SOYKIRIMIN LATİNCESİ

“Çağdaş dünyayı fetihler, salgın hastalıklar ve
soykırımlar yoluyla biçimleyen şey, eşit olmayan
halklar arasındaki karşılıklı ilişkiler tarihidir.”[1]
Bugünden, yaşayan tarihten söz etmek, geriye dönmeyi gerektirir…
Latin Amerika’dan söz ediyorsanız; dününden, onu bugüne taşıyan tarihten söz etmeniz “olmazsa olmaz”dır…
Bu nedenle Latin Amerika’nın ilk dersi, her zaman tarihtir…
“1492’da Cenovalı korsan Colomb’un Amerika topraklarına ayak basmasının adı istiladır. Yeni dünya, savaşçı Avrupalıların toplu kıyım, etnik temizlik, soygun, tecavüz, köle ticareti, soykırım, işkence ve kitlesel ölümlerine tanıklık etti. Korsanın ilk mağdurları; yaşadıkları toprakları ve doğal yapıyı tahrip etmeden, basit bir hayat süren toprağın gerçek yerlileri oldu. O günden bu yana korsanın kara ruhu, torunları tarafından tüm kıtalarda özellikle Afrika, Asya ve Orta Doğu’da ‘ötekilere’ karşı ‘ateş topu’ olarak yansımaktadır. Hemen akla gelen birkaç başlık bile vahşi terörün korsandan bu yana şiddetlenerek sürdüğünü kanıtlamaktadır,”[2] ön anımsatmasıyla ekleyelim: Evet “dersimiz tarih” dedik… Soykırım ve isyan tarihi… İşte bu tarihten kimi başlıklar..
.
Yaklaşık beş yüz yıl önce bir sabah karanlığında Cristobal Colombus ve adamları San Salvador adını verdikleri adaya ulaştı. Daha sonra Amerika adı verilecek olan kıta beyazların gözleri tarafından “keşfedilmiş”ti.
Colombus’un kıtaya ayak basmasıyla birlikte başlayan istila hareketi yerli halka yönelik sistematik katliamlarla yüz yıllarca devam ettirildi.
Columbus’un adaya ayak basmasından 20 yıl sonra, Hispaniola diyerek yeniden adlandırdığı adada neredeyse hiç yerli kalmamıştı. Fatihler tarafından “Indian (Hintli)” olarak tanımlanan yerlilerin hemen tümü yok edilmişti. Tahminlere göre Colombus ve onu izleyen istilacılarla birlikte kıta nüfusu yüz yıl içerisinde yüzde 95 oranında azalmıştı. Fatihlerle birlikte kıtaya gelen İspanyol rahip Bartolome de Las Casas’ın birinci elden şahitliğine bakılacak olursa, fetih sonucu 40 yıl içinde ortadan kaldırılan insan sayısı 12 milyondu.
İstilacılar tek dürtüyle hareket ediyordu: Her türlü zenginliği, ne pahasına olursa olsun ele geçirmek! “İspanyol Altın Çağı” diye anılan ve adını kıtanın yağmalanmasından alan bu dönem, Avrupa’daki merkantilizm koşullarına denk geliyordu.
Latin Amerika tüm kaynaklarına el konularak kolonileştirildi, İnkalar ve Aztekler gibi kıtanın yerli uygarlıkları ortadan kaldırıldı, yerli halk köle pazarlarında satıldı…
Altın, gümüş gibi değerli madenleri elde etmek için nehir yatakları değiştirildi, dağlar haritadan silindi, kıtanın coğrafi yapısı altüst edildi. Avrupa’dan gelen göçmen akınlarıyla, köleleştirilen yerlilerin nüfusundaki hızlı azalmayla ve Afrika’dan getirilen kölelerle demografik yapı yeniden biçimlendirildi. Latin Amerika, dünya sistemine sömürge olarak bağlanırken bugüne kadar gelen ve hâlen kıta devletlerinin temelini oluşturan yönetsel bölgelere ayrıldı.
HİKÂYE ŞÖYLE BAŞLAR
Cenevizli denizci Christoph Colombus, Hispaniola adını vereceği Haiti adasına ayak bastığında, çevrelerini saran bakır tenli, güzel yüzlü, güleç insanları incelerken, ne boyları-bosları, ne çıplaklıkları, ne güzellikleri, ne dilleri, ne de adetleriyle, gelenekleriyle ilgilidir. O çoğumuzun hayatında ilk kez yabancı bir diyara ayak bastığında duyacağı merak, heyecan, başka insanları tanıma arzusu, ürküntü vb.den çok uzaktadır. Adadaki ikinci gününde, seyir defterine ilk karşılaşma için şu kaydı düşer: “Gözlerimi dört açıp altınları olup olmadığına baktım ve bazılarının burunlarında küçük halkalar olduğunu gördüm…”[3]
Evet, Avrupa’nın çocuklarını üç gemiyle ucunu bucağını bilmedikleri bir meçhule, önlerinde bitimsiz bir çöl gibi uzanan Atlas okyanusuna açılmaya sevk eden, “keşif” heyecanı, bilinmedik diyarları tanıma itimi filan değil, düpedüz altın açlığıdır. Çünkü o çok özel yüzyılda, XV. yüzyılda Batı Avrupa’da burjuvazi “altın buhranı” içindeydi ve sayıklıyordu: “Altın her şeyi sağlar.” (Bernal Diaz). “Altın insanı akıllı, sevilen ve saygı gösterilen hâle sokar, suç işlerse onu kurtarır ve parayla insan her şeyi elde edebilir ve alt edebilir.” (Vergas Machuca) “Altın dostluk ve sevgi kazanmak… ün ve nüfuz elde etmek için yeterlidir.” (Leon Battista Alberti)
Aslında Colombus ve adamları Hispaniola’ya çıkmadan önce Karayip adaları arasında altın arayarak iki ay kadar dolaşmış ve bir şey bulamamışlardı. Umutlar yitiriliyor, sinirler geriliyor, denizciler arasında sık sık hiç yoktan kavgalar patlak veriyordu. Altın yoktu ve “altınsız bir sefer, pahalı bir bozgun olmaktan ileri gidemeyecekti.”[4]
Belki de her şeyi göze alıp dönmeye karar vereceklerdi ki, Noel akşamı pilot gemi Santa Maria, Hispaniola’nın kuzeyindeki bir mercan kayalığına oturdu ve öylesine büyük zarar gördü ki, kurtarılamayacağı anlaşıldı. Colombus daha küçük ama daha sağlam olan Nina’ya geçmek zorunda kaldı.
Ama Hispaniola’da aradığını bulmuştu. Amerika kıtalarının talanı o gün başladı…
Burunlarındaki küçük halkalar “Hispaniola”nın sakinleri Arawak’lara pahalıya mal oldu. Önce hilekâr bir çerçi gibi davrandı “Beyaz adamlar”: “(…) Ellerinde ne varsa önerdiğimiz herhangi bir ıvır zıvır karşılığında veriyorlar, karşılık olarak kırık çanak ya da cam parçalarını bile kabul ediyorlar… Onlara ne verirsek, asla azımsamadan, derhâl ellerindeki her şeyi veriyorlar (…) Başkalarının malında hiç gözleri yok… Altın da veriyorlar, su kabağı da.”[5]
Ama bu yolla toplayabilecekleri altın miktarı sınırlı, Beyaz Adam ise sabırsızdı. Nitekim, Colombus takviye getirmek üzere İspanya’ya doğru yola çıktığında geride bıraktığı garnizon, İspanyollar’ın doymak bilmez hırsları ve hoyratlıkları sonucu, sonunda yerlilerin sabrını taşırmış, ve yerle bir edilmişti. “Böylece, kanlı sömürgecilik tarihinin daha başından, kan rengiyle altın parlaklığı birlikte yürümüştü. Sömürgeler yıkılana kadar altın ve kan sömürgeciliğin damgası olarak kalacaktı.”
Colombus Hispaniola’ya ikinci çıkışında hiç zaman kaybetmedi. Ada kısa sürede tümüyle fethedilerek sömürgeleştirildi, yerliler, haraca bağlandı: “(…) Her yerli, üç ayda bir, bir miktar altın vermeye zorlanıyordu. Karşılığında da boynuna asması için bakır ya da pirinç bir levha alırdı.
