ÖNSÖZ: “İTHAKİ’YE GİDEN YOL”DA…


“Uyuyamayacaksın
Memleketin hâli
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın…”[1]
Elinizdeki kitabı okumaya başladığımda, yıldızlı bir Ankara gecesiydi…
“Yeni Şifre Aykırı Tezler”i okurken, gökyüzündeki yıldızların bana yakınlaştığını hissettim; okuduklarım “uzak” denilenleri yakınlaştıran, “anlaşılmaz” denilenleri kavrayan ve en önemlisi gerçeği öne çıkan görüngüye feda etmeyen bir bilimsel cüretin ürünüydü…
Günler geceler boyu okuduklarımın son sayfasına geldiğimde güneşli bir bahar günüydü; dört yanımızı toprağın kokusu ve isyancı baharın, kapımızı gümbür gümbür yumruklayan coşkusu sarıp-sarmalıyordu…
* * * * *
Sevgili İbrahim (Gezici)’in “hapishane ve ölüm orucu koşullarında” başlayan kapsamlı/bütünsel yapıtını okuduktan sonra, aklıma ilk gelen Konstantinos Kavafis’in şu dizeleri oldu…
“ithaki’ye giden yola koyulduğunda,
yolun uzun olmasını dile,
maceralarla dolu, bilgilerle dolu olmasını.
lestrigonalar’dan ve kiklopslar’dan
kızgın poseidon’dan sakın korkma –
yolunda hiç böylelerine rastlamayacaksın,
eğer düşüncelerin yüce, eğer değerli
duyguların ruhunu ve bedenini sarmışsa.
lestrigonalar ve kiklopslar ile,
kızgın poseidon ile karşılaşmayacaksın,
eğer ruhunun içinde taşımazsan onları,
eğer ruhun onları önüne çıkarmazsa…”
Bana sorarsanız İbrahim (Gezici)’in kapsamlı/ bütünsel yapıtı, İthaki’ye gidenlerin cüretkâr umutları ve bilinciyle kaleme alınmış…
“Sis Perdesi Dağılırken…” alt başlıklı yapıttın önsözünde “Yaklaşık olarak 10 senelik makalelerimin toplamını kitaplaştırdım. Olabildiğine çok farklı konuların bu çalışmamda toplanmasına dikkat ettim. Okuyucu açısından hem sıkıcı olmayacağını ve hem de merak edilen birçok şeyi bulacağını düşünüyorum” diyen yazar da yapıtının “kapsamlı/bütünselliği”nin altını çiziyor…
Güçlü bir soyutlama ve zengin bir somutun sentezi olarak da irdelenmesi mümkün olan yapıt; B. Brecht’in, ‘Galilei’nin Yaşamı’ndaki, “Bilimin tek amacı, insan yaşamının güçlüğünü hafifletmektir”, uyarısına sonuna dek sadık kalırken; Alain’in, “Düşünmek ‘Hayır’ demeyi bilmektir”; Octavio Paz’ın, “İnsanın dünyası anlamlar evrenidir. Bu dünya belirsizliklere, çelişkilere, çılgınlıklara veya şaşkınlıklara katlanabilir, fakat anlamsızlıklara asla”, uyarılarıyla da uyumlu bir sistematiği ortaya koyuyor…
Yani halk düşmanlarının anlamsızlaştırma çabalarına “Hayır” diyor yazar; ancak “Hayır” demekle de yetinmeyerek, yeni bir dünya mücadelesine çağırıyor hepimizi…
* * * * *
Bu yolda neo-liberalizmin şişirdiği bir balon olduğunun altını çizdiği küreselleşmeyi, deşifre edip; “Yeni Dünya Düzeni” (‘YDD’) yalanını yerle yeksan eden yazar, “Emperyalizm, Küreselleşme Demagojisi ve Neo Liberalizmin Analizi”yle birlikte “Küreselleşme Kavramı Nedir?” sorusuna devrimci yanıtlar üreterek, “Küreselleşmenin emperyalizmin bir üst aşaması olmadığı, ‘YDD’nin ise neo-liberalizmin ideolojik makyajı olduğu… 21. yüzyılda Lenin’in emperyalizm öğretisinin bir kez daha doğrulandığı”na dikkat çekiyor…
Yazarın ifadesiyle, “ABD ve dünyayı saran mali kriz gerçeği”yle alt üst olan yerkürede ve “Türkiye’de ekonomik kriz ve yeniden yapılandırma projeleri” devreye sokulmaya ve buna uygun saldırgan politikalar üretilmeye kalkışılsa da nafile…
