BARIŞ VE DEMOKRASİ (Mİ?) BAĞLAMINDA KÜRT MESELESİ

 “Her şey daha önce söylendi
ama herkes tarafından değil.”[2]
Barış ve demokrasi (mi?) bağlamında Kürt meselesini irdelemek; sorunun tarihi, niteliği, girift bağıntıları, uluslararası konumu, güncel boyutları ve öteki etmenleri nedeniyle kolay değil…
“Ulusal Sorun” kapsamında ele alınması gereken söz konusu problematikten söz ederken, tek boyutlu ve aktüel taleplere kilitlenmiş bir sunumdan, kavrayıştan özellikle uzak durmak gerekir.
Bütünsel bir kavrayışın eleştirelliğiyle ele alınması gereken sorunda yapılması gereken detaylı sorular sorarak neyin ne olduğunu deşifre edebilmektir.
Soruna ilişkin köktenci sorular sormadan, bunların yanıtları ortaya çıkarılmadan kalıcı, devrimci yanıtla bulunması mümkün ve muhtemel değildir.
İşin aslını görmezden gelerek verilen yanıtlar meseleyi çözmek yerine, çözermiş gibi yaparak içinden çıkılmazca ağırlaştırır; durduğu yerde sayanların anlamsız/ işlevsiz tekrarını devreye sokar.
Örneğin ‘Milliyet’ gazetesinin 10 Aralık 1991 tarihli nüshasında Nur Batur imzası ve “Türkiye’nin Yeni Kürt Politikası” başlıklı haberde aynen şunlar deniyor:
“Demirel hükümeti, Türkiye’yi hem içte hem de uluslararası ilişkilerinde rahatlatacak çağı yakalayan yeni bir Kürt politikası uygulamaya kararlı olduğunu açıklamış bulunuyor.
Başbakan Süleyman Demirel’in Güneydoğu gezisi sırasında yaptığı açıklamaların yanı sıra, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in Milliyet’le yaptığı uzun söyleşisinde ayrıntılarını dile getirdiği yeni politika adeta, ‘Kültürel alanda Kürtlere özerklik tanınması’ anlamına geliyor.
Hükümetin yeni politikası ile…
Kürt kimliği tanındı. Kürt enstitüsü kurulabilecek. İsteyenler özel Kürtçe ders alabilecek. Kürtçe kitaplar Türkiye’ye sokulabilecek…
Okullardaki dil eğitimi, Türkiye’de resmî dil Türkçe olacak. Türkiye’nin bütünlüğü tartışma konusu yapılmayacak. PKK’ya karşı sert önlemler alınmaya devam edecek…”[3]
10 Aralık 1991’den bugüne, “yeni” diye sunulan açısından değişen hiçbir şey yok, her şey bir tekrar veya egemen(lik) rutini…
Barış bu değil, barış buradan çıkmaz…
Onun için öncelikle soru(n)lara ilişkin köktenci sorular sorup, devrimci yanıtlar üretmek, politikayı da bu eksene oturtmak gerekiyor…
Evet, elbette Thomas Fuller’in, deyişiyle “Her soru yanıtı hak etmez,” bu doğru; ancak asla bu kadar değil… Çünkü Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Soru sormak için önce öğrenmek gerekir; Eugene Ionesco’nun, “İnsanı aydınlatan, yanıt değil, sorudur”; Jean-Jacques Rousseau’nun, “Soru sormak sanıldığı kadar kolay bir iş değildir”; Albert Einstein’ın, “Ortaya yeni sorular, yeni olasılıklar atmak, eski sorunlara yeni bir açıdan bakmak, yaratıcı bir düş gücü gerektirir ve bilimde gerçek bir ilerleme sağlar,” uyarılarındaki üzere bir meseleyi ele alırken; sorun, çözümü görememekte değil; sorunu göremeyip, kavrayamamaktadır…
Kürt meselesine ilişkin ilk saptamam bu; diyeceklerimi de bu saptamamdan hareketle formüle edip irdelerken, “Barış” ve “Demokrasi”den çokça söz edilen bu günlerde, geçmişi asla unutmayacağız; Schiller’in, “Bağışlamak ve unutmak, iyi insanların intikamıdır,” sözlerine asla itibar etmeyeceğiz.
Aksine Matthew Arnold’un, “Unuturuz, unutacağımızdan değil, unutmak zorunda olduğumuzdan,” uyarısını göz ardı etmeden; Plutarkhos gibi, “Unutkanlık, olmuş olan her şeyi olmamışa dönüştürür,” diyerek; “Barış” ve “Demokrasi”nin hesap sormak olduğunun altını çizerek, hatırlatacağız herkese!
Evet, hatırlama ve hatırlatmayı “es” geçemez Kürt meselesi…
O hâlde bu önemli sorunu; i) Fyodor Dostoyevski’nin, “En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bilmektir…” ii) T. S. Eliot’un, “Her vaka benzersizdir ve ötekilere çok benzer…” iii) Epiktetos’un, “Önce ne olmak istediğini söyle kendine, sonra ne yapman gerekiyorsa onu yap…” iv) Publilius Syrus’un, “Tehlikeyi göze almadıkça tehlikeyi alt edemezsin…” v) Anatole France’ın, “Coşkunun ahmaklığını aklın kayıtsızlığına yeğlerim…” uyarıları ekseninde kavramalı ve sunmalıyız ki, ben de bunu deneyeceğim…
I. AYRIM: DEMOKRASİ MEVZUU?
O hâlde sorup, sergileyerek ilerlerken şu demokrasi mevzuuyla başlayalım: Sahi; herkesin dilinden düşürmediği “demokrasi” nedir?
Hayır, -gerekli olsa da- K. Marx’tan, F. Engels’ten, V. İ. Lenin’den söz etmeyeceğim…
Mesela Marksist olmayan, eski Yunan’dan Thukydides, “Bizdekine demokrasi diyorlar, çünkü yönetim azınlığın değil, çoğunluğun elinde”; Aristoteles, “Bazılarının düşündüğü gibi, demokrasinin temelinde özgürlük ve eşitlik olacaksa, buna erişmenin en iyi yolu, yönetimi herkesin sonuna kadar aynı ölçüde paylaşmasıdır,” derlerken demokrasinin çoğunluğun iradesi, egemenliği olduğunun altını çizer…
Bu böyleyken sürdürülemez kapitalizmin oligarşik iktidarında “demokrasi” denen şey mümkün olabilir mi?
Biliyorum şu an birisinin aklından “Ya özgür seçimler?” sorusu geçiyor…
Ancak bakın yine Marksist olmayan Jean-Jacques Rousseau, “İngilizler kendilerinin özgür olduklarını sanıyorlar, ama yanılıyorlar: Yalnızca parlamento üyelerinin seçimi sırasında özgürler” ya da William Penn’in, “Bırakın halk yönettiğini sansın, o zaman yönetebilirsiniz onu,” derken “seçmiş olmak” fiilinin “demokrasi” denen şeyle eşitlenemeyeceğini vurgulamaktadırlar!
Kaldı ki Norman Mailer’in, “Modern demokrasi, sınırları belirlenmemiş bir zorbalık yönetimidir; insan nereye kadar gidebileceğini ancak dosdoğru ilerlerken durdurulduğu zaman anlar,” diye formüle ettiği kapitalizmin dışlayıcı otoriter iktidarlarında Herbert Marcuse’un ifadesiyle, “Efendilerin serbestçe seçilmesi, ne efendileri ortadan kaldırır, ne de köleleri”…
Çok önemli bir şey daha: Kapitalizm koşullarında “demokrasi” dediniz mi, aynı zamanda ve kaçınılmaz olarak, kapitalist devletten, iktidardan söz ediyorsunuz…
O hâlde devlet gerçeğini, iktidarın sınıfsallığını görmezden gelerek demokrasiden, demokratikleşmeden söz edemezsiniz…
Eğer ederseniz; bu neo-liberallerin düştüğü yanılgının kendisi olur ki, onlara da hatırlatılması gereken Jean Dubuffet’nin, “Ben devleti bir tek yüzüyle tanırım; polis yüzüyle. Bütün bakanlıklar, bütün resmî daireler benim gözümde sadece bu yüze sahiptirler,”[4] uyarısıdır…
“DEMOKRASİ MÜMKÜN MÜ?”
O hâlde sormalıyız: “Sürdürülemez kapitalizm koşullarında demokrasi mümkün mü?”
Bu noktada Nuray Mert’in, “Batı dünyası, bir süredir, bizim gibi ülkelerde, demokrasiyi kendisi için tanımladığı standartlarda tanımlamaktan vazgeçti. Klasik oryantalist bakışı yansıtan, “Bon pour l’Orient” tabiri, yani, bizim için değil ama ‘Doğu için iyi’ anlayışı, demokrasi konusunda bizden beklediklerini tanımlamaya başladı…
Bu yeni paradigma çerçevesinde, en temel özgürlüklerin kısıtlanması bile, ‘kültürel tercih’olarak temize çıkabiliyor. Ben buna, politik doğruculukla takdis edilmiş oryantalizm (veya ‘Politically correct orientalism’) diyorum,”[5] vurgusunun altını çizerek sözü Immanuel Wallerstein’a bırakıyorum:
“Demokrasi bugünlerde çok popüler bir kelime… Bugünkü dünyada iktidarının demokrasinin iktidarı olduğunu iddia etmeyen neredeyse hiçbir yönetim yok. Ama aynı zamanda, bugünün dünyasında neredeyse bütün hükümetleri diğerlerinin, hem ülke içindekilerin hem de diğer ülkedekilerin, demokratik olmamakla suçladığı da doğru.
Bir ülkenin demokratik olduğunu söylediğimizde neyi kastettiğimiz konusunda çok sınırlı bir anlaşma var gibi gözüküyor. Aslında kelimenin etimolojisinde bile sorun oldukça açık. Demokrasi Yunanca iki kelimeden geliyor, demos yani halk ve kratia yani düzen, karar verecek otorite. Ama düzen derken neyi kastediyoruz? Halk derken kimi kastediyoruz?”[6]
Uyarıya eklenmesi gereken i) küreselleşme ve kriz, ii) derinleşerek yaygınlaşan eşitsizlik, iii) ‘Big Brother’ın kontrolü gibi noktalar da vardır.
Yani kapitalist “uygarlığın sürdürülemezlik çıkmazı”nın altını çizerken; küresel krizin merkezi ABD’de de bölüşümün alarm vericici olduğunu; keza Avrupa ülkelerinin çoğunda da küreselleşme bölüşümü iyileştirmediğini, tersine bozduğunu; yaşanan krizle birlikte, dün geri çevrilemez denen küreselleşmenin (finansallaşmanın, küresel serbest piyasanın) geleceğinin konuşulmaya başlandığını dikkate almalıyız.
Bu kapsamda sürdürülemezlik bağıntılarıyla karşımıza dikilen “Otoriter Kapitalizm”i yani Patrick Dixon’ın, ‘Gelecek 100 Yıl’ başlıklı yapıtında küreselleşmenin geleceğini çözümlerken, “demokratik gücün ölümü”ne dikkat çektiğini göz ardı etmemeliyiz.
KÜRESELLEŞME VE KRİZ
Örneğin küreselleşmenin III. Bunalım ile iç içe geçmesiyle “demokrasi”nin hayale dönüşerek, otoriter ve baskıcı eğilimleri güçlendirdiği bir “sır” değil…
Norveç (1988), Finlandiya (1991), İsveç (1991), Meksika (1994), Arjantin (1995), Japonya (1995), Tayland (1997), Kore (1997), Rusya (1998), Brezilya (1999), Türkiye (2000), Arjantin (2002), Uruguay (2002), ABD (2002) somutlarındaki üzere kriz fazlarının sıklaşmasıyla birlikte sürdürülemez kapitalizmin tarihteki en büyük krizi 2008’de patlak verdi.
Söz konusu krizin artık “kapitalizmin en derin krizi” olduğu, bütün dünyada hiçbir itiraza yer vermeyecek bir biçimde kabul ediliyor.
Bilindiği gibi 2007’de ABD’de belirtileri görülen, 2008 sonunda patlak veren, sonra derinleşen, oradan Avrupa’ya sıçrayıp, giderek diğer bütün ülkelere sıçrayan kriz piyasanın dengeleyici niteliklerine olan (“Piyasaya karışmayın, piyasa her şeye kadirdir” şeklindeki!) inancı yıkıp attı.
Krize müdahale için ABD ve Avrupa ülkelerinde, “serbest” ekonominin yerini ulusal korumacılığa yaslanan model aldı: Devlet milyarlarca dolarlık sübvansiyonlarla şirketleri kurtarıyordu, ama bu arada kapitalizmin sembolü olan dev şirketleri de batırdı.
Mustafa Sönmez’e göre, bu kriz bir milattır. Nasıl 1990’da duvarın yıkılması ile reel sosyalizmin sonu geldiği ileri sürülmüş ve bu olaya “tarihin sonu” denilmiş ise, 2008 küresel krizi de bir başka milattır ve “piyasa her şeye kadirdir” ilkesinin sonudur.[7]
Bu sürdürülebilir bir süreç değil. Zaten Alan Greenspan da “Seçeneklerimiz iyi ile kötü arasında değil, kötü ile çok kötü arasında,” derken bunun altını çiziyor.
Siz bakmayın “kriz bitti” iddialarına; durum daha da kötüleşiyor…
“Aslında olan biten küresel krizin doğrudan yapısal nitelikleriyle ilgilidir ve “ikinci bir dibe vuruş”olgusundan ziyade, krizin uzun süreli durgunluk konjonktürü içinde olmasından kaynaklanmaktadır; yani Ergin Yıldızoğlu’nun ifadesiyle, “Her mali çöküntüyü bir resesyon hatta bunalımın izlemesi ise, deyim yerindeyse, Allah’ın emri!”
Bu tabloda “Batıklar kamulaştırıldıkça kriz bitmiyor, sadece sahibi değişiyor; finans piyasalarının krizi devletin mali krizine dönüşüyor.”[8]
Söz konusu kriz ile bir hayalete dönüşen “demokrasi” eğilimi giderek gerilerken, onun yerini ırkçılık dolduruyor.
Yani kriz birçok ülkede siyasi eğilimleri, dengeleri de değiştiriyor. Tarih gösteriyor ki, kriz dönemlerinde siyasi tercihler merkezden uçlara yönelir, radikalleşir. Böyle dönemlerde sosyalizme yöneliş kadar, otoriter-dinci siyasete, faşizme savruluş da mümkündür… Bugün yaşanan küresel krizde ibre ne yazık ki ikinciden yana.
Özellikle krizi derinden yaşayan Avrupa’da, Almanya, Avusturya, Fransa, İsviçre, Hollanda, Belçika, Danimarka, Norveç, İtalya, Portekiz, Macaristan, Slovakya ve Bulgaristan’da, son olarak da İsveç’te çoğu yabancı ve Müslüman düşmanı aşırı sağcı partiler, seçimlerde güçlendiler.