Vermekle yükümlü olduğu altın miktarı çok büyüktü ve bu yöntemin sonuçları çok korkunç olmuştu. Hayvanların işini görmeye zorlanmış olan bu zavallılardan yüzlercesi birden ölüyordu. Baş kaldıranlara işkence yapılıyor ve öldürülüyorlardı. Bir bölümü de öldürülmekten kurtulmak için zehir içiyordu. 1494 ve 1498 arasında toplam üçyüz bin kişilik Hispaniola halkının yüz bini öldürülmüştü. 1508’de altmış bin kişi, 1548’de beş yüz kişi kalmıştı. Bugün adanın ilk yerlilerinden gelen bir tek kişi yoktur.”
Latin Amerika’da hikâye böyle başlar.
Sonrasında Hispaniola’da başlatılan, kısa sürede diğer doymak bilmez conquistadore’ler aracılığıyla kıta içlerine taşınacaktır. Örneğin, az zamanda, birkaç yüz adamıyla birlikte Avrupalıların Yeni Dünya’ya taşıdığı, yerli bağışıklık sistemlerinin tanımadığı mikroplarla ittifak içinde görkemli Aztek İmparatorluğu’nu yok edecek olan conquistadore Cortes’in, daha 19 yaşında, Amerika kıtasına doğru yelken açacak gemiye bindiğinde kendisine hemen bir encomienda (yerlilerin köle koşullarında çalıştırıldığı geniş topraklara hükmeden çiftlikler-b.n.) tahsis edilmesi önerisini, “Ben buraya köylü gibi toprağı eşelemeye değil, altın aramaya geldim,” diye geri çevirdiği rivayet edilir.[6]
O güne dek Avrupalıların tanıdığı küçük hortikültüralist toplumlardan farklı olarak, günümüz Meksika topraklarının büyük bölümüne hükmeden bir İmparatorluğu yönetmekte olan Aztekler, Cortes’e istediğini bol bol sağlayacaklardır: Tabii başkentleri Tenochtitlán’ı çevreleyen iç denizi doldurmaya yetecek miktarda kan ve gözyaşı pahasına…
Hile ve deside ardından kıyım başlar. Dişleriyle, tırnaklarıyla, kanlarının son damlasına dek direnen Azteklerin, barut, çelik ve mikroplar karşısında kırılmaktan başka yolu yoktur. Cortes’in yalnızca Aztek başkenti Tenochtitlán’da 67.000 insanı öldürttüğü aktarılmaktadır; 50.000 kadarı ise “zaten açlıktan ya da hastalıktan ölmüş bulunuyordu.”[7]
Tenochtitlán’ın düşüşünü diğer Aztek kentleri izler. Conquistadore’nin bu işten kazancı, görkemlidir: tüm yağmanın ellide biri. Bu ise, günümüzde 10 milyon Amerikan doları bir servet ile 3.000 kişisel köleye denk düşmektedir. Derhâl altın madenlerinde çalışmaya koşulacak ve kısa sürede tümü birden ölecek olan 3.000 köle…
Kıyım öylesine ürkütücü boyutlardadır ki, örneğin Meksika’da, yaylalardaki yerli nüfusu 1519’da yirmi milyon kadarken, 1650’de ancak iki milyon kişi kaldığı kaydedilmektedir.
Avrupalılar, durmak, yetinmek nedir bilmiyorlardı. Güneyde, Maya ülkesinin de berisinde “Altın Diyarı”ne ilişkin söylenceler kulaktan kulağa yayılıyor, hayal gücünü kamçılıyor, iştahları kabartıyordu. Aradaki balta girmemiş ormanlar, aşılmaz nehirler, bataklıklar da durduramadı Beyaz Adam’ı. Pascual de Andagoya, yerlilerin Pirú adlı bir nehrin üzerindeki “altın bölgesi” Virú hakkında anlattıklarından büyülenmişti. Ne ki hastalığı, Kolombiya ile Ekvator arasındaki San Juan nehrini geçmesine izin vermedi. Ancak Panama’ya döndüğünde altına boğulmuş diyar, Virú üzerine anlattıkları, Pizarro’yu harekete geçirmeye yetecekti. Rahip Hernando de Luque ve asker Diego de Almagro ile buldukları ganimetleri paylaşma konusunda bir ortaklık anlaşması yapıp yola koyuldu.
Pizarro ve şürekasının karşılaştığı İnka İmparatorluğu iki üvey kardeşin (Atahualpa ve Huascar) taht kavgalarıyla yıpranmış, gücünü, görkemini büyük ölçüde yitirmiş bir devletti. Üstelik İspanyollar ülkeye varmadan çiçek ve diğer mikroplar ulaşmış, işe koyulmuşlardı bile… Pizarro’nun “işi” daha başlamadan yarı yarıya bitmişti… Tek yapacağı, bölünmüş, nefret ve korku dolu imparatorluk topraklarında birkaç adamıyla hızla ilerleyip güçsüz imparator Hualpa’yı rehin almaktı… Ve karşılığında hatırı sayılır bir fidye istemek. Bir oda dolusu altın ve gümüş olduğu söylenen fidyeyi aldıktan sonra Pizarro’nun rehinini öldürttüğünü belirtmeye bilmem gerek var mı?
Peru’da Pizarro daha ilk günlerde, Avrupa’nın elli yıllık üretimine eşdeğer miktarda altın ve gümüş ele geçirmişti. Ama fethi, İnka İmparatorluğu için tam bir facia anlamına geldi. Hayalî altın diyarıEl Dorado’nun peşindeki Pizarro’nun katilleri acımasızdılar: bütün bir yerli ailesini “vahşi hayvanlarmış gibi sundurmaya asarak bunlarla köpeklerini besleyen Rogue Martín isimli Portekizli” gibi… İnka halkları, kılıçların önünde kırıldı. Tarlaları yağmalandı, lama, alpaka sürüleri katledilince açlığa mahkûm kaldılar.
Ve sonunda yerliler, “Halklarının her gün İspanyolların insanlık dışı ve zalimce muameleleriyle, atların ayakları altında çiğnenerek, kılıçlarla doğranarak, köpeklere yedirilerek veya parçalatılarak katledilişini, bir çoğunun akla gelmedik her türden işkenceye maruz bırakılarak diri diri mezara gömülüşünü gördükleri için… artık daha fazla mücadele etmeden, kendilerini onlara dilediklerini yapabilecek düşmanlarının ellerine bırakarak mutsuz yazgılarına teslim olmaya karar verdiler.”[8]
Oysa bunlar, daha iyi günlerdi…
İspanyol efendiler, tükenmeyecek bir köle kaynağına sahip olduklarını sanmaktaydı. Oysa çok hızla tükendiler… Örneğin tüm Meksika’da Avrupalıların ayak bastığında 25 milyon olarak hesaplanan nüfus, 75 yıl sonra, 1595’te 1 300 000’e düşmüştü. Tüm Latin Amerika için Avrupalıların neden olduğu yerli nüfus kaybı, 70-80 yıl içerisinde yüzde 90-95 olarak hesaplanmaktadır…
Yerli işgücü yitimi, Afrika’dan kaçırılarak getirilen siyahîlerle telafi edildi… 1608’de İspanya Krallığı, yılda 1500-2000 Afrikalı’nın kıtaya gönderilmesine izin vermişti. Sömürge çağı boyunca yaklaşık 30 000 kadar Afrikalı kölenin Potosí’ye götürüldüğü tahmin edilmektedir. Afrikalı köleler acémilas humanas (insan katırlar) olarak tanımlanıyor ve ölen her dört katır, yirmi siyahî köleyle karşılanıyordu[9]
COLOMBUS’UN DESTEKÇİLERİ
Aztekler’den İnkalar’a uzanan süreç, tamı tamına merkantilist bir soykırımdı…
K. Marx’ın ifadesiyle, “Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda ne kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanmaz.”
“Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi (…) kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretiydi. Bu pastoral gelişmeler, ilkel birikimin belli başlı adımlarıydı.”[10]
Evet Colombus ve fethi, “kapitalizmin şafağı” ya da “ilkel sermaye birikimi” diye de adlandırılan merkantilizmin ürünüdür; yani Colombus’u destekleyenler; tüccarlar, bankerler ve monarşidir…
XIV. yüzyıl sonlarından itibaren Batı Avrupalılar, önce Portekiz ve daha sonra İspanya öncülüğünde, okyanuslara açılmaya başlar. Denizcilik teknolojisini geliştiren ve keşif yolculuklarını başlatan, yeni palazlanan tüccar sınıfının itkileridir. Osmanlılar, İstanbul’u alarak ve Doğu Akdeniz’de hâkimiyet kurarak, Doğu’nun zenginliklerine ulaşan kara yolunu kapamışlardır.