‘Ekonomik kriz’ve ‘Nedenler’i emperyalist kapitalizmin sürdürülemezliğiyle, devrimin kaçınılmazlığını tarihin gündem maddesi kılıyor yeniden ve bir kez daha…
Gerçekten de emperyalist-kapitalizmin doğal sınırlarına ulaştığı bugünkü küresel saldırganlık koşullarında insanlık, üstelik dünya üzerindeki etkinliğini anlamlandırmak bakımından yalnızca felsefi/teorik değil varoluşsal bir sorunla da yüz yüze. Bütün göstergelerin işaret ettiği gibi, varlığına dünya çapında bir devrimle son verilmediği takdirde kapitalist üretim tarzı, insanlığı ve yerküreyi kendiyle birlikte yok oluşa sürüklemekle tehdit ediyor. Tarihsel bir atılımla kaderine sahip çıkamazsa, insanlığın önümüzdeki yüzyılda sermaye boyunduruğu altında yaşamayı sürdürmesi bile iyimser bir öngörü sayılabilir.
Doğayı, kendini yeniden üretme gücünden daha büyük bir güçle bozunmaya götüren kapitalist üretim yordamlarının bugünkü işleyişi, yeryüzünde canlı yaşamın sürekliliğini ve varlığını tehdit ediyor. Bütün yerküreyi kasıp kavuran, seller, yangınlar, kuraklıklar; dondurucu soğuklar, kavurucu sıcaklar, susuzluk, toprağın, havanın, suyun zehirlenmesi ve türlerin yok oluşu ile bütün kıtalarda yaşayan bütün insanlara kendisini bir felaketler silsilesi olarak her gün daha çok duyuran ekolojik kriz, uygarlıktan kaçışı değil onu dönüştürmeyi, yeni ve daha ileri bir uygarlığa sıçramak için, insan-insan ve insan-doğa ilişkilerini bir ve aynı anda değiştirmeyi zorunlu kılıyor. Kapitalizm, emek gücüne ya da canlı emeğe karşı nasıl davranıyorsa doğaya da öyle davranıyor: Daha çok kâr için iliğine kadar sömürmek! Ekolojik dengenin süregitmesi dahi üretim tarzında bir devrimi şart koşuyor: Yaşamak için devrim gerekiyor!
Kapitalist miyopluk insanı, doğa karşısında dediğim dedik ve başına buyruk bir efendi gibi konumlandırıyor. Kapitalizm, bilim insanlarının bütün uyarılarına kulaklarını tıkıyor, on yıllardır “geliyorum” diyen felaketin aslında artık gelmiş olduğunu gösteren bütün işaretlere gözlerini yumuyor. Doğanın milyarlarca yıl alan kimyasal ve biyolojik evrimle oluşmuş karmaşık bir üretim örüntüsü gibi işlediğini, bunun her türden toplumsal üretim sisteminin verili önkoşulu olduğunu yok sayıyor: Onun nobranlığı despotların binlerce yıldır değişmeyen ilkesinde özetlenebilir: “Benden sonra tufan!”
Uzağı görmek, insanı doğanın bilinci, doğanın kendisi üzerine düşünme kapasitesi, doğanın evriminin doruğu ve tarih sahnesinde yer aldığı andan bu yana bu evrime bilinciyle de dahil olan bir öğesi olarak algılamak tarih boyunca hep olageldiği gibi bu kez de ezilenlerin ve sömürülenlerin düşünürlerinin omuzlarına yüklenen bir görev. Artık bir ikilemin kapısındayız: Uygarlığın doğa ile barışarak ilerlemesi ya da kendisiyle birlikte biyolojik evrimi de geriye sürükleyerek yozlaşıp çözünmesi! Toplumsal tarihimizi doğanın tarihinin bir bileşeni olarak gören daha derin bir tarih bilinci insanlığa egemen olmadıkça yok oluş bir matematik denkleminin sonucu kadar kaçınılmaz ve kesin bir akıbet. Kapitalizm doğal sınırlara gelip dayanıyor, insanlık(ın) geleceği için devrim gerekiyor.