Son İsveç seçimleri de gösterdi ki, Avrupalı seçmende sağa, hatta yer yer faşist partilere yöneliş var. Küresel kriz ve artan işsizlik, bozulan bütçe dengeleri karşısında izlenen kemer sıkıcı politikalar, iktidar ya da iktidar ortağı sosyal demokrat partilere karşı tepkilere yol açtı, radikal sağdaki partilere de gün doğdu. Artan işsizlik ve azalan sosyal harcamalar, yabancı düşmanlığını, “İslâmofobi”yi de azdırdı.
Radikal sağın yükselişine hız veren esas etken, sürdürülemez kapitalizmin krizidir…
DERİNLEŞEREK YAYGINLAŞAN EŞİTSİZLİK
Ayrıca bir insan(lık) hakları ihlâli olarak sürdürülemez kapitalist talanın derinleştirdiği eşitsizlik yaygınlaşırken; devletlerin yoksullara gerekli yardımda bulunmadığından dünyada son 10 yılda, 4 milyon önlenebilir çocuk ölümünün meydana geldiği belirtildi.
‘Forbes 400’de yer alanların toplam serveti 2009 yılında 100 milyar dolar artarak 1.27 trilyon dolardan 1.37 trilyon dolara çıkıp, en zengin 400 ABD’li listesine giren 217 isim, bir önceki yıla göre servetini arttırırken listede yer alanların toplam serveti, İspanya ve Kanada’nın Gayri Safi Yurt içi Hasılası’na (GSYH) denk geliyor; listenin ilk 10’unda yer alanların toplam serveti 270.8 milyar dolar değerinde bulunuyor.
Bunun yanında dünyadaki aç sayısı 925 milyon dolayındadır. Bu, gıda krizinin patlak verdiği 2008’deki 850 milyon aç sayısından daha fazladır. Yine FAO’ya göre yetersiz beslenen nüfusun yüzde 98’i gelişmekte olan ülkelerdedir. Gerçek şu ki, azaldı azalmadı tartışmaları bir yana, hâlen dünyada bir milyar insan açlığın pençesinde kıvranmaktadır.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı’nın (OECD) raporuna göre dünyadaki aktif nüfusun yüzde 60’ı kayıt dışı çalışıyor. Rakamlar, kayıt dışı çalışmada rekor seviyeye ulaşıldığını gösteriyor. Rapor, küresel işgücünün yarısından fazlasının (1.8 milyar kişi) sözleşmesiz ve sosyal güvenlikten yoksun olarak çalıştığını belirtirken kayıt dışı çalışanların 700 milyonunun mutlak yoksulluk sınırının altında, 1 milyar 200 milyonunun da günde iki doların altında gelirle yaşadıklarını kaydetti.
Tüm bunlara karşın ‘Foreign Policy’ dergisinin, 1999-2009 kesitinin, “İnsanlığın küresel ölçekte yaşadığı en barışçı, en sağlıklı en müreffeh 10 yıl olduğu” yollu zırvasına gelince: BM verilerine göre 1 milyara yakın insan açlık çekiyor ve bunun 200 milyondan fazlasını beş yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor.
Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı ise yaklaşık 2 milyar. Temel besinlerin, vitamin ve minerallerin yeterli alınamaması biçimindeki yetersiz beslenme (buna gizli açlık da denebilir) 3 milyara yakın insanı etkiliyor. Güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1.2 milyar. Sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı da 1 milyardan fazla. IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn, dünyada yükselen gıda fiyatlarının, hükümetlerin yıkılması ve hatta savaşların patlak vermesi gibi korkunç sonuçları olabileceği uyarısında bulundu.
Foreign Policy, “Çatışmalarda ölenler azalıyor,” diyor ancak, dünyanın 33 ayrı bölgesinde sıcak çatışma ve can kayıpları yaşanıyor. ‘Uluslararası Çatışma Araştırmaları Enstitüsü’, 2003 yılında yayınladığı ‘Çatışma Barometresi’nin verilerine göre; o dönemde dünyada 80 çatışma alanın bulunduğunu ve bunlardan 35’inde yüksek ölçüde şiddet kullanıldığına işaret etti.
Kuruluş 2009’da yayınladığı raporda ise, dünya genelinde 365 çatışma tespit ederek, bunlardan 7’sinin savaş, 24’nün ağır krizler, 31’nin de yüksek oranda şiddet olduğu tespitini yaptı.
‘Oxfam’ın verilerine göre, dünyada yaşanan çatışma ve savaşlar nedeniyle her gün ortalama 2 binden fazla kişi hayatını kaybediyor. Yani, geçen her dakika birden fazla insan silahlı şiddet yüzünden ölüyor. Araştırmaya göre, ölenlerin çoğu, çatışmanın tarafı olmayan sivil insanlardan oluşuyor. Araştırmaya göre, 2006 yılından bu yana 2 milyon 100 bin dolayında kişi doğrudan ya da dolaylı olarak silahlı şiddet sonucu öldü.
Örneğin Somali’de, 1990’ların ortalarından bu yana bir merkezi hükümetin devrilmesinden hemen sonra başlayan çatışmalar ve iç karışıklık bitmiş değil. Ülkenin bir bölümü isyancı grupların elinde iken, yaşanan çatışmalarda yüzlerce insan hayatını kaybetti ve etmeye devam ediyor. 1.5 milyonun üzerinde insan göç etmek zorunda kaldı. Asya’nın en uzun savaşlarına ev sahipliği yapan Filipinler de ise, 40 yılda 40 binden fazla insan öldü. Balkanlar, Gürcistan, Çeçenistan, Osetya bölgeleri hâlen çatışma hâlinde. Nepal, Peru, Kolombiya, Özbekistan ve benzeri çok sayıda coğrafi mekânda hâlen sıcak çatışma alanları.
Sürdürülemez kapitalizmin beslediği ırkçılık ile eşzamanlı kesitte ‘Big Brother’ın kontrolü (Panopticon) devreye sokuluyor…
Tablo bu iken, hangi “demokrasi”den söz ediliyor acaba?
İMPARATOR’UN -SİYASAL GERİCİLİK İHRACI- GERÇEĞİ
Kaldı ki emperyalizmin siyasi gericiliğe (ve bunun ihracına) dönüştüğü bir yerkürede yaşarken “demokrasi” vaadinin ezilenler için kocaman bir yalan değil ise, bir manipülasyon olduğundan kim şüphe duyabilir ki?
Bunun en anlamlı verilerini, ABD İmparatorluğu’nun küresel ve Ortadoğu’daki bölgesel icraatlarında bulabilirsiniz…
“Demokrasi”sinden çokça söz edilen ABD İmparatorluğu -Pentagon’un açıkladığı üzere- 30 Eylül 2009 itibarıyla 5 bin 113 nükleer savaş başlığına sahiptir ve John Pilger tarafından şöyle nitelenmektedir: “Afrika’dan Ortadoğu ve Latin Amerika’ya dek her yerde birlikleri bulunan ABD ‘3. Dünya Savaşı’nı başlattı. ABD’nin içinde de demokrasi yalanının ve çarpıtmaya ayarlı popüler kültürün arkasında, ahtapotvari şirketlerin ve devlet içinde devlet olmuş ordunun yükselişi benzersiz bir durum…”[9]
“Amerikan emperyal gücü, ‘emperyal’ sözcüğünün aforoz edildiği bir medya kültürü üzerinden akıyor. Pentagon 2009’da sadece halkla ilişkilere 4.7 milyar dolar harcadı. Amaç Afganların değil, Amerikalıların zihinlerini ve kalplerini kazanarak ‘enformasyon hâkimiyeti’ kurmaktır…”[10]
Ekonomik, askerî, kültürel bir saldırganlık olarak ABD İmparatorluğu, elbette ilkesiz ve çok standartlı bir pragmatizmden malûldür…
Örneğin “Gazze filosu konusunda uluslararası soruşturma istemeyen, UAEK’yla işbirliğine rağmen İran’a yaptırım dayatan ve Beşir’in yargılanmasını talep eden ABD, İsrail’in nükleer silahını veya yerleşimlerini gündeme getirmiyor.”[11]
Bu yetmezmiş gibi de Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ağzından, “ABD’nin İsrail’in güvenliğini sağlama taahhüdü sarsılmaz,” deyip, Hizbullah’ı silahlandırmakla suçladığı İran ve Suriye’yi de “Bölgede savaş çıkar” sözleriyle ikaz ediyor!
Hayır bunlar Bush (“Cumhuriyet”çiler) döneminde yapılmıyor; Obama (ve “Demokratlar”) ile hayata geçiriliyor!
Hem de Amerikalı sol eğilimli entelektüellerin, Amerikan basınına verdikleri bir ilanla Başkan Obama’yı savaş suçuna ve insan hakları ihlâllerine ortak olmakla suçladıkları bir dönemde…
Aralarında Noam Chomsky, James Cromwell ve Mark Ruffalo’nun da bulunduğu 2 bin imzalı ilanda, Bush ve ardılı Obama’nın resimleri, FBI’ın suçluları arama ilanlarındaki gibi yerleştirilerek, “Suç suçtur, kimin işlediğinin pek önemi yoktur” ifadesi kullanılırken; Obama için “Bir şekilde Bush’tan daha kötü” değerlendirmesi yapılarak, “Çünkü Obama, sadece kendi inancından kaynaklanan şüpheleri veya CIA’nın kuşkuları doğrultusunda, terörist olduğundan şüphelenilen Amerikan vatandaşlarını ortadan kaldırma hakkı bulunduğunu savunuyor, Bush hiçbir zaman bu tip bir uygulamayı açıkça üstlenmedi,” deniliyordu!
Kolay mı? “Obama’nın, selefi George W. Bush gibi ABD’yle özdeşleşen saldırgan politikaların izinden gittiğini söylemek için erken değil. Obama’dan beklenen değişim özellikle de dış politikada gerçekleşmedi; ABD’nin saldırgan ve küstah politikaları Obama döneminde de tam gaz devam etti,”[12] diyen Ali Tahsili sonuna dek haklı…
Örnek mi? Çok, hem de pek çok…
Özetle siyasal gericilik ihracının “USA against rest of the world/ ABD dünyaya karşı” gerçeği ekseninde yaşandığı koordinatlarda, barıştan ve imkânlarından söz ederken çok dikkatli, ayrıca da kılı kırk yararcasına hesaplı olmak gerek…
Gerçekten de Fehmi Hüveydi’nin, “Doğu haksız biçimde göz ardı edilirken Batı’ya dünyanın merkezi gibi bakılıyor. Bu yaklaşım, ‘terör’ gibi kavramları da Batı tanımıyla sabitliyor. Filistin direnişine‘terör’ denilirken, terörü İsrail yaptığında adı ‘nefsi müdafaa’ oluyor,”[13] dediği kavram kargaşasının orta yerinde; WikiLeaks sitesinde yayınlanan gizli bir CIA raporunda “ABD’nin ‘terör ve terörist ihraç eden ülke’ olarak anılma olasılığı”nın altı çiziliyor; yani ABD terörist olduğunu biliyor…
Durum buyken; “Terör Söylenceleri”yle “nizama sokulmaya” kalkışılan (daha doğrusu gerçeği gizlenen!) yerkürede hâlâ F. Engels’in, “Siyasal şiddet, tarihin ateşleyicisi değil, yaratıcısıdır,” saptamasının geçerliliğini koruduğunu unutmadan; terörün ezenlere ait olduğunun; ezenlerin terörü karşısında ezilenlerin siyasal şiddetinin meşru müdafaa olduğunun altı özenle çizilmelidir.
Bunun böyle algılanıp, sunulması; hak ve haksızlık kavramlarının (soyutlamalarla yetinmeyen!) fiiliyatıyla ortaya çıkarılması açısından kilit önemdedir…
EVRENSEL İNSAN HAK(SIZLIK)LARI
Tıpkı evrensel insan hak(sızlık)ları örneklerindeki üzere!
Gerçekten de “İnsan hakları her zaman kazanılmıştır. Hiçbir zaman yukarıdan bahşedilmemiştir. Bu hâlâ da böyledir… Elde edilen kazanımlar hakiki olacaksa mücadelenin bilinçli olması gerekir,” diyen Noam Chomsky’nin uyarısını göz ardı etmeden; hak ve haksızlık kavramlarının ekonomi-politik gerçekliğinin altını özenle ve defalarca çizmeliyiz.
Siz bakmayın İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague’in “Dış politika iç politikanın genelleşmiş hâlidir, ülke içindeki değerlerimizin sınırı kıyılarımız değildir. Bu bağlamda Britanya dış politikasında insan haklarına kilit bir yer ayırarak her yerdeki ihlâlleri gündeme getireceğiz,”[14] demesine, bu kocaman bir kuyruklu yalandan başka bir şey değildir…
Ezenler, emperyalistler hakların savunucusu olmazlar; çünkü onlar haksızdırlar, hak ihlâllerinin müsebbipleridirler…
Mesela “Britanya, sömürge döneminde fişlemekten işkenceye her türlü gaddarlığa maruz bıraktığı Kenyalılardan bir özür bile dilemedi. İmparatorluğun derslerinin hazmedilmemesinin sonucu kurbanlara haksızlıktan ibaret değil; dehşet verici yanlışların hâlâ tekrarlanmasına yol açıyor,”[15] der Johann Hari…
Haklıdır da! Çünkü İngiliz şirketleri milyonlar karşılığında insan hakları sicili kötü rejimlerin imajını düzeltiyor. ‘The Guardian’ın araştırması, Londra’daki halkla ilişkiler şirketlerinin, Suudi Arabistan, Ruanda, Kazakistan ve Sri Lanka dahil olmak üzere insan hakları alanında en kötü sicile sahip bazı yabancı rejimlere imaj danışmanlığı yaparak yılda milyonlarca pound kazandıklarını ortaya koydu.
Eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’in bir zamanlar danışmanlığını yapan Lord Bell’in yöneticisi olduğu Chime, 2009 yılında 67 milyon poundluk kazancının yarısını yabancılarla yapılan sözleşmelerden elde etti.
Öte yandan İngiliz askerlerinin, Irak’ta tutsaklara işkence yaptıkları belgeleriyle, basında yer aldı. İngiliz askeri, bağırıp çağırarak, kafasına çuval geçirilmiş Iraklı bir tutsağı sürükleyerek kaldırıp duvara dayanmaya zorlarken, bir diğer tutsağın Michael Jackson gibi dans etmeye zorlandığı, üçüncü bir tutsağın üzerine idrar yapıldığı ve tutsakları, cinsel ilişkiye zorlandığı ortaya çıktı…
Hayır; ne BM ne de AB… Hiçbiri evrensel insan hak(sızlık)larından muaf değil…
Tekrarlıyorum; hak(sızlık)ların bir ekonomi-politikası vardır; yani hak(sızlık)lar soyut veya dilek ve temenni değil, somut, hareketli şeyler, gerçeklerdir; “Soyut devimsiz olandır. Evren ise baş döndürücü bir devinim içinde. Her şey geçip gidiyor,” diyen Orhan Hançerlioğlu’nun işaret ettiği üzre…
ÖRNEKLERLE BARIŞA (VE İSYANA) KARŞI TUTUM(LAR)
“Demokratik olduğu”; “çözüm örnekleri sunduğu”na ilişkin “şayialar” ile maruf coğrafyalardan birisi olan AB’nin ve mesela İspanya’sının “ulusal soru(n)” yani barışa (ve isyana) karşı tutumları ETA örneğindeki üzeredir!