Cristobal Colombus’un, batıya giderek, doğuya ulaşılabileceği düşüncesi, böyle bir ortamda yeşerir. Colombus, İlkçağ ve Ortaçağ’ın belli başlı gezginlerinin, coğrafyacılarının yazılarını okumuş, çizilmiş haritaları incelemiştir. Kimi kez ticaret, kimi kez korsanlık için Akdeniz’in birçok yerine, Batı Afrika Gine’sine, İngiltere’ye, İzlanda’ya düzenlenen seferlere katılarak ustalaşmış bir denizcidir. Yıllarca kafasında iyice işlediği, doğuya batıdan ulaşmak düşüncesine uzun süre destek aramış, Portekiz sarayından geri çevrilmiştir. İspanya sarayından yanıt alabilmek içinse, yıllarca beklemesi gerekecektir.
Bu dönemde İspanya uzun süredir savaştığı Araplar’ı yenerek topraklarından atmış; ticareti ellerinde tutan Yahudiler’i de sınırdışı etmiş; Katolik Kilisesi’ne bağlanmış ve birliğini sağlamıştır. Fransa, İngiltere ve Portekiz gibi yeni modern-devletlerden biri olma yolundadır.
İspanya nüfusunun çoğu fakir köylülerden oluşturmaktadır ve bunlar toprağın yüzde 95’ini elinde tutan, nüfusun yüzde 2’sini oluşturan asiller için çalışıyorlardır. İspanya monarşisi de, zenginliğin yeni simgesi hâline gelen ve her şeyi satın alabildiği için topraktan daha yararlı görülmeye başlanan altının peşindedir. Saray, Colombus’un okyanusu geçme düşüncesini desteklemeye karar verir. Bu kararın çıkmasında, saraydan, Sevilla ve Aragon’un bankacıları, tacirleri ve zengin armatörleriyle ilişki içindeki kişilerin büyük etkileri olur.
Cristobal Colombus, 1492’de batıya, bilinmezliğe açılmadan önce, Kraliçe İsabelle ile bir anlaşma imzalayacaktır. Bu anlaşmaya göre, Colombus, getirdiği altın ve baharattan elde edilecek kârın yüzde 10’unu, yeni toprakların valiliğini ve “Okyanus Denizlerinin Amirali” unvanını almaktadır.
CRISTOBAL COLÓN’LA GELEN(LER)
Şu halde O’nu biraz daha yakından tanıyalım mı? İspanyol Kralı’ndan kopardığı destekle 3 Ağustos 1492 günü, veba, kıtlık ve yoksulluğun pençesindeki Avrupa kıtasını geride bırakarak, üç gemiyle Asya’nın doğusuna ulaşmak üzere yola çıkan Cenevizli gemici Cristobal Colón’u…
İstanbul 1453 yılında Türkler tarafından fethedilmiş, Batı Avrupa’yı Asya’ya bağlayan ticaret yolları kesilmiş, üstelik Kuzey ve Doğu Avrupa’yla girişilen ticaret (özellikle kereste), Batı Avrupalı krallıkların nakit, özellikle de altın gereksinimini katlamıştı.
Dokumacı bir ailenin oğlu olan Colombus, muhteris, dilbaz, bir serüvenciydi; denizcilik deneyimini Afrika’dan köle ticareti yaparken edinmişti… Atlantik Okyanusu’nda sürekli batıya doğru seyrederek Asya kıyılarına varılacağını tahmin ediyordu – döneminde denizcilik çevrelerinde yaygın bir bilgiydi bu. Kendisinden önce aynı yolu kat eden denizcilerin deneyimlerinden haberdar olmalıydı.
Portekiz tahtı nezdinde ilk başarısız girişiminin ardından, İspanya kralını bu serüvene ikna edebildi. Bol miktarda altın, baharat ve köle vaad etmişti krala. Üstelik, yaptığı, kendi açısından da“ballı” bir anlaşmaydı: getirdiği altın ve baharat karşılığında elde edecekleri kârın yüzde 10’u ve yeni bulunan toprakların valiliği ile ‘Okyanus Denizlerinin Amirali’ rütbesini alacaktı. Colombus, üç gemi (biri Santa Maria) ve 39 tayfayla 1492 Ağustosu’nda yola çıktı.
“1492 yılı Ekim ayının ilk günlerinde tayfalar suda yüzen ağaç dalları ve odun parçaları gördüler. Havada kuş sürüleri uçuyordu. Bunlar karaya yaklaştıklarının işaretleriydi. Sonra 12 Ekim günü Rodrigo adındaki tayfa, sabahın ilk ışıklarıyla solan ay ışığının beyaz kumlar üzerine düştüğünü gördü ve ‘kara’ diye bağırdı. Burası Karayibler denizindeki Bahama adalarından birinin sahiliydi. Karayı ilk gören yaşamı boyunca yılda 10 000 maraverdi (İspanyol altın lirası) alacaktı, ama Rodrigo bu parayı alamadı. Ödülü onun yerine bir gece önce oradaki ışığı gördüğünü iddia eden Colomb aldı.”[11]
Dolandırılan, ihanete uğrayan sadece Rodrigo olmadı ne yazık ki… Colombus ve denizcilerinin ayak bastığı ve “Hispaniola” adını verdiği adanın (günümüzde: Haiti) yerlileri, Arawaklar, dostça karşılarlar Avrupalı denizcileri… Öyle ki, bu ilk karşılaşmaya dair izlenimlerini güncesine şöyle not eder, “Amiral”:
Son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını, kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar…”
Ve bu “sevimli” izlenimlerin hemen ardından ekliyordu: “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”[12]
Colombus pragmatik, dünyevî bir Rönesans adamıydı ve “neyin” peşinde olduğunu gayet iyi biliyordu: Hispaniola’da kendilerini dostça karşılayan, ikramlarda bulunan yerlilerin burun, kulak ve boyunlarındaki minik altın takıları görmekte gecikmemişti. Ancak bütün uğraşlarına rağmen ilk sefer pek başarılı olamayacaktır. Bunun üzerine, hamilerinin gözünü boyamak amacıyla çok sayıda yerli kadın, erkek ve çocuğu “avlayarak” Sevile ve Barcelona’da teşhir etmek üzere gemilere istifler, ve gerisinde bir garnizon bırakarak yeniden Avrupa kıtasına doğru yola çıkar.
Ancak Eski Dünya’ya varmadan, İspanya tahtına yazdığı mektuplarında anlattıklarının ünü yayılmıştır kıtaya. Yeni “keşfedilen” dünya cennetine ilişkin bu betimlemeler (uzun, sayısız, harikulade nehirler, binlerce çeşitte ağaçlarla kaplı tepeler, mis kokulu çayırlar, çeşit çeşit meyveler, envai çeşit kuşlar, ve tabii en önemlisi, “nehirlere altın taşıyan çaylar”) Anvers, Basel, Paris, Floransa, Strasbourg, Valledolid ve başka Avrupa merkezlerinde tekrar tekrar yayınlanacak, ipsiz-sapsız, aç ve açgözlü serüvencilerin iştahlarını kabartacaktır…
Colombus’un “insan numûneleri”nin çoğu, yolda yaşamını yitirir (550 tutsaktan 200’ü). Yine de getirdiği kadarı, İspanya tahtını ikna etmeye yetmiş olmalı ki, 1493 sonlarında, bu kez 1200’den fazla asker, denizci ve yerleşimci, bir mızraklı süvari birliği ve beş-altı rahipten oluşan 17 gemilik filo, koyun, sığır ve domuz sürüleriyle birlikte yeniden sefere koyuldu. Hispaniola’nın kıyılarına vardıkları gün balık ve meyvelerle kendilerini karşılamaya gelen Arawaklara armağanları müthiş oldu: Kıtadan beraberlerinde getirdikleri esrarengiz bir hastalık – belki de domuz gribi.
Bağışıklık sistemlerinde yer almayan bu yeni virüs, Arawak nüfusunu Colombus’un askerlerinden önce kırmaya başlayacaktı. Salgından tarumar olmuş köylere ulaşan İspanyol askerleri, sağ kalabilmiş yerlileri, Amirallerinin İspanya kralına söz verdiği altını bulmaya zorluyordu. Batı uygarlığı, altını güvence altına alabilmek için müthiş bir sistem geliştirdi: On dört yaş ve üstündeki herkese, üç ayda bir belli bir miktar altın getirmelerini emrettiler. Altın getirenlere birer bakır marka verip boyunlarına astırıyorlardı. Bakır markası olmayan yerlilerin ellerini kesip kan kaybından ölmeye terk ediyorlardı.