* * * * *
Evet, emperyalist-kapitalist geleceksizleştirme karşısında, insanlık(ın) geleceği için devrim gerekiyorken unutulmaması gereken Perikles’in şu uyarısıdır: “Önemli olan geleceği kestirmek değil, ona hazırlanmaktır!”
Yazarın yapıtı, hepimize bunu bir kez daha anımsatıyor ve değiştirilmesi gerekeni çözümlüyor…
Örneğin uluslararası ilişkileri “Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar”dan, “11 Eylül Saldırısı ve ABD’nin Yeni Asya Stratejisi”ne ya da “Şanghay Beşlisi”sinden, “Ortadoğu’nun en ciddi sorunlarından birisi de İsrail ve Filistin sorunudur”, saptamasına didik didik edercesine irdeleyen yazarın ortaya koyduğu sonuçlar ile Eduardo Galeano’nun şu saptaması arasında önemli paralellikler olduğunu düşünüyorum:
“Gerçek, sürprizler ve gizemlerle doludur ama biz genelde gerçeğe sağır körüzdür. Bugün dünya, sanki yaylım ateşinin ortasında kalmış kör bir insan gibi dönüp duruyor.
Tarihteki en güzel hikâyelerin bazıları mutlu sonla bitmiyor. Elbette tarihin kendisi bitmiyor. Her gün yeniden başlıyor. Bize hoşça kal dediğini sandığımızda aslında ‘tekrar görüşeceğiz’ diyor…”[2]
Evet, her şey, bizlere her gün yeniden merhaba diyor…
* * * * *
Kolay mı?
“Son yıllarda birçok Avrupa ülkesinde gündeme gelen öğrenci-gençlik protestoları, eğitimin ticarileşmesi kadar emek piyasasının esnek ve güvencesiz hâle getirilmesi ya da sosyal güvenlik sisteminin tasfiye edilmesine karşı çıkıyor”ken;[3] Gary Younge’ın ifadesiyle “Eğitimi kamu hizmeti olmaktan çıkarma girişimini protesto eden Avrupalı öğrencilerin yaygaracı veletler gibi görülmesi kabul edilemez.
Öğrencilerin haklı öfkesi bulaşıcı olabilir. İçimizdeki ateşi yakabilir
Öğrenciler gelecekteki daha geniş mücadelelerin kıvılcımı olabilir, fakat tarih bize ateşin kendisi olma ihtimallerinin zayıf olduğunu gösteriyor…
Fransız öğrenciler 1968’de fabrika işçilerinin özgüvenini arttırdı. Britanyalı öğrencilerin teşkil ettiği tehditse bulaşıcı olmaları… Enerjileri, heyecanları, militanlıkları, öfkeleri ve ödünsüzlükleri hepimizin içindeki ateşi yakabilir”.[4]
Uzak Asya’da Filipinler’den Hindistan’a ya da “Dünyanın Çatısı”ndaki Nepal’e isyan ateşler yakılmışken…
* * * * *
Tam da böylesi bir anlayışla “Durum İyidir” vurgusuyla ekliyor yazar:
“Dünyada anti-kapitalist, anti-emperyalist eylemler güçlenmeye ve emperyalist sistemi zorlamaya devam ediyor. Birçok emekçi, öğrenci, köylü ve aydın çeşitli ülkelerde bir araya gelerek anti-kapitalist eylemler gerçekleştiriyorlar. Farklı farklı kitle örgütleri ve partilerin bir araya gelerek gerçekleştirmiş oldukları eylemlerde, görüş farklılıkları olsa da öne sürdükleri talepler birbirine yakın taleplerdir. Hiç kuşku yok ki, bu tür küresel eylemler görüş farklılıklarına sahip kurumları ilişkiler geliştirme noktasında birbirine yakınlaştırıyor, görüş farklılıklarını tartışma ya da azaltma olanakları sunuyor. Dolaysıyla bu ortak talepler, aralarındaki ilişkiyi güçlendiriyor”.