Örneğin İspanya’nın doğusu ile Fransa’nın güneybatısında yer alan Bask’ta bağımsızlık için silahlı mücadele veren ETA, ateşkes çağrılarına olumlu yanıt verdi. ETA, hedeflerine “barışçıl ve demokratik yollardan ulaşmak” için ateşkes ilan etti. ETA’nın bu kararından sonra gözler Zapatero hükümetine çevrildi.
Evet ETA, bağımsızlık için inatla mücadele etmekte kararlı olduğunu yineleyerek, “Özgürlüğe kavuşmadan durmayacağız” diyen bir örgütken; ‘Financial Times’ın işaret ettiği gibi “İlk kez ateşkes ilan etti… Ancak İspanyol siyasetçiler ETA’nın attığı bu adımı ‘yetersiz’ olarak niteledi”;[16] yani “ateşkes”e olumsuz yanaştı!
ETA’nın ateşkes ilanı, İspanyol ve Bask hükümetleri tarafından yetersiz bulundu. İspanya İçişleri Bakanı Alfredo Perez Rubalcaba “Onların bir kelimelerine güvenmiyoruz” dedi.
ETA, ateşkes ilanı kabul görmeyince, bu kez uluslararası müzakereci önerisini ortaya atsa da buna da karşılık bulamadı. İspanyol hükümeti bu teklifi de reddetti. Bask özerk bölgesinde iktidardaki Bask Sosyalist Partisi (PSE) de ETA’ya “sıfır hoşgörü” gösterileceğini açıkladı.
Zapatero hükümetinde başbakan yardımcısı olan Maria Teresa Fernandez, ETA’nın çoğu Nobel Barış Ödüllü uluslararası diplomatlar aracılığıyla müzakere önerisinin “Yeni birşey içermediğini” söyleyip ETA’yı derhâl silah bırakmaya çağırdı.
Oysa, ETA’nın “ateşkes”inde rol oynayan Sinn Fein’li Gerry Adams, “Bask partileri, sendikacıları ve eylemcilerinin yeni bir strateji belirlemesinin ardından ETA’nın da ateşkes ilan etmesiyle Bask ihtilafı sonlandırılabilir. Hiçbir çözüm süreci risksiz değildir, fakat başarının faydalarının yanında başarısızlığın lafı olamaz. Madrid’in artık ileri görüşlü olması lazım,”[17] diyordu…
Ancak boşuna ve karşılıksız!
O hâlde egemenler ile “barış” ve “ateşkes”ten söz ederken toptancılık yerine, kırk kere ölçüp, bir kere biçmek gerekiyor…
EGEMEN(LER)İN MEDYASI = MEDYOKRASİ Mİ?
Egemenler ile “barış”, bir güç ve ezilenler lehine güçlülük ve dayatma sorunudur aslında…
Bu durumu egemen medyada, “vasatın yönetimi” olarak tanımlayabileceğimiz “medyokrasi”de yeterince net olarak görebiliriz!
Türkiye’de ve medyasında kimse, ama hiç kimse, Kürtler ve ezilenler için “adil ve onurlu” bir barıştan yana değil; tam karşısında…
Bundan kuşkusu olan var mı? Hâlâ varsa ne yazık!
Türk(iye) medyasında “barış adına”(?!) telaffuz edilen her şey Kürtlerin ve ezilenlerin teslimiyeti; teslim alınması üzerine kurulmuştur!
Kimse inkâra kalkışmasın; kapitalizm koşullarında hemen her şey dünyada da, Türkiye’de de Robert Fisk’in işaret ettiği üzeredir:
“Batı bağlamında medya, sadece gazetecilerle iktidarın arasından su sızmamasıyla değil, kelimelerin ve tarihin kullanımıyla da ilgilidir. Biz Batılı gazeteciler bugün iktidar dilinin ortağı hâline geldik.”[18]
“İktidar ve medya salt gazetecilerle siyasi liderler, editörlerle başkanlar arasındaki sıkı fıkı ilişkilerden ibaret değil. Hatta salt; Beyaz Saray, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon ya da Downing Sokağı, İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı ya da Amerika ve İsrail arasında var olan iktidar bağlarıyla sözde onurlu muhabirler arasındaki asalakça-geçişimsel ilişkiden bile ibaret değil,”[19] her şeyi kapsar…
Yerkürenin içinden geçtiği gericilik ve tutuculaşma bire bir egemen medyaya da yansıyor!
Ya Türk(iye) medyası mı?
Ragıp Duran, egemen medyayı değerlendirirken, “Efendinize bağlıysanız, efendiniz ne söylerse onu tekrarlarsınız”; Başar Başaran da, “İktidarın her geçen gün gücünü artırmasıyla birlikte safını orada seçen gazetecilerin sayısında ve iktidarı övme düzeylerinde dramatik artışlar yaşıyoruz. Onlar iktidarı övdükçe yükseliyorlar, yükseldikçe iktidarı övüyorlar… Bugün için piyasanın buyruğu, ne pahasına olursa olsun başarı ve yükselmektir. O yüzden şimdi burada haklının değil yalnızca kazananın esamisi okunur. İlke dediğiniz böyle durumlarda ayağınızda bağdır,” diyor!
Bu saptamalara kim itiraz edebilir? Ya da Seyfi Öngider’in, “28 Şubat’ta hedefte Refah Partisi veya Fazilet Partisi olunca “vicdandan, adaletten” veya “dürüst, namuslu gazetecilik”ten söz eden yayın organlarının şimdi hedefte SDP gibi küçük bir sol parti olunca nasıl da vicdanları kararıyor,” hatırlatmasına…
Türk(iye) medyasında ya ezenin ve savaşın yanında olursunuz; ya da ezilenin ve barışın…
Ezilenin ve barışın yanındaysanız; mekânınız mahpuslardır! Örneğin Haziran 2010’da 69’u gazeteci toplam 216 yazar, yayıncı, karikatürist ve siyasetçi, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındaki davalardan yargılanıyor!
II. AYRIM: TÜRKİYE’DE “DEMOKRASİ” Mİ DEDİNİZ!
Böylesine bir dünyanın parçası olan T.“C”de “Demokrasi, demokratikleşme, barış, diyalog, uzlaşma” mı dediniz?!
Görünen köy kılavuz istemese de gelin biraz da bu konular üzerine konuşalım…
“DERİN” (DENİLEN) DEVLET İÇİN YÜZEYSEL NOTLAR
Mesela “derin” (denilen) devlet mevzuu…
Ergenekon sanığı emekli Albay Arif Doğan, “… ‘JİTEM Gruplar Komutanı’yken 7 bin ruhsatsız silahı kendi adamlarıma bizzat ben dağıttım. Ben JİTEM Grupları Komutanıyım o zaman. Aynı zamanda Jandarma İstihbarat Grupları Komutanıyım Türkiye’nin. Ulan silahlı 10 bin kişi bende var… Bu 10 bin kişi ile her türlü ayak işini biz kontrol ediyoruz. Komutanım bunlar gavatlık yapıyor, pezevenklik yapıyor, haraç alıyor,” diyor!
“Ben destek vermesem Eşref Bitlis’i öldüremezlerdi,” de diyen Arif Doğan, internet sitelerine düşen ses kaydını doğrulayıp, “JİTEM’i kurduğum için hiç pişman olmadım. İyi ki kurmuşum. Öldürdüğüm PKK’lı sayısını hatırlamam bile söz konusu değil. PKK’nın içinde bile adamlarımız vardı, bilgiler anında geliyordu… Operasyon dönüşü mermi hesabı yapardık. Yine Kürtlerden bir grup, leş hesabı yapardı, primler ona göre dağıtılırdı. İzin derdimiz ve sınır derdimiz yoktu. Her yol Ankara misali. TV kanallarında, gazetelerde PKK ile ahkam kesenler masal anlatıyor. Erdal Sarızeybek, Bülent Orakoğlu, Mahir Kaynak, Osman Pamukoğlu, Hanefi Avcı, bunların anlattıkları masal, hikâye. Onların eline kâğıt parçası tutuşturup konuşturuyorlar. Benim kadar mücadeleci olamamışlardır. Onlar PKK’nın ‘P’sini, JİTEM’in ‘J’sini bile bilmezler,” diye ekliyordu!
Devam edelim: “1993-1997 yılları arasındaki faili meçhullerin, devlet politikası” olduğunu söyleyen Emekli Koramiral Atilla Kıyat, o yıllarda yüzbaşı, üsteğmen olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini ifade edip, “Bugün Ergenekon’da faili meçhul cinayetlerden dolayı suçlanan ve içeride olan kimseler vardır. Bu arkadaşlar o zaman (şimdi albay bunlar) üsteğmendi, yüzbaşıydı. Şimdi diyorlar ki ‘Sen Cizre’deyken muhtarı öldürdün’ ya da muhtarla beraber oldun, filancayı öldürdün. Sene kaç? 1994, 1995… Lütfen 94’ün, 95’in, 93’ün, 96’nın, 97’nin başbakanları, cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları, OHAL valileri… Yatağınızda nasıl rahat uyursunuz! Lütfen çıkıp açıklayın, bu yıllarda işlenen faili meçhuller terörle mücadele için devlet politikası mıydı ve bu çocuklar devlet politikası mı uyguladılar? Bir üsteğmen, ‘Ben Hasan’la Mehmet’i bir hâlledeyim de bu terörizmi bitireyim’ diyemez. Birileri emir verdi,” dedi Atilla Kıyat, Habertürk’te katıldığı “Sansürsüz” programında…
Devam edelim: Özel Harp Dairesi’nin eski başkanlarından emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, ‘Habertürk Gazetesi’ne Daire’yle ilgili açıklamalarda bulunurken, “Halkın mukavemetini artırmak için Kıbrıs’ta cami yaktıklarını” söyledi.
Bunlar ve daha da fazlası Türkiye’de ve devletin bilgisi dahilinde oldu!
“Derin” (denilen) devlet, modern kapitalist devletin özüdür; yani Ergin Yıldızoğlu’nun ifadesiyle, “Kapitalist demokrasinin, sosyalist alternatifinin şekillenmesine paralel olarak tüm devletlerin içinde, halkın iradesinin, seçilmiş hükümetlerin, rejimi değiştirmesini engellemekle, kendince uzun dönemli tarihsel bir çizgiyi savunmakla görevli teknokrat ve bürokratlardan oluşan bir çekirdek oluştu.
Bu çekirdek (derin devlet) üç beş manyağın yaşam alanı değil, ülkenin sınıflar matrisi içindeki egemenlik ilişkilerinin, emperyalizmin egemenlik ilişkileriyle kesiştiği noktada oluşan ekonomik, ideolojik ve siyasi iktidarın kristalleşmiş ifadesidir. Diğer bir deyişle bu ‘derinlik’ tüm kapitalist ülkelerin devletlerine ait, olmazsa olmaz, yapısal bir zorunluluktur. Günümüzde, devletin ‘derin olmayan’ kısmı, ‘derin devlet’ sayesinde var olmaya devam eder! ‘Derin devlet’, modern kapitalist devletin özüdür!
Liberal dünya görüşünün devlet anlayışını benimsiyorsanız, hükümetlerle derin devleti karşı karşıya koyabilir, derin devletin denetlenebileceğine ilişkin fanteziler üretebilirsiniz. Ama her kritik noktada sermayenin ‘gerçeği’, bu fanteziyi delerek sizi ‘düş’ kırıklığına uğratmaya devam eder. Aklınız sürekli karışır…”[20]
Siz bu devleti mi “demokratikleştireceksiniz”?!
TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)U
William Shakespeare’in ‘Hamlet’ oyununda bir yerde şöyle denir: “Danimarka Krallığı’nda kokuşmuş bir şeyler var.”
Türk(iye) “Cumhuriyeti”nde de kokuşmuş bir şeyler olduğuna artık kuşku yok; bu kokuşmuşluk burjuva egemenliğin kaçınamadığı bir gerçektir.
Mesela yargının (sınıfsal) bağımlılığı konusunda “Türkiye’de yargının savunulur tarafı yok,” diyor İsmet Berkan bile…
Ortada bir Türk(iye) hukuk(suzluğ)u vardır; ki bu da, bir sınıf egemenliğidir; ondan bağışık değildir!
Hızla sıralıyorum…
Mesela… Kan, şiddet, baskı… Türkiye’nin kanlı tarihinden bahsetmek için çok da geriye gitmeye gerek yok. Tarih, 19 Aralık 2000. Yer, Bayrampaşa, Ümraniye, Çanakkale, Bursa, Uşak, Ceyhan olmak üzere 20 Cezaevi’ydi. Yüzlerce asker ve polis hapishane duvarlarını delip, mahkûmlara bombayla, silahla, tazyikli suyla, ateş püskürten silahlarla müdahale etti… Operasyonun adı çoktan konmuştu: “Hayata Dönüş”. Adının aksine 30 tutuklu yakılarak, vurularak, ezilerek öldürüldü. “Hayata Dönüş” Operasyonu’nun sorumluları bulunamadı! 10 yıl sonra yargı önüne çıkartılanlar, sadece operasyona katılan erler oldu…
Mesela… 21 Kasım 2004 tarihinde Mardin’in Kızıltepe ilçesinde Uğur ve babası Ahmet Kaymaz evlerinin önünde polisler tarafından öldürüldü. 12 yaşındaki Uğur’un bedeninden tam 9 kurşun çıktı. Uğur’u ve babasını öldüren, Mehmet Karaca, Yaşefettin Açıksöz, Seydi Ahmet Töngel ve Salih Ayaz adlı polisler hakkında dava açıldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamaları sonucunda polisler meşru müdafaadan beraat etti. Yargıtay 4 polis hakkında verilen beraat kararını onadı. Kararda“Eylemin, meşru müdafaa sınırları içinde kaldığı” vurgulandı…
Sonra da sivil toplum kuruluşları her yıl, Uğur ve babasının vurulduğu yerde anma etkinliği düzenledi. 2009 yılında da bir anma vardı. Uğur ve Ahmet Kaymaz’ın posterlerini açan kitle, Mardin Cumhuriyet Meydanı’nda yürüyüş yaptı. Mezarlığa gelindiğinde ise bir dakikalık saygı duruşu yapıldı, Kürtçe marşlar söylendi, kırmızı karanfiller bırakıldı. Anmaya katılanlar, Uğur’un katillerinin serbest kalmasına da tepki gösterdi, “Uğurlar mezarda katiller dışarıda” sloganları attı. İşte o anmaya katılan aralarında amcası Reşat Kaymaz’ın da bulunduğu 11 kişi hakkında, “örgüt propagandası” yaptıkları iddiasıyla dava açıldı!
Özetle T.“C”nin öteki gerçek(ler)i de “barış” ve “demokrasi” konusunda umut vermekten çok uzaktır…
KURAL TANIMAYAN YASADIŞILIK
Albert Einstein’ın, “Özel sermaye oligarşisi demokratik bir biçimde örgütlenmiş bir siyasal toplum tarafından bile doğru dürüst denetlenemez, çünkü var olan koşullarda özel sermaye sahipleri haberalmanın ana kaynaklarını ister istemez dolaylı ya da dolaysız bir biçimde denetlemektedirler,” uyarısı göz ardı edilmeden ele alınması gereken kapitalist devletin; T.“C”nin kural tanımayan yasadışılığı, nihayetinde onun varlık nedenidir!