Oysa yerlilerin altın bulmaları mümkün değildi. Çevrede bulunabilecek tek altın, derelerin yığdığı toz parçacıklarıydı. Bu nedenle yerliler için kaçmaktan başka çare yoktu; kaçanlarsa köpeklerle bulunup öldürüldüler. Arawaklar bir direniş ordusu oluşturmaya çalışarak zırhlı, tüfekli, kılıçlı, atlı İspanyolların karşısına çıktılar. İspanyollar bunları derhâl tutsak edip ya astılar ya da yakarak öldürdüler. Howard Zinn 1500 yılına dek Hispaniola adasına tam 340 tane darağacı inşa edildiğini kaydetmektedir. Arawaklar arasında topyaka zehriyle toplu intiharlar başladı. İspanyollardan kurtulmak için çocuklarını öldürdüler. İki yıl içinde ölümler, sakatlamalar, ya da intiharlarla Haiti adasında yaşayan 250.000 yerlinin yarısı yok oldu.[13]
Colombus’un ikinci seferine katılan, ve İspanyolların yerlilere karşı acımasızlığını gördükten sonra onların savunuculuğunu üstlenen ve bir süre Chiapas piskoposluğu görevinde bulunan Dominiken rahip Bartolomeus de las Casas, yerli soykırımının ilk yıllarının canlı tanığıdır. İspanya kralına yazdığı mektuplarda, yerlilerin uğratıldığı akıl almaz işkenceleri anlatmaktadır: “Kudurmuş canavarlar” gibi davranan askerler bıçaklarının keskinliğini denemek için yerlileri biçmekte, bebekleri kayalara çarparak parçalamakta, köpeklerine yedirmekte, evlerini ateşe vermekte… kısacası insanın aklına gelen ya da gelemeyecek her türlü işkenceyi onlar üzerinde uygulamaktadırlar:
“İspanyollar, insan kanı dökmek için her türden acayip zalimlikler icat etmekten zevk duyuyorlardı; bu icatlar ne kadar zalim olursa o kadar iyiydi. [Bir seferinde] boğulmayı engellemek için ayak parmaklarının yere değeceği kadar alçak ve uzun bir darağacı kurarak, on üç [yerliyi] aynı anda Kurtarıcımız İsa ve on iki Havarî onuruna astılar. Kızılderililer askıda ve hâlâ canlıyken İspanyollar, güçlerini ve bıçaklarını onlar üzerinde deneyerek bir darbede göğüslerini yarıp bağırsaklarını döktüler; daha kötüsünü yapanlar da vardı. Sonra yerlilerin parçalanmış bedenlerini samanlarla sarmalayarak onları diri diri ateşe verdiler.”[14]
 “Enkizisyon çocukları”nın virüsleri, gözü dönmüş katil sürüleri ve “savaş köpekleri”yle birlikte anakaraya ayak basmaları uzun sürmez. Hernán Cortés Meksika kıyılarından içerilere, Aztek İmparatorluğu üzerine yürümeye koyulurken Pizarro’nun cellatları ise İnkalara doğru uğursuz bir sefer başlatırlar…
Hangi birini anlatmalı? 400 yıllık soykırımın acılı, utançlı tarihi kütüphaneler dolusu belgeyle serilmiştir görmeye istekli gözlerin önüne… Soykırım belgelidir, çünkü yağmacılar, övünerek anlatmaktadırlar işledikleri cinayetleri.
Örneğin, “conquistadore” Cortés… Azteklerle çelişkileri olan ve onlara karşı İspanyolları bir müttefik olarak gören Tlaxcaltec rehberlerle geldiği Aztek başkenti Tenochtitlán’da büyük bir törenle karşılanır kral Montezuma tarafından… Ve kralın hile-hurdayla rehin alınmasının ardından, saldırıya geçer. Savaşın tanığı tarihçi Bernard Sahagún anlatıyor:
“Savaşı ilk başlatan İspanyollar, birden şarkı söyleyip dans edenler için müzik çalanlara saldırdılar ve onları, ellerini doğrayıp kafalarını uçurarak öldürdüler. Sonra diğer bütün İspanyollar da, yerilerin kafalarını, kollarını, bacaklarını koparmaya, karınlarını deşmeye girişti. Bazıları kafaları kesilerek, bazılarının bedenleri ikiye bölünerek, bazıları da boydan boya karınları deşilerek oracıkta öldüler. Kimileri düştükleri yere kadar bağırsaklarını sürüklemişti. Çıkışlara ulaşanlar orada kendilerini bekleyen İspanyollar tarafından öldürüldü, bir kısmı avlunun duvarından atladı, bazıları tapınağın damına tırmandı, kaçış yolu bulamayan kimileriyse, kendilerini öldürülenlerin arasına atarak ölü taklidi yaptılar. Öyle çok kan aktı ki, avluyu sağanak yağmur sonrasında oluşan gölcükler gibi kan gölü kapladı. Avluda biriken balçık çamurunu andıran kan ve bağırsak artığı o kadar muazzam, bunlardan yayılan kötü koku o kadar yoğundu ki, hem dehşet veriyor, hem de yürek parçalıyordu…”
İlk saldırıdan sonra, sıra Avrupalı “fatihler”in en önemli müttefikine gelecektir: çiçek basili. İlk şaşkınlığı üzerinden atıp direnişe geçen Aztekler bu kez de hastalıktan kırılmaya başlarlar. Püskürtülen İspanyollara düşen artık sadece kentin dışına çekilip kanalları tahrip ederek Tenochtitlán’lıların hastalık ve açlıktan kırılmasını beklemektir. Bu da çok uzun sürmez. “Muzaffer” Cortés, kente ikinci girişindeki manzarayı şöyle betimleyecektir:
“Şehir halkı ölülerin üzerinden yürümek zorunda kalıyor; bazıları kanoların bulunduğu o büyük gölün sularında yüzüyor veya boğuluyordu; gerçekten de acıları öyle büyüktü ki, nasıl tahammül ettiklerini anlamamız mümkün değildi. Karşımıza sayısız erkek, kadın ve çocuk çıktı, bunların çoğu kaçmaya çalışırken sulara gömülerek cesetlerin arasında boğuldu; tuzlu su içmekten, açlıktan ve cesetlerin iğrenç bir şekilde kokuşmasından ölenlerin sayısı elli binden fazla gibi görünüyordu… Sokaklarda o kadar büyük ceset yığınlarına rastladık ki, üzerlerinden yürümeye mecbur kaldık.”[15]
Cortés, çok değil, kısa süre önce hayranlıkla söz ettiği evleri, köprüleri, bahçeleri yıktırarak, Tenochtitlán’ın içerisinde yer aldığı gölü cesetler ve molozla doldurtur. Mexico City’nin temeli atılmıştır!
Tenochtitlán’ın düşüşünü diğer Aztek kentleri izler.
Dedim ya, çok hızla tükendiler… Tüm Meksika’da Avrupalıların ayak bastığında 25 milyon olarak hesaplanan nüfus, 75 yıl sonra, 1595’te 1.300.000’e düşmüştü.
Bu nüfus düşüşünün bir nedeni de, katliamlardan, hastalıktan ve kölelik koşullarından yılan yerlilerin üremeyi durdurmalarıdır.
