Şubat 2011…
[1] Nâzım Hikmet.
[2] Robert Fisk, “Arap Dünyasına Yeni Bir Hakikât Doğuyor”, The Independent, 26 Ocak 2011.
[3] Saad Muhyu, “Bush Ortadoğu’ya Geri Döndü”, Haliç, 1 Ağustos 2010.
[4] Hazım Sağiye, El Hayat, 29 Ocak 2011.
[5] “Yeni Bir Arap Dünyası”, Foreign Policy, 28 Ocak 2011.
[6] David Ignatius, “İsyan İyi Hoş da Peki Ya Sonra?”, The Daily Star, 29 Ocak 2011.
[7] Robert Fisk, “… ‘Arap Diktatörler Çağı’ Tam Gaz Devam Ediyor”, The Independent, 17 Ocak 2011.
[8] Azmi Bişara, El Cezire sitesi, 24 Ocak 2011.
[9] Ergin Yıldızoğlu, “Mısır Devriminde Dönüm Noktası”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2011, s.4.
[10] Fehmi Hüveydi, “Yolsuzluk Despotluğun Yoldaşıdır”, Şark, 24 Ocak 2011.
[11] “Pehlevi ile Bin Ali’nin Benzer Kaderi”, Siasatrooz, 17 Ocak 2011.
[12] Yaser El Zeatire, “Filmin Adı: Muhammed Buazizi”, Düstur, 15 Ocak 2011.
[13] Ergin Yıldızoğlu, “Tunus: Geçici Bir Değerlendirme”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2011, s.4.
[14] Güray Öz, “Ortadoğu’da Tarih Sıkışırken”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2011, s.6.
[15] “Evet, bir başkaldırı ve isyan var. Evet, sokaklarda insanlar otoriter sisteme karşı çatıştı. Evet, düzeni temsil eden semboller ateşe verildi, taşa tutuldu. Hatta iktidar bile alaşağı edildi. Fakat buna devrim denebilir mi?” (İbrahim Varlı, “Devrimsiz Devrim!”, Birgün, 18 Ocak 2011, s.11.)
[16] Patrick Baudouin, “Tunus: Fransa’nın Değerlerini Kaybetmesinin Simgesi”, Le Monde, 25 Ocak 2011.
[17] Nilgün Cerrahoğlu, “… ‘Yasemin Devrimi’ ve Demokrasi!”, Cumhuriyet, 20 Ocak 2011, s.11.
[18] Nilgün Cerrahoğlu, “… ‘Yasemin Devrimi’ ve ABD”, Cumhuriyet, 22 Ocak 2011, s.11.
[19] Emin Alper, “Tunus ve Devrim Tartışması”, Radikal, 29 Ocak 2011, s.34.
[20] Fehim Taştekin, “Devrimden Seraba: Tunus’ta Ne Değişti?”, Radikal, 18 Ocak 2011, s.31.
[21] Murat Yetkin, “Tunus’ta Yaşanan Bir Devrim mi?”, Radikal, 19 Ocak 2011, s.12.
[22] “Tunuslaşma Gölgesinde Araplar”, Düstur, 27 Ocak 2011.
[23] Diyab Ebu Jahjah, “Tunus: Gerçek Bir Devrim”, MrZine, 16 Ocak 2011.
[24] Nevval El Saadavi, “Mısır Artık ‘Demokratik Bir Diktatörlük’…”, Hayat, 8 Ekim 2010.
[25] Fehmi Hüveydi, “ABD, Türkiye’yi Kaybedince İtaatkâr Mısır’a Sarıldı”, El Şark, 5 Eylül 2010.
[26] Arup Muharci, “Mübarek, ABD’yi Kandırıyor”, Foreign Policy, 4 Eylül 2010.
[27] Koray Çalışkan, “Mısır’da Ortadoğu Zembereği Boşaldı”, Radikal, 30 Ocak 2011, s.23.
[28] Basma Kodmani, “Mübarek Sonrası Dönemi Ordu Şekillendirecek”, Financial Times, 30 Ocak 2011.
[29] Reşad Ebu Şawar, El Quds el Arabi, 28 Ocak 2011; Enis Fevzi Kasım; Azmi Bişara, El Cezire.net, 24 Ocak 2011.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s