Mesela… İzmir’de sol görüşlü çiftçi gazetesi dağıtırken iddiaya göre polise direnen dört genç kendilerini F Tipi’nde buldu. Haklarında beş-10 yıl hapis cezası isteniyor!
Mesela… Suruç ilçesinde 4 Nisan 2010 günü Öcalan için yapılan korsan gösteride lastik yaktığı iddiasıyla tutuklanıp Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi’ne konulan 17 yaşındaki M.B., üç gün cezaevinde kaldıktan sonra, yapılan yasa değişikliği nedeniyle tahliye oldu. M.B., adli suçluların bulunduğu koğuşa konulduğunu ve buradaki çocuklar tarafından “Bu terörist” denilerek dövülüp üç dişinin kırıldığını söyledi!
Mesela… YARSAV, ülke genelindeki yasadışı uygulamaların durdurulması için Adalet Bakanlığı’nı göreve çağırıp, MİT ve emniyetin 3’er aylık periyotlar dahilinde aldıkları izleme kararlarının da iptalini istedi!
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, emniyet ve MİT’e Türkiye genelinde sınırsız izleme ve dinleme yetkisi veren mahkeme kararlarının iptal edilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Tüm 70 milyon tedirgin. Herkes dinlendiğini ya da dinlenebileceğini söylüyor. Böyle bir kaos yaratılabilir mi? Şüpheliler dinlenir. MİT ve emniyete izleme izni veren kararlar mutlaka kaldırılmalı. Dinleme sınırlı, ölçülü ve hukuka uygun yapılmalı. Kamu düzenini sağlayacağım derken tüm toplum huzursuz edilmemeli. Telefon dinlemeyi kullanarak topluma korku salamazsınız. Dinlemeler Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin belirlediği çerçeve içinde hukuka uygun yapılmalı,” dedi!
Eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan, ‘Milliyet’, ‘Radikal’, ‘Posta’ ve ‘Fanatik’ gazetelerinin bağlı olduğu santralın yasadışı olarak dinlendiğini söylerken, yetkililerden buna itiraz gelmedi; iddiaya göre 850 gazeteci dinlendi!
Gerçekten de Türkiye’de son yıllarda en fazla tartışılan konuların başında “yasadışı dinleme” yani “telekulak” olayları geliyor…
İşte kural tanımayan yasadışılık T.“C”si böyle!
YAPISAL DEVLET ŞİDDETİ YA DA DERİNLEŞEREK, YAYGINLAŞAN HAKSIZLIKLAR
Kimse inkâr edemez; derinleşerek, yaygınlaşan haksızlıklarla maruf Türkiye’de; liberallerin “demokrasi getiriyor” yaygaralarıyla göklere çıkardıkları “AKP işkenceciyi koruyor”ken;[21] örneğin izinli asker Osman Aslı, “yalpalayarak yürüdüğü” için götürüldüğü karakolda ölü bulundu… Dağıtım iznine gelen iki aylık asker Osman Aslı, gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü Avcılar Firuzköy Karakolu’nun avukat görüşme odasında ölü bulundu. Ailesine, gencin kendisini astığı söylendi. Ailenin avukatı, morgda gördüğü gencin burnunun kenarında morluk olduğunu söyledi…
‘Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 2008 yılı verilerine göre, 2008’in Ocak’ından Kasım’ına dek polis sorumluluğunda 18 kişinin öldü!
Yine ‘Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın ‘Ülkemizde Yaşam Hakkı 2008 Özel Raporu’ başlıklı, 1 Ocak 2008-13 Ekim 2008 tarihleri arasındaki işkence olaylarını inceleyen araştırmasına göre, 2008’in 10 ayında gözaltında ve cezaevlerinde toplam 31 kişi yaşamını yitirdi. “Dur ihtarına uymadığı” iddiasıyla 2008 yılında 14, 2007 yılında 2, 2006 yılında ise 2’si çocuk toplam 6 kişi öldürüldü!
Aslı sorulursa ‘2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nda 2 Haziran 2007’de kabul edilen ve 14 Haziran 2007’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5681 sayılı kanunla polis-devleti anlayışıyla yapılan değişiklikler, hukuk güvenliğini yok edecek uygulamalara yol açtı. Bu kanun yürürlükte kaldığı sürece tüm yurttaşlar bundan “nasibini” almaktadırlar!
“Üç yılda hapishanelerde 29 kişi öldürülmüş. Polis, yargısız 31 kişiyi öldürmüş. 35 tane ‘faili meçhul’ var. 11 tane de ‘kayıp’, toplam sayı 107 ediyor derken Esenyurt’ta Aleaddin Karadağ isimli yurttaşın da polis dayağı sonucu hayatını kaybetmesi ile oldu rakam 108. Tabii buna daha öncesi dahil değil, hasıraltı edilenler de… 12 Eylül öncesi ve hemen sonrasında bunların daha da ‘coştuğunu’ düşünürsek, belki rakam binli sayılara çıkar. Gelinen aşamada, ‘polis terörüne karşı’ somut ve kapsamlı adımlar atarak geniş bir kamuoyu oluşturmak ve demokratik haklarımız için mücadele etmek, zorunluluk hâline geldi. Baran Tursun, Balıkesir’de Halil Bulut, Adana’da Fevzi Abik, Antalya’da Çağdaş Gemik polis kurşunu ile öldürülen ilk aklıma gelen isimler. Keyfi olarak dayak yiyen ve kayıtlara girmeyen binlerce yurttaş da cabası. bilinen örnekleden birisi; 2009’un Mart ayında Taksim’de polis şiddetine maruz kalan Sosyalist Parti üyesi iki gençten birinin burnu diğerinin ise kolu kırıldı. 5 Mart 2009’da Taksim’den Fındıklı’ya inen Saray Arkası sokakta, Beyoğlu Emniyeti Müdürlüğü’ne ait motosikletli polisler kimlik kontrolü yapmak amacıyla Sosyalist Parti MYK üyesi Ufuk Göllü, il yöneticisi Ufuk Erhan ve yanlarındaki bir kişiyi durdurdu. Gençlerin polise kimlik sorması sonrası ise gençler polis tarafından darp edildi. Göllü’nün burnu, Erhan’ın ise kolu kırıldı. Polisler tarafından gözaltına alınan ve ‘polise mukavemet ve halkı isyana teşvik’ suçlamasıyla savcı karşısına çıkarılan gençler ise mahkemeye sevk edilmeden serbest bırakıldı.
2007: Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu Değişikliği’; Polis Şiddetinin Artışa Geçtiği Miladdır. ‘Hakları İzleme Örgütü/ Human Rights Watch’ 2008 yılında yayımladığı raporda polisin yurttaşlara şiddet uygulamasında artış olduğunu ve bu eğilimin Türk hükümetinin ihlâlcilerden hesap sormamasıyla bağlantılı olduğunu söylüyor”du![22]
Bu kadarı yeter mi? Şimdi; hangi zeminde, nasıl bir demokratikleşmeden söz ediyorsunuz?!
III. AYRIM: MUHTELİF AÇI(LAR)DAN KÜRT MESELESİ
Ortadoğu’nun bölgesel dinamiklerinden ve parçalanmışlık gerçeğinden soyut olarak ele alınması mümkün olmayan Kürt meselesinin Türk(iye) boyutunu da buraya kadar değindiğim gerçeklerden soyut ele alamayız ve almamalıyız da; bu birincisi!
İkinciye gelince: Cengiz Çandar’ın deyişiyle, “Türkiye, bir ‘Kürt isyanı’ ile karşı karşıyadır. Adını doğru koyalım. Tarihte görülmedik, bilinmedik bir olgu da değil bu. Cumhuriyet tarihinde abartmalı bir rakamla 28 Kürt isyanından söz ediliyor. Oysa, çapı ve yol açtığı siyasal ve toplumsal sonuçlar bakımından üç büyük isyan var. 1925 Şeyh Sait İsyanı, 1929-30 Ağrı Dağı İsyanı ve 1937-38 Dersim İsyanı.
Bu isyanların her biri şiddetle bastırıldı ve lider kadroları, başta 1925’teki Şeyh Sait ve Dersim İsyanı’nın lideri Seyyid Rıza asılarak yok edildiler. PKK, tarihteki üç büyük isyanıyla kıyaslandığında, üçünün toplamından daha büyük, daha yaygın ve daha geniş zamana yayılmış olan isyanın silahlı omurgası.
Hâlâ tümüyle söndürülememiş, bitirilememiş olan bu dördüncü ve son isyanın, kendisinden öncekilerden bir temel farkı da yenilmemiş ve liderlerinin yok edilmemiş olmasıdır.”
Bu isyan gerçeğini ve Kürt meselesini artık “ertelemek”, “ötelemek” mümkün görünmemektedir!
Kolay mı? Tam da bu durumda Hüseyin Yayman da, “Türkiye gündeminin değişmez maddelerinden biri Kürt meselesi. Yaklaşık yüzyıldır tartışılmasına rağmen, henüz bir çözüm formülünün bulunamamış olması, problemi ‘sürdürülebilir ve yönetilebilir’ olmaktan çıkarıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkan isyanlar bir yana Kürdistan İşçi Partisi’nin başlattığı 29. isyan, 32. yılını doldururken, Kürt meselesi de metamorfoza uğrayarak hızla bir ‘öteki’ sorununa dönüşüyor. Kürt meselesi, uzun süre ‘devletin yarattığı’ bir sorun olarak tanımlanırken problemin doğru yönetilememesi ve makul bir çözümün bulunamaması, sorunu ‘toplumsal’ bir mesele hâline getirdi. Türkiye, çözümü erteledikçe yapılan düzenlemelerin etkisi azalıyor, zamanında atılmayan adımlar sorunun daha da derinleşmesine neden oluyor,” diyorken; müseccel bir sağcı Taha Akyol ekliyor: “Hiçbir mesele Kürt meselesi kadar kritik değildir.” “Ben rüyalarımda nicedir yangın kâbusları görüyorum, etnik yangın! Korkulan ‘Makedonya yangını’ 1984’te Eruh’ta patlak verdi… Ve yayılıyor”!
“VAHİM DURUM”
Gerçekten de Prof. Dr. Gencay Şaylan’ın, İnegöl, Hatay olaylarından hareketle “Ayrılık olacaksa inşallah Yugoslavya gibi olmaz,” dediği “realite”yle yüzyüzeyken; Kürt sorununda bir “çözüm” girişiminin daha savaş çığırtkanlığına, bastırmaya tahvil olduğu zor günlerden geçiyoruz. Bir kez daha sözü silahlar ve acılı Kürt coğrafyasının sonuçlarını yakından bildiği “anti-terör söylemi” alıyor. Bir kez daha ölümün her yerde, dağ geçitlerinde, mezralarda, büyük kentlerin sokaklarında, alışveriş merkezlerinde insanların üstlerine apansız çullanacağı uğursuz günlere yöneldi ülke…
Üstelik bu kez, “etle-tırnak”, “kız alıp-verme” retoriklerinin boşa çıkacağı bir düşmanlık atmosferi sarmalıyor iki halkın evlatlarını… Gidişat, iki halkın birbirini kıracağı bir kavgaya değgin uğursuz alâmetleri barındırıyor. Böylesi bir sonucun telafisi mümkün değildir!
Kimse inkâr etmesin; EDP Genel Başkanı Ziya Halis’in, “Ülkede toplumsal barış giderek bozuldu,” diye tanımladığı bir güzergâhın gelgitli zeminindeyiz…
Oral Çalışlar’ın dahi, “Kürt sorunu, son derece büyük toplumsal, kültürel ve psikolojik derinliği olan bir sorun. Çözümü de siyasetten, uzlaşmadan, diyalogdan geçiyor… Tren kaçmadan, uçurum daha da büyümeden,” kaydını düştüğü kaygan bir zemindeyiz!
Kolay mı? Mustafa Sönmez’e göre, “Kürtler sadece Güneydoğu ve Doğu’daki 21 ilde değil, tüm Türkiye illerinde yaşamaktadırlar.
Doğu ve Güneydoğu illerimizde doğan nüfusa isteyen (abartılı bir ifade olması pahasına) ‘Kürt’ nitelemesinde bulunsun, isteyen kısaca Doğu doğumlu nüfus desin, 2009 verileri şu gerçekliği sergiliyor; 2009 Adrese Dayalı Nüfus Sayımı sonuçlarına göre, 21 Doğu-Güneydoğu ilimiz doğumlu nüfus 18.5 milyona yakın. Bu, toplam Türkiye nüfusunun yüzde 25.6’sı demek.
18.5 milyonu aşan Doğulu nüfusun 7.5 milyon ya da yüzde 40.5’e yakını, Doğu ve Güneydoğu illerinde değil, Batı, Orta ve Güney Anadolu illerinde yaşıyorlar. Yani doğdukları topraklardan bu coğrafyalara göçmüşler. Daha detaylı bir analiz yaptığımızda, 7.5 milyondan 7 milyonunun 17 büyük merkezde yaşadığı anlaşılıyor.
Daha çarpıcı olan İstanbul’un durumudur; ‘bölge’ dışında yaşayan 7.5 milyon Doğulunun 3.2 milyonu İstanbul’da hayatını sürdürüyor. Bu anlamda ‘En büyük Kürt kenti İstanbul!’ tezi hiç abartılı değil… İstanbul’u takiben Çukurova’nın, yani Adana ve Mersin’in barındırdığı Doğulu nüfus 850 bini geçmiş buluyor. G.Antep’i katarsanız sayı 1 milyon 150 bini buluyor. Bu illerdeki Doğulu nüfus, toplam il nüfuslarının yüzde 23’ü dolayında.
İzmir’de 750 bini aşkın Doğu ve Güneydoğu doğumlu nüfus var ve onlar İzmir nüfusunda yüzde 20’ye yakın paya sahipler.”
Sadece İstanbul mu? Bir de Mersin ve benzerleri!
Bu noktada devlet ne mi yapıyor?
Öncelikle Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, “Bazı il ve ilçe merkezlerinde, özellikle de Yüksekova’da her gün yaşanan sivil itaatsizlik olayları, bir uzman çavuşumuzun şehit edilmesi, bir subayımızın el yapımı patlayıcıyla ağır şekilde yaralanması ve Pervari ilçe merkezinde güvenlik güçlerine yapılan saldırı, terörün sadece kırsal alanda değil, yerleşim merkezlerinde de var olduğu ve yayılma eğilimi içinde olduğunu göstermektedir,” diyor.
SORU(N) NE?
Şimdi burada bir parantez açıp, sormalıyız: “Kürt meselesi” diye tartışıp, irdeleyerek çözüm aradığımız soru(n) ne?
Metin Münir’in, “Kürt sorunu körlerle çevrili bir fildir,” dediği konu; “ama”sız, “fakat”sız netlikte nihai kertede bir “ulusal sorun” yani “Kendi Kaderini Tayin Hakkı” meselesidir…
Kimse bu gerçeği “es” geçerek yol alamaz!
“ŞİDDET” Mİ DENİYOR! KİM MAZLUM/MAĞDUR, KİM ZALİM/ MÜTEHAKKİM?