“Böylece kocalar ve karıları birbirlerini sekiz, on ayda bir görebiliyorlardı. Bir araya geldiklerinde ise, her iki taraf çalışmaktan öyle bitap düşmüş, öyle bunalmış oluyorlardı ki… çocuk yapmayı bıraktılar. Yeni doğan bebekler ise erken ölüyorlardı, çünkü açlık ve çalışmaktan ötürü annelerinin sütü kesiliyordu. Ben Küba’da iken 7.000 bebek ilk üç ayda bu yüzden öldü. Hatta bazı anneler sırf çaresizlikten bebeklerini kendi elleriyle boğdular… Bu şekilde erkekler madenlerde, kadınlar işte ve çocuklar sütsüz kalmaktan öldüler… ve kısa bir süre içinde bu büyük, bu güçlü, bu verimli topraklarda… nüfus azaldıkça azaldı. İnsan doğasına aykırı bütün bu eylemleri benim gözlerim gördü ve şimdi yazarken bile titriyorum,”[16] diyor Bartholomeus de las Casas… XVI. yüzyıl sonunda Karayib Adalarıyla Orta ve Güney Amerika’ya 200.000 İspanyol ve Portekizli taşınmıştır, 60, belki de 80 milyon ölü yerliden boşalan topraklara…
LAS CASAS’IN TANIKLIĞI
İspanyol sömürgeciliği kıtaya kan, gözyaşı, köleleştirme, kıyım ve ölümle geldi. Vahşetin birinci elden tanığı, kıtaya yerliler arasında misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak üzere gönderilen, ancak 35 yıl boyunca yerlilere uygulanan vahşeti yaşadıktan sonra, Avrupa’ya dönüp, gördüklerini‘Brevisima relacion de las Destruycion de las Indias Occidentales’ adı altında yayınlayarak (1552) İspanya prensi Philip’e sunan, Dominiken rahibi, Chiapas başpiskoposu Bartolomé de las Casas’dır kuşkusuz. Kitap 1583’de İngilizce’ye çevrilmiştir. Şimdi bu tanıklıktan pasajları birlikte izleyelim:
Las Casas, Prens Philip’e seslenişinde vicdanını rahatlatmak ve İspanyolların suçuna ortak olmayı istemediği için kaleme aldığını belirtiyor ve şöyle devam ediyor:
“Anakarayla ilgili olarak, İspanyollarımızın acımasızlıkları ve lanetli uygulamalarıyla Aragon ve Portekiz dahil tüm İspanya’dan büyük, ve Sevil’den Kudüs’e uzanan bin ligadan geniş toprakların iki misli on diyarı insansızlaştırdıklarından ve mahvettiklerinden eminiz.”
Las Casas, salt altın elde etmek hırs ve açgözlülüğüyle, kadın, erkek ve çocuk 15 milyonun üzerinde insanın öldürüldüğünü söylüyor. Oysa, kızılderililer kendileri ya da komşuları soyulana, öldürülene, zorlanana, işkence edilene dek İspanyollara karşı en küçük bir kötü niyet göstermemiş, aksine, onları göklerden gelmiş sayıp müthiş bir konukseverlikle karşılamışlardır. “Ne kadar anlatırsam anlatayım,” diyor Las Casas, “vahşetin binde birini dahi anlatmış olamam.”
Ve anlatıyor:
“İşledikleri diğer cinayet ve katliamlar arasında, şimdi sözünü edeceğim, otuz binden fazla haneli Cholula denen büyük bir kentte gerçekleşti: ülkenin beyleri onları karşılamaya çıkmıştı ve en önde başlarında başrahip olmak üzere rahipler yürüyordu. Bunlar İspanyolları büyük bir ciddiyet ve saygıyla karşıladılar ve aralarına alıp kente getirdiler; Kentin en büyük Tanrısı’nın tapınağına kadar getirdiler. Ama İspanyollar onları suistimal ederek (kendi deyişleriyle cezalandırmak için) katliama giriştiler ve acımasızlıklarını ülkenin her köşesinde sürdürdüler.” (…)
“Kaptanın emriyle yukarıda ve aşağıdaki bütün beyler yere dikilmiş kazıklara bağlandı. Ne ki beylerden biri, belki de ülkenin kralı yirmi-otuz adamıyla birlikte kendini kurtarıp, kendisi için bir kale olan tapınağa sığındı ve gün boyu kendini savundu. Ama özellikle savaş için silahlanmış ve ellerinden hiç bir şey kurtulamayan İspanyollar tapınağı ateşe verip içerideki herkesi yaktılar.” (…)
“İspanyolların bu neşeli oyunu aşağı sarayda da oynadıklarını, beş-altı bin kişiyi kılıçtan geçirirken kaptanlarının neşe içinde şarkı söylediklerini duydum.” (…)
“İspanyollar kimin bir adamı ikiye böleceği ya da kafasını bir darbede kopartacağı veya midesini deşeceği konusunda bahse tutuşuyorlardı. Bebekleri annelerinin kucağından kopartıp, ayaklarından tutup başlarını taşa çalıyorlardı… Başka bebekleri anneleriyle birlikte kılıçtan geçiriyorlar, bebekleri köpeklere parçalatıyorlardı (…) Kurtarıcımız ve oniki havarisine izafeten (yerlileri) onüer kişilik gruplar hâlinde ağaçlara asıyor, altlarına odun yerleştirip ateşe vererek onları diri diri yakıyorlardı. (…) Tüm bunları gördüm. Gözlerim hepsine tanık oldu…
Las Casas’ın tanıklığı, böyle sürüp gidiyor…
BİRAZ “TARİH” YA DA TALAN, KIYIM, KIRIM…
Tarih yazımı; dünyanın en taraflı ve dolayısıyla da en çok dikkat edilmesi gereken önemdeki yaşamsal bir alandır.[17]
Bu bab’da Latin Amerika’daki “Beyaz Adam”ın tarihine (daha doğrusu vahşetine) dair anımsatılması gereken ilk uyarı, “Zor durumdakilerin çığlığı her zaman haklı olmayabilir fakat ona kulaklarınızı kapatırsanız hakkın ne olduğunu asla öğrenemezsiniz,”[18] sözleriyle Howard Zinn’e aittir…
Gerçekten de C. Colomb’un yerlilerden bahisle güncesine düştüğü, “Elli kişiyle bunların hepsine boyun eğdirebilir, istediklerimizi yaptırabiliriz,” satırları, tarihi önemdedir…
Sömürgeci talan tarihinin bundan sonrasını da bu satırlardaki “mantık(sızlık)” biçimlendirmiştir…
Dee Brown’un ‘Bury My Heart At Wounded Knee/ Kalbimi Vatanıma Gömün’ başlıklı yapıtında belirtildiği gibi, Taino ve Arawak yerlileri Avrupalıların dinine fazla direnmedilerse de, yığınlarla altın ve değerli taş aramaya gelen ‘sakallı yabancılar’ adalarını altüst edince direnç gösterdiler. Bunun sonucunda ‘İspanyollar köyleri yağmaladılar, yakıp yıktılar; yüzlerce kadını, erkeği, çocuğu kaçırdılar, gemilere atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler… Colomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüz binlerce insan yok edildi.
Yakın zamana kadar Amerikan tarih kitaplarının çoğu, Colomb’un 1492’de Amerika’yı keşfiyle başlardı. Harvard Üniversitesi tarihçilerinden Colomb uzmanı olan Samuel Eliot Morison, birkaç ciltlik bir biyografi yazmıştır ve kendisi de denizci olduğu için kâşifin rotasını izleyerek, Atlantik’i bir uçtan diğer uca geçmiştir. 1954’te yazdığı ‘Christopher Columbus Mariner/ Denizci Christof Colomb’ başlıklı kitabında, Colomb’un denizciliğini övmekle beraber, köleleştirme ve ölümlerden söz ederken, “Colomb tarafından başlatılan ve kendisinden sonrakiler tarafından da sürdürülen acımasız politikalar tam bir soykırımla sonuçlandı,” demekten geri kalmaz.
Colomb’dan sonra adalarda neler olduğuna ilişkin bilgi kaynağı Bartolome de las Casas’ın kitabı olmuştur. Kendi plantasyonunda bir süre yerli köle çalıştıran Las Casas, daha sonra İspanyol vahşetinin ateşli bir eleştiricisi oldu. Ellilerindeyken birkaç ciltlik yapıtını kaleme almaya başlayan Las Casas, çeşitli yönleriyle yerlileri anlatıyordu.
Las Casas eserinde İspanyolların “Her geçen gün nasıl daha kibirli hâle geldiğini’ anlatır. Hattâ ‘Eğer aceleleri varsa yerlilerin sırtına biniyorlardı” demektedir.
Kaldı ki İspanyolların canavarlığı sınır tanımıyordu. Anlattığı bir olayı da buna örnek verebiliriz: “İkisi de birer papağan taşıyan iki yerli çocuğa rastlayan iki Hıristiyan, papağanları aldılar ve sırf zevk olsun diye çocukların kafalarını kestiler.”[19]
Virginia ve Massachusetts’in İngiliz göçmenlerinin Powhatanlara ve Pequotlar’a yaptıklarının İspanyollardan aşağı kalır yanı yoktu. Kızılderili avı New England’da popüler bir spor hâline gelmişti.