Bu elbette “Hayırlı” bir durumdur…
Yine yazarın, “Ortadoğu’da diktatörlüklere karşı halk ayaklanmaları bir biri adına yaşanırken, bu spontane halk hareketlerine hiç kuşku yok ki pek hazır olan yoktu… Ortadoğu ve Afrika’daki halk ayaklanmalarının ezici çoğunluğu diktatörlüklere karşı ayaklanırken, ciddi anlamda önderliklerden yoksundu. Ancak halkın aşağıdan gelen tepkisi Tunus ve Mısır gibi ülkelerde bizzat diktatörlüğün kendisine ve hatta emperyalizme karşı bir tutum sergiliyordu. Mısır’da direnişi sürdüren halk, Mısır diktatörlüğünü yıktı, fakat bu yıkma sürecinin en önemli zayıf noktası devrimci bir önderlikten yoksun olmasıydı. Dolaysıyla, yıkılan şeyin yerine halk başka bir şey koyamadı. Yıkılan şeyin yerine ABD, Mısır ordusunu ikame etti” diye özetlediği halkçı isyan, ‘sonucu’ ilk elden ne olursa olsun, maskeleri alaşağı edip, tarih hızlandıran ve en önemlisi de ezilenleri tarihin sahnesine çıkaran bir süreç olması hasebiyle çok önemlidir.
Kuzey Afrika ile Orta Doğu’da olanlara, yaşananlara bakın!
Bu “demokrasi çığırtkanları” için tam bir iki ikiyüzlülüktür…
Hem aynı senaryonun sahneye konuluşunu Irak’ta ve Afganistan’ın işgalinde seyretmedik mi?
Hatırlanır: Oralara da “demokrasi” ihraç etme kararı almışlardı!
Ne mi oldu? Irak’ta bir milyonun üzerinde insan öldü… Beş milyon insan sakat kaldı… Çocukların, kadınların kolları, bacakları koptu…
Abu Garip, Bagram, Guantanamo’da insanlık dramları yaratıldı, seyredildi…
ABD ile öteki işgalciler ne Irak ne de Afganistan cehenneminden çıkamıyor…
Libya ve diğerleri de öyle olacak elbet…
Ama sormalı Libya’ya saldırılan gerekçeler Bahreyn için de geçerli değil mi?
O hâlde?
Bahreynli muhalifleri bastırmak için o ülkeye asker gönderen Suudiler, Bahreyn’de direnişin simgesi İnci Meydanı’nı bombalayanlar, petrol avcılarıyla birlikte Libya’yı hedef alırlarken çıt çıkmıyor…
Evet, evet Suudi askerleri Bahreyn’e girdiğinde, çıt çıkmadı. Ya o askerler Suudi değil de İran askerleri olsaydı?
Tam tersini düşünün bir an. Önceki gün Bahreyn’e girenlerin Suudi Arabistan değil, İran birlikleri olduğunu… Bahreyn’e rejimi halktan korumak için, halkı rejimden kurtarmak için bir müdahale edildiğini… Herhâlde bugün başka bir dünyada yaşıyor olurduk.
Bu “kabul edilemez saldırganlık” karşısında ABD kıyameti koparmış, BM Güvenlik Konseyi ültimatomu dayamış, NATO düğmeye basmıştı çoktan…
Şaka değil, Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye ülkelerin (Suudi Arabistan diye okuyun siz) askerleri güpegündüz, tüm dünyanın gözü önünde, tıpış tıpış Bahreyn’e girdi. Her ne kadar “davet usulü” de olsa basbayağı bir işgal bu. Davet halktan değil, halkın devirmeye çalıştığı rejimden.