Herkesin bilgisi dahilinde olduğu üzere; “ulusal sorun”lar ya kabullenilip, çözülür; ya Türk(iye) örneğindeki üzere şiddetle bastırılır…
Geçerken ekleyelim: Hannah Arendt şiddetin olduğu yerde politik meseleleri tartışamayacağımızı söyler. Çünkü “söz” ile “şiddet”in karşılaştığı yerde, söz hükmünü kaydeder. Oysa siyaset, söz ile var olur. “Bu nedenle şiddet, siyaset dışıdır ve siyaseti dışlayıcıdır.”
Yakın tarihten örnekler sıralayarak ilerleyelim: 1987-2002 yıllarında İçişleri Bakanlığı verilerine göre ölü sayısının 28 bin 795, yaralı sayısının ise 17 bin 753 olduğunu, toplam 40 bin 548 ölü ve yaralı bulunduğunu belirten CHP PM üyesi Mesut Değer, Milli Savunma Bakanlığı verilerine göre ise, toplam 54 bin 629 ölü ve yaralı olduğuna dikkat çekiyor.
1984-2009 arasında yaşamını yitirenlerin sayısının ise 63 bin 443 olarak açıklandığını ifade eden Değer, geçmişteki rakamlarla karşılaştırınca OHAL dönemi dışında kalan 11 yıllık süreçte 8 bin 814 kişinin yaşamını yitirdiğinin ortaya çıktığını, ancak bu rakamın da gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Rakamların gizlendiğini öne süren Değer, 1984-2010 arasındaki şehit, ölü ele geçirilen terörist, yaralı veya faili meçhullerin 100 bin civarında olduğunu öne sürdü.
OHAL döneminde 72 bin 754 kişinin gözaltına alınmasına rağmen DGM’ler de yargılanan sayısının 42 bin 795 olduğunu söyleyen Değer, bu rakamlar arasındaki çelişkiye işaret ederek, Muş Emniyet Müdürlüğü’nde, OHAL döneminde gözaltına alınanların sayısının bilinmediğini anlattı.
Değer, o dönemde yaşanan köy boşaltma, yargısız infaz, sonradan ortaya çıkan toplu mezarlar, gözaltında kayıplar ve halk üzerindeki diğer baskılar ile bunların ekonomik yansımalarının da gözardı edilmemesi gerektiğini ifade etti.
Bir CHP’liye göre “durum bu”!
Tam da bu noktada resmî verilerden hareketle “şiddet” diyenlere sormak gerek; kim mazlum/ mağdur kim zalim/ mütehakkim?
Evet, evet “şiddet” diyenlere sormak gerek; kim mazlum/ mağdur kim zalim/ mütehakkim?
Bu konuda net biçimde taraf olmadan; soru(n) hakkında yanıt(lar) bulmak da mümkün gibi görünmüyor…
T.“C”NİN TUTUMU
Zaten “tebalarından fedakârlıklar talep eden” T.“C”nin tutumu da yanıtsızlık üzerine kurulmuş bir erteleme, engelleme, bastırmadan başka bir şey değilken; bu da, “Pirus Zaferi”nden başka bir şey değildir!
Kolay mı? MİT Müsteşarı Hakan Fidan, ABD’de yanında bulunan MİT’in iki önemli ismiyle birlikte Başkan Obama’nın güvenlik danışmanlarıyla PKK konusunda çok gizli görüşmeler yürütüyor. Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik de eşzamanlı olarak, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı Mesud Barzani ile aynı konuyu görüşürken; hükümet, PKK’nın tasfiye edilmesi konusunda tavizsiz adımlar atmaya hazırlanıyor. Askerî, diplomatik, sosyal ve psikolojik tüm seçenekler güvenlik zirvesinde masaya yatırıldı.
MİT Müşteşarı Hakan Fidan’ın da bu çevçevede bir süredir ABD’de gizli temaslarda bulunduğu ve temasların diplomasi, güvenlik ve istihbarat ayağı konusunda büyük önem taşıdığı; Fidan’ın Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilâtı CIA’nin Direktörü ve Ulusal Güvenlik Teşkilâtı yetkilileriyle görüşmeler yaptığı belirtildi.
Selah Beyaziddi’nin, “PKK’yı ortadan kaldırmak isteyen Türk siyasi mercileri, Tamil Kaplanları’yla 26 yıllık savaşı yeni bitiren Sri Lanka’yı yakından inceliyor,”[23] dediği koordinatlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 11 Ekim 2010 tarihinde Suriye’ye yaptığı günübirlik resmî ziyarette Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la PKK’nın silahsızlandırılmasını konuştu.
Necmiye Alpay’ın, “PKK ateşi durdurdum dediğine göre, güvenlik güçlerinin de ateşi durdurması, sorunun çözümü için diğer yöntemlere yer açması gerek,” türünden karşılıksız beklentilerini bir yana bırakırsak; “durumu” Mahir Sayın şöyle betimliyor:
“… ‘Yeni anayasa yapacağım’ diye liberalleri peşine takmış olan iktidarın hazırladığı yepyeni tezgâhlar. Anayasa seçim sonrasına atıldı. Öcalan’la güya görüşmeler yapılıyor ama Başbakan ‘anadil, özerlik; geçin bunları!’ diyor. Bu nasıl ‘açılım’ dediğinde her şey tıkandıysa, barış dediğinde de savaş çıkacak anlamına geliyor. 1994’ün topyekûn savaş koşullarına ilerliyoruz…”[24]
Tüm demogoji ve tavsatma taktiklerine rağmen T.“C”nin stratejik yönelişi Kürtler’de devletçi olmayan ne varsa yok etmektir!
Çünkü… Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında başlatılan soruşturmada “PKK terör örgütü üyesi olmak”la suçlanan ve örgüte “Bilerek ve isteyerek” yardım ettiği ileri sürülen Baydemir’in 10 yıl hapsi isteniyor! Bu da onların “çözüm”ünün bir parçasıdır…
Çünkü… AKP’nin açılım propagandası yaptığı bir dönemde, Türkiye’de tek Kürtçe yayın yapan gazete olan ‘Azadiya Welat’ın Yazı İşleri Müdürü Vedat Kurşun’a hapis cezası verildi. Başta AKP Hükümeti ve onu destekleyen liberal çevreler Türkiye’de insan hak ve özgürlükleri ile düşünce özgürlüğü konusunda çok ciddi adımların atıldığını belirtirken, Türkiye’de yayınlanan tek Kürtçe gazete olan ‘Azadiya Welat’ın Eski İmtiyaz Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Vedat Kurşun’a 166 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Günlük yayın yapan tek Kürtçe gazete olan ‘Azadiya Welat’ın Eski Yazı İşleri Müdürü ve İmtiyaz Sahibi Vedat Kurşun’un 525 yıl hapis istemiyle yargılandığı dava sonuçlandı! Bu da onların “çözüm”ünün bir parçasıdır…
 Bu kadar değil; fazlası da var ama bu kadarı bile yetmez mi?
AÇILAMAYAN “AÇILIM”: BİR YILAN HİKÂYESİ Mİ?
Gerçek(ler) bu merkezdeyken; bir “milli birlik” projesi olarak açılamayan “açılım”, bir yılan hikâyesinden başka bir şey değildir!
Prof. İlber Ortaylı’nın, “Açılım boş laftır,” dediği konuda “Açılımın kötü yönetilmesi ve içeriğinin tanımlanmaması”na dikkat çeken TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner de, “Konuşmayı sürdürmeliyiz. Susması gereken yegâne unsur silahlardır,” diyor.
Özetle “boş laf” karşılığında “silahlar” istenirken; Vahap Coşkun da, “Hükümet açılım politikasını yürütemedi. İlk sorunla karşılaştığında sürece devam etme basiretini gösteremedi, hemen geriye döndü. Kandil ve Mahmur’dan gelenlerin karşılanmasına gösterilen milliyetçi tepkilere teslim oldu. Yükselen Türk milliyetçiliğini teskin etmek için Kürtlerin gururunu incitecek tavırlar sergiledi,” diyerek “suret-i haktan” yana bir görüntü vermeye kalkışıyor.
Oysa gerçek çok farklı; çünkü, “Demokratik açılım, PKK ile mücadelede, silahsızlanma seçeneğini imha ihtimaline önceleyerek, PKK’nın silah bırakmaya zorlanmasını veya razı edilmesini öngörüyor… Demokratik açılım sürecinin özünü, Kürt meselesi ile PKK’nın birbirlerinden ayrıştırılarak ele alınması ve her iki unsurla alakalı kısır politikalar yerine dinamik ve üretken politikaların devreye sokulması oluşturuyor,” Hatem Ete’nin işaret ettiği gibi…
Durum bu; böyle; ancak, liberal lafoloji gerçekten çok farklı pasif beklentilerde; dilek ve temenniler de somutlanıyor!
Mesela Özdem Sanberk’in “Demokratik açılım sırf Kürt kökenli vatandaşlarımızı değil aynı zamanda bütün vatandaşlarımızı tatmin edecek bir çözüm getirebilmelidir. Ortak kabul koşullarının gerçekleştirilebilmesi ise hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasimizin derinleştirilmesiyle mümkün olur,” ifadesindeki gibi kayd-ı şartlar…
Eski Milli İstihbarat Teşkilâtı Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in, “PKK saldırılarını demokratikleşme konusunda atılan adımlara bağlaması” halüsinasyonları…
Vd’leri yanında liberal yalakalık hâlâ, “… ‘Kürt açılımı’ önemli bir başlangıçtı. Umudumu yitirmiş değilim…” “… ‘Kürt açılımı’nın doğru yönde ilerleyebilmesi için AKP ile Barış ve Demokrasi Partisi’nin iki ana aktör olarak işbirliği yapmaları gerekiyor…” diyebilmektedir Oral Çalışlar gibi…
Ama nafile…
‘The Economist’, ‘Bloke Edilen Açılım’ başlıklı analizde, “Güneydoğu’ya yine savaş gölgesinin düştüğü”nü yazarken; BDP Bitlis Milletvekili Nezir Karabaş, “Eğer savaşı sürdürürseniz iddia ediyorum, yemin ediyorum Kürt halkı yaşamı cehenneme çevirecek” diyordu demesine de; eski DTP’li Aysel Tuğluk da Nezir Karabaş’a “Biz cennete çevirmenin yollarını arıyoruz” diye itiraz ediyordu!
AKP’NİN (DEDİKLERİ VE) SORUNU
Liberallerce, “Kürt meselesini çözecek,” diye göklere çıkartılan AKP’nin (dedikleri ve) sorunu Türk bağlamlı milliyetçi/devletçiliğidir.
Çünkü Selahattin Kaya’nın işaret ettiği üzere “AKP, Kürtler için büyük sorun. Çünkü Türk-İslâm sentezcisi olarak, Kemalistler gibi o da Türk milliyetçisi. Hatta, arkasına dini alan milliyetçilikle o, daha tehlikeli.”
Takıye ve yalan(cılık) yani manipülasyon konusunda bir hayli uzmanlaşan AKP, çifte değil, çok standartlıdır!
Örneğin “PKK, Ergenekon’un uzantısıdır,” söylenceleri AKP tarafından beslenirken; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İsrail’in insanî yardım gemilerine düzenlediği baskının ardından Hamas-PKK benzetmesi yapanlara da tepki gösterirken, “Hamas’ı terör örgütü olarak kabul etmiyorum, tanımıyorum. Hamas, kendi topraklarını koruma mücadelesi veren direnişçilerdir. PKK’nın askerimize olan saldırısıyla Hamas’ın saldırısını buna benzetenler var. Bir defa Hamas’la terör örgütü PKK’nın benzer hiçbir yanı yoktur. PKK terör örgütünün üzerinden Türkiye Cumhuriyeti pasaportu çıkar. Hamas kendi topraklarını koruma mücadelesini veren direnişçilerdir. Seçim kazandıkları hâlde İsrail cezaevlerinde yatmaktadırlar. ABD’ye de söyledim. Ben Hamas’ı terör örgütü olarak kabul etmiyorum, tanımıyorum dedim. Bugün de böyle düşünüyorum,” diyecek kadar çok standartlı ve yalancıdır!
Sadece bu kadar mı? Değil!
Mesela Diyarbakır’da BDP’nin Kürtçe “Boykot” afişleri, AKP’nin teklifiyle yasaklanırken, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Batman Havaalanı’nın terminal binasının açılışında yaptığı konuşmada halktan referandumda Kürtçe “evet” oyu vermelerini isteyip, “Erê, erê hezar car erê/ Evet, evet, bin kez evet” dedi; bu, seçim yasasını çiğnemek olsa da herhangi bir kovuşturmaya konu olmadı…
Oysa, oysa eskiden, Başbakan olmadan önce Recep Tayip Erdoğan neler, neler demişti…
Mesela Kürt sorununda değişimden yana olduğunu savunan ve BDP dahil her kesimi ‘statükodan yana olmak’la suçlayan Erdoğan, 1991’de hazırladığı ‘Kürt Raporu’nda “Kürt sorunu ulusal bir sorundur,” demişti.
Ancak 2002’de hükümete geldiğinde ise, ilk olarak “Düşünmezseniz böyle bir sorun yoktur” dedi ve bu çizgisini “Ya sev ya terk et”, “Açılım”, “Milli Birlik Projesi” ve “Sil baştan yaparız” çıkışlarının gelgitleriyle sürdürdü.
“Erdoğan’ın da bir Kürt Raporu vardı” vurgusuyla sıralayalım:
Tarih 18 Aralık 1991… Erdoğan, İstanbul İl Başkanlığı görevinde ve aynı zamanda Refah Partisi’nin MKYK üyesi… Danışmanı Mehmet Metiner’e hazırlattığı Kürt Raporu’nu partisinin lideri Necmettin Erbakan’a veriyor…
Bakın orada ne diyordu:
‘Kürt Raporu’nun tespitler bölümünde: “Bugün ‘Doğu’ veya ‘Güneydoğu Sorunu’ olarak adlandırılan sorun aslında bir ‘Kürt sorunu’dur… Sorun gerçekte ulusal bir sorundur. Yani bir Kürt sorunudur.”
“Kürtler ne mi istemektedirler? Çoklarının zannettiği gibi Kürtler Türkiye’den kopmak istememektedirler. En azından Kürtlerin büyük çoğunluğu Türklerle birlikte eşit ve gönüllü bir birliktelik oluşturmak istiyorlar. T.C Devleti’nden kopup bir Kürt devletini kurma düşüncesini marjinal Kürt unsurları savunmaktadırlar. Gerçeği bunlar da yakın vadede değil, ancak uzun vadede bunun mümkün olabileceğini söylemektedirler. Kürt halkının büyük bir çoğunluğu Kürt ulusal kimliğinin tanınmasını ve Kürt kültürünün geliştirilmesini istemektedirler.”
‘Kürt Raporu’nun ‘Bizim Görüş ve Tavrımız Ne Olmalıdır?’ bölümünde: “Türkiye’de 75 yıldan beridir resmî ideolojinin Kürt meselesinde inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı davrandığını açık seçik söylemeli ve resmî ideolojiyi yüksek sesle sorgulamalıyız.”