XVI. ve XVII. yüzyılda soykırım gerçekleştirilirken, Amerika’yı sömürgeleştiren yağmacılar, “yerlilerin aşağı ırktan olduğu” propagandasına sarılıyorlardı…
İşte bunlardan bir kaçı…
“Karayip Adaları’ndaki yerliler intihar ediyor. Çünkü tembeller, çalışmayı reddediyorlar…
“Sanki bütün bedenleri yüzleriymiş gibi çıplak dolaşıyorlar. Çünkü vahşilerin utanması yoktur…
Mülkiyet hakkından habersiz her şeyi paylaşıyorlar. Zenginlik hırsından yoksunlar. Çünkü insan çok maymuna akraba düşerler…
Şüpheli bir sıklıkta yıkanıyorlar. Çünkü Engizisyon ateşlerinde yakılan Muhammed dininin sapkınlarına benziyorlar…
Düşlere inanıyor ve düşlerindeki seslere itaat ediyorlar. Çünkü ya şeytanın etkisindeler ya da katıksız aptallar…
Onlarda homoseksüellik serbest. Bekaretin hiçbir önemi yok. Çünkü ne idüğü belirsiz cehennemin kabul odasında yaşıyorlar…
Çocuklarını hiç dövmüyor, onları özgür bırakıyorlar. Çünkü ilkesiz ve ceza vermekten acizler.
Ne kadar acıkırlarsa o zaman yiyorlar, yermek saatleri yok. Çünkü içgüdülerine hükmetmekten yoksunlar…
Doğaya tapıyorlar, onu anne olarak kabul ediyor ve kutsal olduğuna inanıyorlar. Çünkü dini inançları yok, yalnızca puta tapmayı bilirler…”[20]
Nihayet yeri gelmişken anımsatmadan geçmeyelim: “ABD’de Şükran Günü’nde yerliler, topraklarını kaybedişlerini andı. Avrupalı göçmenlerin 1621’deki ilk hasatlarının ve yerlilerin hayatta kalmalarına yardım için onlarla paylaştığı yemeğin anısına hindi yenilen Şükran Günü, yerliler için ‘en hüzünlü gün’.
2005 yılında binlerce yerli, San Francisco’nun Alcatraz Adası’nda ‘Şükran Sunmama Günü’ töreni düzenledi. Waikie kabilesinden Bear Lincoln, ilahiler ve şarkılar arasında yaptığı konuşmada, ‘Göçmenlerin o ilk kışı geçirmesine yardımcı olarak meğer çok büyük hata yapmışız. Güçlerini topladıktan sonra bizi arkadan vurdular’ dedi.
Gary ‘Ateşkurt’ Hsiao da, ‘Binlerce insanımızın katledilişini hatırlatıyoruz. 1492’de kıtaya geldiklerinde de teröristtiler, şu an Irak ve başka ülkelerde yaptıklarıyla da hâlâ öyleler’ diye konuştu.”[21]
Evet, yaşanmış ve yaşanan gerçekleriyle, öyle bir tarihle karşı karşıyayız ki, tam da burada Howard Zinn’in, “Tarafsızlık imkânsızdır,” kesinliğinden başka hiçbir duruş mümkün değildir…
SÖMÜRGECİLİK VE FETİHİN MALİYETİ
“Aborijinlerin sayısı hızla azalıyor… Avrupalıların ayak bastığı her yerde ölüm Aborijinleri izliyor. Amerika kıtalarına, Polinezya’ya, Ümit Burnu’na ve Avustralya’ya baktığımızda hep aynı sonucu görüyoruz… İnsan çeşitleri birbirlerine farklı türlerden hayvanlar gibi davranıyorlar. – güçlü her zaman zayıfı yok ediyor…” Charles Darwin, 1839’da Beyaz Adam’ın sömürgeci serüveninin Avrupa dışındaki kıtaların sakinleri üzerindeki yıkıcı etkisini bu sözcüklerle ifadelendirmekteydi.
Kaptan Cook Avustralya’ya ayak bastığında (1770), Britanya tahtından yerlilerin rızası olmadan ya da boş olduğundan emin olmadıkça topraklara el koymaması yönünde kesin buyruğu altındaydı. Ne ki Cook, kıtanın doğu kıyısına Kraliyet adına el koyduğunu açıklamakta gecikmedi. 1788’deyse kıtanın tümü boş sayılıp Kraliyet toprağı ilan edilecekti. Oysa Avustralya’da, kendi toprakları, siyasal sistemleri ve yasaları olan 600-700 klan yaşamaktaydı ve kıtadaki varlıkları 60.000 yıl öncesine tarihleniyordu! Aborijinler, İngiltere’den gelen gemiler dolusu yerleşimciyle baş edemeyecek ve nüfusları kısa sürede dramatik ölçüde azalacaktı.
Aborijinlerin öyküsü, Beyaz sömürgecilerin ayak bastığı tüm kıtalar için bildik bir öykü, gerçekte daha önce Kuzey ve Güney Amerika’da yaşananların bir tekrarıdır.
Böylelikle, sömürgeciliğe bağlı nedenlerle Avustralya Aborijinlerinin nüfusu, temas öncesi en az 1 milyondan, 1930’lara gelindiğinde, 30.000’e düşmüştü. 250.000 dolayındaki Maori’den, 1890’da geriye 42 000 kişi kalmıştı. 1769’da Tahiti’de yaşayan 40.000 Polinezyalıdan, geriye kalanların sayısı 1840’ta 6.000 idi.
“KEŞİF” DEDİKLERİ = SÖMÜRGECİ TALAN + SOYKIRIM + YIKIM VE!
Stanislaw Jerzy Lec’in, “Kimbilir Colomb daha neler keşfederdi, eğer Amerika karşısına çıkmasaydı,” zevzekliğini bir yana bırakırsak; bugününü, sömürgeci geçmişinden devralan Latin Amerika’da kapitalizmin tarihi, (eğer durdurulamaz ise!) bu coğrafyada insan(lık)ı da neyin beklediğinin göstergesidir…
V. M. Godinho’nun değindiği gibi kâşiflerin kişiliğinde “haçlı ruhu ile ticaretin, korsanlık ile İncil’i öğretme çabasının içiçe geçtiği” karmaşık bir güdü örtüşmesi vardı. Örneğin İspanyol ilahiyatçı Juan de Sepulveda yerlilere silah zoruyla boyun eğdirmenin meşru olduğunu savunuyor, buna gerekçe olarak da “Hepsinin barbarca adetlerinin bulunmasını, çoğunun yaratılış itibariyle bilgi ve idrakten yoksun olmasını ve barbarca birçok kötü huyla malul olmasını” gösteriyordu. Bu karışımı Colombus kadar Vasco de Gama’da da görmekteyiz. Dahası bu ruhu, uygarlığın sadece dinci temsilcileri ve siyasal egemenlerinde değil aynı zamanda ve ne yazık ki sonraki aydınlanma döneminin kimi temsilcilerinde de göreceğiz. Örneğin Voltaire hiçbir tereddüde düşmeden, “Bayağı tazı nasıl cins tazıdan farklıysa, zenci ırkı da bizimkinden farklı bir insan türüdür. Eğer bizim anladığımızdan farklı bir zekâları yoksa, bu türün çok düşük olduğu söylenebilir,” demekteydi.
“Kölelik bütün insanların özgür ve bağımsız doğduğunu ortaya koyan doğa yasasına aykırıdır,” sözlerini yazmış olan Montesquieu’nün tutumu çok daha dobraydı: ‘En bilge yaratık olan Tanrının bir ruhu, özellikle de iyi bir ruhu kapkara bir bedene yerleştirmiş olabileceği düşüncesini hiç kimse kabul edemez.”
Bakın bu konuda Emir Sader nelere dikkat çekiyor: “Latin Amerika’yı anlamayı sağlayan Eduardo Galeano’nun ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ başlıklı kitabı[22] uluslararası kapitalist pazara bölgenin şiddetle eklemlendirilmesinin iki temel dayanağı olduğunu gösteriyor: Yerli halkların yok edilmesi ve köleleştirme. Kapitalizm bu topraklara kan dökerek ulaştı ve bizi neyin beklediğini de gösterdi. Sadece silah zoruyla kendi uygarlıklarını ve dinlerini getirmediler. Baskı, ayrımcılık da, kaynaklarımızın ve insanlarımızın sömürülmesi de onların işiydi.