Gelgelelim kimseden çıt yok…
Emperyalist ikiyüzlü riyakârlık işte tamı tamına bu…
Bu noktada yazarın, “Dünya gericiliği her ne kadar dünyadaki dengelerin yeniden oluşumu projeleri geliştirseler de, aralarında hem fikir oldukları tek şey devrimci halk ayaklanmalarını boğmak için bir an dahi tereddüt etmemeleridir”, saptaması yerli yerine otururken, çok şeyi de ‘Ama’sız/‘Fakat’sız özetliyor…
* * * * *
Türkiye’de “siyasetin ve devletin ‘yeniden yapılandırılması’” ile “gelişen devrimci durum ve olanaklar”a kafa yoran yazar; “Kürt Hareketi, Ergenekon ve Ilımlı İslam”ini sıralarken; “AKP eksenli geliştirilen topyekûn kuşatma ve saldırılara karşı Kürt Ulusunun demokratik kurumlarıyla Türkiyeli demokratik güçlerin ortak bir konsepte ve akla ihtiyacı var” sonucuna ulaşıyor…
Gerçekten de “AKP, özgürlük mücadelelerini ‘terör’ kapsamında değerlendirip ilişkilendirerek yeni bir ‘politik-güvenlik’ panoraması kuruyor” vurgusuyla Ertuğrul Kürkçü’nün de ifade ettiği gibi: “Şu dört gücün toplumsal mücadelelerinin siyasi ifadesi olabilecek bir blok kurtarabilir:
– Kürt Özgürlük Hareketinin bir asli ortak olarak Türkiye’nin yeniden kuruluşuna katılma iradesiyle başlattığı, halkın özyönetimine dayanan demokratik özerklik talebinin temel gücü yoksul ve ezilen Kürtler.
– Devlet Sünniliğine karşı durmaksızın süregiden eşit yurttaşlık mücadelesinin kaynağındaki yoksul ve ezilen Aleviler.
– Erkek egemenliğine, taassuba, zulme, evde ve işte sömürüye karşı git gide güçlenerek süren hayat pahasına direnişin kaynağındaki ezilen ve emekçi kadınlar.
– Hemen her gün irili ufaklı mücadelelerle her yerde, işyerinde, okulda, mahallede, kentsel dönüşüm alanlarında, ekolojik yıkıma karşı, kapitalist sömürüye karşı koyan, kadın erkek, Sünni-Alevi, Türk-Kürt milyonlarca emekçi. Türkiye son 40-50 yılda vücut bulmuş olsa da çok güçlü, gelişmiş demokratik ve sendikal geleneklerin olduğu bir ülke. Siyaset bütün bu direnişleri, bütün bu itirazları, bütün bu protestoları birbirine bağlayabilecek bir düzeneği bu zeminlerde bilinçli bir biçimde kurmak, buna örgütsel bir karakter kazandırmak ve bu çerçevede yapılacak işleri belli bir sıraya ve plana bağlı olarak yapmak demektir”.[5]
Çünkü Paul Valery’nin, “Bilmezler ne dediklerini, çünkü bilmezler ne olduklarını” diye betimlediği “kendiliğindenlik”in aşılması; “Kürt Ulusunun demokratik kurumlarıyla Türkiyeli demokratik güçlerin ortak bir konsepte ve akla olan ihtiyacı”nı büyüterek, acilleştiriyor…
İşte tam da bundan ötürü içinde debelendiğimiz, “geçiş süreci”nde W. Shakspeare’in, “Olmak ya da olmamak/ İşte bütün mesele./ Düşüncemizin katlanması mı güzel/ Zalim kaderin yumruklarına, oklarına/ Yoksa bela denizine karşı/ Dur yeter demesi mi!” uyarısının yüksek sesle haykırılması gerekiyor…
* * * * *
Yazar bu tür bir duyarlılığın sorumluluğuyla, “Kürt Meselesi”ni ele alırken; “Kürt sorununa yaklaşımda ikili bir yön olmalı. Bir elimizle Kürt ulusal hareketini tutmalıyız, onun demokratik haklarının ve taleplerinin savunucusu ve destekçisi olmalıyız. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kafalarımızda oluşturduğumuz şablonlara oturmaya çalışmak, Kürt ulusuna karşı da haksızlık ve saygısızlık olur. Kürt ulusu, kaderini birlikten yana, dil, kültürel haklar çerçevesinde sınırlı kalarak gerçekleştiriyorsa, buna saygı duymak, demokratik talepleri desteklemek sosyalistlerin görevi değil mi? Sosyalistler, Kürt halkı adına, onun yerine karar verebilir mi? Hayır!