19 yıl önceki Erdoğan’ın “görüş ve tavrı” böyle… Peki, 8 yıldan beri başbakan olan Erdoğan’ın bugünkü “görüş ve tavrı” nedir?
Erdoğan 1991’de Doğu ve Güneydoğu’nun “Kürdistan” olduğunu söylemişti. Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde ise, “Kürdistan” demediği hâlde bu sözü çağrıştıran sözler sarf ettiği iddiasıyla Osman Baydemir hakkında dava açıldı, tilkinin ismindeki “Kurdistanica” ifadesi çıkarıldı.
Özetle Recep Tayip, eleştirdiğinin ta kendisi olduğunu binlerce kez kanıtlamıştır!
Bu durumda ‘The Economist’, “Kürt sorunu çözülmedikçe Türkiye’de demokrasi kırılgan kurumlara dayanacak,”[25] derken; “PKK’nın ateşkesiyle birlikte, AKP hükümetinin Kürt sorununa çözüm bulunması konusundaki sorumluluğu da arttı. Erdoğan bu ateşkesi fırsata dönüştürüp Kürtlerin bazı taleplerini kabul etmeli,”[26] diye ekleyen Muhammed Nureddin’in AKP’den beklentileri karşılıksız bir aşkın beklentileri olurken; bu konuda “Hocamız” İsmail Beşikçi’nin kimi tespitleri de doğru değildir.
Evet, “PKK’nin övgüye değil, eleştiriye ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de şüphesiz önemlidir. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da, Barış ve Demokrasi Partisi’nin de, Demokratik Toplum Kongresi’nin de bu konuyu düşünmesinde yarar vardır,” diyen İsmail Beşikçi “Hoca(mız)”ın özellikle AKP hakkında kaleme aldığı “Devlet, AKP, Din, PKK, Kürtler” başlıklı değerlendirmesinde, “Adalet ve Kalkınma Partisi, hükümet, Türk siyasal hayatında önemli değişiklikler gerçekleştirmeye çalışıyor. Ordunun siyasal hayat üzerindeki ağırlığını azaltmaya gayret ediyor. Bunlar şüphesiz önemlidir. Bu yönleriyle hükümet, kendilerinden önceki hükümetlerden önemli farklılıklar gösteriyor. Fakat, Kürt sorunundaki tutumunda, kendilerinden önceki hükümetlerden ciddi bir fark göstermiyor,” değerlendirmesi ‘Taraf’ın beklentilerinden malûl bir yanılgıdır; tıpkı ‘Taraf’ hakkındaki saptamaları gibi!
“YENİ” TRUVA ATLARI: BEYAZ KÜRTLER
‘Taraf’, Kürt meselesinde Gülen bulamaçlı bir neo-liberal müdahale olmaklığıyla, Kürt başkaldırısının tasfiyesini amaçlayan bir projedir.
Söz konusu projenin ilk eldeki sonuçlarından birisi de, “yeni” Truva Atları olarak betimlenmesi mümkün olan “Beyaz Kürtler”dir!
“Onlar da kim” mi? “Silahsız Kürt Sesi’ne Kulak Verin…” diyen Cengiz Çandar’ın, 28 Haziran 2010 tarihinde Diyarbakır’da Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu’nun 99 STK adına yaptığı açıklamaya değinisi, yeterince net işaret ediyor “onlar”ı!
Hani Galip Ensarioğlu İnegöl’deki gerginliği “Seçilmiş bir yer. Senaryonun içinde PKK da var. Amaç kaos çıkarmak” diye yorumlayanlar!
Sonra Cihan Camcı’nın, “Kürtler, bir bölgede yaşayan ve etnik olarak, -coğrafi anlamda da- homojen bir toplumun çok uzağında olduğumuzu kabul etmek zorundadırlar. Kürtler, her şeyin temize çekileceği beyaz bir sayfayı hiçbir zaman açamayacağımızı, Arşimetçi bir dayanak noktası gibi kimliğimizi net ve ayırt edici bir nirengi noktasından başlatamayacağımızı, bu romantik arayışın gerilla savaşıyla iyi giden bulanıklığının ortak yaşam olanağımızı sabote ettiğini anlamak zorundalar,” uyarılarına “muhatap” olanlar!
“Başbuğ ile Öcalan arasında sıkışmaktan” söz eden ‘Taraf’çı Yıldıray Oğur’un, “Ey sivil Türkler ve Kürtler… kafamıza dayanmış silahın kabzasını hissettiniz mi yine?” dedikleridir!
Ya da Oral Çalışlar’ın, “Hapishane arkadaşım, Diyarbakır’ın önemli işadamlarından, sağduyulu Kürt aydınlarından, eski gazeteci Raif Türk’ün mermer ocağına baskın yapıldığını okuyarak güne başladım. Yaşamını özgürlük davasına adamış sevgili arkadaşım Raif’e yönelik bu saldırı yüreğimi acıttı. Raif, yıllardır, doğup büyüdüğü kent olan Diyarbakır’a ve yöresine büyük çapta yatırımlar yapan, yörenin zenginleşmesi için emeğini, birikimini en yoğun şekilde kullanan bir işadamı.
Savaşın ve şiddetin devamının ne anlama geldiğini o yörenin insanları, özellikle de Raif gibi insanlar, olağanüstü derecede iyi bilirler. Diyarbakır’a her gidişimde mutlaka Raif’le buluşur ve yöredeki gelişmelere bir de onun gözünden bakarım. Raif, sakin ve duyarlı diliyle, yörenin havasını bana her seferinde aktaran bir sestir.
Raif’in işyerine saldırılıp, iş makinelerinin yakılması, çözümsüzlüğün yol açabileceği sonuçlar hakkında ciddi ipuçları veren bir olay. Silahların konuştuğu yerde sözün hükmünün kalmadığını, düşüncenin etkisinin olmadığını bir kez daha görüyoruz,” diyerek arka çıktığı eski “solcu” yeni patronlar!
Yani Erdal Güven’in, “Bırakalım İmralı’daki ne demişi, Kandil’deki ne yapmışı… Onlar zaten bildiğini okuyacak. ‘Kürt sorunu’ artık bugüne kadar olduğu gibi tartışılmayacak çünkü Türkiye’de. Tartışılmaması gerekir. Bırakalım Öcalan’ı, Karayılan’ı… Türkiye’yi kurtarırsa Tanrıkulu gibi, Miroğlu gibi Kürt aydınları kurtaracak,” diye ad ve adresleri verdikleri… (‘Zaman’ yazarlarından ve hakkında muhataralı şeyler söz konusu olan Bejan Matur da bunlardandır!)
Evet, “Hangi Kürtler” denince kastedilen; devletin “beyaz”/ “zengin” Kürtleridir; egemenliğin parçaları, piyonlarıdır!
ŞAHIN KUŞATMASINDA LİBERAL PİYON(LAR)
Gelelim, “Beyaz Kürtler”in “iş ve aş arkadaşı” olan ve Christopher Isherwood’ın, “Bilgiçlik taslamak, bilginin bunaklığıdır,” sözünü durmadan doğrulayan şahın kuşatmasındaki liberal piyon(lar)a!
Bilmeyen yok: “Kendini ‘liberal demokrat’ diye tanımlayanlar bir süredir ‘Kürt partisi’ diye nitelenen BDP’ye her fırsatta çatıyor…
Gözümüze gözükmeyin muamelesi çekiyor…
Küslük veya husumet şundan çıktı… BDP’li vekiller bazı AKP’lilerle birlikte parti kapatmayı zorlaştıran maddeye destek vermeyince, madde düştü…
‘Liberaller’ bunu demokrasiye vurulmuş balta olarak gördüler… BDP’yi sorumlu tuttular…
Onlara göre bu tavır ihanetti… Bundan sonra herkes kendi yoluna demekti…
Bu manzara karşısında…
Artık ne hâliniz varsa görün diyenler de oldu, ruhunuzu sattınız diyenler de…
Kürt politikasını artık ciddiye almayacağız diyenler de oldu, toplu intiharı seçmenize diyecek fazla bir şey yok diyen de…”[27]
AKP aşığı liberallerce “Şöyle bir anlayış yaygınlaştırılıyor…
AKP’liler gibi düşünüyorsan, daha doğrusu Başbakan gibi düşünüyorsan iyi güzel…
Farklı düşünüyorsan…
Yanmışın… Anında Ergenekoncusun!
Kendini linç ayininin ortasında buluverirsin… Vur abalıya bağırışlarının arasında…”[28]
Evet, liberallerin cadı kazanında durum budur; böyledir!
“Ama”lı yetmez(lik)lerle betimlenen liberallerden Hasan Cemal’e göre, “Diyarbakır Cezaevi’nin kapatılması… Yetmez ama evet!”
Cengiz Çandar’a göre, “Diyarbakır konuşması: Yetmez ama güzel”! “Önce ‘Evet’, sonra ‘barış’stratejisi” ve bunun içinde “Kalıcı ateşkesle ve ‘pazarlık’la yol almak” gerek!
Ya da “BDP giderek sadece ‘acıların partisi’ hâline geldi. Maalesef, Kürt sorununun çözümünde ‘mağduriyet’ dışında bir fikri dile getirmekten aciz bir hâldeler,” diyen Ayhan Aktar’a göre de, “Militanca konuşmalar ve atılan ‘Biji Apo’ çığlıkları, belki BDP’yi ‘örgüt’ yapar. Ama maalesef siyasi parti yapmaz! En fazla ‘Apo’yu Sevenler Derneği’ olurlar, o kadar!”
Veya Mehmet Tezkan için de, “Diyarbakır Cezaevi Berlin Duvarı gibi, ayrılığı, düşmanlığı sembolize ediyor; yıkılmalı. Bizim hatırlamaya değil, unutmaya ihtiyacımız var.”
Sonra da Bedirhan Ali açısından, “Türkiyeli Kürtlerin, Kürt sorununda değişim şartıyla referandumda ‘Evet’ demesi boykottan daha yararlı olurdu. BDP’nin AKP’ye mutlak muhalefet konusunda Kürt düşmanı şovenlerle aynı tarafta durması korku vericidir.”[29]
Nihayet “Türkiye’de demokrat olmanın, özgürlükçü olmanın zor olduğunu biliyoruz. Ama Türkiye’de bir Kürt olarak demokrat ve özgürlükçü olmak bundan birkaç misli daha zor… Savaş beylerine, milliyetçilik bezirgânlarına karşı Kürt ve Türk tüm demokratların ortak sesine, aynı zamanda AKP’yi zorlamaya ve BDP’yi sorgulamaya acil ihtiyacımız vardır,” Ahmet İnsel’e göre!
“Yetmez ama…” kaydı düşülmüş akıl, çeki düzen ve intizam verme seansları… Liberalleri betimleyen bu!
Bunlar “Neden” mi? Gerçekle ilişkisi olmayan beklentiler, dilekler, temenniler için!
Evet, liberallerin aslî görevi, hiçbir güvence ve kazanım söz konusu olmadan direnenlere “silah bıraktırmak”tır…
Son sözü yine her şeyi özetlemesi için Cengiz Çandar’a bırakırsak:
“Ne Kürt sorununun çözümü, ne PKK’nın silahsızlandırılması, ne o, ne bu. Bunlar, birkaç günün içinde hâlledilecek şeyler değil. Önümüzdeki birkaç gün içinde, silahların suskunluğunu, insanların konuşmasını kalıcılaştıracak adımların atılması gerekiyor. En acil iş budur. Hükümetin yükümlülüğü de budur.”
Evet, liberaller tam da bunun (yani devletin istedikleri) için vardır!
Bu noktada sözü “Liberaller bizi AKP’ye mahkûm etmek istiyor, biz reddettik,” diyen BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’a bırakalım:
“Türkiye son 8 yılını bir kutuplaşma siyaseti içerisinde götürüyor. Türkiye ak ve kara diye ikiye ayrılıyor ve böylece ak diye tanımlanan AKP tarafının bütün eksikleri, yanlışları, hataları tartışılmaz oluyor. Doğru, bu ülkede statükodan yana olan tek tipçi ve antidemokratik sistemin devamını isteyen bir seçkin tabaka var. Ama bunun karşısında çoğulcu demokratik bir yapının oluşmasına da kimse izin vermiyor. Bunun karşısında sadece tek adres olarak AKP’nin gösterilmesi, Türkiye demokrasisini demokrasi olmaktan çıkartan, iki seçenek arasına sıkıştıran bir durumdur. Biz Türkiye’deki bazı liberal çevrelerin demokrasiye yaklaşımında bu konuda bir problem görüyoruz.
Bizi de sürekli buraya iten, sürekli AKP’yi destekleyen bir politik çizgide tutmak isteyen bir yaklaşım bu. Bunun Türkiye demokrasisine bir faydası yok. Eğer demokrasi ve gerçek anlamda bir değişim istiyorsak bırakmalılar ki çoğulcu bir zeminde herkes talep ve beklentilerini ifade etmeli ve değişim isteyen taraflar arasında bir diyalog ve uzlaşı olmalı. Ama tek bir taraf yaratıp herkesi AKP’nin siyasetine mahkûm etmeye çalışıyorlar. Bu zihniyetin kendisi zaten problemli…
Biz liberalleri şu açıdan anlıyoruz. Sonuçta örgütlü bir güçleri yok. Bir demokrasi cephesini, gerçek demokratik talepleri temsil edebilecek güçleri yok, o nedenle AKP’nin arkasından gidelim diyorlar. Ama bizim gücümüz var. Bizim örgütlü gücümüz de var, bilincimiz, hazırlığımız da var. Biz bu nedenle kimsenin arkasında takılmayacağız…”
DİN FAKTÖRÜ (GÜLEN CEMAATİ)
Kürt meselesinde devlet politikalarının yürütücülerinden bir diğeri de Gülen Cemaati’nde ifadesini bulan (din faktörü) politik yoğunluktur!
Örneğin ‘Din-Bir-Sen’ Genel Başkanı Lütfi Şenocak, “Terörün panzehirinin dindir,” vurgusuyla din görevlilerine önemli görevler düştüğünü söylerken; Kırgızistan’daki Gülen cemaati okullarında ve ‘Işık Evleri’nde Kürt kelimesi kullanılmazken; bunun yerine “Doğudakiler” ya da “Şarklılar” ifadesinin tercih edildiği asla unutulmamalı…
CHP’NİN “KÜRTSÜZ ÇÖZÜM”Ü
Ya CHP mi? Onlar da “Kürtsüz çözüm”ün parçalarıdırlar!
Örneğin “Açılım, açılım diye yola çıktılar toplumu böldüler, geldiler duvara tosladılar, ülkeyi bölme noktasına getirdiler.” “Türkiye’yi ayrışma sürecine sokan o politikaları lanetliyoruz,” diyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu; Tarhan Erdem’in ifadesiyle “Toplantı ve mitinglerde tam 104 konuşma yaptı. 104 konuşmasının içinde bir tane bile Kürt lafı yok hanımefendi! Bu ne demek. Böyle bir CHP olabilir mi?” sorusunun da muhatabıdır!