Kolonileştirme (sömürgeleştirme) sürecinde imparatorluklar değişse de hep aynı temel ve kitaba da ismini veren aynı tema söz konusuydu: Latin Amerika bölgenin kesik damarıydı. Keşfinden başlayarak bugünlere dek kıtanın tüm varlığı Avrupalılara ve daha sonra Kuzey Amerikalılara taşındı. Kapital uzak ülkelerde birikti ve birikmeye devam ediyor.
Toprağımız, ürünlerimiz, zengin maden yataklarımız, insanlarımız, işgücümüz, doğal kaynaklarımız hepsi başkalarının. Üretim biçimi, toplumsal sınıflar bile dışardan belirlenmiş ve kapitalist makinenin işlemesi için planlanmıştı. Kesik damarlar, Latin Amerika’nın azgelişmişliğinin uzaktakinin gelişmiş olması için gerekli olduğunu anlatır. Biz Latin Amerikalılar yoksuluz, çünkü bastığımız topraklar zengin, doğal olarak sahibi olduğumuz bu ayrıcalıklı yer tarihin lanetine uğramış. Aslında bu içinde yaşadığımız dünyada, güç merkezlerinin dünyasında kuşkulu olmayan bir zenginlik yok. Zamanla krizi ihraç etmekte ustalaşacaklar.”[23]
Gerçekten de “Tüfek, Mikrop ve Çelik’le geldiler… İstila ettiler, sömürgeleştirdiler ve yok ettiler…”[24] diye özetlenmesi mümkün olan sömürgeci saldırganlık konusunda, Kolombiyalı yazar Gabriel García Marquez’in tanınmış romanı ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ın son cümlesi “Yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı…” diye biter.
Bu sözler aynı zamanda, Colomb öncesi Amerika kıtasında yaşayan yerli halkların son beş yüz küsur yıllık tarihinin başlangıcını da anlatır gibidir. Çünkü o zamandan beri Amerika kıtasının gerçek sahiplerine ait her şey, öyle ya da böyle, yok edilmeye, yok sayılmaya çalışılmaktadır. Koca bir kıta, tarihinden koparılmaktadır. Bir Iroquois yerlisinin haklı olarak belirttiği gibi: “…üzerinde insan yaşayan bir toprak keşfedilmez. Yoksa ben de Atlantik’i geçip İngiltere’yi keşfedebilirim.”
R. Wright’ın da, konuya ilişkin olarak kaleme aldığı kitabına ‘Çalıntı Kıtalar’ başlığını verip, “Bu kadar açık bir noktanın beş yüz yıl boyunca Avrupa’nın bilincinden kaçmış olması, bize öğretilen tarihin bir mit olduğunu ortaya koyar,”[25] demesi de bunlardan hareketle değerlendirilmelidir…
VE İSYAN!
Direnmediler mi? Direnmez olurlar mı hiç? Beyaz adamın hiç tanımadıkları, bilmedikleri, sinsi ölüm silahlarına, ateşli sopalara, ateş suyuna ve ateşli hastalıklara karşın bir direniş tarihidir Columbus sonrası Amerika yerlilerinin tarihi bir bakıma. Kafaderisi avcısı, vahşi kızılderili/ iyi yürekli, uygar beyaz mesajlı; maliyeti pahalı, anlamı ucuz Holywood filmleri bu direnişin gönülsüz tanığı değil midir?
Haitili Arawaklarla başlayan direniş ve ayaklanmalar, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda da süregidecektir. Ancak beyaz sömürgeciler, zorbalığın ve ihraç hastalıkların yetmediği yerde yerli kabileleri birbirine karşı silahlandırarak, yerli çocukları misyoner okullarında assimile ederek, kimi kabileleri rüşvetle kendilerine bağlayarak, alkolizmi kasıtlı yaygınlaştırarak… yerli halkların kültürel dokularını çözmeyi bildi. Kültürün yenik düşmesi, askerî yenilgiden kat be kat ağır sonuçlara yol açacaktı.
Latin Amerika yerlileri güç ve imkânlarının son damlasına değin, her yol ve yöntemle işgale karşı direndiler…
Hem de Eduardo Galeano’nun, ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda dediği gibi: “Her şeye karşın yitirilmeyen bir umut vardı. Onurlarını korumaya kararlı birçok Kızılderili, yerli ayaklanmalarına katılacaktı. 1781’de Tupac Amaru, Cuzco’yu kuşattı. Tupac Amaru, İnka İmparatorlarının soyundan gelme melez bir Kızılderili başkandı. Geniş çaplı bir devrimci hareketin başını çekti. İsyan önce Tinta bölgesinde patlak verdi. Tupac Amaru, Tungasuca alanına beyaz atı üzerinde girdiği zaman trompet ve pututoslarla (içi oyulmuş boynuzdan borazan) karşılandı…”
Gerçekten de, sömürgeleştirmeye karşı isyanların en önemlilerinden biri Peru’da İnka Tupac Amaru II önderliğinde gelişen isyandır. Asıl adı Josef Gabriel Condorcengui olan İnka Tupac Amaru II, “Bal yapmayan ama peteklerimizdeki balı bile çalan bu hırsız arıların oluşturduğu kötü hükümeti devirmek için” canını dişine takmış bir ordu topladı.
Sapanlarla, çomaklarla, bıçaklarla dövüşen çıplak askerler Tupac Amaru II’nin önderliğinde, yerlilerin ve siyahilerin kurtarıcısı oluyorlardı. Avrupalı kanı taşımakla birlikte Amerika doğumlu olan kimi köylüler de onlara katıldılar, zorunlu işçi devşirmeye, madenlerde, her yüz işçiden ancak 20’sinin sağ kaldığı koşullarda çalıştırılmaya, işliklerde makinelere zincirlenmiş kırbaç zoru ile yaşamaya savaş açtılar.
Madenler, işlikler basıldı, ezilenlerin ordusu Tupac Amaru II önderliğinde büyüdü. İsyanın önderlerinden Antonio Gelen’in komutasındaki melezler taburunun bayrağında “Ezilenlerin ezenlere karşı birliği” yazıyordu. İsyanın ön saflarında kadınlar da yer alıyordu. Tomosa Candemaile’nin önderliğindeki kadın taburu İspanyol ordusuna ağır darbeler indirdi.
Tupac Amaru II, Cuzco önlerinde yenilgiye uğradı. Cuzco kalesini savunan yerlilere “yerlileri öldürmem” diyerek saldırmadı. 1881’de yakalandığında sorgucusunun, karısına ve çocuklarına yapacağı işkenceleri anlatarak öne sürdüğü tehdit ile birlikte “Suç ortakların kim?” sorusuna “Burada seninle benden başka ortak yok. Sen, zalim, baskıcı, ben kurtarıcı olarak, ikimiz de ölümü hak ediyoruz,” diyerek karşılık verdi.
Cuzco Meydanında önce dilini kesti işkenceci Tupac Amaru II’nin, sonra kolları ve bacakları dört ata bağlanarak parçalandı; gövdesi Picchu dağında yakıldı, kafası Tinta’da direğe çivilenerek teşhir edildi. Kollarından biri Tungusuco’ya diğeri Carobaya’ya yollandı; bacaklarının biri Livitaca kentine öbürü Santa Rosa da Lampa’ya gönderildi. 18 Mayıs 1818 tarihi Latin Amerika’nın belleğine kazındı bu olayla. Tupac Amaru II’nin sözleriyle “Bu savaşta düşenlerin daha sonra yeniden hayata dönecekleri kesindir.” Latin Amerika yerlilerinin inancına göre Tupac Amaru ölmemiştir, bir gün vücudunun parçaları birleşecek ve halkını kurtarmak için geri gelecektir.[26]
Öyle de olmuştur!
Latin Amerika’da uzunca zaman kalmış, Küba ve diğer birçok ülkenin devrim mücadelesinde yer almış Regis Debray’ın bölgeye ilişkin tespitleri anlamlıdır. “Latin Amerika’daki bütün devrimci süreçler ve onların çıkış noktaları, bir önceki tarih döneminden kalmadır ve bunlar bilinçsiz olarak kullanılmıştır,” der Debray.
İşin özeti de budur esasında…
29 Aralık 2010 02:43:05, Ankara.
N O T L A R
[*] Dipnot Dergisi, No:4, Ocak-Şubat-Mart 2011…
[1] Jared Diamond.