Diğer elimiz de, Kürt ulusal hareketinin önderliğinin hatalarını eleştirmek, alternatif fikirleri sunmak şeklinde olmalıdır. Kürt halkına karşı ikili sorumluluk bunu gerektiriyor. Bir yandan Kürt halkının demokratik taleplerinin yanında olmamız gerektiğini, Kürt halkına yönelik her türlü saldırıya karşı Kürt halkıyla birlikte olmamız gerekirken; örneğin Öcalan şahsında Marx’a yönelik saldırılar, Kemalizm, demokrasi ve devlet arasındaki ilişkideki eklektizm, Türkiye’ye emperyalist model olma yönünde akıl verme ve ittifak çağrıları vb. kırılma noktaları karşısında olabildiğine tutarlı ve bilimsel bir duruş sergilemek ve bunu karşı saldırı biçiminde değil; ama karşı ve alternatif bir tez biçimde işleyerek gerçekleştirmek mümkündür” diyor…
Sonra da “Kürt ulusal sorunun köklü analizi, öneriler ve PKK’nin yeniden yapılanması üzerine değerlendirmeler”le, “Ulusal soruna Marksist bakış açısı”ndan, “Kürt ulusal mücadelesi, şovenizm, burjuva hümanizmi ve doğru tutum ne olmalı?” sorularına “Şovenizm, milliyetçilik, ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ekseninde yanıt(lar) arıyor ki, bunların tümüne kafa yorulmasında büyük bir önem olduğu kanısındayım…
Kimilerinin buna; yani bu tür eleştiri ve değerlendirmelere itirazı olabilir; ancak bu tür mutaassıp muhafazakârlıklar karşısında Charles Buxton’un, “Oymacılıktaki kural eleştirilerde de geçerlidir; oyulacak yerler kesilemez”, uyarısının altı çizilerek; Diana Raby’nin, “Anlamlı ve devrimci eleştirinin üç temel ön gerekliliği vardır:
Eleştirisellik, destekleyici katılımın bir parçası olmalıdır…
Eleştirisellik, zamanı ve mekânın bilinmesi ve anlaşılması üzerine kurulu olmalıdır…
Eleştirisellik, anlık olanın altında bunalmayacağımız, ama kayıtsız da kalmayacağımız şekilde teoriden beslenmelidir”,[6] diye işaret ettiği ilkeye uygun davranıldığında doğru bir iş yapıldığından şüphe duyulmamalıdır…
* * * * *
Nihayetinde “eleştirisiz” bir hayat olmasının mümkün olmadığını bir an dahi göz ardı etmeyen yazar, “Kaypakkaya geleneği dünü, bugünü ve gelecek: muhasebe” için i) “geçmişten günümüze başarısızlıklarımızın genel bir analizi”ni; ii) “emperyalizm ve küreselleşme bağlamında tasfiyeciliğin ideolojik çözümlemesi”; iii) “Tasfiyeciliğin ideolojik çözümlemesi”yle “Tasfiyecilik ve Kaypakkaya geleneği üzerindeki yansımaları”nı TKP-ML ve MKP pratiği üzerinden irdeleyerek; “Kaypakkaya geleneği niçin yeniden yapılanmak durumunda ve yeniden yapılanma nedir?” sorusuna yanıt arıyor…
İtiraf etmeliyim ki, bu kapsamlı/bütünsel yapıtta, fikir beyan etmemin –pratik olarak– mümkün olmadığı bu alt başlıktaki yazıları ‘ilgiyle okumak’la yetindim…
* * * * *
Nihayet “Kanımca” diyor olanca mütevazılığıyla İbrahim Gezici ve ekliyor: “Sosyalist hareketi yeni bir teorik hamle ve yapılanma gerçekleştirmek durumunda. Eklektik teorik çizgi, solun ağır aksak yürümesine ve geçmiş, bugün ve gelecek arasında bağ kuramamasına neden oluyor. Dolaysıyla sosyalistler, bu temel soruna yeni bir bakış açısıyla inmek durumunda”.