Dediklerini durmadan tashih eden bir “ortacılık”la yol almaya çalışan Kılıçdaroğlu, Dersim’de açıkladığı “genel af” önerisinin PKK’nin silahlarını koşulsuz bırakması ve terörün bitme noktasına geldiği konusunda toplumsal mutabakat sağlanması durumunda uygulamaya sokulabileceğini açıklayarak geri adım atıp, “Barış, özgürlük, gelişmiş bir demokrasiye ulaşılacak, kardeş kanı akmayacaksa aftan korkmamak lazım” derken; “Genel af talebi Öcalan’ı kapsıyor mu” sorusunu da “Benim söylediklerimde affın Öcalan’ı da kapsayacağı yönünde en ufak bir söz ya da ima yok” diye yanıtladı!
ABD VE KÜRT MESELESİ
Geldik tüm bunlarla bağıntılı olarak ABD ve Kürt meselesine…
Liberaller, Ortadoğu’daki konumu itibariyle ABD’nin (Kuzey Irak denilen Güney Kürdistan’daki konumu için) Kuzey’deki Kürt meselesini de bir “çözüme” kavuşturmak istediğinden söz ediyorlar…
Hayır! Binlerce kez hayır! ABD, Kuzey’deki Kürt meselesini de “çözmek” değil, düzen içine uyarlayarak bastırmak istiyor; Barzani ve Talabani’yi de bunun için kullanıyor; olan bu!
Örneğin Türkiye’deki Kürtlere karşı baskı olduğunu belirterek ABD yönetiminin de bu baskılara destek verdiğini söyleyen Prof. Noam Chomsky, Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde düzenlenen‘Düşünce Özgürlüğü için 7. İstanbul Buluşması’nın 10 Ekim 2010 tarihinde gerçekleştirilen oturumundaki konuşmasında, Kürt siyasetine yönelik baskılar olduğunu belirtip, bu baskılara destek veren ABD yönetimini de sert dille eleştirip, 1990’lı yıllarda Clinton hükümetinin Türk ordusunun Güneydoğu’da verdiği mücadeleye askerî destek sağladığına dikkat çekiyor.
Chomsky, Kürt sorununun çözümüyle ilgili bir soru üzerine de, öncelikle devletin doğu bölgelerinde uyguladığı baskıları sona erdirmesi gerektiğini ifade ederek, “Baskıyı azaltmak, çözüm için hem adil hem de pratik bir yöntem olacaktır” diye ekliyor.
ABD’nin konumu da, tavrı da çok açık!
Mesela Bağdat’ta göreve başladıktan sonra konuşan ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, “Öncelikle, biz PKK’nin silahsızlandırılması gereğine inanıyoruz. Nokta…” “Bizce, PKK bir ortak düşmanımız. ABD olarak her türlü desteği veriyoruz, vereceğiz. Bu çok acılı bir konu, yakından izliyoruz ve Türkiye’nin yanındayız,” derken; Irak’taki ABD Askerî Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Korgeneral Michael Barbero, PKK ile mücadelede Türkiye’ye desteklerini sürdüreceklerini belirtiyor.
Deniz Zeyrek de ekliyor: “Türkiye’nin ABD ile ilişkileri son derece garip bir hâl aldı. ABD bir tarafta Türkiye’nin PKK’ya yönelik mücadelesine açık destek veriyor. Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Başkanı Mesud Barzani’yi Türkiye ile işbirliğine zorluyor. Ankara’ya gelen Irak’taki birliklerin komutanı, Bağdat yönetimi sıcak baktığı sürece Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde güvenlik şeridi oluşturmasına olumlu yaklaştıklarını anlatıyor.”
Çok önemli bir şey daha: ‘The Washington Post’, bir başyazısında, “BM’ye insan hakları ihlâli şikâyetlerinde bulunması ve Türkiye’yle barış görüşmeleri yapması için PKK’ya yardım etmek isteyen İnsancıl Hukuk Projesi’nin talebini yasadışı bulan ABD Yüksek Mahkemesi fazla ileri gitti. Buna göre şiddeti durdurmak için PKK’yla birlikte çalışmak yasak,”[30] diyor…
Tüm bunlara karşın BDP, ABD’yi (nasihatler almak pahasına!) “ikna etmeye çabalıyor”!
Soru(n) ve sıkıntı burada; bu konuda da “böyle”!
EGEMEN MİLLİYETÇİLİK: İĞREÇ ŞÖVENİZM DAHA DA İĞRENÇLEŞİRKEN…
Bu tabloda tekrar tekrar vurgulamak gerek: Cumhuriyet, tektip bir toplum yaratmak için, Kürtlerin değerlerine topyekûn bir saldırı politikası izledi. Dilini yasakladı, coğrafyasının değiştirdi, varlığını inkâr etti. En temel haklarını tanımadı, hukuklarını çiğnedi. Hele darbe dönemlerinde Kürtlere reva görülen zulüm tahammülfersa bir hâl aldı.
Türk milliyetçiliği adına uygulanan bu katmerli baskı politikası, ülke içinde bir çatışma yarattı. Burunlarını sürterek ve onurlarını kırarak Kürtleri yola getirmeye çabalayanlar, gerçekte uzun ve kanlı bir savaşa giden yolun taşlarını döşediler. Çok can aldı bu savaş, çok can yaktı, gözün görebildiği ve ruhun duyabildiği her alanda dayanılmaz bir tahribat yarattı.
Bunda kilit soru(n); George Bernard Shaw’ın, “Milliyetçiliği insan soyundan defetmedikçe, huzurlu bir dünyaya kavuşamayacağız”; H. G. Wells’in, “Gerçek milliyetimiz, insanlıktır”; Albert Einstein’ın, “Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsanlığın kızamığıdır,” sözleriyle betimledikleri (giderek de azgınlaşan!) egemen (Türk) milliyetçiliğidir!
Ulaşılan toplumsal düzlemde durum vahimdir; ya da Oral Çalışlar’ın tarifiyle, “Batı’da, Kürt sorununa, ‘Kürt sorunu’ demek bile kolay değil. Örneğin, hükümet, ‘açılım’ sürecinin başlarında kullandığı‘Kürt’ sözcüğünü bir daha ağzına almamaya özen gösteren bir tutum içinde. Batı’daki ‘popüler’ bakış açısına göre, Türkiye’de ‘Kürt sorunu falan yok’, yalnızca ‘terör sorunu’ var. Kürtlerin en temel insan haklarının kabulüne karşı bile tahammülsüz ve tepkili olan ‘sosyal psikoloji’, hiç değişmeden varlığını sürdürüyor.”
TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in, “Sermaye taraflara bölünemez. Anadolu sermayesi, İstanbul sermayesi ayrılamaz,” diye tarif ettiği toplumsal düzlemde egemen (Türk) milliyetçiliğinin iğrençleşerek yaygınlaştığı su götürmez bir gerçektir…
İşte bir örnekler:
“Manisa’da Kadir Sakallı adlı bir ülkücü, ikisi Kürt 3 çocuğu alıkoydu. Ülkücü zanlı, Türk olan çocuğu serbest bırakırken, Mardinli 2 çocuğa tecavüz etti. Sakallı tutuklanırken, hazırlanan iddianameye göre olay ‘basit tecavüz vakası’ olarak değerlendirildi”!
Bunlar böyleyken; kimi “Beyaz Türkler” şöven yaygaralarıyla yangına körükle gitmekten alakoyamıyorlar kendilerini:
Örneğin Ruşen Çakır, “Kürt milliyetçiliğiyle yüzleşebilmek”ten söz ediyor; kendi milliyetçiliğiyle ve T.“C” gerçeğiyle yüzleşmeden; “Türkiye Cumhuriyeti ve TSK’ya faşist diyenler, bari Nazi olmasa,” diyen Mine G. Kırıkkanat’ın mantık(sızlığ)ıyla!
Ya da “Türkiye halkı bugün her zamankinden daha çok bölünme korkusu yaşıyor ve bu korkunun her zamankinden çok gerçekleşmeye yakın olduğu algısına sahip. Empatiye ihtiyaç var,” diyen Hayri Ateş’in Kürtlerin yıllardır yaşadıklarına gözlerini yumması gibi…
Veya Ertuğrul Özkök’ün, “Ben İmralı’ya, Apo dışarı” demagojisindeki üzere…
Olmaz böyle şey; oluyorsa da bunun iğreç şövenizmin daha da iğrençleşmesinden başka bir şey olmadığından kimsenin kuşkusu olmasın!
“ÇÖZÜM” İLE “DÜZEN İÇİ DÜZENLEME” HAKKINDA GÖRÜŞLER
Sorunun “çözümü” hakkındaki görüşler iki parçalıdır: i) Adil ve onurlu çözüm, ii) “düzen içi düzenleme”…
“Demokratik çözüm” alt başlığındaki tartışmaların -farklı versiyonlarıyla- ulaştığı ortak nokta “düzen içi düzenleme” olurken; adil ve onurlu çözüm ise devrimci karakter taşımaktadır.
Ancak varılan koordinatlarda -hangi düzlemde olursa olsun!-, “Barış isteyenlere düşen, PKK ile uğraşmak değil, kendi devletimizden, kendi hükümetimizden Kürtlerin haklarını tanımasını ve masaya oturmasını talep etmektir.”[31]
Evet “devrimci” olarak nitelen “Çözüm Türk ve Kürt halklarının ayağa kalkıp hükümete siyasal çözümü dayatmasıyla gerçekleşir,” Mahmut Alınak’ın ifadesindeki üzere…
Bu kapsamda da “Çözüm konusu Kürt siyasetçilerin işi olmalı” vurgusuyla hatırlatır İsmail (Beşikçi) Hoca: “Kürt taleplerinin belirginleşebilmesi için sorunun temel niteliği üzerinde yoğun, sürekli bir tartışmanın yapılması gerekir. Ortadoğu’da nüfusu 40 milyonu aşkın Kürtler, neden küçücük bir siyasal statünün sahibi olamamışlardır? Kürtler ve Kürdistan, neden bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır? Bu süreç nasıl yaşanmıştır? Kürtlere ve komşularına bu sürecin etkileri ne olmuştur? Bunların tartışılması gerekir.”[32]
Söz konusu tartışma özü gereği T.“C”nin (yani iktidarın) tarihsel ekonomi-politiğinin otopsisinden başka bir anlam ifade etmez ki, tam da bu bağlamdaki öneri ve pratiğiyle “de facto” olarak devrimci bir nitelik kazanır…
“Düzen içi düzenleme”ye gelince bu; TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in, tüm siyasi partilere “acil reform” çağrısı yaptığı şeydir; yani “Türkiye’nin sorunu olan ama özellikle Güneydoğu’daki ekonomik gelişmenin önünü tıkayan Kürt sorununu çözmek zorundayız,” vurgusuyla Kürtleri (kapitalist) düzene eklemleme çabasıdır!
Bu konuya en iyi örneği TESEV’in, Kürt sorununun “kalıcı’ ve ‘demokratik yol”la çözümü için hazırladığı raporda, 17 kanun ve Anayasa’da yapılmasını önerilen temel değişiklikler özetler.
TESEV’in önerisini yani “düzen içi düzenleme”nin ne demek olduğunu, “Bi desta berda, bi linga ket dû/ “Eliyle bıraktı, ayağı ile ardına düştü” diyen bir Kürt Atasözü gayet iyi özetlerken; bir kere daha anımsatalım:
Kürt sorunu bir sosyal sorundur, siyasi sorundur. Ancak böyle ele alınarak çözüm üretilebilir. Yani Kürt sorunu, Kürtlerle çözülür…
Kendisini ulus olarak gören bir grubun ulusal taleplerini reddetmek ve onlara zorla devletin resmî kimliğini giydirmeye çalışmak şimdiye dek hiçbir ülkede “istenen sonucu” vermedi. Bu noktada belirleyici olan, Kanadalıların Quebeclileri, İspanyolların Katalanları, Britanyalıların İskoçları ve Türklerin Kürtleri nasıl ve ne olarak gördüklerinden çok Quebeclilerin, Katalanların, İskoçların ve Kürtlerin kendilerini nasıl ve ne olarak gördükleri ve istedikleridir…
Yoksa Orhan Bursalı’nın halüsinasyonları değildir!
ABES BİR TARTIŞMA PARANTEZİ: DİL MESELESİ YA DA KÜRTÇE
Kürtlerin ulusal talepleri, “düzen içi düzenlemeler”le absorbe edilirken; en doğal konularda bir “ihsan”mış gibi sunuluyor ki, bunlardan birisi de, abes bir tartışma özelliği taşıyan dil meselesi ya da Kürtçe’dir…
Nefes almak ne kadar tartışılmaz ise, dil meselesi ya da Kürtçe de o kadar tartışılması mümkün olmayan doğal bir haktır…
Bu konuda AKP’nin, “Anadilde eğitim asla kabul edilemez,” demesi; AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in, “Anadilde eğitim” konusuna sıcak bakmadıklarını, ancak “anadilin öğrenilmesi” konusunda yeni adımlar atılabileceğini ifade etmesi de sözünü ettiğim abes kapsamında ele alınmalıdır.
Kaldı ki “Şu an Türkiye okullarında eğitim, Türkçe başta olmak üzere yedi dilde veriliyor”ken;[33] Kürtçe de, eğitim yapılacak kadar birikime sahipken; kimse abes ile iştigal edip, “resmî dil” söylencelerine sığınamaz…
Öncelikle şunu belirteyim: Her ülkenin bir “resmî dil”i olması diye bir kural yoktur. Bir ülkede birden fazla resmî dil olabileceği gibi, resmî dil hiç de olmayabilir!
Örneğin ABD’de 1987’de 37 eyalet İngilizceyi resmî dil kabul etme konusunu ele aldı; 13 eyalette bu düzenleme kabul edildi. 1988’de bu 13 eyalete Teksas, Florida, Arizona ve Kolorado da katıldı.[34] Yani bugün ABD’nin bütünü kapsayan bir resmî dil yok ve ABD de bu nedenle yıkılmıyor!
IV. AYRIM: VERİLİ DURUM
“İyi de bunlar, mevcut durumda nelere yol açıyor” mu?
Gayet basit; i) T.“C” yön duygusunu yitiriyor; ii) egemen koalisyon parçalanıyor; iii) hegemonya alanında soru(n)lar oluşuyor; iv) tüm bunlar da ucu açık bir geçiş sürecini devreye sokarken; v) sonuçta “alışılmış olan” nihayete eriyor…
Mesela ABD’de “gölge CIA” olarak nitelendirilen özel istihbarat kuruluşu Stratfor’un ‘Türkiye Raporu’nda, “AKP ve Gülen cemaatinin, eğitim, güvenlik, istihbarat, yargı, medya ve iş dünyası gibi ‘güç merkezlerinde’ önemli bir varlık gösterdikleri”nin altı çizilirken; Delphine Strauss ile David Gardner de ekliyorlar: “Türkiye’nin bölge ve Batı’yla ilişkileri arasındaki gerilimler su yüzüne çıkarken, soru bu ülkenin ekseninin kayıp kaymadığı değil, eski ve yeni ittifaklar arasında denge kurup kuramadığı olmalı…”
Birinci şey: ABD-AKP ilişkilerindeki “yeni” tanım aralığının flu ve gerilimlere gebe olduğudur.