[2] Esra Kahraman, “Korsan’ın Ruhu Can Çekişiyor Aslında”,… VS Dergisi, Mart-Nisan 2006, s.18-19.
[3] Howard Zinn (Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Yay., 2005, s.58), Christoph Colombus’un seyir defterinin ilk iki haftalık anılarında, bir sözcüğün tam yetmiş beş kez geçtiğini saptar. Bu sözcük, “altın”dır…
[4] Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi., Sosyalist Yay., 1994, s.45.
[5] C. Columbus’dan aktaran: Marc Ferro, Fetihlerden Bağımsızlık Hareketlerine Sömürgecilik Tarihi – XIII. Yüzyıl-XX. Yüzyıl. İmge Yay., 2002, s.65.
[6] Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi., Sosyalist Yay., 1994, s. 47-48-57.
[7] Marc Ferro, Fetihlerden Bağımsızlık Hareketlerine Sömürgecilik Tarihi – XIII. Yüzyıl-XX. Yüzyıl. İmge Yay., 2002, s.68.
[8] David E. Stannard, Beyaz Adamın Akıl Almaz Vahşeti, Amerika’nın Soykırım Tarihi, Gelenek Yay., 2. Basım., 2005, s. 153-134.
[10] Karl Marx, Kapital, C:1, Sol Yay., s. 770-769.
[11] Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Yay., 2005, s.8.
[12] Howard Zinn, “Columbus, Kızılderililer ve İnsanlığın Gelişmesi”, V. Yılmaz (der.), Fatihler Yargılanıyor, 500. Yılında Karşı-Amerika, Tümzamanlar Yay., 1992, s.54.
[13] Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Yay., 2005, s.10.
[14] Bartolomeus de las Casas, Briefe or Chronicle of the actes and gestes of the Spaniards in the West Indies, called the newe World, for the space of xl years, written in the Castilian tongue by the reverend Bishop Bartholomew de las Casas or Casaus, a friar of the order of S.Dominicke, and now first translated into English by M.M.S.Londra, 1583 – tıpkıbasım.)
[15] Aktaran David E. Stannard, Beyaz Adamın Akıl Almaz Vahşeti, Amerika’nın Soykırım Tarihi, Gelenek Yay., 2. Basım., 2005, s. 137-141.
[16] Aktaran Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Yay., 2005, s.12-13.
[17] “Tarih yazmada ayrıntılar ve vurguların seçiminin yol açtığı ‘taraf olma’ olgusunun bir sonucu olarak ben Amerika’nın keşfi öyküsünü Arawak yerlileri açısından anlatmayı yeğliyorum. Aynı şekilde, anayasanın öyküsünü köleler; Andrew Jackson’ın öyküsünü Cherokee Kabilesi; iç savaş öyküsünü New York’taki İrlandalılar; Meksika savaşının öyküsünü Scott’ın ordusundan kaçan askerler; endüstrileşmenin hızlanmasını Lowell tekstil fabrikalarındaki genç kadınlar; İspanyol-Amerikan savaşını Kübalılar, Filipinler’in alınışını Luzon’daki zenci askerler; İkinci Dünya Savaşı’nı barış yanlısı hareketler; New Deal (Yeni Dirlik) Politikası’nı Harlem’deki zenciler ve savaş sonrası Amerikan İmparatorluğu’nu Latin Amerika’da borçları karşılığı köleleştirilen emekçiler açısından anlatmayı yeğliyorum.” (Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, Çev: Sevinç Sayan Özer, İmge Kitabevi, 2005, s.16.)
[18] Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, Çev: Sevinç Sayan Özer, İmge Kitabevi, 2005, s.16.
[19] Howard Zinn, Öteki Amerika, Çev: Seyfi Öngider, Aykırı Yay., 2000, s.18-16.
[20] Otonom Dergisi, No:10, Mayıs-Ağustos 2005.
[21] “1492’de de Teröristtiler”, Radikal, 26 Kasım 2005, s.13.
[22] Eduardo Galeano, kitabına ilişkin olarak, “Amerikan yerlilerinin Avrupa’yı nasıl ‘keşfettiğini’ bilmek ister misiniz? Bu kitabı okuyun,” der!
[23] Emir Sader, “Neden Kesik Damarlar?”, Pagina 12, 22 Nisan 2009.
[24] Murat Tanakol, “… ‘Kaybedenlerin’ Anlatısı”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:418, 20 Mart 2009, s.24.
[25] Ronald Wright, Çalıntı Kıtalar-Amerika’da Fetih ve Direnişin Beş Yüz Yılı, Çev: Şen Süer, Versus Kitap, 2009.
[26] Süleyman Bulduruç, “Bizim Amerika”, Odak Dergisi, No:2006-09 (SN:37), 8 Eylül 2006, s.20-23.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
– Sibel Özbudun, Antroploji Gözüyle: Sınıf, Kültür, Kimlik Yazıları, Ütopya Yay., 2010, ss.263-275. (“Latin Amerika: Maden ve Kan”)
– Fikret Başkaya-Temel Demirer-Sibel Özbudun, Dünyanın Balkonundaki İsyancılar: Zapatistalar, “YDD”, Enternasyonalizm, Özgür Üniversite Kitaplığı:1, 1996, ss.52-64.
– Sibel Özbudun-Temel Demirer, Dünyayı Isıtan Latin Ateşi, Özgür Üniversite Kitaplığı: 57, 2006, ss.23-36. (“Latin Amerika’da Anti-Emperyalist Mücadelenin Dinamikleri”)
– Temel Demirer, Latin Amerika: İsyan Hep Vardı, Kaldıraç Yay, 2009, ss.513-516. (Latin Amerika: “Dün”ünden, “Bugün”üne)
– Sibel Özbudun, Latin Amerika: İsyan Hep Vardı, Kaldıraç Yay, 2009, ss.62-73. (“Vardık, Varız, Varolacağız!” ya da Bir “Yokedilemeyiş” Öyküsü”)
– Haary Cleaver- Gary H. Gossen- Gustavo Esteva- Jeannette Armstrong- Lourdes Arizpe- Sheila Wilmot- Andres Oppenheimer- John Holloway Links- Eduardo Galleano- Jean Beer- Jens Winter- Horst Kurnitzky-Komutan Yardımcısı Marcos- Eric Toussaint- Michael Mccougan- Sibel Özbudun- Temel Demirer-Özgür Orhangazi, Mayaların Dönüşü, Anahtar Yay., 1998, ss.66-73. (Sibel Özbudun, “Zapatist Mayaların Tarihine Bir Bakış”)
– Sibel Özbudun-Cahide Sarı-Leo Huberman-Komutan Yardımcısı Marcos-André Aubry-Michael Parenti-Luis Suárez-Silvio Soriano Hernández-Temel Demirer, Latin Amerika Yerlileri, Anahtar Yay., 2006, ss.222-224. (Sibel Özbudun, “Yerlilik ve Yerliler Üzerine”)
– Salvador Allende-Carlos Fonseca Amador-Mónica Baltodano-Osvaldo Vergara Bertiche-Simón Bolívar-Fidel Castro-Hugo Chávez-Temel Demirer-Gustavo Esteva-Ernesto Che Guevara-Abemael Guzman-Jorge Shafik Handal-Álvaro García Liner-José Carlos Mariátegui-Carlos Marighella-Gladys Marín-José Martí-Jaime Massardo-Augusto Olivares-Guido Álvaro (“Inti”) Peredo-Raúl Reyes-Alberto Moreno Rojas-Oscar Romero-Augusto C. Sandino-Mario Roberto Santucho-Cahide Sarı-Gilles Saurat-Raúl Sendic-Alberto Suárez-Rojas-Camilo Torres-Flora Tristan-Rigoberta Menchú Tum-Emiliano Zapata, Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, Ütopya Yay., 2008, ss.18-35. (Temel Demirer, “Zulmün ve İsyanın “Latin”cesi…”)
– Sibel Özbudun-Cahide Sarı-Komutan Yardımcısı Marcos-Temel Demirer, Latin Amerika Başkaldırıyor, Ütopya Yay., 2005, ss.214-215. (Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Direniş ve Devrim”in Meksika’sı”)
– Temel Demirer, Hrant’ın Katil(ler)i…, Pêrî Yay., 2009, ss.254-255. (“Ermeni Soykırımı Hakkında”)
– Sibel Özbudun, Kültür Hâlleri: Geçmişte, Ötelerde, Günümüzde, Ütopya Yay., 2003, ss.33-50. (“Kültürü Öldürmek”)
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s