Gerçekten de dünyayı değiştirecek bilgiye ve onu hayata geçirecek olan devrimci cürete olan ihtiyaç giderek büyürken; “Yarım bilinen bir şey, bilgiyi engeller”,[7] diye ekleyen W. Goethe’nin uyarısını “es” geçmemek gerek…
Çünkü “İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur, ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür” Antoine de Saint-Exupery dediği gibi…
Evet, evet Mevlana haklı: “Sual de bilgiden doğar, cevap da…”
Ya da “Bilgisini artıran kederini de artırır”, Eccesliastes’in altını çizdiği üzere…
Veya “Âlim oldır ki ola anda amel” Amidi’nin hatırlattığı gibi…
Hayır abartmıyorum!
Yazarın satırlarında W. Goethe’nin uyarısını; Antoine de Saint-Exupery ile Mevlana’nın hatırlattığını; Eccesliastes’in altını çizdiğini; Amidi’nin işaret ettiğini gördüm, buldum çok yerde…
* * * * *
Diyeceklerimi toparlıyorum:
Bilmem duydunuz mu? “Güneş mi dünyanın etrafında dönüyor, Dünya mı Güneş’in?” diye sorulduğunda beş Amerikalıdan biri Güneş’in Dünya’nın etrafında döndüğünü söylemiş. Almanların %16’sı, İngilizlerin de %19’u aynı düşüncede. Bunlar, 1990’ların son yıllarında yapılan Gallup anketinin sonuçları…[8]
La Bruyere, “Bilgisizlik kolay ve rahat elde edildiği için çoğunluk bilgisizdir”, dediği tabloda yerküre bir cehaletin ortasında…
İşte tam da bu noktada “Şeytanın Avukatlığı”na soyunmak; itiraz etmek; “Hayır” demek; insanlığı bilgiyle donatarak yeni bir dünya için mücadeleye çağırmak gerek…
Nihayet Sabahattin Ali’nin, “Bir gün kadrim bilinirse/ İsmim ağza alınırsa/ Yerim soran bulunursa/ Benim meskenim dağlardır”, dizelerini anımsatan bir tarihin içinden süzülüp gelen İbrahim Gezici Kardeşim tam da bunu yapıyor; hem de S. Carnot’un, “Mirovekî hişyar, ji hazaran kesên di xewê de hîn bêhtir hêzdar e”,[9] sözlerin anımsatarak…
3 Nisan 2011, Ankara


N O T L A R
[1] İbrahim Gezici, Yeni Şifre Aykırı Tezler-Sis Perdesi Dağılırken…, Ütopya Yay., 2011… içinde.
[2] Melih Cevdet Anday.
[3] Eduardo Galeano, “Daha Azla, Daha Çok Şey Söylemek”, Monthly Review-Türkiye, No:26, Mart 2011, s.158.
[4] Foti Benlisoy, “Öğrenci Muhalefetinin Neo-Liberal Devirde İmkân ve Açmazları Üzerine”, Yeni Yol, No:40, Kış 2011, s.23.
[5] Gary Younge, “Öğrencilerin Haklı Öfkesi Bulaşıcı Olabilir”, The Guardian, 5 Aralık 2010.
[6] Ertuğrul Kürkçü, “Seçim Sadece Seçim Değildir…”, Radikal İki, 20 Mart 2011, s.7.
[7] Diana Raby, “Neden Küba Hâlâ Önemli?”, Monthly Review-Türkiye, No:26, Mart 2011, s.154-155.
[8] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.86.
[9] Gündüz Vassaf, “Uzayda Hayat Var mı?”, Radikal, 20 Mart 2011, s.34.
[10] “Uyanık bir tek insan, uyuyan binlerce kişiden daha güçlüdür.” (S. Carnot.)  
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s