Mesela Ergin Yıldızoğlu, “Washington’un AKP’ye bakışında bir değişimin başladığı görülüyor,” derken; Caroline B. Glick de, “AKP genel seçimi kazanırsa Türkiye, yöneticilerin istediklerini yapma gücü üzerinde hiçbir etkili iç kontrolün bulunmadığı İslâmcı bir devlet hâline gelebilir. İran’la yakınlaşmak için Batı’dan kopan AKP’yi eleştirmeyen AB, ABD ve NATO artık laik muhalefete destek vermeli,”[35]uyarısını dillendiriyor…
Bu basit bir durum değil; hatta çok önemli…
İkincisi de, Türkiye’de (İslâmî eksenli) muhafazakârlaşmadır.
Örneğin Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Toplumsal huzuru sağlamak için din özgürlüklerini genişletmek gerekir,” saptamasını dillendirirken; Nizam Mardini de şu öngörüyü dillendiriyor: “Türkiye anayasa değişikliklerinin ardından, Avrupa tarzı laiklikten Amerikan tarzı laikliğe yönelerek İslâm’ın laik sistemle tarihi kavgasını sonlandırabilir. Türk halkı da AKP’ye bu açıdan destek veriyor…”[36]
AKP konusunda ortak bir objektif oluşturulamadı.
Mesela R. Scott Appleby, “Bugün dini güçler gibi laiklerin de köktenci bir kesimi barındırdığı gözardı ediliyor. Türkiye’de de karşımıza çıkan bu kişiler, hakikâtin tek savunucularıymış gibi davranan, kaynaklarını kimseye koklatmayan dogmatikler. Batı, AKP devriminin itici gücü olan Gülen hareketiyle temas kurmalı”[37] ya da Abdullah El Kağbi, “AKP anayasal reform sayesinde Türkiye’de yönetim sistemi üzerindeki bütün zincirlere karşı gerçek bir demokratik darbe yaptı. Partinin Evren’in yol açtığı utancı temizlemesi Batı’dan da destek alacaktır,”[38] derken; kimileri de AKP’ye böylesi bir “açık çek” vermiyor.
Örneğin ‘Jerusalem Post’ da çıkan bir yazıda, “İslâmcıların yavaş yavaş Türk ekonomisinin kontrolünü ele geçirdiği”, İslâmizasyonun güçlendiğinden söz ediliyor!
Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanvekili Hannes Swoboda de, AKP yönetiminde Türkiye’nin İslâmcılaşması riskinin hâlâ mevcut olduğundan söz ediyor.
Özetle bu iki eksenli gelişimler, gerilimlerin önünü çok daha fazla açacakken; Kürt meselesi bu soru(n)ları daha da ağırlaştırıyor…
V. AYRIM: BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK İÇİN
Diyeceklerimi sonlarken; onurlu ve adil bir barışa olan ihtiyacımızın çok büyük olduğundan kuşku duymadığımı ifade etmeme izin verin…
Ancak “Barış çok tatlı, insanın yüreğini ısıtan bir sözcüktür; ama barış ile kölelik arasında dağlar kadar fark vardır,” diyen Marcus Tullius Cicero’nun uyarısını anımsatarak…
Buna muhtacız… Çünkü soru(n)lar Vedat Çetin’in, “Kuzey İrlanda, Güney Afrika, Endonezya ve Nepal… Barışın yolu düz ve kolay değil. Her ülkede değişik yollardan, değişik görüşmeler, sonunda büyük sıkıntılar içinden geçerek uzlaşma noktasına varıyor ama sorunlar da sanıldığı gibi hemen bitmiyor,” saptamasındakinden daha da grifttir.
Kolay mı? Yaşananlar; Ambrose Bierce’nin, “Barış: Uluslararası ilişkilerde, iki savaş dönemi arasında bir aldatmaca dönemi,” saptamasını doğrularken; hem dünyada hem de Türkiye’de çatışma ve savaşlar devam ediyor.
Yapılan araştırmalara göre; hâlen dünyanın 33 ayrı bölgesinde sıcak çatışma ve can kayıpları yaşanıyor. Uluslararası Çatışma Araştırmaları Enstitüsü, 2003 yılında yayınladığı Çatışma Barometresi verilerine göre; o dönemde dünyada 80 çatışma alanın bulunduğunu ve bunlardan 35’inde yüksek ölçüde şiddet kullanıldığına işaret etti. Kuruluş 2009 yılında yayınladığı son raporda da, dünya genelinde 365 çatışma tespit ederek, bunlardan 7’sinin savaş, 24’nün ağır krizler, 31’nin de yüksek oranda şiddet olduğu tespitini yaptı.
Yapılan başka araştırmalardaki güncel verilere göre de, Afrika’daki iç savaşlardan Güneydoğu Asya’daki ayaklanmalara, Ortadoğu ve Balkanlarda yaşanan çatışma ve gerginliklerden Kürt coğrafyasında süren şiddet olaylarına kadar çok sayıda noktada çatışmalar sürüyor. Buna göre, Doğu Kongo, komşusu Ruanda’da Hutu milisler arasında 1994 yılında başlayan çatışmalar hâlen devam ediyor.
Hindistan ve Pakistan arasında 1947 yılında bölünme sonrasında başlayan Keşmir merkezli çatışmalar devam ediyor.
Çin’in Şincan bölgesinde Uygurlarla, Çinliler arasındaki çatışmalar 2009 yılında meydana gelmiş ve çok sayıda insan hayatını kaybetmişti (en az 150 kişi öldüğü açıklanmıştı).
İran’da bir yanda iktidar ve muhalefet arasındaki çatışma ve gerginlikler sürerken, öte yandan İran’ın Kürt muhalefetine yönelik askerî operasyonları karadan ve havadan bütün şiddetiyle sürüyor.
Çad’da hükümetle muhalif güçler arasında süren iç savaş beşinci yılına girdi. Pakistan’da ordu ile radikal İslâmcılar arasındaki çatışmalar devam ediyor. Dünya dikkatini Irak ve Afganistan’a çevirirken… Pakistan, ABD’nin terörle savaşının başarıya ulaşması için güvenlik ve istikrar açısından en önemli ortak olarak değerlendiriliyor.
Doğu Afrika ülkesi Somali’de ise, 1990’ların ortalarından bu yana bir merkezi hükümetin devrilmesinden hemen sonra başlayan çatışmalar ve iç karışıklık bitmiş değil. Ülkenin bir bölümü isyancı grupların elinde iken, yaşanan çatışmalarda yüzlerce insan hayatını kaybetti ve etmeye devam ediyor. 1.5 milyonun üzerinde insan göç etmek zorunda kaldı.
Dünyada yaşanan bu tabloya karşılık, Kürt sorunu nedeniyle başta Türkiye olmak üzere İran, Suriye ve kısmen Irak’ta çatışmalar yaşanıyor.
1984 yılında fiilen başlayan çatışmalar nedeniyle kimilerine göre 40 bin kimilerine göre 50 bin insan hayatını kaybetti. İçişleri Bakanlığı’nın verdiği son verilere göre; hayatını kaybedenlerin 29 bini PKK militanı. Bunlara 17 bin faili meçhul cinayet eklendiğinde 30 yıllık çatışmada hayatını kaybeden Kürtlerin sayısı 46 bini buluyor. Yine çatışmalar nedeniyle 4 bin köy boşaltıldı, milyonlarca Kürt yerinden yurdundan edildi. 30 yıldır süren çatışmalar devam ederken, devlet ve hükümet yetkilileri ise, ölümlere neden olan silahlı yöntemleri hâlen en etkili silah olarak gündemde tutmaya devam ediyor.
O halde şimdi hep beraber; savaşa karşı savaşma kararlılığıyla barışı savunmalıyız; hem de savaşa karşı savaşmanın insan(lık) için bir özgürlük mücadelesi olduğunu; Jean-Jacques Rousseau’nun, “Özgürlüğünden vazgeçmek insan olma niteliğinden, insan haklarından, hatta ödevlerinden vazgeçmektir”; Epikuros’un, “Özgürlük, kendi kendine yeterli olmanın en yüce meyvesidir”; W. Wordsworth’un, “Ya özgür olmalıyız ya da ölmeliyiz,” uyarıları eşliğinde asla unutmadan ve unutturmadan!
Şöyle toparlayabilirim dediklerimi:
1980’li yıllardan bu yana dünya ölçeğinde uygulamaya sokulan neo-liberal kapitalizm, yeryüzü çehresinde “barış ve demokrasi” adına ne varsa tersine çevirmektedir.
Neo-liberal politikaların Türkiye’deki acentalığına soyunan AKP’nin bu bağlamda Kürtler için onurlu bir barış sağlayabileceği söylenceleri, tam da bundan, yani söylenceden ibarettir.
Doğrudur, neo-liberal politikalar ulus-devleti, Çokuluslu şirketler adına hareket eden birer aygıta dönüştürmekle, onların “ulusal” münderecatını çürümeye uğratmaktadır. Böylelikle “burjuva demokrasisi” son durağına, yani örneğin “narko-devlet”lere, “mafya-devlet”lere, kişisel kaprislere ve yolsuzluklara belenmiş otokrasilere, tarikat-devletlere dönüşmektedir, neo-liberal elitlerin elinde.
Ancak böylesi bir aşınma, kendi başına adalet, özgürlük vb.ni sağlayamaz.
Adil bir barış, eşitlikçi bir özgürlük ancak barış ve özgürlükten yana güçlerin mücadelesi ve müdahalesiyle gerçekleşebilecektir.
Bu ise bu ülkede, kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesi veren Kürtlerle bu hakkı kayıtsız koşulsuz içine sindirmiş emek güçlerinin ortak mücadelesiyle sağlanabilecektir.
15 Ekim 2010 21:58:54, Ankara.
N O T L A R
[1] Mersin Barış Meclisi’nin 16 Ekim 2010 tarihinde Mersin’de düzenlediği “Demokratikleşme ve Barış İçin Ne Yapmalı?” başlıklı panelde yapılan konuşma… 18 Aralık 2010 tarih Ankara Özgür Üniversite’deki “Cumartesi Konferansları”nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:117, Ocak 2011…
[2] Karl Valentin.
[3] Nur Batur, “Türkiye’nin Yeni Kürt Politikası”, Milliyet, 10 Aralık 1991.
[4] Jean Dubuffet, Boğucu Kültür, çev: İsmet Birkan, Dost Yay., 2005, s.11.
[5] Nuray Mert, “Demokrasi Bon Pour L’Orient!”, Hürriyet, 27 Eylül 2010, s.23.
[6] Immanuel Wallerstein, “Demokrasi: Her Yerde mi, Hiçbir Yerde mi?”, Günlük, 21 Eylül 2010, s.12.
[7] Mustafa Sönmez, Küresel Kriz ve Türkiye, Alan Yay., 2010.
[8] Barış A. Özden, “Avrupa Krizi: Uzun Süreli Bir Belirsizlik Dönemi”, Yeni Yol, No:37-38, Yaz/ Bahar 2010, s.193.
[9] John Pilger, “ABD 3. Dünya Savaşı’nı Başlattı”, Newstatesman, 25 Mart 2010.
[10] John Pilger, “ABD Bilgi Savaşına Milyarlar Akıtıyor”, Newstatesman, 8 Temmuz 2010.
[11] Muhammed El Semmak, “Obama’nın Çifte Standardı Görmesi İçin Mucize mi Lazım?”, Müstakbel, 12 Temmuz 2010.
[12] Ali Tahsili, “Obama’nın da Bush’tan Farkı Yokmuş”, İtimad, 1 Mart 2010.
[13] Fehmi Hüveydi, “Batı’nın ‘Terör’ Tanımı, Doğu’nun ‘Direnişi’…”, Şark, 4 Ekim 2010.
[14] William Hague, “İnsan Hakları Britanya İçin Kilit Önemde”, The Daily Telegraph, 31 Ağustos 2010.
[15] Johann Hari, “Kenya’dan Bir Özür Bile Dileyemedik”, The Independent, 29 Mayıs 2009.
[16] “ETA’nın Ateşkesi”, The Financial Times, 6 Eylül 2010.
[17] Gerry Adams, “Madrid, ETA’nın Pasını Gole Çevirebilir”, The Guardian, 6 Eylül 2010.
[18] Robert Fisk, “Batı Gazeteciliği Hükümetlerin ve Silahların Dilinin Esiri”, The Independent, 21 Haziran 2010.
[19] Robert Fisk , “Savaşan Kelimeler: Yeni Propaganda”, Evrensel, 28 Haziran 2010, s.8.
[20] Ergin Yıldızoğlu, “Yükselen Şizofreni”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2010, s.9.
[21] Emine Kaplan, “AKP İşkenceciyi Koruyor”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2009, s.4.
[22] M. Utku Şentürk, “Ne Bu Şiddet Bu Celal?”, Radikal, 25 Kasım 2009, s.15.
[23] Selah Beyaziddi, “Sri Lanka Türkiye’nin Modeli Olamaz”, Kurdishgl Globe, 17 Temmuz 2010.
[24] Mahir Sayın, “Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi”, Radikal İki, 10 Ekim 2010, s.1-4.
[25] “Sırada Kürt Meselesi Var”, The Economist, 13 Eylül 2010.
[26] Muhammed Nureddin, “PKK’nın Ateşkesi Türkiye’ye Yeni Bir Çözüm Fırsatı Sunuyor”, Şark, 22 Ağustos 2010.
[27] Mehmet Tezkan, “Başbakan’ın Danışmanı Son Noktayı Koydu…”, Milliyet, 10 Mayıs 2010, s.5.
[28] Mehmet Tezkan, “Ergenekoncu Kahramanlar!”, Milliyet, 6 Mayıs 2010, s.6.
[29] Bedirhan Ali, “Kürtlerin Şovenlerle Paralelliği Korkutucu”, Hayat, 19 Eylül 2010.
[30] “Yüksek Mahkeme PKK Kararıyla Çok İleri Gitti”, The Washington Post, 22 Haziran 2010.
[31] Roni Margulies, “Terör Lanet Bir Şey, Ama…”, Taraf, 3 Temmuz 2010, s.5.
[32] İsmail Beşikçi, “Çözüm Yaklaşıyor”, Milliyet, 25 Eylül 2010, s.16.
[33] Necmiye Alpay, “Anadili Söylemleri”, Radikal İki, 17 Ekim 2010, s.18.
[34] Daniel G. Bates, XXI. Yüzyılda Kültürel Antropoloji-İnsanın Doğadaki Yeri, çev: Suavi Aydın-Serpil N. Altuntek-Elif Başak Altınok-N. Işıl Demirakın-Erhan G. Ersoy-Nurşen Karabulut-Sibel Özbudun-Balkı Şafak, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., 2009, s.75.
[35] Caroline B. Glick, AB ve ABD, Türkiyeyi Kaybetti, The Jerusalem Post, 20 Eylül 2010.
[36] Nizam Mardini, Laiklik-İslâm Kavgasını Türkiye Bitirecek, Müstakbel, 6 Ekim 2010.
[37] R. Scott Appleby, Laikler, Türkiyenin Köktencileri, Open Democracy, 27 Eylül 2010.
[38] Abdullah El Kağbi, Anayasa Reformuyla Orduya Beyaz Darbe Yapıldı, Vatan, 25 Eylül 2010.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s